قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ ٣١
31. İbrahim, onlara: “O halde göreviniz nedir ey elçiler?” dedi.
Tecvid kuralları
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ ٣١
31. İbrahim, onlara: “O halde göreviniz nedir ey elçiler?” dedi.
قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ ٣٢
32. Onlar: “Şüphe yok ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik” dediler.
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ ٣٣
33. "Onların üzerilerine balçıktan yapılmış taşlar atacağız."
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ ٣٤
34. (Bu taşlar) Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş (taşlardır).
فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٣٥
35. Bunun üzerine orada bulunan Müminleri çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ ٣٦
36. Zaten orada bir ev halkından başka Müslüman bulamadık.
وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ ٣٧
37. Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَٰنٍ مُّبِينٍ ٣٨
38. Mûsâ (kıssasında da ibret vardır). Hani biz, onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.
فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ ٣٩
39. Firavun, bütün (kişisel ve askeri) gücüyle yüz çevirmiş ve: "Bu, ya bir büyücü veya bir delidir." demişti.
فَأَخَذْنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ ٤٠
40. Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık. O (küfründen dolayı) kınanmış bir kimseydi.
وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ ٤١
41. Âd kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ ٤٢
42. Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ ٤٣
43. Semûd'da da (ibretler) vardır. Onlara: "Bir süreye kadar faydalanın." denmişti.
فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ ٤٤
44. Rablerinin emrine kibirlenip isyan ettiler. Bu yüzden bakıp dururken onları yıldırım çarpmıştı.
فَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ ٤٥
45. Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَٰسِقِينَ ٤٦
46. Bunlardan önce de Nûh kavmini (helâk etmiştik). Çünkü onlar, fasık/yoldan çıkmış bir toplum idiler.
وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ٤٧
47. Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu elbette genişleticiyiz.
وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَٰهِدُونَ ٤٨
48. Yeryüzünü de yayıp döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz.
وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ٤٩
49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٥٠
50. O halde Allah’a kaçın. Çünkü ben, size Onun katından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.
وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٥١
51. Allah ile beraber başkasını ilah edinmeyin. Zira ben, size O'nun tarafından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.
كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ ٥٢
52. İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen; "O, bir büyücüdür veya delidir." dediler.
أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ٥٣
53. Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar, taşkın bir toplum idiler.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ ٥٤
54. Sen yüz çevir onlardan, artık kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٥٥
55. Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt, iman edenlere fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ ٥٦
56. Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler, diye yarattım.
مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ ٥٧
57. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.
إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ ٥٨
58. Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ ٥٩
59. Muhakkak (geçmişteki) arkadaşlarının azaptan payları olduğu gibi, zulmedenlerin de azaptan bir payları vardır. Artık acele etmesinler.
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ ٦٠
60. Tehdit olundukları o (azap) günlerinden dolayı vay o kâfir olanlara!
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلطُّورِ ١
1. Tûr’a yemin olsun.
وَكِتَٰبٍ مَّسْطُورٍ ٢
2. Ve yazılmış kitaba.
فِى رَقٍّ مَّنشُورٍ ٣
3. Yayılmış sahifeler içindeki.
وَٱلْبَيْتِ ٱلْمَعْمُورِ ٤
4. Beyt-i Ma'mur'a.
وَٱلسَّقْفِ ٱلْمَرْفُوعِ ٥
5. Yükseltilmiş tavana (göğe).
وَٱلْبَحْرِ ٱلْمَسْجُورِ ٦
6. Taşkın denize.
إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَٰقِعٌ ٧
7. Rabbinin azabı elbette vuku bulacaktır.
مَّا لَهُۥ مِن دَافِعٍ ٨
8. Onu önleyebilecek yoktur.
يَوْمَ تَمُورُ ٱلسَّمَآءُ مَوْرًا ٩
9. O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır.
وَتَسِيرُ ٱلْجِبَالُ سَيْرًا ١٠
10. Dağlar yürüdükçe yürür.
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ١١
11. O gün yalanlayanların vay haline!
ٱلَّذِينَ هُمْ فِى خَوْضٍ يَلْعَبُونَ ١٢
12. Ki onlar, daldıkları batıl içinde oyalanıp duranlardır.
يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَىٰ نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا ١٣
13. O gün itile kakıla Cehennem ateşine atılacaklardır.
هَٰذِهِ ٱلنَّارُ ٱلَّتِى كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ ١٤
14. İşte bu sizin yalan saydığınız ateştir (denilir).
أَفَسِحْرٌ هَٰذَآ أَمْ أَنتُمْ لَا تُبْصِرُونَ ١٥
15. Bu da mı sihir? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?
ٱصْلَوْهَا فَٱصْبِرُوٓا۟ أَوْ لَا تَصْبِرُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ١٦
16. Girin oraya! Sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍ وَنَعِيمٍ ١٧
17. Muttakiler hiç şüphe yok ki, Cennetler ve nimetler içindedirler.
فَٰكِهِينَ بِمَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَىٰهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ ٱلْجَحِيمِ ١٨
18. Rablerinin kendilerine verdikleri ile sefa sürerler. Rableri, onları çılgın alevin azabından korumuştur.
كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ١٩
19. "Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!"
مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ سُرُرٍ مَّصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَٰهُم بِحُورٍ عِينٍ ٢٠
20. Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanmışlardır ve onları iri gözlü beyaz tenli huriler ile evlendiririz.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَٱتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَٰنٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَآ أَلَتْنَٰهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَىْءٍ كُلُّ ٱمْرِئٍۭ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ ٢١
21. İman edip, soyları iman ile kendilerine uyanların biz evlatlarını da kendilerine katarız. Amellerinden de hiçbir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandıkları karşılığında bir rehinedir.
وَأَمْدَدْنَٰهُم بِفَٰكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ ٢٢
22. Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.
يَتَنَٰزَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَّا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ ٢٣
23. Orada birbirlerine kadeh sunarlar. Ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır, ne de günaha girmek.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَّكْنُونٌ ٢٤
24. Etraflarında sedefleri içinde gizlenmiş incileri andıran delikanlı hizmetçiler dolaşır, durur.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ ٢٥
25. Birbirlerine dönüp karşılıklı olarak sorarlar.
قَالُوٓا۟ إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِىٓ أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ ٢٦
26. "Biz, ailemizin yanında daha önce (Allah'ın azabı hakkında) korku içindeydik." derler.
فَمَنَّ ٱللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَىٰنَا عَذَابَ ٱلسَّمُومِ ٢٧
27. "Allah bize lütfetti de, bizi o şiddetli ateşin azabından korudu."
إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْبَرُّ ٱلرَّحِيمُ ٢٨
28. "Hiç şüphesiz biz bundan önce O'na dua (ibadet) ederdik. Gerçekten O, çokça iyilik sahibidir, çokça merhametlidir."
فَذَكِّرْ فَمَآ أَنتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ ٢٩
29. Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَّتَرَبَّصُ بِهِۦ رَيْبَ ٱلْمَنُونِ ٣٠
30. Yoksa; o, bir şairdir, zaman (içinde) başına sıkıntılar ve ölümün gelmesini bekliyoruz mu diyorlar?
قُلْ تَرَبَّصُوا۟ فَإِنِّى مَعَكُم مِّنَ ٱلْمُتَرَبِّصِينَ ٣١
31. De ki: "Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَٰمُهُم بِهَٰذَآ أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ٣٢
32. Bunu kendilerine akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir topluluk mudurlar?
أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۥ بَل لَّا يُؤْمِنُونَ ٣٣
33. Yoksa; o Kur’an’ı kendisi uydurup söyledi mi diyorlar? Hayır! Onlar iman etmiyorlar.
فَلْيَأْتُوا۟ بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِۦٓ إِن كَانُوا۟ صَٰدِقِينَ ٣٤
34. Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!
أَمْ خُلِقُوا۟ مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ أَمْ هُمُ ٱلْخَٰلِقُونَ ٣٥
35. Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?
أَمْ خَلَقُوا۟ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ بَل لَّا يُوقِنُونَ ٣٦
36. Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar kesin olarak inanmıyorlar.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَآئِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ ٱلْمُصَۣيْطِرُونَ ٣٧
37. Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hâkim olan kendileri midir?
أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُم بِسُلْطَٰنٍ مُّبِينٍ ٣٨
38. Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilahî vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? (Eğer varsa) dinleyenleri, açık bir delil getirsin!
أَمْ لَهُ ٱلْبَنَٰتُ وَلَكُمُ ٱلْبَنُونَ ٣٩
39. Yoksa kızlar Allah'ın da, oğullar sizin mi?
أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ ٤٠
40. Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?
أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ٤١
41. Yoksa gayp onların yanında da, onlar mı yazıyorlar?
أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ هُمُ ٱلْمَكِيدُونَ ٤٢
42. Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Tuzağa düşecek olanlar kâfir olanlardır.
أَمْ لَهُمْ إِلَٰهٌ غَيْرُ ٱللَّهِ سُبْحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ٤٣
43. Yoksa, onların Allah’tan başka bir (hak) ilahları mı var? Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir/uzaktır.
وَإِن يَرَوْا۟ كِسْفًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ سَاقِطًا يَقُولُوا۟ سَحَابٌ مَّرْكُومٌ ٤٤
44. Gökten düşmekte olan parçalar görseler; “Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır.” derler.
فَذَرْهُمْ حَتَّىٰ يُلَٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى فِيهِ يُصْعَقُونَ ٤٥
45. Şimdi onları yıkılıp, helak olacakları günleri ile karşılaşana kadar bırak.
يَوْمَ لَا يُغْنِى عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ ٤٦
46. O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir ve kendilerine yardım da edilmeyecektir.
وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ عَذَابًا دُونَ ذَٰلِكَ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٤٧
47. Zalimler için bundan başka da azap vardır. Fakat onların çoğu bilmezler.
وَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ ٤٨
48. Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. (Gece) kalktığında Rabbini hamt ile tespih et.
وَمِنَ ٱلَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَٰرَ ٱلنُّجُومِ ٤٩
49. Gecenin bir kısmında ve yıldızlar battıktan sonra da onu tespih et!
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلنَّجْمِ إِذَا هَوَىٰ ١
1. Battığı zaman yıldıza andolsun.
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىٰ ٢
2. Arkadaşınız (doğru yoldan) çıkmadı, sapıtmadı.
وَمَا يَنطِقُ عَنِ ٱلْهَوَىٰٓ ٣
3. Kendi hevasından konuşmaz.
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْىٌ يُوحَىٰ ٤
4. (Size okuduğu) Kur'an, ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.
عَلَّمَهُۥ شَدِيدُ ٱلْقُوَىٰ ٥
5. Bunu, ona çok güçlü biri öğretti.
ذُو مِرَّةٍ فَٱسْتَوَىٰ ٦
6. Güç sahibi ve güzel görünüşlüdür. (Derken en yüksek ufukta) yükseliverdi.
وَهُوَ بِٱلْأُفُقِ ٱلْأَعْلَىٰ ٧
7. O, en yüksek ufukta idi.
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّىٰ ٨
8. Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَىٰ ٩
9. Böylece iki yay (boyu) kadar hatta daha da yaklaştı.
فَأَوْحَىٰٓ إِلَىٰ عَبْدِهِۦ مَآ أَوْحَىٰ ١٠
10. Cebrail, Allah'ın kuluna vahyettiğini vahyetti.
مَا كَذَبَ ٱلْفُؤَادُ مَا رَأَىٰٓ ١١
11. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.
أَفَتُمَٰرُونَهُۥ عَلَىٰ مَا يَرَىٰ ١٢
12. (Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz?
وَلَقَدْ رَءَاهُ نَزْلَةً أُخْرَىٰ ١٣
13. Andolsun ki o, Cebrâîl’i bir başka inişte daha görmüştü.
عِندَ سِدْرَةِ ٱلْمُنتَهَىٰ ١٤
14. Sidre-i Müntehâ’nın yanında.
عِندَهَا جَنَّةُ ٱلْمَأْوَىٰٓ ١٥
15. Cennetü'l-Me'va da onun yanındadır.
إِذْ يَغْشَى ٱلسِّدْرَةَ مَا يَغْشَىٰ ١٦
16. O zaman Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.
مَا زَاغَ ٱلْبَصَرُ وَمَا طَغَىٰ ١٧
17. Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aşmadı.
لَقَدْ رَأَىٰ مِنْ ءَايَٰتِ رَبِّهِ ٱلْكُبْرَىٰٓ ١٨
18. Andolsun ki o Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.
أَفَرَءَيْتُمُ ٱللَّٰتَ وَٱلْعُزَّىٰ ١٩
19. Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı?
وَمَنَوٰةَ ٱلثَّالِثَةَ ٱلْأُخْرَىٰٓ ٢٠
20. Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı.
أَلَكُمُ ٱلذَّكَرُ وَلَهُ ٱلْأُنثَىٰ ٢١
21. Erkekler sizin; dişiler O’nun mu?
تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَىٰٓ ٢٢
22. Öyle ise bu çok insafsızca bir taksimdir.
إِنْ هِىَ إِلَّآ أَسْمَآءٌ سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَٰنٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَمَا تَهْوَى ٱلْأَنفُسُ وَلَقَدْ جَآءَهُم مِّن رَّبِّهِمُ ٱلْهُدَىٰٓ ٢٣
23. Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah, onlar hakkında bir delil indirmemiştir. Onlar, ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Oysa, onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.
أَمْ لِلْإِنسَٰنِ مَا تَمَنَّىٰ ٢٤
24. Yoksa insan her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır?
فَلِلَّهِ ٱلْـَٔاخِرَةُ وَٱلْأُولَىٰ ٢٥
25. Ahiret de dünya da Allah’ındır.
وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ لَا تُغْنِى شَفَٰعَتُهُمْ شَيْـًٔا إِلَّا مِنۢ بَعْدِ أَن يَأْذَنَ ٱللَّهُ لِمَن يَشَآءُ وَيَرْضَىٰٓ ٢٦
26. Göklerde nice melekler vardır ki, Allah dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaatı hiçbir fayda vermez.
إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ لَيُسَمُّونَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ ٱلْأُنثَىٰ ٢٧
27. Doğrusu ahirete iman etmeyenler, melekleri dişi isimlerle isimlendirirler.
وَمَا لَهُم بِهِۦ مِنْ عِلْمٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَإِنَّ ٱلظَّنَّ لَا يُغْنِى مِنَ ٱلْحَقِّ شَيْـًٔا ٢٨
28. Hâlbuki onların buna dair bilgileri yoktur. Onlar ancak zanna uyarlar. Zan ise hiç şüphesiz hak adına hiçbir şey ifade etmez.
فَأَعْرِضْ عَن مَّن تَوَلَّىٰ عَن ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَا ٢٩
29. Bu sebeple sen, zikrimizden/Kur'an'dan yüz çevirenden ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenden uzak dur!
ذَٰلِكَ مَبْلَغُهُم مِّنَ ٱلْعِلْمِ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ ٱهْتَدَىٰ ٣٠
30. İşte onların erişebilecekleri ilim budur. Şüphesiz Rabbin, kimin yolundan saptığını en iyi bilendir. Kimin hidayet üzere olduğunu da en iyi bilen O’dur.
وَلِلَّهِ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ لِيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ أَسَٰٓـُٔوا۟ بِمَا عَمِلُوا۟ وَيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ أَحْسَنُوا۟ بِٱلْحُسْنَى ٣١
31. Göklerde olan da yerde olan da Allah’ındır. Kötülük edenleri yaptıkları sebebiyle cezalandıracak, iyilik edenleri de en iyisi ile ödüllendirecektir.
ٱلَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٰٓئِرَ ٱلْإِثْمِ وَٱلْفَوَٰحِشَ إِلَّا ٱللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَٰسِعُ ٱلْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلْأَرْضِ وَإِذْ أَنتُمْ أَجِنَّةٌ فِى بُطُونِ أُمَّهَٰتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوٓا۟ أَنفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ ٱتَّقَىٰٓ ٣٢
32. Onlar küçük kusurlar dışında günâhların büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar. Şüphesiz Rabbin, mağfireti çok geniş olandır. Sizi topraktan meydana getirdiği zaman da ve siz, annelerinizin karnında cenin halinde iken de sizi en iyi O bilir. Öyleyse kendi kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takvalı olduğunu en iyi O bilir.
أَفَرَءَيْتَ ٱلَّذِى تَوَلَّىٰ ٣٣
33. Yüz çeviren kimseyi gördün mü?
وَأَعْطَىٰ قَلِيلًا وَأَكْدَىٰٓ ٣٤
34. Ve az bir şey verip sımsıkı tutanı.
أَعِندَهُۥ عِلْمُ ٱلْغَيْبِ فَهُوَ يَرَىٰٓ ٣٥
35. Gaybın ilmi onun yanında da, o mu görüyor?
أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِى صُحُفِ مُوسَىٰ ٣٦
36. Yoksa ona Mûsâ'nın sahifelerinde olan haber verilmedi mi?
وَإِبْرَٰهِيمَ ٱلَّذِى وَفَّىٰٓ ٣٧
37. Ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in (sahifelerinde)
أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ ٣٨
38. Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَٰنِ إِلَّا مَا سَعَىٰ ٣٩
39. İnsan için çalıştığından başkası yoktur.
وَأَنَّ سَعْيَهُۥ سَوْفَ يُرَىٰ ٤٠
40. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.
ثُمَّ يُجْزَىٰهُ ٱلْجَزَآءَ ٱلْأَوْفَىٰ ٤١
41. Sonra da karşılığı eksiksiz tam olarak verilecektir.
وَأَنَّ إِلَىٰ رَبِّكَ ٱلْمُنتَهَىٰ ٤٢
42. Ve kuşkusuz en son varış Rabbinedir.
وَأَنَّهُۥ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَىٰ ٤٣
43. Güldüren de, ağlatan da O’dur.
وَأَنَّهُۥ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا ٤٤
44. Öldüren de, dirilten de O’dur.
وَأَنَّهُۥ خَلَقَ ٱلزَّوْجَيْنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰ ٤٥
45. Erkek ve dişi olarak iki cinsi yaratan O’dur.
مِن نُّطْفَةٍ إِذَا تُمْنَىٰ ٤٦
46. Bir nutfeden rahimlere döküldüğü zaman.
وَأَنَّ عَلَيْهِ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُخْرَىٰ ٤٧
47. Şüphesiz tekrar diriltmek de O’na aittir.
وَأَنَّهُۥ هُوَ أَغْنَىٰ وَأَقْنَىٰ ٤٨
48. Zengin kılan da, varlıklı eden de O’dur.
وَأَنَّهُۥ هُوَ رَبُّ ٱلشِّعْرَىٰ ٤٩
49. Şi’râ (yıldızı)nın Rabbi de O’dur.
وَأَنَّهُۥٓ أَهْلَكَ عَادًا ٱلْأُولَىٰ ٥٠
50. Ve şüphesiz ki, önceki Âd Kavmi’ni O helâk etti.
وَثَمُودَا۟ فَمَآ أَبْقَىٰ ٥١
51. Semûd'u da (O helâk etti) ve geriye hiçbir şey bırakmadı.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَىٰ ٥٢
52. Daha önce de Nûh’un kavmini helâk etmişti. Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgın kimselerdi.
وَٱلْمُؤْتَفِكَةَ أَهْوَىٰ ٥٣
53. O, (Lût kavminin) altüst olan şehirlerini de böyle yaptı
فَغَشَّىٰهَا مَا غَشَّىٰ ٥٤
54. Onlara bürüyen (şiddetli bir azap) bürüdü.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكَ تَتَمَارَىٰ ٥٥
55. O halde, Rabbinin hangi nimetinden şüphe ediyorsun?
هَٰذَا نَذِيرٌ مِّنَ ٱلنُّذُرِ ٱلْأُولَىٰٓ ٥٦
56. İşte bu, önceki uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
أَزِفَتِ ٱلْـَٔازِفَةُ ٥٧
57. Yaklaşmakta olan (kıyamet iyice) yaklaştı.
لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ ٱللَّهِ كَاشِفَةٌ ٥٨
58. Onu (vaktini) Allah’tan başka açığa çıkaracak yoktur.
أَفَمِنْ هَٰذَا ٱلْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ ٥٩
59. Şimdi siz bu söze mi şaşıyorsunuz?
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ ٦٠
60. Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!
وَأَنتُمْ سَٰمِدُونَ ٦١
61. Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız.
فَٱسْجُدُوا۟ لِلَّهِ وَٱعْبُدُوا۟ ٦٢
62. Artık, (sadece) Allah’a secde edin. O’na ibadet edin.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱقْتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلْقَمَرُ ١
1. O saat/Kıyamet yaklaştı ve Ay yarıldı.
وَإِن يَرَوْا۟ ءَايَةً يُعْرِضُوا۟ وَيَقُولُوا۟ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ ٢
2. Onlar, bir mucize görseler yüz çevirirler ve; “Süregelen bir sihirdir.” derler.
وَكَذَّبُوا۟ وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَهْوَآءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ ٣
3. Yalanladılar ve kendi hevalarına uydular; hâlbuki her işin ulaşacağı bir yer vardır.
وَلَقَدْ جَآءَهُم مِّنَ ٱلْأَنۢبَآءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ ٤
4. Muhakkak (onları bu hallerinden) korkutup vazgeçirecek nice haberler gelmiştir.
حِكْمَةٌۢ بَٰلِغَةٌ فَمَا تُغْنِ ٱلنُّذُرُ ٥
5. (Kur'an) büyük bir hikmettir. Fakat uyarılar bir yarar sağlamadı.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَىْءٍ نُّكُرٍ ٦
6. Onlardan yüz çevir. O gün çağırıcı, onları korkunç olan bir şeye çağırır.
خُشَّعًا أَبْصَٰرُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ ٧
7. Gözleri düşkün (zillet içinde), sanki yayılan çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar.
مُّهْطِعِينَ إِلَى ٱلدَّاعِ يَقُولُ ٱلْكَٰفِرُونَ هَٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ ٨
8. Davetçiye doğru koşarlarken kâfirler; “Bu zor bir gün!” derler.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا۟ عَبْدَنَا وَقَالُوا۟ مَجْنُونٌ وَٱزْدُجِرَ ٩
9. Onlardan önce Nûh kavmi de yalanladı. Kulumuzu yalanladılar da mecnun (cinlenmiş) dediler. Ve (Nûh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.
فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنِّى مَغْلُوبٌ فَٱنتَصِرْ ١٠
10. O da Rabbine; “Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et!” diye dua etti.
فَفَتَحْنَآ أَبْوَٰبَ ٱلسَّمَآءِ بِمَآءٍ مُّنْهَمِرٍ ١١
11. Bunun üzerine biz de göğün kapılarını şiddetle boşanan sulara açtık.
وَفَجَّرْنَا ٱلْأَرْضَ عُيُونًا فَٱلْتَقَى ٱلْمَآءُ عَلَىٰٓ أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ ١٢
12. Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.
وَحَمَلْنَٰهُ عَلَىٰ ذَاتِ أَلْوَٰحٍ وَدُسُرٍ ١٣
13. Onu levhaları ve çivileri olan (gemi) üzerinde taşıdık.
تَجْرِى بِأَعْيُنِنَا جَزَآءً لِّمَن كَانَ كُفِرَ ١٤
14. İnkâr edilmiş olana (Nûh'a) bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.
وَلَقَد تَّرَكْنَٰهَآ ءَايَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ١٥
15. Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ١٦
16. (Bakın) benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ١٧
17. Andolsun ki, Kur'an'ı öğüt alınması için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alan var mı?
كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ١٨
18. Âd (kavmi) de yalanladı. İşte (bakın) benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِى يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ ١٩
19. Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik.
تَنزِعُ ٱلنَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ ٢٠
20. İnsanları koparıp atıyordu. Sanki onlar kökünden kopmuş hurma kütükleri idiler.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ٢١
21. (Bakın) benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ٢٢
22. Andolsun ki, Kur'an'ı öğüt alınması için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alan var mı?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِٱلنُّذُرِ ٢٣
23. Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı.
فَقَالُوٓا۟ أَبَشَرًا مِّنَّا وَٰحِدًا نَّتَّبِعُهُۥٓ إِنَّآ إِذًا لَّفِى ضَلَٰلٍ وَسُعُرٍ ٢٤
24. "İçimizden bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz kesin bir sapıklık ve delilik içinde (kalmış) oluruz.
أَءُلْقِىَ ٱلذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنۢ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ ٢٥
25. "Aramızdan vahiy ona mı gönderildi? Hayır, o kendini beğenmiş yalancının biridir."
سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَّنِ ٱلْكَذَّابُ ٱلْأَشِرُ ٢٦
26. Yarın kimin kendini beğenmiş yalancı olduğunu bilecekler.
إِنَّا مُرْسِلُوا۟ ٱلنَّاقَةِ فِتْنَةً لَّهُمْ فَٱرْتَقِبْهُمْ وَٱصْطَبِرْ ٢٧
27. Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.
وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ ٱلْمَآءَ قِسْمَةٌۢ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ ٢٨
28. Onlara suyun aralarında taksim edildiğini de haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.
فَنَادَوْا۟ صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ ٢٩
29. Arkadaşlarını çağırdılar, o da (kılıcı) alıp, deveyi kesti.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ ٣٠
30. (Bakın) benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَكَانُوا۟ كَهَشِيمِ ٱلْمُحْتَظِرِ ٣١
31. Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de onlar, ağıldaki (hayvanların çiğneyip ufaladıkları) kuru çöpler gibi oldular.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ٣٢
32. Andolsun ki, Kur'an'ı öğüt alınması için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alan var mı?
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۭ بِٱلنُّذُرِ ٣٣
33. Lût’un kavmi de uyarıldıkları şeyi yalanladılar.
إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّآ ءَالَ لُوطٍ نَّجَّيْنَٰهُم بِسَحَرٍ ٣٤
34. Biz de üzerlerine taş yağdıran fırtına gönderdik. Ancak Lût’un ailesini seher vakti kurtarmıştık.
نِّعْمَةً مِّنْ عِندِنَا كَذَٰلِكَ نَجْزِى مَن شَكَرَ ٣٥
35. Katımızdan bir nimet olarak şükredenleri işte böyle ödüllendiririz.
وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا۟ بِٱلنُّذُرِ ٣٦
36. Lût, and olsun ki, onları Bizim yakalamamızla uyarmıştı, ama onlar uyarmaları şüphe ile karşıladılar.
وَلَقَدْ رَٰوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِۦ فَطَمَسْنَآ أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ ٣٧
37. Onlar Lût'un misafirlerini elde etmeye kalkıştılar. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik; "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik).
وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ ٣٨
38. Andolsun ki, bir sabah erkenden kalıcı bir azap üzerlerine çöküverdi.
فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ ٣٩
39. "Tadın azabımı ve tehdidimi!"
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ٤٠
40. Andolsun ki, Kur'an'ı öğüt alınması için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alan var mı?
وَلَقَدْ جَآءَ ءَالَ فِرْعَوْنَ ٱلنُّذُرُ ٤١
41. Şüphesiz Firavun’un kavmine de uyarıcılar gelmişti.
كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَٰهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُّقْتَدِرٍ ٤٢
42. Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü olanın yakalamasıyla yakalayıverdik.
أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِّنْ أُو۟لَٰٓئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَآءَةٌ فِى ٱلزُّبُرِ ٤٣
43. Sizin kâfirleriniz onlardan daha hayırlı mıdırlar yoksa kitaplarda sizin için bir berat mı var?
أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ ٤٤
44. Yoksa onlar, “Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz” mu diyorlar?
سَيُهْزَمُ ٱلْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ ٱلدُّبُرَ ٤٥
45. Yakında o topluluk yenilecek ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.
بَلِ ٱلسَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَٱلسَّاعَةُ أَدْهَىٰ وَأَمَرُّ ٤٦
46. Asıl onlara vaat olunan vakit kıyamettir ve o kıyamet daha büyük bela ve daha acıdır.
إِنَّ ٱلْمُجْرِمِينَ فِى ضَلَٰلٍ وَسُعُرٍ ٤٧
47. Şüphesiz günahkârlar sapıklık ve azap içindedirler.
يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِى ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا۟ مَسَّ سَقَرَ ٤٨
48. O gün yüzleri üstüne ateşe sürüklenecekler. "Cehennemin dokunuşunu tadın."
إِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَٰهُ بِقَدَرٍ ٤٩
49. Biz her şeyi bir kaderle yarattık.
وَمَآ أَمْرُنَآ إِلَّا وَٰحِدَةٌ كَلَمْحٍۭ بِٱلْبَصَرِ ٥٠
50. Bizim buyruğumuz sadece bir tektir. Bir göz kırpmak gibidir.
وَلَقَدْ أَهْلَكْنَآ أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ٥١
51. Andolsun biz benzerlerinizi helak ettik. O halde var mı bir düşünen?
وَكُلُّ شَىْءٍ فَعَلُوهُ فِى ٱلزُّبُرِ ٥٢
52. Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterinde) mevcuttur.
وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُّسْتَطَرٌ ٥٣
53. Ve küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍ وَنَهَرٍ ٥٤
54. Takva sahibi olanlar, Cennetler'de ve pınarlardadır.
فِى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍۭ ٥٥
55. Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱلرَّحْمَٰنُ ١
1. Rahmân.
عَلَّمَ ٱلْقُرْءَانَ ٢
2. Kur’an'ı öğretti.
خَلَقَ ٱلْإِنسَٰنَ ٣
3. İnsanı yarattı.
عَلَّمَهُ ٱلْبَيَانَ ٤
4. Ona beyanı öğretti.
ٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ ٥
5. Güneş ve Ay belli bir hesapladır.
وَٱلنَّجْمُ وَٱلشَّجَرُ يَسْجُدَانِ ٦
6. Bitkiler ve ağaçlar (Allah'a) secde etmektedirler.
وَٱلسَّمَآءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ ٱلْمِيزَانَ ٧
7. Göğü yükseltti ve mizanı (adaleti) koydu.
أَلَّا تَطْغَوْا۟ فِى ٱلْمِيزَانِ ٨
8. O halde ölçüde haddi aşmayın.
وَأَقِيمُوا۟ ٱلْوَزْنَ بِٱلْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا۟ ٱلْمِيزَانَ ٩
9. Tartıyı adaletle tutup doğrultun ve tartıyı noksan tutmayın.
وَٱلْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ ١٠
10. Allah, yeri canlılar için döşedi.
فِيهَا فَٰكِهَةٌ وَٱلنَّخْلُ ذَاتُ ٱلْأَكْمَامِ ١١
11. Orada meyveler ve tomurcuklu hurmalar vardır.
وَٱلْحَبُّ ذُو ٱلْعَصْفِ وَٱلرَّيْحَانُ ١٢
12. Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٣
13. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
خَلَقَ ٱلْإِنسَٰنَ مِن صَلْصَٰلٍ كَٱلْفَخَّارِ ١٤
14. O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yaratmıştır.
وَخَلَقَ ٱلْجَآنَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ ١٥
15. Cinleri de yalın bir ateşten yarattı.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٦
16. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
رَبُّ ٱلْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ ٱلْمَغْرِبَيْنِ ١٧
17. O, iki doğunun Rabbidir, iki batının Rabbidir.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٨
18. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
مَرَجَ ٱلْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ١٩
19. İki denizi birbiriyle kavuşsun diye salıvermiştir.
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ ٢٠
20. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢١
21. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
يَخْرُجُ مِنْهُمَا ٱللُّؤْلُؤُ وَٱلْمَرْجَانُ ٢٢
22. O iki denizden inci ve mercan çıkar.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٣
23. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
وَلَهُ ٱلْجَوَارِ ٱلْمُنشَـَٔاتُ فِى ٱلْبَحْرِ كَٱلْأَعْلَٰمِ ٢٤
24. Denizde yüce dağlar gibi yükselen gemiler de O'nundur.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٥
25. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ ٢٦
26. Onun üzerinde bulunan her şey yok olacaktır.
وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو ٱلْجَلَٰلِ وَٱلْإِكْرَامِ ٢٧
27. Azamet ve ikram sahibi olan Rabbinizin vechi/yüzü bakidir.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٨
28. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
يَسْـَٔلُهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْنٍ ٢٩
29. Göklerde ve yerde kim varsa hepsi O’ndan ister. O, her gün bir iştedir.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٠
30. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَ ٱلثَّقَلَانِ ٣١
31. Ey insanlar ve cinler! Sizin de hesabınızı göreceğiz.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٢
32. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
يَٰمَعْشَرَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ إِنِ ٱسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا۟ مِنْ أَقْطَارِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ فَٱنفُذُوا۟ لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَٰنٍ ٣٣
33. Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٤
34. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِّن نَّارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنتَصِرَانِ ٣٥
35. Ey insanlar ve cinler! Üzerinize dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilir de kurtulamazsınız.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٦
36. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فَإِذَا ٱنشَقَّتِ ٱلسَّمَآءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَٱلدِّهَانِ ٣٧
37. Gök yarılıp da kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu zaman.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٨
38. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فَيَوْمَئِذٍ لَّا يُسْـَٔلُ عَن ذَنۢبِهِۦٓ إِنسٌ وَلَا جَآنٌّ ٣٩
39. O gün hiçbir insana ve cine günahı sorulmaz.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٠
40. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
يُعْرَفُ ٱلْمُجْرِمُونَ بِسِيمَٰهُمْ فَيُؤْخَذُ بِٱلنَّوَٰصِى وَٱلْأَقْدَامِ ٤١
41. Günahkârlar simalarından tanınır, sonra da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٢
42. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
هَٰذِهِۦ جَهَنَّمُ ٱلَّتِى يُكَذِّبُ بِهَا ٱلْمُجْرِمُونَ ٤٣
43. İşte bu o günahkârların yalan saydığı cehennemdir.
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ ءَانٍ ٤٤
44. Onlar, Cehennem ateşi ile kaynar su arasında gider gelirler.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٥
45. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِۦ جَنَّتَانِ ٤٦
46. Rabbinin makamından korkanlara iki Cennet vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٧
47. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
ذَوَاتَآ أَفْنَانٍ ٤٨
48. Her ikisi de çeşit çeşit dallı ağaçlara sahiptir.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٩
49. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ ٥٠
50. Onların ikisinde de akan iki pınar vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥١
51. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فِيهِمَا مِن كُلِّ فَٰكِهَةٍ زَوْجَانِ ٥٢
52. İkisinde de her türlü meyveden çift çift vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٣
53. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ فُرُشٍۭ بَطَآئِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى ٱلْجَنَّتَيْنِ دَانٍ ٥٤
54. (Orada) astarları kalın atlastan yataklara yaslanırlar. Her iki cennetten devşirilen meyveler de (oradakilere) yakındır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٥
55. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فِيهِنَّ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَآنٌّ ٥٦
56. Oralarda bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş dilberler vardır. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne de bir cin dokunmuştur.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٧
57. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
كَأَنَّهُنَّ ٱلْيَاقُوتُ وَٱلْمَرْجَانُ ٥٨
58. Sanki onlar yakut ve mercan gibidir.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٩
59. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
هَلْ جَزَآءُ ٱلْإِحْسَٰنِ إِلَّا ٱلْإِحْسَٰنُ ٦٠
60. İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦١
61. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ ٦٢
62. Bu ikisinden başka iki Cennet daha vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٣
63. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
مُدْهَآمَّتَانِ ٦٤
64. İkisi de yemyeşildirler.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٥
65. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ ٦٦
66. İkisinde de suları durmaksızın coşan iki pınar vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٧
67. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فِيهِمَا فَٰكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ ٦٨
68. Her ikisinde de meyve, hurma ve nar vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٩
69. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
فِيهِنَّ خَيْرَٰتٌ حِسَانٌ ٧٠
70. Orada iyi huylu güzel yüzlü kadınlar vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧١
71. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
حُورٌ مَّقْصُورَٰتٌ فِى ٱلْخِيَامِ ٧٢
72. Otağlar içerisinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٣
73. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَآنٌّ ٧٤
74. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne de bir cin dokunmuştur.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٥
75. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِىٍّ حِسَانٍ ٧٦
76. Yeşil yastıklara ve harikulâde güzel döşemelere yaslanırlar.
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٧
77. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
تَبَٰرَكَ ٱسْمُ رَبِّكَ ذِى ٱلْجَلَٰلِ وَٱلْإِكْرَامِ ٧٨
78. Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ ١
1. Kıyamet koptuğu zaman.
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ ٢
2. Onun gerçekleşmesine artık yalan diyecek yoktur.
خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ ٣
3. O; alçaltıcı, yükselticidir.
إِذَا رُجَّتِ ٱلْأَرْضُ رَجًّا ٤
4. Yer şiddetle sarsılınca.
وَبُسَّتِ ٱلْجِبَالُ بَسًّا ٥
5. Dağlar paramparça olduğunda.
فَكَانَتْ هَبَآءً مُّنۢبَثًّا ٦
6. Derken toz toprak halinde dağılıp savrulduğu zaman.
وَكُنتُمْ أَزْوَٰجًا ثَلَٰثَةً ٧
7. Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman.
فَأَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ ٨
8. Sağdakiler, (ne mutlu) o sağdakilere!
وَأَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ ٩
9. Soldakiler, ne bahtsızdır onlar!
وَٱلسَّٰبِقُونَ ٱلسَّٰبِقُونَ ١٠
10. (Hayırda) önde olanlar, öncülerdir.
أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ ١١
11. İşte onlar, yakınlaştırılmış olanlardır.
فِى جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ١٢
12. Onlar Naim Cennetleri'ndedirler.
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ ١٣
13. Bir çoğu öncekilerdendir.
وَقَلِيلٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ ١٤
14. Birazı da sonrakilerdendir.
عَلَىٰ سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ ١٥
15. (Altın ile) işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَٰبِلِينَ ١٦
16. Karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ ١٧
17. Onların etrafında ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır.
بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ ١٨
18. Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler.
لَّا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ ١٩
19. Ondan başları da ağrımaz ve akılları da giderilmez.
وَفَٰكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ ٢٠
20. Beğendikleri meyveler.
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ ٢١
21. Canlarının çektiği kuş etleri.
وَحُورٌ عِينٌ ٢٢
22. Ve iri gözlü huriler.
كَأَمْثَٰلِ ٱللُّؤْلُؤِ ٱلْمَكْنُونِ ٢٣
23. Saklı inciler gibi.
جَزَآءًۢ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ ٢٤
24. İşledikleri amellere karşılık olarak (verilir.)
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا ٢٥
25. Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.
إِلَّا قِيلًا سَلَٰمًا سَلَٰمًا ٢٦
26. Söylenen; yalnızca "Selâm, selâm!" dır.
وَأَصْحَٰبُ ٱلْيَمِينِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْيَمِينِ ٢٧
27. Sağdakiler, (ne mutlu) o sağdakilere!
فِى سِدْرٍ مَّخْضُودٍ ٢٨
28. Dikensiz sedir ağaçlarında.
وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ ٢٩
29. Salkım salkım muz ağaçlarında.
وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ ٣٠
30. Uzamış gölgeler.
وَمَآءٍ مَّسْكُوبٍ ٣١
31. Çağlayarak akan sular.
وَفَٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ ٣٢
32. Bir çok meyveler.
لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ ٣٣
33. Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan.
وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ ٣٤
34. Ve yüksek döşekler içindedirler.
إِنَّآ أَنشَأْنَٰهُنَّ إِنشَآءً ٣٥
35. Biz, o hurileri yeni bir yaratılışla yarattık.
فَجَعَلْنَٰهُنَّ أَبْكَارًا ٣٦
36. Onları bakireler kıldık.
عُرُبًا أَتْرَابًا ٣٧
37. Eşlerine düşkün ve yaşıt.
لِّأَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ٣٨
38. Sağ taraftakiler için.
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ ٣٩
39. Bir çoğu öncekilerden.
وَثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ ٤٠
40. Bir çoğu da sonrakilerdendir.
وَأَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلشِّمَالِ ٤١
41. Soldakiler, ne bahtsızdır onlar!
فِى سَمُومٍ وَحَمِيمٍ ٤٢
42. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde.
وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ ٤٣
43. Simsiyah bir duman gölgesinde.
لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ ٤٤
44. Ne bir serinlik, ne de bir güzellik!
إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُتْرَفِينَ ٤٥
45. Çünkü onlar, bundan önce (arzularının hoşuna giden şeyler içinde) şımarmış kimselerdi.
وَكَانُوا۟ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلْحِنثِ ٱلْعَظِيمِ ٤٦
46. Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا۟ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ ٤٧
47. "Biz ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra tekrar mı dirileceğiz?" diyorlardı.
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ ٤٨
48. "Daha önceki atalarımız da mı?"
قُلْ إِنَّ ٱلْأَوَّلِينَ وَٱلْـَٔاخِرِينَ ٤٩
49. De ki: "Hem öncekiler, hem sonrakiler."
لَمَجْمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ ٥٠
50. Belli bir günün, belli bir vaktinde bir araya getirileceksiniz.
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ ٥١
51. Sonra gerçekten sizler ey sapıklar, yalanlayıcılar!
لَـَٔاكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ ٥٢
52. Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ ٥٣
53. Karınlarınızı hep ondan dolduracaksınız.
فَشَٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ ٥٤
54. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.
فَشَٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ ٥٥
55. Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz.
هَٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ ٥٦
56. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.
نَحْنُ خَلَقْنَٰكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ ٥٧
57. Sizi biz yarattık. (Tekrardan yaratılışı) tasdik etmeniz gerekmez mi ?
أَفَرَءَيْتُم مَّا تُمْنُونَ ٥٨
58. Akıttığınız meniyi gördünüz mü?
ءَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلْخَٰلِقُونَ ٥٩
59. Onu siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ ٱلْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ ٦٠
60. Aranızda ölümü takdir eden biziz. Bizler aciz de değiliz.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَٰلَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِى مَا لَا تَعْلَمُونَ ٦١
61. Yerinize benzerlerinizi getirip, değiştirmek ve sizi bilemediğiniz bir şekilde yeniden yaratmak hususunda.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُولَىٰ فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ ٦٢
62. Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz. O halde düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?
أَفَرَءَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ ٦٣
63. Ektiğiniz şeyleri gördünüz mü?
ءَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلزَّٰرِعُونَ ٦٤
64. Onu siz mi bitiriyorsunuz? Yoksa bitiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَٰهُ حُطَٰمًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ ٦٥
65. Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık; siz de şaşırıp kalırdınız.
إِنَّا لَمُغْرَمُونَ ٦٦
66. Doğrusu borç altına girdik.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ٦٧
67. "Daha doğrusu biz yoksul bırakıldık (dersiniz)."
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ ٦٨
68. İçtiğiniz suyu gördünüz mü?
ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ ٦٩
69. Onu buluttan siz mi indirdiniz? Yoksa indiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَٰهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ ٧٠
70. Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى تُورُونَ ٧١
71. Tutuşturup, yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
ءَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَآ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنشِـُٔونَ ٧٢
72. Onun ağacını siz mi yarattınız? Yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ جَعَلْنَٰهَا تَذْكِرَةً وَمَتَٰعًا لِّلْمُقْوِينَ ٧٣
73. Biz onu, bir ibret ve gelip geçen yolcuların istifadesi için yarattık.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ٧٤
74. O halde sen, Yüce Rabbinin adını tesbih et!
فَلَآ أُقْسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ ٧٥
75. Yıldızların yerlerine yemin ederim ki!
وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ ٧٦
76. Eğer bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir.
إِنَّهُۥ لَقُرْءَانٌ كَرِيمٌ ٧٧
77. Şüphesiz bu, değerli bir Kur'an'dır.
فِى كِتَٰبٍ مَّكْنُونٍ ٧٨
78. Gizli/korunmuş bir kitaptadır.
لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلْمُطَهَّرُونَ ٧٩
79. Ona ancak temizlenmiş olanlar dokunabilir.
تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ٨٠
80. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
أَفَبِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ ٨١
81. Şimdi siz, bu sözü mü yalanlıyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ ٨٢
82. Onu yalanlayarak mı size verilen nimete şükrediyorsunuz?
فَلَوْلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلْحُلْقُومَ ٨٣
83. Hani can boğaza gelip dayandığında.
وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ ٨٤
84. O vakit siz bakıp durursunuz.
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَٰكِن لَّا تُبْصِرُونَ ٨٥
85. Biz; ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
فَلَوْلَآ إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ ٨٦
86. Madem ki (tekrardan dirilip) ceza görmeyecekmişsiniz.
تَرْجِعُونَهَآ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ٨٧
87. Eğer doğru söylüyor iseniz, onu (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize!
فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ ٨٨
88. Eğer o (ölen kişi), yakın kılınanlardan ise.
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ ٨٩
89. Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim Cenneti vardır.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنْ أَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ٩٠
90. Eğer o, sağdakilerden ise.
فَسَلَٰمٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَٰبِ ٱلْيَمِينِ ٩١
91. Ey sağdaki! Sana selam olsun!
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ ٩٢
92. Eğer o, yalanlayan sapıklardan ise.
فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ ٩٣
93. İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ ٩٤
94. Ve (onun sonu) Cehennem'e atılmaktır.
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ ٩٥
95. Şüphe yok ki, kesin gerçek işte budur.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ ٩٦
96. O halde sen, Yüce Rabbinin adını tesbih et!
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ ١
1. Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih ederler. O; Aziz'dir, Hakim'dir.
لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ يُحْىِۦ وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ٢
2. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O; diriltir, öldürür. O, her şeye gücü yetendir.
هُوَ ٱلْأَوَّلُ وَٱلْـَٔاخِرُ وَٱلظَّٰهِرُ وَٱلْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ ٣
3. O; Evvel'dir, Âhir'dir, Zahir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
هُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ ٱسْتَوَىٰ عَلَى ٱلْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَٱللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ ٤
4. Gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra da Arş’a istivâ eden O’dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, göğe yükseleni bilir. Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir. Allah, yaptığınız her şeyi görendir.
لَّهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَإِلَى ٱللَّهِ تُرْجَعُ ٱلْأُمُورُ ٥
5. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Bütün işler Allah’a döner.
يُولِجُ ٱلَّيْلَ فِى ٱلنَّهَارِ وَيُولِجُ ٱلنَّهَارَ فِى ٱلَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ٦
6. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, kalplerde olan her şeyi bilir.
ءَامِنُوا۟ بِٱللَّهِ وَرَسُولِهِۦ وَأَنفِقُوا۟ مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مِنكُمْ وَأَنفَقُوا۟ لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ ٧
7. Allah'a ve Rasûlüne iman edin ve sizi üzerinde yetki sahibi kıldığı şeylerden (Allah yolunda) harcayın. Sizden iman eden ve (Allah yolunda) harcayanlar için büyük ecir vardır.
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِٱللَّهِ وَٱلرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا۟ بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثَٰقَكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ٨
8. Size ne oluyor ki, Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için çağırırken Allah'a iman etmiyorsunuz? Oysa (Allah) sizden kesin söz almıştı. Eğer iman edecekseniz.
هُوَ ٱلَّذِى يُنَزِّلُ عَلَىٰ عَبْدِهِۦٓ ءَايَٰتٍۭ بَيِّنَٰتٍ لِّيُخْرِجَكُم مِّنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِ وَإِنَّ ٱللَّهَ بِكُمْ لَرَءُوفٌ رَّحِيمٌ ٩
9. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنفِقُوا۟ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَٰثُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَا يَسْتَوِى مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ ٱلْفَتْحِ وَقَٰتَلَ أُو۟لَٰٓئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ ٱلَّذِينَ أَنفَقُوا۟ مِنۢ بَعْدُ وَقَٰتَلُوا۟ وَكُلًّا وَعَدَ ٱللَّهُ ٱلْحُسْنَىٰ وَٱللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ ١٠
10. Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? İçinizden, fetihten önce infak edip savaşanlar (diğerleriyle) eşit değildir. Onların derecesi, daha sonra infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzelini vadetmiştir. Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.
مَّن ذَا ٱلَّذِى يُقْرِضُ ٱللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَٰعِفَهُۥ لَهُۥ وَلَهُۥٓ أَجْرٌ كَرِيمٌ ١١
11. Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık Allah, bunu kendisi için kat kat artırır. Onun için güzel bir ecir vardır.
يَوْمَ تَرَى ٱلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُؤْمِنَٰتِ يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَٰنِهِم بُشْرَىٰكُمُ ٱلْيَوْمَ جَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا ذَٰلِكَ هُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ ١٢
12. O gün Mümin erkekler ile Mümin kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. Bugün sizin müjdeniz; altından ırmaklar akan, içinde sonsuza kadar kalacağınız Cennetlerdir. İşte büyük kurtuluş budur.
يَوْمَ يَقُولُ ٱلْمُنَٰفِقُونَ وَٱلْمُنَٰفِقَٰتُ لِلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱنظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِن نُّورِكُمْ قِيلَ ٱرْجِعُوا۟ وَرَآءَكُمْ فَٱلْتَمِسُوا۟ نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُۥ بَابٌۢ بَاطِنُهُۥ فِيهِ ٱلرَّحْمَةُ وَظَٰهِرُهُۥ مِن قِبَلِهِ ٱلْعَذَابُ ١٣
13. O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar iman edenlere derler ki: "Bize bakın da sizin nurunuzdan bir parça ışık alalım." (Onlara): "Arkanıza dönüp bir nur arayın." denir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Onun iç tarafında rahmet, dış tarafından ise azap vardır.
يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ قَالُوا۟ بَلَىٰ وَلَٰكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَٱرْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ ٱلْأَمَانِىُّ حَتَّىٰ جَآءَ أَمْرُ ٱللَّهِ وَغَرَّكُم بِٱللَّهِ ٱلْغَرُورُ ١٤
14. Münafıklar, Müminlere: "Sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. (Müminler de): "Evet! Ancak siz kendi başınızı belaya soktunuz, (Müslümanların başına bela gelmesini) gözetip beklediniz, şüphe ettiniz. Sizleri kuruntular yanıltıp aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan ölüm) geliverdi ve o aldatıcı da sizi Allah ile aldatmış oldu.” derler.
فَٱلْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مَأْوَىٰكُمُ ٱلنَّارُ هِىَ مَوْلَىٰكُمْ وَبِئْسَ ٱلْمَصِيرُ ١٥
15. Bugün artık ne sizden, ne de kâfirlerden bir fidye alınır. Barınağınız ateştir. Size yaraşan odur. Ne kötü bir dönüş yeridir!
أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ ٱللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ ٱلْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا۟ كَٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ مِن قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ ٱلْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَٰسِقُونَ ١٦
16. İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.
ٱعْلَمُوٓا۟ أَنَّ ٱللَّهَ يُحْىِ ٱلْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ ٱلْـَٔايَٰتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ١٧
17. Bilin ki Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Belki akıl edersiniz diye size ayetleri açıkladık.
إِنَّ ٱلْمُصَّدِّقِينَ وَٱلْمُصَّدِّقَٰتِ وَأَقْرَضُوا۟ ٱللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَٰعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ ١٨
18. Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ بِٱللَّهِ وَرُسُلِهِۦٓ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلصِّدِّيقُونَ وَٱلشُّهَدَآءُ عِندَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ وَكَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَآ أُو۟لَٰٓئِكَ أَصْحَٰبُ ٱلْجَحِيمِ ١٩
19. Allah’a ve rasullerine iman edenler işte onlar Rablerinin nezdinde sıddikler/dosdoğru olanlar ve şehitlerdir. Onlara ecirleri ve nurları verilecektir. Kâfir olup, ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennemlik olanlardır.
ٱعْلَمُوٓا۟ أَنَّمَا ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌۢ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِى ٱلْأَمْوَٰلِ وَٱلْأَوْلَٰدِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ ٱلْكُفَّارَ نَبَاتُهُۥ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَىٰهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَٰمًا وَفِى ٱلْـَٔاخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِّنَ ٱللَّهِ وَرِضْوَٰنٌ وَمَا ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَآ إِلَّا مَتَٰعُ ٱلْغُرُورِ ٢٠
20. Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çerçöp olur ahirette şiddetli bir azap da vardır. Allah’tan bir mağfiret ve bir rıza da vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.
سَابِقُوٓا۟ إِلَىٰ مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ بِٱللَّهِ وَرُسُلِهِۦ ذَٰلِكَ فَضْلُ ٱللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَآءُ وَٱللَّهُ ذُو ٱلْفَضْلِ ٱلْعَظِيمِ ٢١
21. Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği yerle gök kadar olan Cennet için yarışın! (Bu) Allah’a ve Rasûlüne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.
مَآ أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا فِىٓ أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِى كِتَٰبٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَآ إِنَّ ذَٰلِكَ عَلَى ٱللَّهِ يَسِيرٌ ٢٢
22. Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.
لِّكَيْلَا تَأْسَوْا۟ عَلَىٰ مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا۟ بِمَآ ءَاتَىٰكُمْ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ ٢٣
23. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.
ٱلَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ ٱلنَّاسَ بِٱلْبُخْلِ وَمَن يَتَوَلَّ فَإِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلْغَنِىُّ ٱلْحَمِيدُ ٢٤
24. Onlar, cimrilik eder ve insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse; şüphesiz Allah zengindir, hamde layık olandır.
لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِٱلْبَيِّنَٰتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ ٱلْكِتَٰبَ وَٱلْمِيزَانَ لِيَقُومَ ٱلنَّاسُ بِٱلْقِسْطِ وَأَنزَلْنَا ٱلْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَٰفِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ ٱللَّهُ مَن يَنصُرُهُۥ وَرُسُلَهُۥ بِٱلْغَيْبِ إِنَّ ٱللَّهَ قَوِىٌّ عَزِيزٌ ٢٥
25. Andolsun ki, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik. Ve Allah’ın kendisine ve elçilerine görmediği halde (gıyaben) kimin yardım edeceğini ortaya çıkarması için, kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri indirdik. Şüphesiz Allah güçlüdür, kuvvet sahibidir.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَٰهِيمَ وَجَعَلْنَا فِى ذُرِّيَّتِهِمَا ٱلنُّبُوَّةَ وَٱلْكِتَٰبَ فَمِنْهُم مُّهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَٰسِقُونَ ٢٦
26. -Andolsun ki biz, Nûh’u ve İbrahim’i gönderdik. Peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik. Onlardan hidayete erişen olduğu gibi, çoğu fâsıklardır/yoldan çıkmıştır.
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِم بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ٱبْنِ مَرْيَمَ وَءَاتَيْنَٰهُ ٱلْإِنجِيلَ وَجَعَلْنَا فِى قُلُوبِ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ٱبْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَٰهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ٱبْتِغَآءَ رِضْوَٰنِ ٱللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَـَٔاتَيْنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَٰسِقُونَ ٢٧
27. Sonra onların izleri üzerinde rasûllerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. Ona İncil’i verdik, ona tabi olanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu yerleştirdik. Onların uydurdukları ruhbanlığı ise biz farz kılmadık. Bunu Allah’ın rızasını kazanmak için yaptılar. Fakat ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. Onlardan çoğu fasıklardır/yoldan çıkmış kimselerdir.
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَءَامِنُوا۟ بِرَسُولِهِۦ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِن رَّحْمَتِهِۦ وَيَجْعَل لَّكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِۦ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَٱللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ٢٨
28. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve Rasûlüne iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
لِّئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ ٱلْكِتَٰبِ أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَىٰ شَىْءٍ مِّن فَضْلِ ٱللَّهِ وَأَنَّ ٱلْفَضْلَ بِيَدِ ٱللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَآءُ وَٱللَّهُ ذُو ٱلْفَضْلِ ٱلْعَظِيمِ ٢٩
29. Böylece, kitap ehli Allah’ın lütfundan bir şeye güç yetiremediklerini, lütfun tamamen Allah’ın elinde olduğunu ve onu dilediğine verdiğini bilsinler. Allah büyük lütuf sahibidir.
Devamını ezberden okuyun. Sonraki ayet: