قُلْ أُوحِىَ إِلَىَّ أَنَّهُ ٱسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ ٱلْجِنِّ فَقَالُوٓا۟ إِنَّا سَمِعْنَا قُرْءَانًا عَجَبًا ١
1. De ki: "Cinlerden bir topluluğun dinleyip şöyle dediği bana vahyedildi: Biz, hayrete düşüren Kur'an dinledik."
Tecvid kuralları
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلْ أُوحِىَ إِلَىَّ أَنَّهُ ٱسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ ٱلْجِنِّ فَقَالُوٓا۟ إِنَّا سَمِعْنَا قُرْءَانًا عَجَبًا ١
1. De ki: "Cinlerden bir topluluğun dinleyip şöyle dediği bana vahyedildi: Biz, hayrete düşüren Kur'an dinledik."
يَهْدِىٓ إِلَى ٱلرُّشْدِ فَـَٔامَنَّا بِهِۦ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَآ أَحَدًا ٢
2. Doğru yola hidayet ediyor, biz ona iman ettik. Rabbimize hiç kimseyi ortak tutmayacağız.
وَأَنَّهُۥ تَعَٰلَىٰ جَدُّ رَبِّنَا مَا ٱتَّخَذَ صَٰحِبَةً وَلَا وَلَدًا ٣
3. Rabbimizin azameti çok yücedir. O, eş ve çocuk edinmemiştir.
وَأَنَّهُۥ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى ٱللَّهِ شَطَطًا ٤
4. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.
وَأَنَّا ظَنَنَّآ أَن لَّن تَقُولَ ٱلْإِنسُ وَٱلْجِنُّ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا ٥
5. “Biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında yalan söylemeyeceklerini zannederdik."
وَأَنَّهُۥ كَانَ رِجَالٌ مِّنَ ٱلْإِنسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِّنَ ٱلْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا ٦
6. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da onların taşkınlıklarını arttırırlardı.
وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا۟ كَمَا ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَبْعَثَ ٱللَّهُ أَحَدًا ٧
7. Onlar da sizin zannettiğiniz gibi Allah’ın hiç kimseyi yeniden diriltemeyeceğini sanmışlardı.
وَأَنَّا لَمَسْنَا ٱلسَّمَآءَ فَوَجَدْنَٰهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا ٨
8. Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık, fakat onu güçlü bekçilerle, alev hüzmeleriyle (yıldızlarla) doldurulmuş bulduk.
وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَٰعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَن يَسْتَمِعِ ٱلْـَٔانَ يَجِدْ لَهُۥ شِهَابًا رَّصَدًا ٩
9. Hâlbuki (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk. Şimdi kim dinlemek istese onu gözeten bir alev yakalıyor.
وَأَنَّا لَا نَدْرِىٓ أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِى ٱلْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا ١٠
10. Gerçekten bilmiyoruz. Yeryüzünde olanlara bir kötülük mü murat edildi? Yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?
وَأَنَّا مِنَّا ٱلصَّٰلِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَٰلِكَ كُنَّا طَرَآئِقَ قِدَدًا ١١
11. Şüphesiz bizim içimizde salih olanlar da vardır, salih olmayanlar da vardır. Her birimiz ayrı ayrı yollara ayrılmışız.
وَأَنَّا ظَنَنَّآ أَن لَّن نُّعْجِزَ ٱللَّهَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَن نُّعْجِزَهُۥ هَرَبًا ١٢
12. Biz, şüphesiz Allah'ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz kılamayacağımızı anladık.
وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا ٱلْهُدَىٰٓ ءَامَنَّا بِهِۦ فَمَن يُؤْمِنۢ بِرَبِّهِۦ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا ١٣
13. Doğrusu biz, o hidayeti (Kur'an'ı) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık bir kayıptan ve haksızlığa uğramaktan korkmaz.
وَأَنَّا مِنَّا ٱلْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا ٱلْقَٰسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُو۟لَٰٓئِكَ تَحَرَّوْا۟ رَشَدًا ١٤
14. Bizden Müslüman olanlar da var, haksızlık edenler de (sapmış olanlar da) var. Müslüman olanlar, işte onlar doğru yola yönelenlerdir.
وَأَمَّا ٱلْقَٰسِطُونَ فَكَانُوا۟ لِجَهَنَّمَ حَطَبًا ١٥
15. Doğru yoldan sapanlara gelince, onlar Cehennem'e odun olacaklardır.
وَأَلَّوِ ٱسْتَقَٰمُوا۟ عَلَى ٱلطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَٰهُم مَّآءً غَدَقًا ١٦
16. Eğer onlar, doğru yolda istikamet üzere olsalardı, onlara bol bol su verirdik.
لِّنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَن يُعْرِضْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِۦ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا ١٧
17. Bununla onları imtihan ederiz. Kim de Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, onu çok ağır bir azaba sokar.
وَأَنَّ ٱلْمَسَٰجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ أَحَدًا ١٨
18. Mescitler Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte başkasına dua/ibadet etmeyin.
وَأَنَّهُۥ لَمَّا قَامَ عَبْدُ ٱللَّهِ يَدْعُوهُ كَادُوا۟ يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا ١٩
19. Nitekim Allah’ın kulu, ona dua/ibadet için ayağa kalktığında (Kur'an dinlemek için) az kalsın üzerine toplanıp doluşurlardı.
قُلْ إِنَّمَآ أَدْعُوا۟ رَبِّى وَلَآ أُشْرِكُ بِهِۦٓ أَحَدًا ٢٠
20. De ki: “Ben ancak Rabbime dua ederim ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmam.''
قُلْ إِنِّى لَآ أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا ٢١
21. De ki: “Benim size bir zarar vermeye de, sizi doğru yola iletmeye de gücüm yetmez.''
قُلْ إِنِّى لَن يُجِيرَنِى مِنَ ٱللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلْتَحَدًا ٢٢
22. De ki: "Beni kimse Allah'a karşı savunamaz ve ben O'ndan başka bir sığınak bulamam."
إِلَّا بَلَٰغًا مِّنَ ٱللَّهِ وَرِسَٰلَٰتِهِۦ وَمَن يَعْصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ فَإِنَّ لَهُۥ نَارَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدًا ٢٣
23. (Benim görevim) ancak Allah'tan (gönderilenleri) ve (tebliğ olunması emrolunanları) tebliğ etmektir. Kim Allah’a ve elçisine karşı gelirse, onun için içinde ebedî kalacağı Cehennem ateşi vardır.
حَتَّىٰٓ إِذَا رَأَوْا۟ مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا ٢٤
24. Sonunda, kendilerine söz verileni gördükleri zaman, kimin yardımcısının daha güçsüz ve sayısının daha az olduğunu bileceklerdir.
قُلْ إِنْ أَدْرِىٓ أَقَرِيبٌ مَّا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُۥ رَبِّىٓ أَمَدًا ٢٥
25. De ki: "Size vadedilen yakın mı? Yoksa Rabbim onu uzak mı kıldı, bilmiyorum."
عَٰلِمُ ٱلْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَىٰ غَيْبِهِۦٓ أَحَدًا ٢٦
26. O, gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.
إِلَّا مَنِ ٱرْتَضَىٰ مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُۥ يَسْلُكُ مِنۢ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِۦ رَصَدًا ٢٧
27. Ancak elçileri içinde razı olduğu başka. Çünkü O, bunun önünde ve ardında gözleri önündedir.
لِّيَعْلَمَ أَن قَدْ أَبْلَغُوا۟ رِسَٰلَٰتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَىٰ كُلَّ شَىْءٍ عَدَدًۢا ٢٨
28. Böylece onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) Onların üzerinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir).
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُزَّمِّلُ ١
1. Ey örtüsüne bürünmüş olan!
قُمِ ٱلَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا ٢
2. Gece kalk, ancak birazı dışında.
نِّصْفَهُۥٓ أَوِ ٱنقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا ٣
3. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt.
أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ ٱلْقُرْءَانَ تَرْتِيلًا ٤
4. Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.
إِنَّا سَنُلْقِى عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا ٥
5. Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz.
إِنَّ نَاشِئَةَ ٱلَّيْلِ هِىَ أَشَدُّ وَطْـًٔا وَأَقْوَمُ قِيلًا ٦
6. Gerçekten, gece kalkışı etki bakımından daha kuvvetli ve okuma bakımından da daha sağlamdır.
إِنَّ لَكَ فِى ٱلنَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًا ٧
7. Gündüz ise senin için uzun bir uğraş vardır.
وَٱذْكُرِ ٱسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا ٨
8. Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel.
رَّبُّ ٱلْمَشْرِقِ وَٱلْمَغْرِبِ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ فَٱتَّخِذْهُ وَكِيلًا ٩
9. O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka (hak) bir ilah da yoktur. Öyleyse O'nu vekil edin.
وَٱصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا ١٠
10. Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.
وَذَرْنِى وَٱلْمُكَذِّبِينَ أُو۟لِى ٱلنَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلًا ١١
11. Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver.
إِنَّ لَدَيْنَآ أَنكَالًا وَجَحِيمًا ١٢
12. Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.
وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَابًا أَلِيمًا ١٣
13. Boğazı tıkayan bir yiyecek ve acı veren bir azap vardır!
يَوْمَ تَرْجُفُ ٱلْأَرْضُ وَٱلْجِبَالُ وَكَانَتِ ٱلْجِبَالُ كَثِيبًا مَّهِيلًا ١٤
14. O günde yer ve dağlar sarsılır, dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur.
إِنَّآ أَرْسَلْنَآ إِلَيْكُمْ رَسُولًا شَٰهِدًا عَلَيْكُمْ كَمَآ أَرْسَلْنَآ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ رَسُولًا ١٥
15. Biz, Firavun’a bir rasûl gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olacak bir rasûl gönderdik.
فَعَصَىٰ فِرْعَوْنُ ٱلرَّسُولَ فَأَخَذْنَٰهُ أَخْذًا وَبِيلًا ١٦
16. Firavun, rasûle karşı çıktı. Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık.
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ ٱلْوِلْدَٰنَ شِيبًا ١٧
17. Eğer küfredecek olursanız, çocukların saçlarını ağartan bir günde, siz kendinizi nasıl koruyacaksınız?
ٱلسَّمَآءُ مُنفَطِرٌۢ بِهِۦ كَانَ وَعْدُهُۥ مَفْعُولًا ١٨
18. O günün dehşetiyle gökyüzü yarılacak, O'nun vaadi mutlaka yerine gelecektir.
إِنَّ هَٰذِهِۦ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَآءَ ٱتَّخَذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلًا ١٩
19. Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَىٰ مِن ثُلُثَىِ ٱلَّيْلِ وَنِصْفَهُۥ وَثُلُثَهُۥ وَطَآئِفَةٌ مِّنَ ٱلَّذِينَ مَعَكَ وَٱللَّهُ يُقَدِّرُ ٱلَّيْلَ وَٱلنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَٱقْرَءُوا۟ مَا تَيَسَّرَ مِنَ ٱلْقُرْءَانِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَىٰ وَءَاخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى ٱلْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ ٱللَّهِ وَءَاخَرُونَ يُقَٰتِلُونَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ فَٱقْرَءُوا۟ مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُوا۟ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَقْرِضُوا۟ ٱللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا۟ لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ ٱللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَٱسْتَغْفِرُوا۟ ٱللَّهَ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌۢ ٢٠
20. Şüphesiz Rabbin biliyor ki, gerçekten sen gecenin üçte ikisinden daha azı ve (bazen) yarısı ve (bazen de) üçte biri kadar (namaz için) kalkıyorsun. Beraberinde bulunanlardan (ashâbından) bir topluluk da (böyle yapıyor). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. O sizin, bunu sayamayacağınızı (buna güç yetiremeyeceğinizi) bildiği için sizi bağışladı. Öyleyse Kur’an’dan (bildiğiniz) kolayınıza geleni okuyun. İçinizden hasta olacakları, bir kısmınızın yeryüzünde dolaşıp Allah’ın rızkını arayacağını, diğerlerinin Allah yolunda savaşacağını da bilmektedir. Öyleyse ondan kolayınıza geleni okuyun, namazı ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç (ile borç) verin. Kendiniz için hayır olarak (dünyada) ne sunarsanız; onu Allah katında daha iyi, daha büyük bir mükâfat ile (karşılık verilmiş) bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah; çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُدَّثِّرُ ١
1. Ey elbisesine bürünen!
قُمْ فَأَنذِرْ ٢
2. Kalk ve uyar!
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ ٣
3. Rabbini tekbir et (yücelt).
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ ٤
4. Elbiseni de temizle/Rabbini tekbir et (yücelt).
وَٱلرُّجْزَ فَٱهْجُرْ ٥
5. Pisliklerden de uzak dur!
وَلَا تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ ٦
6. (Yaptığını) çok görerek minnet etme!
وَلِرَبِّكَ فَٱصْبِرْ ٧
7. Rabbin için sabret!
فَإِذَا نُقِرَ فِى ٱلنَّاقُورِ ٨
8. Sûr’a üflendiği zaman.
فَذَٰلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ ٩
9. İşte o gün, çok zor bir gündür.
عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ ١٠
10. Kâfirler için hiç kolay değildir.
ذَرْنِى وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا ١١
11. Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.
وَجَعَلْتُ لَهُۥ مَالًا مَّمْدُودًا ١٢
12. Ona ardı arkası kesilmeyen bir servet verdim.
وَبَنِينَ شُهُودًا ١٣
13. Gözlerinin önünde duran oğullar verdim.
وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمْهِيدًا ١٤
14. Kendisi için (dünya nimetlerini) yaydıkça yaydım.
ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ١٥
15. Daha da artırmamı umuyor.
كَلَّآ إِنَّهُۥ كَانَ لِـَٔايَٰتِنَا عَنِيدًا ١٦
16. Asla! Çünkü o ayetlerimize karşı çok inatçıdır.
سَأُرْهِقُهُۥ صَعُودًا ١٧
17. Onu sarp bir yokuşa zorlayıp süreceğim.
إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ١٨
18. Çünkü o; düşündü, ölçtü, biçti.
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ١٩
19. Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ٢٠
20. Sonra (yine o) kahrolası, nasıl (da) ölçtü, biçti!
ثُمَّ نَظَرَ ٢١
21. Sonra şöyle bir baktı.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ٢٢
22. Sonra da kaşlarını çatıp, surat astı.
ثُمَّ أَدْبَرَ وَٱسْتَكْبَرَ ٢٣
23. Sonra da arkasını dönüp büyüklendi.
فَقَالَ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ ٢٤
24. Ve şöyle dedi: Bu sadece öğretilegelen bir sihirdir.
إِنْ هَٰذَآ إِلَّا قَوْلُ ٱلْبَشَرِ ٢٥
25. "Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.''
سَأُصْلِيهِ سَقَرَ ٢٦
26. Ben onu Sekar’a (Cehennem'e) sokacağım.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا سَقَرُ ٢٧
27. Sekar’ın ne olduğunu bilir misin sen?
لَا تُبْقِى وَلَا تَذَرُ ٢٨
28. O geride bir şey koymaz ve bırakmaz.
لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ ٢٩
29. İnsan derisini yakıp kavurur.
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ ٣٠
30. Üzerinde on dokuz (melek) vardır.
وَمَا جَعَلْنَآ أَصْحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لِيَسْتَيْقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَيَزْدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ إِيمَٰنًا وَلَا يَرْتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَٱلْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَٱلْكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًا كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِى مَن يَشَآءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ وَمَا هِىَ إِلَّا ذِكْرَىٰ لِلْبَشَرِ ٣١
31. Biz; kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin imanları artsın, kendilerine kitap verilenler ile iman edenler şüpheye kapılmasın, kalplerinde bir hastalık olanlar ile küfre sapanlar da, “Allah, bu örnekle (on dokuz sayısı ile) neyi anlatmak istedi?” desin diye o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık ve onların sayısını da kâfirler için yalnızca bir fitne/imtihan yaptık. Allah; dilediğini işte böyle saptırır, dilediğine de hidayet eder. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilemez. Bu, insanlar için bir öğütten başka bir şey değildir.
كَلَّا وَٱلْقَمَرِ ٣٢
32. Hayır! And olsun Ay’a!
وَٱلَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ ٣٣
33. Dönüp gittiği zaman geceye,
وَٱلصُّبْحِ إِذَآ أَسْفَرَ ٣٤
34. Ve ağarmakta olan sabaha,
إِنَّهَا لَإِحْدَى ٱلْكُبَرِ ٣٥
35. Şüphesiz o (Sekar), büyük (musibetlerden) biridir.
نَذِيرًا لِّلْبَشَرِ ٣٦
36. İnsanlar için bir uyarıcıdır.
لِمَن شَآءَ مِنكُمْ أَن يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ ٣٧
37. Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için.
كُلُّ نَفْسٍۭ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ٣٨
38. Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir.
إِلَّآ أَصْحَٰبَ ٱلْيَمِينِ ٣٩
39. Ancak Ashab-ı Yemin (sağ ehli) başkadır.
فِى جَنَّٰتٍ يَتَسَآءَلُونَ ٤٠
40. (Onlar) cennetlerdedirler. Birbirlerine sorarlar.
عَنِ ٱلْمُجْرِمِينَ ٤١
41. Suçlulardan.
مَا سَلَكَكُمْ فِى سَقَرَ ٤٢
42. “Sizi Sekara/Cehennem'e sokan nedir?''
قَالُوا۟ لَمْ نَكُ مِنَ ٱلْمُصَلِّينَ ٤٣
43. Onlar derler ki; "Biz namaz kılan kimseler değildik."
وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ ٱلْمِسْكِينَ ٤٤
44. “Yoksulları da doyurmazdık.''
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلْخَآئِضِينَ ٤٥
45. "(Batıla) Dalanlarla beraber biz de dalıp gitmiştik."
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ ٤٦
46. “Hesap gününü de yalanlıyorduk.''
حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلْيَقِينُ ٤٧
47. “Nihayet ölüm bize gelip çatıncaya dek.''
فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ ٤٨
48. Artık şefaat edenlerin şefaatleri onlara yarar sağlamaz.
فَمَا لَهُمْ عَنِ ٱلتَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ ٤٩
49. Öyleyse onlara ne oluyor da öğütten yüz çeviriyorlar?
كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُّسْتَنفِرَةٌ ٥٠
50. Onlar adeta ürkütülmüş yaban eşekleri gibidir.
فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍۭ ٥١
51. Aslandan ürküp, kaçan.
بَلْ يُرِيدُ كُلُّ ٱمْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُؤْتَىٰ صُحُفًا مُّنَشَّرَةً ٥٢
52. Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini ister.
كَلَّا بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلْـَٔاخِرَةَ ٥٣
53. Asla! Doğrusu onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّآ إِنَّهُۥ تَذْكِرَةٌ ٥٤
54. Hayır! Şüphesiz o (Kur'an) ancak bir öğüttür.
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ ٥٥
55. Artık dileyen kimse ondan öğüt alır.
وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ هُوَ أَهْلُ ٱلتَّقْوَىٰ وَأَهْلُ ٱلْمَغْفِرَةِ ٥٦
56. Allah dilemedikçe onlar öğüt almazlar. Kendisinden korkulmaya layık olan da, bağışlayıcı olan da O’dur.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
لَآ أُقْسِمُ بِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ١
1. Kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَآ أُقْسِمُ بِٱلنَّفْسِ ٱللَّوَّامَةِ ٢
2. Sürekli kendini kınayan nefse yemin ederim.
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَلَّن نَّجْمَعَ عِظَامَهُۥ ٣
3. İnsan biz onun kemiklerini asla toplayıp, bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder?
بَلَىٰ قَٰدِرِينَ عَلَىٰٓ أَن نُّسَوِّىَ بَنَانَهُۥ ٤
4. Aksine onun parmak uçlarını bile yaratıp düzenlemeye gücümüz yeter.
بَلْ يُرِيدُ ٱلْإِنسَٰنُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُۥ ٥
5. Ancak insan, önündeki (ahireti inkâr ederek) fücurla (günah işlemek) ister.
يَسْـَٔلُ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلْقِيَٰمَةِ ٦
6. "Kıyamet günü ne zaman?" diye sorar.
فَإِذَا بَرِقَ ٱلْبَصَرُ ٧
7. Göz dehşetle kamaştığı zaman.
وَخَسَفَ ٱلْقَمَرُ ٨
8. Ay tutulduğu zaman.
وَجُمِعَ ٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ ٩
9. Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman.
يَقُولُ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ ٱلْمَفَرُّ ١٠
10. (O gün) insan: "Bugün kaçacak yer nerede?" der.
كَلَّا لَا وَزَرَ ١١
11. Hayır! Hiçbir sığınacak yer yoktur.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمُسْتَقَرُّ ١٢
12. O gün varıp durulacak yer Rabbinin huzurudur.
يُنَبَّؤُا۟ ٱلْإِنسَٰنُ يَوْمَئِذٍۭ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ ١٣
13. O günde insana önden yolladığı şeyler ile geride bıraktığı şeyler haber verilir.
بَلِ ٱلْإِنسَٰنُ عَلَىٰ نَفْسِهِۦ بَصِيرَةٌ ١٤
14. Doğrusu insan, kendi aleyhine bir şahittir.
وَلَوْ أَلْقَىٰ مَعَاذِيرَهُۥ ١٥
15. İsterse bütün mazeretlerini ortaya döksün.
لَا تُحَرِّكْ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِۦٓ ١٦
16. (Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُۥ وَقُرْءَانَهُۥ ١٧
17. Şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.
فَإِذَا قَرَأْنَٰهُ فَٱتَّبِعْ قُرْءَانَهُۥ ١٨
18. O halde, biz onu okuduğumuz zaman onun okunuşuna uy.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۥ ١٩
19. Sonra onu açıklamak yine bize aittir.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ ٱلْعَاجِلَةَ ٢٠
20. Hayır! Siz, acil olanı/dünyayı seviyorsunuz.
وَتَذَرُونَ ٱلْـَٔاخِرَةَ ٢١
21. Ahireti ise bırakıyorsunuz.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ ٢٢
22. Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.
إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ٢٣
23. Rabbine bakar. (O'nu göreceklerdir)
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍۭ بَاسِرَةٌ ٢٤
24. O gün birtakım yüzler de asıktır.
تَظُنُّ أَن يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ ٢٥
25. Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.
كَلَّآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلتَّرَاقِىَ ٢٦
26. Hayır! Can, köprücük kemiğine dayandığı zaman.
وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ ٢٧
27. Hayır! Can boğaza dayandığı zaman.
وَظَنَّ أَنَّهُ ٱلْفِرَاقُ ٢٨
28. Anlar ki, bu bir ayrılış.
وَٱلْتَفَّتِ ٱلسَّاقُ بِٱلسَّاقِ ٢٩
29. Ayakları birbirine dolaştığında.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ٱلْمَسَاقُ ٣٠
30. O gün varacakları yer, yalnız Rabbinin huzurudur.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّىٰ ٣١
31. Tasdik etmemiş ve namaz kılmamıştı.
وَلَٰكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ ٣٢
32. Fakat yalanlamış ve yüz çevirmiş.
ثُمَّ ذَهَبَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ يَتَمَطَّىٰٓ ٣٣
33. Sonra da çalım satarak ailesine gitmişti.
أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰ ٣٤
34. “Bu azap sana layıktır, layık!"
ثُمَّ أَوْلَىٰ لَكَ فَأَوْلَىٰٓ ٣٥
35. "Evet! Layıktır sana, layık!” denilecek.
أَيَحْسَبُ ٱلْإِنسَٰنُ أَن يُتْرَكَ سُدًى ٣٦
36. Yoksa insan, başı boş bırakılacağını mı sanıyor?
أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِّن مَّنِىٍّ يُمْنَىٰ ٣٧
37. O akıtılan meniden bir nutfe değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ ٣٨
38. Sonra alaka olmuş, Allah onu yaratmış ve düzenlemişti.
فَجَعَلَ مِنْهُ ٱلزَّوْجَيْنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰٓ ٣٩
39. Ondan da iki eşi, erkek ve dişiyi var etmişti.
أَلَيْسَ ذَٰلِكَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحْـِۧىَ ٱلْمَوْتَىٰ ٤٠
40. Bunu yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
هَلْ أَتَىٰ عَلَى ٱلْإِنسَٰنِ حِينٌ مِّنَ ٱلدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْـًٔا مَّذْكُورًا ١
1. İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.
إِنَّا خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَٰهُ سَمِيعًۢا بَصِيرًا ٢
2. Biz, insanı katışık nutfeden yarattık. Onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık.
إِنَّا هَدَيْنَٰهُ ٱلسَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا ٣
3. Biz ona yolu gösterdik. İster şükreder, ister kâfir olur.
إِنَّآ أَعْتَدْنَا لِلْكَٰفِرِينَ سَلَٰسِلَا۟ وَأَغْلَٰلًا وَسَعِيرًا ٤
4. Elbette biz; kâfirlere zincirler, halkalar ve alevli Cehennem hazırladık.
إِنَّ ٱلْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا ٥
5. İyiler ise katkısı kâfur olan içecekler dolu bir kadehten içerler.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ ٱللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا ٦
6. (O) Allah’ın kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.
يُوفُونَ بِٱلنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُۥ مُسْتَطِيرًا ٧
7. Onlar adakları yerine getirirler ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar.
وَيُطْعِمُونَ ٱلطَّعَامَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا ٨
8. Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.
إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ ٱللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَآءً وَلَا شُكُورًا ٩
9. Biz, sizi sadece Allah yüzü/rızası için doyuruyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.
إِنَّا نَخَافُ مِن رَّبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا ١٠
10. "Doğrusu biz, suratların asılacağı korkunç şiddetli bir günde Rabbimizden korkarız."
فَوَقَىٰهُمُ ٱللَّهُ شَرَّ ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمِ وَلَقَّىٰهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا ١١
11. Bundan dolayı Allah da bugünün şerrinden onları korur ve onlara bir güzellik, bir sevinç verir.
وَجَزَىٰهُم بِمَا صَبَرُوا۟ جَنَّةً وَحَرِيرًا ١٢
12. Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetle ve ipek ile mükâfatlandırır.
مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا ١٣
13. Orada koltuklara kurulurlar. Ne yakıcı bir Güneş, ne de dondurucu bir soğuk görürler.
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَٰلُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا ١٤
14. Gölgeleri kendilerine yakındır. Devşirilecek meyveleri de eğdirildikçe eğdirilmiştir.
وَيُطَافُ عَلَيْهِم بِـَٔانِيَةٍ مِّن فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا۠ ١٥
15. Çevrelerinde ise gümüş kaplar ve billur kâseler dolaştırılır.
قَوَارِيرَا۟ مِن فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا ١٦
16. Gümüşten billur kâseler... (Hizmetçiler) Onların ihtiyaçlarına göre ölçülerini belirlemiştir.
وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا ١٧
17. Onlara orada karışımı zencefil olan bir kadehten içirilir.
عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّىٰ سَلْسَبِيلًا ١٨
18. Orada Selsebil adı verilen bir pınar da vardır.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا ١٩
19. Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın.
وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا ٢٠
20. Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.
عَٰلِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوٓا۟ أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ وَسَقَىٰهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا ٢١
21. Üzerlerinde yeşil ipekli ve parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirmiştir.
إِنَّ هَٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَآءً وَكَانَ سَعْيُكُم مَّشْكُورًا ٢٢
22. İşte bu, sizin için bir ödüldür. Sizin çalışmanızın karşılığıdır.
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ تَنزِيلًا ٢٣
23. Şüphe yok ki, Kur’an’ı sana elbette biz indirdik, biz!
فَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ ءَاثِمًا أَوْ كَفُورًا ٢٤
24. O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra ve kâfire de itaat etme!
وَٱذْكُرِ ٱسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ٢٥
25. Sabah, akşam Rabbinin adını zikret.
وَمِنَ ٱلَّيْلِ فَٱسْجُدْ لَهُۥ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا ٢٦
26. Geceleri de ona secde et ve geceleyin uzun (bir süre) onu tesbih et.
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ يُحِبُّونَ ٱلْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَآءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلًا ٢٧
27. Onlar; acele olanı (dünyayı) istiyorlar, ağır (çetin) günü arkalarına bırakıyorlar.
نَّحْنُ خَلَقْنَٰهُمْ وَشَدَدْنَآ أَسْرَهُمْ وَإِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَآ أَمْثَٰلَهُمْ تَبْدِيلًا ٢٨
28. Onları biz yarattık ve yaratılışlarını iyiden iyiye pekiştirdik. Dilediğimiz zaman da onları benzerleriyle değiştiririz.
إِنَّ هَٰذِهِۦ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَآءَ ٱتَّخَذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلًا ٢٩
29. Şüphesiz bu bir öğüttür. Dileyen kimse Rabbine giden yolu tutar.
وَمَا تَشَآءُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا ٣٠
30. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah; her şeyi bilendir, Hakîm'dir.
يُدْخِلُ مَن يَشَآءُ فِى رَحْمَتِهِۦ وَٱلظَّٰلِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًۢا ٣١
31. Dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere de acı bir azap hazırlamıştır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلْمُرْسَلَٰتِ عُرْفًا ١
1. Yemin olsun, ardı ardına gönderilenlere.
فَٱلْعَٰصِفَٰتِ عَصْفًا ٢
2. Şiddetle esip savuranlara.
وَٱلنَّٰشِرَٰتِ نَشْرًا ٣
3. Yaydıkça yayanlara.
فَٱلْفَٰرِقَٰتِ فَرْقًا ٤
4. Ayırdıkça ayıranlara.
فَٱلْمُلْقِيَٰتِ ذِكْرًا ٥
5. Zikri getirip, bırakanlara.
عُذْرًا أَوْ نُذْرًا ٦
6. Gerek özür için olsun, gerek uyarı için.
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَٰقِعٌ ٧
7. Şüphe yok ki, size vaadedilen mutlaka gerçekleşecektir.
فَإِذَا ٱلنُّجُومُ طُمِسَتْ ٨
8. Yıldızların ışığı söndüğü zaman.
وَإِذَا ٱلسَّمَآءُ فُرِجَتْ ٩
9. Gök yarıldığında.
وَإِذَا ٱلْجِبَالُ نُسِفَتْ ١٠
10. Dağlar parçamparça olup savrulduğunda.
وَإِذَا ٱلرُّسُلُ أُقِّتَتْ ١١
11. Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman.
لِأَىِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ ١٢
12. Bu, hangi güne ertelenmiş?
لِيَوْمِ ٱلْفَصْلِ ١٣
13. Ayrım (hüküm) gününe (ertelenmiştir).
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ١٤
14. Hüküm gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ١٥
15. O gün vay yalanlayanların haline!
أَلَمْ نُهْلِكِ ٱلْأَوَّلِينَ ١٦
16. Biz, öncekileri helak etmedik mi?
ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ ٱلْـَٔاخِرِينَ ١٧
17. Sonra arkadan gelenleri de onların arkasına takacağız.
كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ ١٨
18. Biz, günahkârlara işte böyle yaparız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ١٩
19. O gün vay yalanlayanların haline!
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّآءٍ مَّهِينٍ ٢٠
20. Sizi basit bir sudan yaratmadık mı?
فَجَعَلْنَٰهُ فِى قَرَارٍ مَّكِينٍ ٢١
21. Ve onu sağlam bir yere yerleştirmedik mi?
إِلَىٰ قَدَرٍ مَّعْلُومٍ ٢٢
22. Belli bir süreye kadar.
فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ ٱلْقَٰدِرُونَ ٢٣
23. Buna gücümüz yeter. Ne güzel güç yetirenleriz.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٢٤
24. O gün yalanlayanların vay haline!
أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ كِفَاتًا ٢٥
25. Biz, yeryüzünü bir toplanma yeri kılmadık mı?
أَحْيَآءً وَأَمْوَٰتًا ٢٦
26. Diri olanları da, ölü olanları da.
وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَٰسِىَ شَٰمِخَٰتٍ وَأَسْقَيْنَٰكُم مَّآءً فُرَاتًا ٢٧
27. Orada yüksek dağlar yaratıp size tatlı su içirmedik mi?
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٢٨
28. O gün yalanlayanların vay haline!
ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ مَا كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ٢٩
29. Yalanlamış olduğunuza (azaba) doğru yürüyün bakalım!
ٱنطَلِقُوٓا۟ إِلَىٰ ظِلٍّ ذِى ثَلَٰثِ شُعَبٍ ٣٠
30. Üç kollu (ateşin) gölgesine doğru yürüyün!
لَّا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِى مِنَ ٱللَّهَبِ ٣١
31. Ne gölgelendirir, ne alevden korur.
إِنَّهَا تَرْمِى بِشَرَرٍ كَٱلْقَصْرِ ٣٢
32. O, her biri saraylar gibi olan kıvılcımlar saçar.
كَأَنَّهُۥ جِمَٰلَتٌ صُفْرٌ ٣٣
33. Her biri sarı develer gibidir.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٣٤
34. O gün yalanlayanların vay haline!
هَٰذَا يَوْمُ لَا يَنطِقُونَ ٣٥
35. Bu, onların konuşamayacakları bir gündür.
وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ ٣٦
36. Onların özür dilemelerine dahi izin verilmez.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٣٧
37. O gün yalanlayanların vay haline!
هَٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ جَمَعْنَٰكُمْ وَٱلْأَوَّلِينَ ٣٨
38. Bu, ayırma (hüküm) günüdür. Sizi ve evvelkileri bir araya toplarız.
فَإِن كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ ٣٩
39. Eğer bir tuzağınız varsa, haydi bana karşı tuzak kurun!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٠
40. O gün, yalanlayanların vay haline!
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى ظِلَٰلٍ وَعُيُونٍ ٤١
41. Şüphesiz ki takva sahipleri, gölgelerde pınar başlarındadır.
وَفَوَٰكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ ٤٢
42. Ve canlarının çekip-arzu ettiği meyveler (arasındadırlar).
كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ٤٣
43. Yaptığınız ameller sebebi ile afiyetle yiyin, için.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ٤٤
44. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٥
45. O gün yalanlayanların vay haline!
كُلُوا۟ وَتَمَتَّعُوا۟ قَلِيلًا إِنَّكُم مُّجْرِمُونَ ٤٦
46. Yiyin ve biraz yararlanın; muhakkak ki siz günahkârlarsınız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٧
47. O gün, yalanlayanların vay haline!
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱرْكَعُوا۟ لَا يَرْكَعُونَ ٤٨
48. Onlara; “Rükû edin!” denildiği zaman rükû etmezlerdi.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ ٤٩
49. O gün yalanlayanların vay haline!
فَبِأَىِّ حَدِيثٍۭ بَعْدَهُۥ يُؤْمِنُونَ ٥٠
50. Onlar bundan (Kur'an'dan) sonra artık hangi söze iman edecekler?
Devamını ezberden okuyun. Sonraki ayet: