تَبَٰرَكَ ٱلَّذِى بِيَدِهِ ٱلْمُلْكُ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ١
1. Bütün mülk elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve Onun her şeye gücü yeter.
Tecvid kuralları
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
تَبَٰرَكَ ٱلَّذِى بِيَدِهِ ٱلْمُلْكُ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ١
1. Bütün mülk elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve Onun her şeye gücü yeter.
ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلْمَوْتَ وَٱلْحَيَوٰةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْغَفُورُ ٢
2. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O; mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.
ٱلَّذِى خَلَقَ سَبْعَ سَمَٰوَٰتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَىٰ فِى خَلْقِ ٱلرَّحْمَٰنِ مِن تَفَٰوُتٍ فَٱرْجِعِ ٱلْبَصَرَ هَلْ تَرَىٰ مِن فُطُورٍ ٣
3. Gökleri, üst üste yedi kat yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir de bak, (gökte) bir çatlak görüyor musunuz?
ثُمَّ ٱرْجِعِ ٱلْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ ٱلْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ ٤
4. Sonra gözünü iki kere daha çevir (de bak). Göz hakir ve umudunu kesmiş bir halde sana döner.
وَلَقَدْ زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنْيَا بِمَصَٰبِيحَ وَجَعَلْنَٰهَا رُجُومًا لِّلشَّيَٰطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ ٱلسَّعِيرِ ٥
5. Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları Şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.
وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ ٱلْمَصِيرُ ٦
6. Rablerini inkâr edenlere cehennem azabı vardır. Orası ne kötü bir varış yeri!
إِذَآ أُلْقُوا۟ فِيهَا سَمِعُوا۟ لَهَا شَهِيقًا وَهِىَ تَفُورُ ٧
7. Oraya atıldıklarında o kaynayıp coşarken onun korkunç sesini işitirler.
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ ٱلْغَيْظِ كُلَّمَآ أُلْقِىَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَآ أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ ٨
8. Neredeyse Cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara; “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar.
قَالُوا۟ بَلَىٰ قَدْ جَآءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ ٱللَّهُ مِن شَىْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِى ضَلَٰلٍ كَبِيرٍ ٩
9. Onlar da şöyle derler: “Evet! Bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik.”
وَقَالُوا۟ لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِىٓ أَصْحَٰبِ ٱلسَّعِيرِ ١٠
10. Yine derler ki: "Eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık."
فَٱعْتَرَفُوا۟ بِذَنۢبِهِمْ فَسُحْقًا لِّأَصْحَٰبِ ٱلسَّعِيرِ ١١
11. İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah’ın rahmetinden uzak olsun!
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِٱلْغَيْبِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ ١٢
12. Görmediği halde Rablerinden korkup çekinen kimseler için de elbette bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır.
وَأَسِرُّوا۟ قَوْلَكُمْ أَوِ ٱجْهَرُوا۟ بِهِۦٓ إِنَّهُۥ عَلِيمٌۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ١٣
13. Sözünüzü ister gizleyin ve isterse onu açığa vurun. Şüphesiz O gönüllerde olanı bilir.
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ ٱللَّطِيفُ ٱلْخَبِيرُ ١٤
14. Yaratan bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdar olandır.
هُوَ ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ ذَلُولًا فَٱمْشُوا۟ فِى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا۟ مِن رِّزْقِهِۦ وَإِلَيْهِ ٱلنُّشُورُ ١٥
15. O, yeryüzünü sizin ayaklarınızın altına serendir. Haydi onun üzerinde yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır.
ءَأَمِنتُم مَّن فِى ٱلسَّمَآءِ أَن يَخْسِفَ بِكُمُ ٱلْأَرْضَ فَإِذَا هِىَ تَمُورُ ١٦
16. Gökte olanın, yeryüzü sarsıldığı zaman sizi yerin dibine batırmayacağından emin mi oldunuz?
أَمْ أَمِنتُم مَّن فِى ٱلسَّمَآءِ أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ ١٧
17. Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran (fırtınalı) bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin misiniz? Siz o takdirde benim uyarmam nasılmış bilip öğreneceksiniz.
وَلَقَدْ كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ ١٨
18. Andolsun ki onlardan öncekiler de yalanladılar. Fakat benim inkârım nasıl oldu?
أَوَلَمْ يَرَوْا۟ إِلَى ٱلطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٰٓفَّٰتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا ٱلرَّحْمَٰنُ إِنَّهُۥ بِكُلِّ شَىْءٍۭ بَصِيرٌ ١٩
19. Üstlerinde kanatlarını açarak ve kapayarak uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahman'dan başkası tutmuyor. Doğrusu O, her şeyi görendir.
أَمَّنْ هَٰذَا ٱلَّذِى هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُم مِّن دُونِ ٱلرَّحْمَٰنِ إِنِ ٱلْكَٰفِرُونَ إِلَّا فِى غُرُورٍ ٢٠
20. Rahman olan Allah'a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir? Kâfirler ancak boş bir gurur/aldanış içindedirler.
أَمَّنْ هَٰذَا ٱلَّذِى يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُۥ بَل لَّجُّوا۟ فِى عُتُوٍّ وَنُفُورٍ ٢١
21. Eğer O, rızkınızı kesecek olsa size rızık verecek olan kimdir? Bilâkis onlar azgınlık ve nefret içinde inatla direnmektedirler.
أَفَمَن يَمْشِى مُكِبًّا عَلَىٰ وَجْهِهِۦٓ أَهْدَىٰٓ أَمَّن يَمْشِى سَوِيًّا عَلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ ٢٢
22. O halde, yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha çok hidâyete erendir, yoksa dosdoğru bir yol üzerinde dimdik yürüyen kimse mi?
قُلْ هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ ٢٣
23. Deki: "Sizi yaratan size işitme (için kulaklar), gözler ve kalpler veren odur. Ne kadar az şükredersiniz."
قُلْ هُوَ ٱلَّذِى ذَرَأَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ٢٤
24. Deki: "O sizi yeryüzüne dağıtıp, yayandır. Yalnız onun huzuruna toplanıp götürüleceksiniz."
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ٢٥
25. “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
قُلْ إِنَّمَا ٱلْعِلْمُ عِندَ ٱللَّهِ وَإِنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٢٦
26. De ki: “Bunun bilgisi yalnız Allah’ın katındadır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.''
فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيٓـَٔتْ وُجُوهُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ وَقِيلَ هَٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَدَّعُونَ ٢٧
27. Onun yaklaştığını gördükleri zaman, kâfirlerin yüzleri kötüleşir ve onlara; “İşte, isteyip durduğunuz şey budur!” denir.
قُلْ أَرَءَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِىَ ٱللَّهُ وَمَن مَّعِىَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَن يُجِيرُ ٱلْكَٰفِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ ٢٨
28. De ki: “Söyleyin bakalım: "Eğer Allah beni ve beraberimdekileri helâk etse yahut bize merhamet ederse kâfirleri acıklı bir azaptan kim kurtarabilir?"
قُلْ هُوَ ٱلرَّحْمَٰنُ ءَامَنَّا بِهِۦ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ ٢٩
29. De ki: “O, Rahman’dır. O'na iman ettik ve O'na tevekkül ettik. Kimin apaçık bir dalalette olduğunu yakında öğreneceksiniz.''
قُلْ أَرَءَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَآؤُكُمْ غَوْرًا فَمَن يَأْتِيكُم بِمَآءٍ مَّعِينٍۭ ٣٠
30. De ki: “Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akar su getirir?”
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
نٓ وَٱلْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ١
1. Nûn.1 Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun.
[1] Bkz: Bakara Suresi 1. ayetinin dipnotu.
مَآ أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ ٢
2. Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ ٣
3. Senin için tükenmez bir ecir vardır.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ ٤
4. Şüphesiz sen, çok büyük bir ahlâk üzeresin.
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ ٥
5. Sen de göreceksin, onlar da görecekler.
بِأَييِّكُمُ ٱلْمَفْتُونُ ٦
6. Hanginizin delirmiş olduğunu.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِٱلْمُهْتَدِينَ ٧
7. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir. Hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur.
فَلَا تُطِعِ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٨
8. Sakın yalanlayanlara itaat etme!
وَدُّوا۟ لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ٩
9. Onlar ister ki, sen müsamaha gösterip, yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ ١٠
10. Sakın itaat etme çokça yemin eden, aşağılık ve değersiz her kişiye.
هَمَّازٍ مَّشَّآءٍۭ بِنَمِيمٍ ١١
11. Arkadan çekiştirip, laf götürüp getirene.
مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ ١٢
12. İyiliğe engel olan, saldırgan günahkâra.
عُتُلٍّۭ بَعْدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ ١٣
13. Kabaya sonra da soysuza.
أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ ١٤
14. O mal ve oğullar sahibi oldu diye.
إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ ءَايَٰتُنَا قَالَ أَسَٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ ١٥
15. Karşısında ayetlerimiz okunduğunda “öncekilerin masallarıdır” der.
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلْخُرْطُومِ ١٦
16. Yakında biz onun burnu üzerine damga vuracağız.
إِنَّا بَلَوْنَٰهُمْ كَمَا بَلَوْنَآ أَصْحَٰبَ ٱلْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا۟ لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ ١٧
17. Gerçek şu ki biz o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık: Hani sabah vaktinde onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ ١٨
18. (İnşaallah diyerek, yeminlerinde) istisna da yapmıyorlardı.
فَطَافَ عَلَيْهَا طَآئِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَآئِمُونَ ١٩
19. Onlar uyurken, Rabbin tarafından bir kuşatıcı (ateş) bahçeyi sarıverdi.
فَأَصْبَحَتْ كَٱلصَّرِيمِ ٢٠
20. Bahçeler bir anda kapkara kesildi.
فَتَنَادَوْا۟ مُصْبِحِينَ ٢١
21. Sabah vakti birbirlerine seslendiler.
أَنِ ٱغْدُوا۟ عَلَىٰ حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَٰرِمِينَ ٢٢
22. Eğer mahsulü toplayacaksanız, erkenden yola çıkın!
فَٱنطَلَقُوا۟ وَهُمْ يَتَخَٰفَتُونَ ٢٣
23. Kendi aralarında fısıldaşarak yola koyuldular.
أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا ٱلْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌ ٢٤
24. "Sakın bugün oraya bir yoksul girip yanınıza sokulmasın" diye.
وَغَدَوْا۟ عَلَىٰ حَرْدٍ قَٰدِرِينَ ٢٥
25. (Yoksulları) alıkoymaya güçleri yetiyormuş gibi erkenden gittiler.
فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوٓا۟ إِنَّا لَضَآلُّونَ ٢٦
26. Fakat bahçeyi o halde gördüklerinde; “Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!” dediler.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ٢٧
27. Bilâkis biz, mahrum bırakıldık.
قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ ٢٨
28. Onların en mu'tedil/insaflı olanı: "Ben size, keşke Allah’ı tesbih etseydiniz dememiş miydim?" dedi.
قَالُوا۟ سُبْحَٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ٢٩
29. Onlar; “Rabbimizi tesbih ederiz. Şüphesiz biz, zalim kimseler imişiz.” dediler.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَلَٰوَمُونَ ٣٠
30. Karşılıklı olarak birbirlerini kınamaya başladılar.
قَالُوا۟ يَٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَٰغِينَ ٣١
31. Şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!”
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِّنْهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ ٣٢
32. “Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız.”
كَذَٰلِكَ ٱلْعَذَابُ وَلَعَذَابُ ٱلْـَٔاخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ ٣٣
33. İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ٣٤
34. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında Naîm Cennetleri vardır.
أَفَنَجْعَلُ ٱلْمُسْلِمِينَ كَٱلْمُجْرِمِينَ ٣٥
35. Biz hiç, Müslümanlarla suçluları bir tutar mıyız?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ٣٦
36. Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
أَمْ لَكُمْ كِتَٰبٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ ٣٧
37. Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz?
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ ٣٨
38. Onda, “Beğendiğiniz her şey sizindir” (diye mi yazılı?)
أَمْ لَكُمْ أَيْمَٰنٌ عَلَيْنَا بَٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ ٣٩
39. Yoksa; “Neye hükmederseniz o yerine getirilir.” diye kıyamete kadar geçerli olacak, size verilmiş yeminler/sözler mi var?
سَلْهُمْ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ ٤٠
40. Sor onlara; hangileri bunun savunuculuğunu yapacak?
أَمْ لَهُمْ شُرَكَآءُ فَلْيَأْتُوا۟ بِشُرَكَآئِهِمْ إِن كَانُوا۟ صَٰدِقِينَ ٤١
41. Yoksa onların ortakları mı var? Eğer doğru söyleyenler iseler o halde ortaklarını getirsinler.
يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ ٤٢
42. Baldırın açılacağı o günde onlar secde etmeye davet edilecekler. Fakat buna güç yetiremezler.
خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا۟ يُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمْ سَٰلِمُونَ ٤٣
43. Gözleri korku içinde, yüzlerini zillet bürümüştür. Oysa onlar, sağ salim iken secde etmeye çağrılmışlardı.
فَذَرْنِى وَمَن يُكَذِّبُ بِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ ٤٤
44. Artık beni ve bu sözü yalanlayanları baş başa bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.
وَأُمْلِى لَهُمْ إِنَّ كَيْدِى مَتِينٌ ٤٥
45. Onlara mühlet veriyorum. Çünkü benim tuzağım çok sağlamdır.
أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ ٤٦
46. Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç yükü altına mı girmişlerdir?
أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ٤٧
47. Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?
فَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلْحُوتِ إِذْ نَادَىٰ وَهُوَ مَكْظُومٌ ٤٨
48. Rabbinin hükmünü sabırla bekle! Balık sahibi/Yunus gibi olma! Hani o, dertli bir sesle Rabbine seslenmişti.
لَّوْلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ ٤٩
49. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir hâlde ıssız bir yere atılacaktı.
فَٱجْتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ٥٠
50. Ancak Rabbi onu seçti ve onu salihlerden kıldı.
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَٰرِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا۟ ٱلذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجْنُونٌ ٥١
51. Kâfirler, o zikri işittikleri vakit neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. “O, kesinlikle bir delidir.” diyorlardı.
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَٰلَمِينَ ٥٢
52. Oysa o (Kur'an) ancak alemler için bir öğüttür.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱلْحَآقَّةُ ١
1. Gerçekleşecek olan kıyamet!
مَا ٱلْحَآقَّةُ ٢
2. Nedir o gerçekleşecek olan kıyamet?
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلْحَآقَّةُ ٣
3. Gerçekleşecek olan kıyametin ne olduğunu sen ne bileceksin?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌۢ بِٱلْقَارِعَةِ ٤
4. Semûd ve Âd kavimleri, yüreklerini hoplatacak olan büyük felaketi (kıyameti) yalanladılar.
فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا۟ بِٱلطَّاغِيَةِ ٥
5. Ama Semûd, şiddetli bir çığlık/ses ile helâk edilmişti.
وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا۟ بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ ٦
6. Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu ve dondurucu olan şiddetli bir rüzgârla helâk edildi.
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَٰنِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى ٱلْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَىٰ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ ٧
7. O rüzgârı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı. O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün.
فَهَلْ تَرَىٰ لَهُم مِّنۢ بَاقِيَةٍ ٨
8. Onlardan arta kalan bir şey görüyor musun?
وَجَآءَ فِرْعَوْنُ وَمَن قَبْلَهُۥ وَٱلْمُؤْتَفِكَٰتُ بِٱلْخَاطِئَةِ ٩
9. Firavun da, ondan öncekiler de, altı üstüne gelen kasabalar halkı da hep hata işlediler.
فَعَصَوْا۟ رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَّابِيَةً ١٠
10. Rablerinin elçisine isyan ettikleri için onları şiddetli bir yakalayışla yakaladı.
إِنَّا لَمَّا طَغَا ٱلْمَآءُ حَمَلْنَٰكُمْ فِى ٱلْجَارِيَةِ ١١
11. Doğrusu sular taştığı zaman sizi gemide biz taşımıştık.
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَآ أُذُنٌ وَٰعِيَةٌ ١٢
12. Bunu sizin için bir öğüt kılalım ve anlayışlı kulaklar duysun diye.
فَإِذَا نُفِخَ فِى ٱلصُّورِ نَفْخَةٌ وَٰحِدَةٌ ١٣
13. Sûr’a tek bir üfürüşle üfürüldüğü zaman.
وَحُمِلَتِ ٱلْأَرْضُ وَٱلْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَٰحِدَةً ١٤
14. Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp, tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman.
فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ ١٥
15. İşte o gün olacak olmuştur.
وَٱنشَقَّتِ ٱلسَّمَآءُ فَهِىَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ ١٦
16. Gökyüzü yarılır ve artık o gün zayıf ve güçsüzdür.
وَٱلْمَلَكُ عَلَىٰٓ أَرْجَآئِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَٰنِيَةٌ ١٧
17. Melekler, onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفَىٰ مِنكُمْ خَافِيَةٌ ١٨
18. Siz o gün (hesap için) arz olunursunuz da hiçbir sırrınız gizli kalmaz.
فَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كِتَٰبَهُۥ بِيَمِينِهِۦ فَيَقُولُ هَآؤُمُ ٱقْرَءُوا۟ كِتَٰبِيَهْ ١٩
19. İşte o vakit, kitabı kendisine sağından verilen kimse der ki: “Gelin, kitabımı okuyun!”
إِنِّى ظَنَنتُ أَنِّى مُلَٰقٍ حِسَابِيَهْ ٢٠
20. "Ben, zaten kesinlikle böyle bir hesapla karşılaşacağımı biliyordum." der.
فَهُوَ فِى عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ ٢١
21. Artık o hoşnut olduğu bir yaşayıştadır.
فِى جَنَّةٍ عَالِيَةٍ ٢٢
22. Yüksek bir Cennet'tedir.
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ ٢٣
23. Meyveleri çok yakındır.
كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَآ أَسْلَفْتُمْ فِى ٱلْأَيَّامِ ٱلْخَالِيَةِ ٢٤
24. Yiyin, için; afiyet olsun. Bu, geçmiş günlerde yaptıklarınızın sebebiyle (size bahşedilmiştir.)
وَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كِتَٰبَهُۥ بِشِمَالِهِۦ فَيَقُولُ يَٰلَيْتَنِى لَمْ أُوتَ كِتَٰبِيَهْ ٢٥
25. Kitabı solundan verilen kimseler ise şöyle der: “Eyvah! Keşke kitabım verilmeseydi.''
وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ ٢٦
26. "Hesabımın ne olduğunu hiç bilmeseydim."
يَٰلَيْتَهَا كَانَتِ ٱلْقَاضِيَةَ ٢٧
27. "Keşke (ölüm işimi) bitirmiş olsaydı!"
مَآ أَغْنَىٰ عَنِّى مَالِيَهْ ٢٨
28. "Malım da bana bir fayda vermedi."
هَلَكَ عَنِّى سُلْطَٰنِيَهْ ٢٩
29. "Saltanatım yok olup gitti."
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ ٣٠
30. Onu yakalayın da (ellerini boynuna) bağlayın.
ثُمَّ ٱلْجَحِيمَ صَلُّوهُ ٣١
31. Sonra da Cehennem'e atın!
ثُمَّ فِى سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَٱسْلُكُوهُ ٣٢
32. Ardından da onu yetmiş arşın boyundaki bir zincire vurup sürükleyin!
إِنَّهُۥ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِٱللَّهِ ٱلْعَظِيمِ ٣٣
33. Çünkü o, Yüce Allah’a iman etmiyordu.
وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ ٣٤
34. Yoksulu yedirmeye teşvik etmiyordu.
فَلَيْسَ لَهُ ٱلْيَوْمَ هَٰهُنَا حَمِيمٌ ٣٥
35. Bugün onun için burada bir can yoldaşı da yoktur.
وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ ٣٦
36. İrinden başka hiçbir yiyecek de yoktur.
لَّا يَأْكُلُهُۥٓ إِلَّا ٱلْخَٰطِـُٔونَ ٣٧
37. O yemeği günahkârlardan başkası yemez.
فَلَآ أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ ٣٨
38. Yemin ederim gördüklerinize.
وَمَا لَا تُبْصِرُونَ ٣٩
39. Görmediklerinize de…
إِنَّهُۥ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ٤٠
40. Şüphesiz o, çok değerli bir elçinin sözüdür.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَّا تُؤْمِنُونَ ٤١
41. O, bir şair sözü değildir. Ne kadar da az iman ediyorsunuz!
وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ ٤٢
42. O, bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!
تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ٤٣
43. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ ٱلْأَقَاوِيلِ ٤٤
44. Eğer Peygamber bizim adımıza bazı sözler uydurmuş olsaydı;
لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِٱلْيَمِينِ ٤٥
45. Elbette onu sağ tarafından kıskıvrak yakalardık.
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ ٱلْوَتِينَ ٤٦
46. Sonra da onun can damarını kopartırdık.
فَمَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَٰجِزِينَ ٤٧
47. Sizden hiç kimse de buna engel olamazdı.
وَإِنَّهُۥ لَتَذْكِرَةٌ لِّلْمُتَّقِينَ ٤٨
48. Şüphesiz o, takva sahipleri için bir öğüttür.
وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنكُم مُّكَذِّبِينَ ٤٩
49. Elbette biz, biliyoruz ki içinizden yalanlayanlar vardır.
وَإِنَّهُۥ لَحَسْرَةٌ عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ ٥٠
50. Şüphesiz ki o kâfirler için bir pişmanlıktır.
وَإِنَّهُۥ لَحَقُّ ٱلْيَقِينِ ٥١
51. Ve şüphesiz o, kesin bir gerçektir.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ٥٢
52. O halde sen, Yüce Rabbinin adını tesbih et!
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
سَأَلَ سَآئِلٌۢ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ ١
1. İsteyen kimse inecek olan azabı istedi.
لِّلْكَٰفِرِينَ لَيْسَ لَهُۥ دَافِعٌ ٢
2. Kâfirler için onu (azabı) önleyecek hiç kimse yoktur.
مِّنَ ٱللَّهِ ذِى ٱلْمَعَارِجِ ٣
3. (O azap) Yüksek dereceler sahibi olan Allah tarafındandır.
تَعْرُجُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ إِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُۥ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ ٤
4. Melekler ve Ruh (Cebrâîl) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.
فَٱصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا ٥
5. Öyleyse sen de güzel bir sabırla sabret!
إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُۥ بَعِيدًا ٦
6. Doğrusu onlar, o günü çok uzak görüyorlar.
وَنَرَىٰهُ قَرِيبًا ٧
7. Oysa biz onu çok yakın görüyoruz.
يَوْمَ تَكُونُ ٱلسَّمَآءُ كَٱلْمُهْلِ ٨
8. O gün, gökyüzü erimiş yağ/maden (tortusu) gibi olur.
وَتَكُونُ ٱلْجِبَالُ كَٱلْعِهْنِ ٩
9. Dağlar ise saçılmış yünler gibi olacaktır.
وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا ١٠
10. Hiçbir yakın dost bir yakınını sormaz bile.
يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ ٱلْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍۭ بِبَنِيهِ ١١
11. Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse, o günün azabından (kurtuluş için) oğullarını fidye olarak vermek ister.
وَصَٰحِبَتِهِۦ وَأَخِيهِ ١٢
12. Eşini ve kardeşini.
وَفَصِيلَتِهِ ٱلَّتِى تُـْٔوِيهِ ١٣
13. Kendisini barındıran sülalesini.
وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنجِيهِ ١٤
14. Yeryüzünde olanların hepsini de. Sonra (ister ki) kendini kurtarsın.
كَلَّآ إِنَّهَا لَظَىٰ ١٥
15. Asla! Çünkü o alevli bir ateştir.
نَزَّاعَةً لِّلشَّوَىٰ ١٦
16. Deriyi yakıp kavurur.
تَدْعُوا۟ مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ ١٧
17. (Hakka) Arkasını dönüp yüz çevireni çağırır.
وَجَمَعَ فَأَوْعَىٰٓ ١٨
18. Mal toplayıp biriktireni.
إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا ١٩
19. İnsan, çok hırslı olarak yaratılmıştır.
إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعًا ٢٠
20. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.
وَإِذَا مَسَّهُ ٱلْخَيْرُ مَنُوعًا ٢١
21. Ona bir iyilik dokununca da cimrilik eder.
إِلَّا ٱلْمُصَلِّينَ ٢٢
22. Ancak namaz kılanlar müstesna.
ٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ دَآئِمُونَ ٢٣
23. Onlar ki, namazlarını devamlı kılarlar.
وَٱلَّذِينَ فِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ مَّعْلُومٌ ٢٤
24. Onların mallarında belli bir hak vardır.
لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ ٢٥
25. İsteyene ve (istemekten utanıp) mahrum kalana.
وَٱلَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ ٢٦
26. Onlar hesap gününü tasdik ederler.
وَٱلَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ ٢٧
27. Onlar Rablerinin azabından korkarlar.
إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ ٢٨
28. Gerçekten Rablerinin azabından güvende olunmaz.
وَٱلَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَٰفِظُونَ ٢٩
29. Onlar, mahrem yerlerini/ırzlarını koruyan kimselerdir.
إِلَّا عَلَىٰٓ أَزْوَٰجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَٰنُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ ٣٠
30. Ancak eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı müstesna. Çünkü onlar (bundan dolayı) kınanmazlar.
فَمَنِ ٱبْتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْعَادُونَ ٣١
31. Bundan ötesini arayanlar, işte onlar haddi aşmış olanlardır.
وَٱلَّذِينَ هُمْ لِأَمَٰنَٰتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَٰعُونَ ٣٢
32. Onlar, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.
وَٱلَّذِينَ هُم بِشَهَٰدَٰتِهِمْ قَآئِمُونَ ٣٣
33. Onlar, şahitliklerini (gerektiği gibi) yerine getirirler.
وَٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ ٣٤
34. Onlar namazlarını aksatmadan gereği gibi kılarlar.
أُو۟لَٰٓئِكَ فِى جَنَّٰتٍ مُّكْرَمُونَ ٣٥
35. İşte onlar, Cennetler'de ağırlanacaklardır.
فَمَالِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ ٣٦
36. O kâfirlere ne oluyor ki, sana doğru koşuyorlar?
عَنِ ٱلْيَمِينِ وَعَنِ ٱلشِّمَالِ عِزِينَ ٣٧
37. Sağdan soldan, bölük bölük.
أَيَطْمَعُ كُلُّ ٱمْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ ٣٨
38. Yoksa onların her biri Nâim Cennet'ine konulacağını mı umuyor?
كَلَّآ إِنَّا خَلَقْنَٰهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ ٣٩
39. Asla! Biz onları bildikleri o şeyden yarattık.
فَلَآ أُقْسِمُ بِرَبِّ ٱلْمَشَٰرِقِ وَٱلْمَغَٰرِبِ إِنَّا لَقَٰدِرُونَ ٤٠
40. Hayır, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki mutlaka biz güç yetirenleriz.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ خَيْرًا مِّنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ ٤١
41. Onların yerlerine kendilerinden daha hayırlılarını getirmeye. Ve bizim önümüze geçilemez.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا۟ وَيَلْعَبُوا۟ حَتَّىٰ يُلَٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ ٤٢
42. Bırak onları; kendilerine söz verilen gün gelinceye kadar dalıp oynasınlar!
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَىٰ نُصُبٍ يُوفِضُونَ ٤٣
43. O gün onlar sanki dikilmiş putlara süratle gidiyorlarmış gibi kabirlerinden hızlıca çıkarlar.
خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمُ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يُوعَدُونَ ٤٤
44. Gözleri yere yıkılmış, (yüzlerini) zillet bürümüştür. İşte bu, onlara söz verilen gündür!
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
إِنَّآ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِۦٓ أَنْ أَنذِرْ قَوْمَكَ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ١
1. Şüphesiz biz Nûh’u kavmine; “Kendilerine elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar!” diye gönderdik.
قَالَ يَٰقَوْمِ إِنِّى لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٢
2. Dedi ki: "Ey kavmim! Ben, sizin için açık bir uyarıcıyım.''
أَنِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ وَٱتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ ٣
3. "Allah’a ibadet edin, ondan sakının ve bana itaat edin.''
يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَىٰٓ أَجَلٍ مُّسَمًّى إِنَّ أَجَلَ ٱللَّهِ إِذَا جَآءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ ٤
4. Ta ki günahlarımızdan bir kısmını mağfiret buyursun ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz. Keşke bilseydiniz.
قَالَ رَبِّ إِنِّى دَعَوْتُ قَوْمِى لَيْلًا وَنَهَارًا ٥
5. Dedi ki: “Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim.''
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَآءِىٓ إِلَّا فِرَارًا ٦
6. "Davetim onların kaçmasından başka bir şeyi artırmadı."
وَإِنِّى كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوٓا۟ أَصَٰبِعَهُمْ فِىٓ ءَاذَانِهِمْ وَٱسْتَغْشَوْا۟ ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا۟ وَٱسْتَكْبَرُوا۟ ٱسْتِكْبَارًا ٧
7. Doğrusu ben onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler, direttiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.
ثُمَّ إِنِّى دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا ٨
8. Sonra, ben onları açıktan açığa davet ettim.
ثُمَّ إِنِّىٓ أَعْلَنتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا ٩
9. Sonra onları açıktan açığa da, gizli gizli de davet ettim.
فَقُلْتُ ٱسْتَغْفِرُوا۟ رَبَّكُمْ إِنَّهُۥ كَانَ غَفَّارًا ١٠
10. Onlara dedim ki: "Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır.''
يُرْسِلِ ٱلسَّمَآءَ عَلَيْكُم مِّدْرَارًا ١١
11. Gökten size bol bol yağmur yağdırsın.
وَيُمْدِدْكُم بِأَمْوَٰلٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَل لَّكُمْ جَنَّٰتٍ وَيَجْعَل لَّكُمْ أَنْهَٰرًا ١٢
12. Sizi, mallar ve oğullarla desteklesin; sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın.
مَّا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا ١٣
13. Size ne oluyor da Allah için bir vakar (saygınlık, büyüklük) ummuyorsunuz?
وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا ١٤
14. Oysa O, sizi aşamalar halinde yarattı.
أَلَمْ تَرَوْا۟ كَيْفَ خَلَقَ ٱللَّهُ سَبْعَ سَمَٰوَٰتٍ طِبَاقًا ١٥
15. Allah’ın yedi göğü kat kat nasıl yarattığını görmüyor musunuz?
وَجَعَلَ ٱلْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ ٱلشَّمْسَ سِرَاجًا ١٦
16. Onların içinde Ay’a bir ışık vermiş, Güneş'i de bir kandil yapmıştır.
وَٱللَّهُ أَنۢبَتَكُم مِّنَ ٱلْأَرْضِ نَبَاتًا ١٧
17. Allah sizi bir bitki gibi topraktan bitirmiştir.
ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا ١٨
18. Sonra sizi oraya geri döndürecek ve tekrar oradan çıkaracaktır.
وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ بِسَاطًا ١٩
19. Allah sizin için yeryüzünü bir döşek kıldı.
لِّتَسْلُكُوا۟ مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا ٢٠
20. Geniş yollarında gezip dolaşmanız için.
قَالَ نُوحٌ رَّبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِى وَٱتَّبَعُوا۟ مَن لَّمْ يَزِدْهُ مَالُهُۥ وَوَلَدُهُۥٓ إِلَّا خَسَارًا ٢١
21. Nûh: "Rabbim! Onlar bana isyan ettiler. Malı ve evladı kendisine hüsrandan başka bir şey artırmayan kimseye uyup, tabi oldular." dedi.
وَمَكَرُوا۟ مَكْرًا كُبَّارًا ٢٢
22. "Ve büyük bir tuzak kurdular.''
وَقَالُوا۟ لَا تَذَرُنَّ ءَالِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا ٢٣
23. Ve; "Sakın ilahlarınızı bırakmayın! Sakın Ved’i, Suvâ’yı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın!" dediler.
وَقَدْ أَضَلُّوا۟ كَثِيرًا وَلَا تَزِدِ ٱلظَّٰلِمِينَ إِلَّا ضَلَٰلًا ٢٤
24. Birçoklarını saptırdılar. Sen de o zalimlerin sapıklıklarından başka bir şeylerini artırma.
مِّمَّا خَطِيٓـَٰٔتِهِمْ أُغْرِقُوا۟ فَأُدْخِلُوا۟ نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا۟ لَهُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ أَنصَارًا ٢٥
25. Günahlarından dolayı suda boğuldular ve ateşe atıldılar. Kendilerine Allah dışında bir yardımcı da bulamadılar.
وَقَالَ نُوحٌ رَّبِّ لَا تَذَرْ عَلَى ٱلْأَرْضِ مِنَ ٱلْكَٰفِرِينَ دَيَّارًا ٢٦
26. Nûh dedi ki: "Rabbim! Yeryüzünde dolaşan tek bir kâfir bile bırakma!''
إِنَّكَ إِن تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا۟ عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوٓا۟ إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا ٢٧
27. "Eğer onları bırakırsan, senin kullarını yoldan çıkarırlar ve yalnızca ahlâksız, kâfir insanlar dünyaya getirirler."
رَّبِّ ٱغْفِرْ لِى وَلِوَٰلِدَىَّ وَلِمَن دَخَلَ بَيْتِىَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُؤْمِنَٰتِ وَلَا تَزِدِ ٱلظَّٰلِمِينَ إِلَّا تَبَارًۢا ٢٨
28. "Rabbim! Beni bağışla! Anamı, babamı ve iman ederek evime giren erkek ve kadın Mü'minleri de. Zalimlerin de ancak helâkini arttır."
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ أُوحِىَ إِلَىَّ أَنَّهُ ٱسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ ٱلْجِنِّ فَقَالُوٓا۟ إِنَّا سَمِعْنَا قُرْءَانًا عَجَبًا ١
1. De ki: "Cinlerden bir topluluğun dinleyip şöyle dediği bana vahyedildi: Biz, hayrete düşüren Kur'an dinledik."
يَهْدِىٓ إِلَى ٱلرُّشْدِ فَـَٔامَنَّا بِهِۦ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَآ أَحَدًا ٢
2. Doğru yola hidayet ediyor, biz ona iman ettik. Rabbimize hiç kimseyi ortak tutmayacağız.
وَأَنَّهُۥ تَعَٰلَىٰ جَدُّ رَبِّنَا مَا ٱتَّخَذَ صَٰحِبَةً وَلَا وَلَدًا ٣
3. Rabbimizin azameti çok yücedir. O, eş ve çocuk edinmemiştir.
وَأَنَّهُۥ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى ٱللَّهِ شَطَطًا ٤
4. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.
وَأَنَّا ظَنَنَّآ أَن لَّن تَقُولَ ٱلْإِنسُ وَٱلْجِنُّ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا ٥
5. “Biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında yalan söylemeyeceklerini zannederdik."
وَأَنَّهُۥ كَانَ رِجَالٌ مِّنَ ٱلْإِنسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِّنَ ٱلْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا ٦
6. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da onların taşkınlıklarını arttırırlardı.
وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا۟ كَمَا ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَبْعَثَ ٱللَّهُ أَحَدًا ٧
7. Onlar da sizin zannettiğiniz gibi Allah’ın hiç kimseyi yeniden diriltemeyeceğini sanmışlardı.
وَأَنَّا لَمَسْنَا ٱلسَّمَآءَ فَوَجَدْنَٰهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا ٨
8. Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık, fakat onu güçlü bekçilerle, alev hüzmeleriyle (yıldızlarla) doldurulmuş bulduk.
وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَٰعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَن يَسْتَمِعِ ٱلْـَٔانَ يَجِدْ لَهُۥ شِهَابًا رَّصَدًا ٩
9. Hâlbuki (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk. Şimdi kim dinlemek istese onu gözeten bir alev yakalıyor.
وَأَنَّا لَا نَدْرِىٓ أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِى ٱلْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا ١٠
10. Gerçekten bilmiyoruz. Yeryüzünde olanlara bir kötülük mü murat edildi? Yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?
وَأَنَّا مِنَّا ٱلصَّٰلِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَٰلِكَ كُنَّا طَرَآئِقَ قِدَدًا ١١
11. Şüphesiz bizim içimizde salih olanlar da vardır, salih olmayanlar da vardır. Her birimiz ayrı ayrı yollara ayrılmışız.
وَأَنَّا ظَنَنَّآ أَن لَّن نُّعْجِزَ ٱللَّهَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَن نُّعْجِزَهُۥ هَرَبًا ١٢
12. Biz, şüphesiz Allah'ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz kılamayacağımızı anladık.
وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا ٱلْهُدَىٰٓ ءَامَنَّا بِهِۦ فَمَن يُؤْمِنۢ بِرَبِّهِۦ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا ١٣
13. Doğrusu biz, o hidayeti (Kur'an'ı) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık bir kayıptan ve haksızlığa uğramaktan korkmaz.
وَأَنَّا مِنَّا ٱلْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا ٱلْقَٰسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُو۟لَٰٓئِكَ تَحَرَّوْا۟ رَشَدًا ١٤
14. Bizden Müslüman olanlar da var, haksızlık edenler de (sapmış olanlar da) var. Müslüman olanlar, işte onlar doğru yola yönelenlerdir.
وَأَمَّا ٱلْقَٰسِطُونَ فَكَانُوا۟ لِجَهَنَّمَ حَطَبًا ١٥
15. Doğru yoldan sapanlara gelince, onlar Cehennem'e odun olacaklardır.
وَأَلَّوِ ٱسْتَقَٰمُوا۟ عَلَى ٱلطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَٰهُم مَّآءً غَدَقًا ١٦
16. Eğer onlar, doğru yolda istikamet üzere olsalardı, onlara bol bol su verirdik.
لِّنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَن يُعْرِضْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِۦ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا ١٧
17. Bununla onları imtihan ederiz. Kim de Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, onu çok ağır bir azaba sokar.
وَأَنَّ ٱلْمَسَٰجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ أَحَدًا ١٨
18. Mescitler Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte başkasına dua/ibadet etmeyin.
وَأَنَّهُۥ لَمَّا قَامَ عَبْدُ ٱللَّهِ يَدْعُوهُ كَادُوا۟ يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا ١٩
19. Nitekim Allah’ın kulu, ona dua/ibadet için ayağa kalktığında (Kur'an dinlemek için) az kalsın üzerine toplanıp doluşurlardı.
قُلْ إِنَّمَآ أَدْعُوا۟ رَبِّى وَلَآ أُشْرِكُ بِهِۦٓ أَحَدًا ٢٠
20. De ki: “Ben ancak Rabbime dua ederim ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmam.''
قُلْ إِنِّى لَآ أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا ٢١
21. De ki: “Benim size bir zarar vermeye de, sizi doğru yola iletmeye de gücüm yetmez.''
قُلْ إِنِّى لَن يُجِيرَنِى مِنَ ٱللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلْتَحَدًا ٢٢
22. De ki: "Beni kimse Allah'a karşı savunamaz ve ben O'ndan başka bir sığınak bulamam."
إِلَّا بَلَٰغًا مِّنَ ٱللَّهِ وَرِسَٰلَٰتِهِۦ وَمَن يَعْصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ فَإِنَّ لَهُۥ نَارَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدًا ٢٣
23. (Benim görevim) ancak Allah'tan (gönderilenleri) ve (tebliğ olunması emrolunanları) tebliğ etmektir. Kim Allah’a ve elçisine karşı gelirse, onun için içinde ebedî kalacağı Cehennem ateşi vardır.
حَتَّىٰٓ إِذَا رَأَوْا۟ مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا ٢٤
24. Sonunda, kendilerine söz verileni gördükleri zaman, kimin yardımcısının daha güçsüz ve sayısının daha az olduğunu bileceklerdir.
قُلْ إِنْ أَدْرِىٓ أَقَرِيبٌ مَّا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُۥ رَبِّىٓ أَمَدًا ٢٥
25. De ki: "Size vadedilen yakın mı? Yoksa Rabbim onu uzak mı kıldı, bilmiyorum."
عَٰلِمُ ٱلْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَىٰ غَيْبِهِۦٓ أَحَدًا ٢٦
26. O, gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.
إِلَّا مَنِ ٱرْتَضَىٰ مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُۥ يَسْلُكُ مِنۢ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِۦ رَصَدًا ٢٧
27. Ancak elçileri içinde razı olduğu başka. Çünkü O, bunun önünde ve ardında gözleri önündedir.
لِّيَعْلَمَ أَن قَدْ أَبْلَغُوا۟ رِسَٰلَٰتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَىٰ كُلَّ شَىْءٍ عَدَدًۢا ٢٨
28. Böylece onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) Onların üzerinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir).
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُزَّمِّلُ ١
1. Ey örtüsüne bürünmüş olan!
قُمِ ٱلَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا ٢
2. Gece kalk, ancak birazı dışında.
نِّصْفَهُۥٓ أَوِ ٱنقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا ٣
3. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt.
أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ ٱلْقُرْءَانَ تَرْتِيلًا ٤
4. Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.
إِنَّا سَنُلْقِى عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا ٥
5. Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz.
إِنَّ نَاشِئَةَ ٱلَّيْلِ هِىَ أَشَدُّ وَطْـًٔا وَأَقْوَمُ قِيلًا ٦
6. Gerçekten, gece kalkışı etki bakımından daha kuvvetli ve okuma bakımından da daha sağlamdır.
إِنَّ لَكَ فِى ٱلنَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًا ٧
7. Gündüz ise senin için uzun bir uğraş vardır.
وَٱذْكُرِ ٱسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا ٨
8. Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel.
رَّبُّ ٱلْمَشْرِقِ وَٱلْمَغْرِبِ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ فَٱتَّخِذْهُ وَكِيلًا ٩
9. O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka (hak) bir ilah da yoktur. Öyleyse O'nu vekil edin.
وَٱصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا ١٠
10. Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.
وَذَرْنِى وَٱلْمُكَذِّبِينَ أُو۟لِى ٱلنَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلًا ١١
11. Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver.
إِنَّ لَدَيْنَآ أَنكَالًا وَجَحِيمًا ١٢
12. Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.
وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَابًا أَلِيمًا ١٣
13. Boğazı tıkayan bir yiyecek ve acı veren bir azap vardır!
يَوْمَ تَرْجُفُ ٱلْأَرْضُ وَٱلْجِبَالُ وَكَانَتِ ٱلْجِبَالُ كَثِيبًا مَّهِيلًا ١٤
14. O günde yer ve dağlar sarsılır, dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur.
إِنَّآ أَرْسَلْنَآ إِلَيْكُمْ رَسُولًا شَٰهِدًا عَلَيْكُمْ كَمَآ أَرْسَلْنَآ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ رَسُولًا ١٥
15. Biz, Firavun’a bir rasûl gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olacak bir rasûl gönderdik.
فَعَصَىٰ فِرْعَوْنُ ٱلرَّسُولَ فَأَخَذْنَٰهُ أَخْذًا وَبِيلًا ١٦
16. Firavun, rasûle karşı çıktı. Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık.
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ ٱلْوِلْدَٰنَ شِيبًا ١٧
17. Eğer küfredecek olursanız, çocukların saçlarını ağartan bir günde, siz kendinizi nasıl koruyacaksınız?
ٱلسَّمَآءُ مُنفَطِرٌۢ بِهِۦ كَانَ وَعْدُهُۥ مَفْعُولًا ١٨
18. O günün dehşetiyle gökyüzü yarılacak, O'nun vaadi mutlaka yerine gelecektir.
إِنَّ هَٰذِهِۦ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَآءَ ٱتَّخَذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلًا ١٩
19. Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَىٰ مِن ثُلُثَىِ ٱلَّيْلِ وَنِصْفَهُۥ وَثُلُثَهُۥ وَطَآئِفَةٌ مِّنَ ٱلَّذِينَ مَعَكَ وَٱللَّهُ يُقَدِّرُ ٱلَّيْلَ وَٱلنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَٱقْرَءُوا۟ مَا تَيَسَّرَ مِنَ ٱلْقُرْءَانِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَىٰ وَءَاخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى ٱلْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ ٱللَّهِ وَءَاخَرُونَ يُقَٰتِلُونَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ فَٱقْرَءُوا۟ مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُوا۟ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَقْرِضُوا۟ ٱللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا۟ لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ ٱللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَٱسْتَغْفِرُوا۟ ٱللَّهَ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌۢ ٢٠
20. Şüphesiz Rabbin biliyor ki, gerçekten sen gecenin üçte ikisinden daha azı ve (bazen) yarısı ve (bazen de) üçte biri kadar (namaz için) kalkıyorsun. Beraberinde bulunanlardan (ashâbından) bir topluluk da (böyle yapıyor). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. O sizin, bunu sayamayacağınızı (buna güç yetiremeyeceğinizi) bildiği için sizi bağışladı. Öyleyse Kur’an’dan (bildiğiniz) kolayınıza geleni okuyun. İçinizden hasta olacakları, bir kısmınızın yeryüzünde dolaşıp Allah’ın rızkını arayacağını, diğerlerinin Allah yolunda savaşacağını da bilmektedir. Öyleyse ondan kolayınıza geleni okuyun, namazı ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç (ile borç) verin. Kendiniz için hayır olarak (dünyada) ne sunarsanız; onu Allah katında daha iyi, daha büyük bir mükâfat ile (karşılık verilmiş) bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah; çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُدَّثِّرُ ١
1. Ey elbisesine bürünen!
قُمْ فَأَنذِرْ ٢
2. Kalk ve uyar!
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ ٣
3. Rabbini tekbir et (yücelt).
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ ٤
4. Elbiseni de temizle/Rabbini tekbir et (yücelt).
وَٱلرُّجْزَ فَٱهْجُرْ ٥
5. Pisliklerden de uzak dur!
وَلَا تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ ٦
6. (Yaptığını) çok görerek minnet etme!
وَلِرَبِّكَ فَٱصْبِرْ ٧
7. Rabbin için sabret!
فَإِذَا نُقِرَ فِى ٱلنَّاقُورِ ٨
8. Sûr’a üflendiği zaman.
فَذَٰلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ ٩
9. İşte o gün, çok zor bir gündür.
عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ ١٠
10. Kâfirler için hiç kolay değildir.
ذَرْنِى وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا ١١
11. Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.
وَجَعَلْتُ لَهُۥ مَالًا مَّمْدُودًا ١٢
12. Ona ardı arkası kesilmeyen bir servet verdim.
وَبَنِينَ شُهُودًا ١٣
13. Gözlerinin önünde duran oğullar verdim.
وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمْهِيدًا ١٤
14. Kendisi için (dünya nimetlerini) yaydıkça yaydım.
ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ١٥
15. Daha da artırmamı umuyor.
كَلَّآ إِنَّهُۥ كَانَ لِـَٔايَٰتِنَا عَنِيدًا ١٦
16. Asla! Çünkü o ayetlerimize karşı çok inatçıdır.
سَأُرْهِقُهُۥ صَعُودًا ١٧
17. Onu sarp bir yokuşa zorlayıp süreceğim.
إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ١٨
18. Çünkü o; düşündü, ölçtü, biçti.
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ١٩
19. Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ٢٠
20. Sonra (yine o) kahrolası, nasıl (da) ölçtü, biçti!
ثُمَّ نَظَرَ ٢١
21. Sonra şöyle bir baktı.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ٢٢
22. Sonra da kaşlarını çatıp, surat astı.
ثُمَّ أَدْبَرَ وَٱسْتَكْبَرَ ٢٣
23. Sonra da arkasını dönüp büyüklendi.
فَقَالَ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ ٢٤
24. Ve şöyle dedi: Bu sadece öğretilegelen bir sihirdir.
إِنْ هَٰذَآ إِلَّا قَوْلُ ٱلْبَشَرِ ٢٥
25. "Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.''
سَأُصْلِيهِ سَقَرَ ٢٦
26. Ben onu Sekar’a (Cehennem'e) sokacağım.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا سَقَرُ ٢٧
27. Sekar’ın ne olduğunu bilir misin sen?
لَا تُبْقِى وَلَا تَذَرُ ٢٨
28. O geride bir şey koymaz ve bırakmaz.
لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ ٢٩
29. İnsan derisini yakıp kavurur.
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ ٣٠
30. Üzerinde on dokuz (melek) vardır.
وَمَا جَعَلْنَآ أَصْحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لِيَسْتَيْقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَيَزْدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ إِيمَٰنًا وَلَا يَرْتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَٱلْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَٱلْكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًا كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِى مَن يَشَآءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ وَمَا هِىَ إِلَّا ذِكْرَىٰ لِلْبَشَرِ ٣١
31. Biz; kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin imanları artsın, kendilerine kitap verilenler ile iman edenler şüpheye kapılmasın, kalplerinde bir hastalık olanlar ile küfre sapanlar da, “Allah, bu örnekle (on dokuz sayısı ile) neyi anlatmak istedi?” desin diye o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık ve onların sayısını da kâfirler için yalnızca bir fitne/imtihan yaptık. Allah; dilediğini işte böyle saptırır, dilediğine de hidayet eder. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilemez. Bu, insanlar için bir öğütten başka bir şey değildir.
كَلَّا وَٱلْقَمَرِ ٣٢
32. Hayır! And olsun Ay’a!
وَٱلَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ ٣٣
33. Dönüp gittiği zaman geceye,
وَٱلصُّبْحِ إِذَآ أَسْفَرَ ٣٤
34. Ve ağarmakta olan sabaha,
إِنَّهَا لَإِحْدَى ٱلْكُبَرِ ٣٥
35. Şüphesiz o (Sekar), büyük (musibetlerden) biridir.
نَذِيرًا لِّلْبَشَرِ ٣٦
36. İnsanlar için bir uyarıcıdır.
لِمَن شَآءَ مِنكُمْ أَن يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ ٣٧
37. Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için.
كُلُّ نَفْسٍۭ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ٣٨
38. Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir.
إِلَّآ أَصْحَٰبَ ٱلْيَمِينِ ٣٩
39. Ancak Ashab-ı Yemin (sağ ehli) başkadır.
فِى جَنَّٰتٍ يَتَسَآءَلُونَ ٤٠
40. (Onlar) cennetlerdedirler. Birbirlerine sorarlar.
عَنِ ٱلْمُجْرِمِينَ ٤١
41. Suçlulardan.
مَا سَلَكَكُمْ فِى سَقَرَ ٤٢
42. “Sizi Sekara/Cehennem'e sokan nedir?''
قَالُوا۟ لَمْ نَكُ مِنَ ٱلْمُصَلِّينَ ٤٣
43. Onlar derler ki; "Biz namaz kılan kimseler değildik."
وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ ٱلْمِسْكِينَ ٤٤
44. “Yoksulları da doyurmazdık.''
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلْخَآئِضِينَ ٤٥
45. "(Batıla) Dalanlarla beraber biz de dalıp gitmiştik."
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ ٤٦
46. “Hesap gününü de yalanlıyorduk.''
حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلْيَقِينُ ٤٧
47. “Nihayet ölüm bize gelip çatıncaya dek.''
فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ ٤٨
48. Artık şefaat edenlerin şefaatleri onlara yarar sağlamaz.
فَمَا لَهُمْ عَنِ ٱلتَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ ٤٩
49. Öyleyse onlara ne oluyor da öğütten yüz çeviriyorlar?
كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُّسْتَنفِرَةٌ ٥٠
50. Onlar adeta ürkütülmüş yaban eşekleri gibidir.
فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍۭ ٥١
51. Aslandan ürküp, kaçan.
بَلْ يُرِيدُ كُلُّ ٱمْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُؤْتَىٰ صُحُفًا مُّنَشَّرَةً ٥٢
52. Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini ister.
كَلَّا بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلْـَٔاخِرَةَ ٥٣
53. Asla! Doğrusu onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّآ إِنَّهُۥ تَذْكِرَةٌ ٥٤
54. Hayır! Şüphesiz o (Kur'an) ancak bir öğüttür.
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ ٥٥
55. Artık dileyen kimse ondan öğüt alır.
وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ هُوَ أَهْلُ ٱلتَّقْوَىٰ وَأَهْلُ ٱلْمَغْفِرَةِ ٥٦
56. Allah dilemedikçe onlar öğüt almazlar. Kendisinden korkulmaya layık olan da, bağışlayıcı olan da O’dur.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
لَآ أُقْسِمُ بِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ١
1. Kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَآ أُقْسِمُ بِٱلنَّفْسِ ٱللَّوَّامَةِ ٢
2. Sürekli kendini kınayan nefse yemin ederim.
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَلَّن نَّجْمَعَ عِظَامَهُۥ ٣
3. İnsan biz onun kemiklerini asla toplayıp, bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder?
بَلَىٰ قَٰدِرِينَ عَلَىٰٓ أَن نُّسَوِّىَ بَنَانَهُۥ ٤
4. Aksine onun parmak uçlarını bile yaratıp düzenlemeye gücümüz yeter.
بَلْ يُرِيدُ ٱلْإِنسَٰنُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُۥ ٥
5. Ancak insan, önündeki (ahireti inkâr ederek) fücurla (günah işlemek) ister.
يَسْـَٔلُ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلْقِيَٰمَةِ ٦
6. "Kıyamet günü ne zaman?" diye sorar.
فَإِذَا بَرِقَ ٱلْبَصَرُ ٧
7. Göz dehşetle kamaştığı zaman.
وَخَسَفَ ٱلْقَمَرُ ٨
8. Ay tutulduğu zaman.
وَجُمِعَ ٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ ٩
9. Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman.
يَقُولُ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ ٱلْمَفَرُّ ١٠
10. (O gün) insan: "Bugün kaçacak yer nerede?" der.
كَلَّا لَا وَزَرَ ١١
11. Hayır! Hiçbir sığınacak yer yoktur.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمُسْتَقَرُّ ١٢
12. O gün varıp durulacak yer Rabbinin huzurudur.
يُنَبَّؤُا۟ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍۭ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ ١٣
13. O günde insana önden yolladığı şeyler ile geride bıraktığı şeyler haber verilir.
بَلِ ٱلْإِنسَٰنُ عَلَىٰ نَفْسِهِۦ بَصِيرَةٌ ١٤
14. Doğrusu insan, kendi aleyhine bir şahittir.
وَلَوْ أَلْقَىٰ مَعَاذِيرَهُۥ ١٥
15. İsterse bütün mazeretlerini ortaya döksün.
لَا تُحَرِّكْ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِۦٓ ١٦
16. (Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُۥ وَقُرْءَانَهُۥ ١٧
17. Şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.
فَإِذَا قَرَأْنَٰهُ فَٱتَّبِعْ قُرْءَانَهُۥ ١٨
18. O halde, biz onu okuduğumuz zaman onun okunuşuna uy.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۥ ١٩
19. Sonra onu açıklamak yine bize aittir.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ ٱلْعَاجِلَةَ ٢٠
20. Hayır! Siz, acil olanı/dünyayı seviyorsunuz.
وَتَذَرُونَ ٱلْـَٔاخِرَةَ ٢١
21. Ahireti ise bırakıyorsunuz.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ ٢٢
22. Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.
إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ٢٣
23. Rabbine bakar. (O'nu göreceklerdir)
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍۭ بَاسِرَةٌ ٢٤
24. O gün birtakım yüzler de asıktır.
تَظُنُّ أَن يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ ٢٥
25. Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.
كَلَّآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلتَّرَاقِىَ ٢٦
26. Hayır! Can, köprücük kemiğine dayandığı zaman.
وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ ٢٧
27. Hayır! Can boğaza dayandığı zaman.
وَظَنَّ أَنَّهُ ٱلْفِرَاقُ ٢٨
28. Anlar ki, bu bir ayrılış.
وَٱلْتَفَّتِ ٱلسَّاقُ بِٱلسَّاقِ ٢٩
29. Ayakları birbirine dolaştığında.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمَسَاقُ ٣٠
30. O gün varacakları yer, yalnız Rabbinin huzurudur.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّىٰ ٣١
31. Tasdik etmemiş ve namaz kılmamıştı.
وَلَٰكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ ٣٢
32. Fakat yalanlamış ve yüz çevirmiş.
ثُمَّ ذَهَبَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ يَتَمَطَّىٰٓ ٣٣
33. Sonra da çalım satarak ailesine gitmişti.
أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰ ٣٤
34. “Bu azap sana layıktır, layık!"
ثُمَّ أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰٓ ٣٥
35. "Evet! Layıktır sana, layık!” denilecek.
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَن يُتْرَكَ سُدًى ٣٦
36. Yoksa insan, başı boş bırakılacağını mı sanıyor?
أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِّن مَّنِىٍّ يُمْنَىٰ ٣٧
37. O akıtılan meniden bir nutfe değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ ٣٨
38. Sonra alaka olmuş, Allah onu yaratmış ve düzenlemişti.
فَجَعَلَ مِنْهُ ٱلزَّوْجَيْنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰٓ ٣٩
39. Ondan da iki eşi, erkek ve dişiyi var etmişti.
أَلَيْسَ ذَٰلِكَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحْـِۧىَ ٱلْمَوْتَىٰ ٤٠
40. Bunu yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
هَلْ أَتَىٰ عَلَى ٱلْإِنسَٰنِ حِينٌ مِّنَ ٱلدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْـًٔا مَّذْكُورًا ١
1. İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.
إِنَّا خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَٰهُ سَمِيعًۢا بَصِيرًا ٢
2. Biz, insanı katışık nutfeden yarattık. Onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık.
إِنَّا هَدَيْنَٰهُ ٱلسَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا ٣
3. Biz ona yolu gösterdik. İster şükreder, ister kâfir olur.
إِنَّآ أَعْتَدْنَا لِلْكَٰفِرِينَ سَلَٰسِلَا۟ وَأَغْلَٰلًا وَسَعِيرًا ٤
4. Elbette biz; kâfirlere zincirler, halkalar ve alevli Cehennem hazırladık.
إِنَّ ٱلْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا ٥
5. İyiler ise katkısı kâfur olan içecekler dolu bir kadehten içerler.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ ٱللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا ٦
6. (O) Allah’ın kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.
يُوفُونَ بِٱلنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُۥ مُسْتَطِيرًا ٧
7. Onlar adakları yerine getirirler ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar.
وَيُطْعِمُونَ ٱلطَّعَامَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا ٨
8. Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.
إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ ٱللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَآءً وَلَا شُكُورًا ٩
9. Biz, sizi sadece Allah yüzü/rızası için doyuruyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.
إِنَّا نَخَافُ مِن رَّبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا ١٠
10. "Doğrusu biz, suratların asılacağı korkunç şiddetli bir günde Rabbimizden korkarız."
فَوَقَىٰهُمُ ٱللَّهُ شَرَّ ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمِ وَلَقَّىٰهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا ١١
11. Bundan dolayı Allah da bugünün şerrinden onları korur ve onlara bir güzellik, bir sevinç verir.
وَجَزَىٰهُم بِمَا صَبَرُوا۟ جَنَّةً وَحَرِيرًا ١٢
12. Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetle ve ipek ile mükâfatlandırır.
مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا ١٣
13. Orada koltuklara kurulurlar. Ne yakıcı bir Güneş, ne de dondurucu bir soğuk görürler.
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَٰلُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا ١٤
14. Gölgeleri kendilerine yakındır. Devşirilecek meyveleri de eğdirildikçe eğdirilmiştir.
وَيُطَافُ عَلَيْهِم بِـَٔانِيَةٍ مِّن فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا۠ ١٥
15. Çevrelerinde ise gümüş kaplar ve billur kâseler dolaştırılır.
قَوَارِيرَا۟ مِن فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا ١٦
16. Gümüşten billur kâseler... (Hizmetçiler) Onların ihtiyaçlarına göre ölçülerini belirlemiştir.
وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا ١٧
17. Onlara orada karışımı zencefil olan bir kadehten içirilir.
عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّىٰ سَلْسَبِيلًا ١٨
18. Orada Selsebil adı verilen bir pınar da vardır.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا ١٩
19. Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın.
وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا ٢٠
20. Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.
عَٰلِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوٓا۟ أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ وَسَقَىٰهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا ٢١
21. Üzerlerinde yeşil ipekli ve parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirmiştir.
إِنَّ هَٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَآءً وَكَانَ سَعْيُكُم مَّشْكُورًا ٢٢
22. İşte bu, sizin için bir ödüldür. Sizin çalışmanızın karşılığıdır.
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ تَنزِيلًا ٢٣
23. Şüphe yok ki, Kur’an’ı sana elbette biz indirdik, biz!
فَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ ءَاثِمًا أَوْ كَفُورًا ٢٤
24. O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra ve kâfire de itaat etme!
وَٱذْكُرِ ٱسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ٢٥
25. Sabah, akşam Rabbinin adını zikret.
وَمِنَ ٱلَّيْلِ فَٱسْجُدْ لَهُۥ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا ٢٦
26. Geceleri de ona secde et ve geceleyin uzun (bir süre) onu tesbih et.
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ يُحِبُّونَ ٱلْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَآءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلًا ٢٧
27. Onlar; acele olanı (dünyayı) istiyorlar, ağır (çetin) günü arkalarına bırakıyorlar.
نَّحْنُ خَلَقْنَٰهُمْ وَشَدَدْنَآ أَسْرَهُمْ وَإِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَآ أَمْثَٰلَهُمْ تَبْدِيلًا ٢٨
28. Onları biz yarattık ve yaratılışlarını iyiden iyiye pekiştirdik. Dilediğimiz zaman da onları benzerleriyle değiştiririz.
إِنَّ هَٰذِهِۦ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَآءَ ٱتَّخَذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلًا ٢٩
29. Şüphesiz bu bir öğüttür. Dileyen kimse Rabbine giden yolu tutar.
وَمَا تَشَآءُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا ٣٠
30. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah; her şeyi bilendir, Hakîm'dir.
يُدْخِلُ مَن يَشَآءُ فِى رَحْمَتِهِۦ وَٱلظَّٰلِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًۢا ٣١
31. Dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere de acı bir azap hazırlamıştır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلْمُرْسَلَٰتِ عُرْفًا ١
1. Yemin olsun, ardı ardına gönderilenlere.
فَٱلْعَٰصِفَٰتِ عَصْفًا ٢
2. Şiddetle esip savuranlara.
وَٱلنَّٰشِرَٰتِ نَشْرًا ٣
3. Yaydıkça yayanlara.
فَٱلْفَٰرِقَٰتِ فَرْقًا ٤
4. Ayırdıkça ayıranlara.
فَٱلْمُلْقِيَٰتِ ذِكْرًا ٥
5. Zikri getirip, bırakanlara.
عُذْرًا أَوْ نُذْرًا ٦
6. Gerek özür için olsun, gerek uyarı için.
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَٰقِعٌ ٧
7. Şüphe yok ki, size vaadedilen mutlaka gerçekleşecektir.
فَإِذَا ٱلنُّجُومُ طُمِسَتْ ٨
8. Yıldızların ışığı söndüğü zaman.
وَإِذَا ٱلسَّمَآءُ فُرِجَتْ ٩
9. Gök yarıldığında.
وَإِذَا ٱلْجِبَالُ نُسِفَتْ ١٠
10. Dağlar parçamparça olup savrulduğunda.
وَإِذَا ٱلرُّسُلُ أُقِّتَتْ ١١
11. Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman.
لِأَىِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ ١٢
12. Bu, hangi güne ertelenmiş?
لِيَوْمِ ٱلْفَصْلِ ١٣
13. Ayrım (hüküm) gününe (ertelenmiştir).
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ١٤
14. Hüküm gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ١٥
15. O gün vay yalanlayanların haline!
أَلَمْ نُهْلِكِ ٱلْأَوَّلِينَ ١٦
16. Biz, öncekileri helak etmedik mi?
ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ ٱلْـَٔاخِرِينَ ١٧
17. Sonra arkadan gelenleri de onların arkasına takacağız.
كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ ١٨
18. Biz, günahkârlara işte böyle yaparız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ١٩
19. O gün vay yalanlayanların haline!
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّآءٍ مَّهِينٍ ٢٠
20. Sizi basit bir sudan yaratmadık mı?
فَجَعَلْنَٰهُ فِى قَرَارٍ مَّكِينٍ ٢١
21. Ve onu sağlam bir yere yerleştirmedik mi?
إِلَىٰ قَدَرٍ مَّعْلُومٍ ٢٢
22. Belli bir süreye kadar.
فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ ٱلْقَٰدِرُونَ ٢٣
23. Buna gücümüz yeter. Ne güzel güç yetirenleriz.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٢٤
24. O gün yalanlayanların vay haline!
أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ كِفَاتًا ٢٥
25. Biz, yeryüzünü bir toplanma yeri kılmadık mı?
أَحْيَآءً وَأَمْوَٰتًا ٢٦
26. Diri olanları da, ölü olanları da.
وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَٰسِىَ شَٰمِخَٰتٍ وَأَسْقَيْنَٰكُم مَّآءً فُرَاتًا ٢٧
27. Orada yüksek dağlar yaratıp size tatlı su içirmedik mi?
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٢٨
28. O gün yalanlayanların vay haline!
ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ مَا كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ٢٩
29. Yalanlamış olduğunuza (azaba) doğru yürüyün bakalım!
ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ ظِلٍّ ذِى ثَلَٰثِ شُعَبٍ ٣٠
30. Üç kollu (ateşin) gölgesine doğru yürüyün!
لَّا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِى مِنَ ٱللَّهَبِ ٣١
31. Ne gölgelendirir, ne alevden korur.
إِنَّهَا تَرْمِى بِشَرَرٍ كَٱلْقَصْرِ ٣٢
32. O, her biri saraylar gibi olan kıvılcımlar saçar.
كَأَنَّهُۥ جِمَٰلَتٌ صُفْرٌ ٣٣
33. Her biri sarı develer gibidir.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٣٤
34. O gün yalanlayanların vay haline!
هَٰذَا يَوْمُ لَا يَنطِقُونَ ٣٥
35. Bu, onların konuşamayacakları bir gündür.
وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ ٣٦
36. Onların özür dilemelerine dahi izin verilmez.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٣٧
37. O gün yalanlayanların vay haline!
هَٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ جَمَعْنَٰكُمْ وَٱلْأَوَّلِينَ ٣٨
38. Bu, ayırma (hüküm) günüdür. Sizi ve evvelkileri bir araya toplarız.
فَإِن كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ ٣٩
39. Eğer bir tuzağınız varsa, haydi bana karşı tuzak kurun!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٠
40. O gün, yalanlayanların vay haline!
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى ظِلَٰلٍ وَعُيُونٍ ٤١
41. Şüphesiz ki takva sahipleri, gölgelerde pınar başlarındadır.
وَفَوَٰكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ ٤٢
42. Ve canlarının çekip-arzu ettiği meyveler (arasındadırlar).
كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ٤٣
43. Yaptığınız ameller sebebi ile afiyetle yiyin, için.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ٤٤
44. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٥
45. O gün yalanlayanların vay haline!
كُلُوا۟ وَتَمَتَّعُوا۟ قَلِيلًا إِنَّكُم مُّجْرِمُونَ ٤٦
46. Yiyin ve biraz yararlanın; muhakkak ki siz günahkârlarsınız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٧
47. O gün, yalanlayanların vay haline!
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱرْكَعُوا۟ لَا يَرْكَعُونَ ٤٨
48. Onlara; “Rükû edin!” denildiği zaman rükû etmezlerdi.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٩
49. O gün yalanlayanların vay haline!
فَبِأَىِّ حَدِيثٍۭ بَعْدَهُۥ يُؤْمِنُونَ ٥٠
50. Onlar bundan (Kur'an'dan) sonra artık hangi söze iman edecekler?