وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرْوًا ١
wal-dhāriyāti dharwan
1. Savurup tozutan rüzgârlara andolsun.
سورة الذاريات
Zâriyât Suresi (“Savuranlar”) okunuşu: 60 ayetin her biri Arapça, ardından Latin harfleriyle (her Arapça kelimeye bir Latin kelime) ve Türkçe meali. Tilaveti başlatın: her kelime okunduğu anda vurgulanır.
Üzerinde çizgi olan harfler (ā, ī, ū) uzundur, ʿ ayn harfini, ḥ, ṣ, ḍ, ṭ, ẓ kalın harfleri gösterir. Anlamını görmek için bir Arapça kelimenin üzerine gelin veya dokunun.
Tecvid kuralları
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
bis'mi l-lahi l-raḥmāni l-raḥīmi
وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرْوًا ١
wal-dhāriyāti dharwan
1. Savurup tozutan rüzgârlara andolsun.
فَٱلْحَٰمِلَٰتِ وِقْرًا ٢
fal-ḥāmilāti wiq'ran
2. Ağır yük taşıyan (bulut) lara.
فَٱلْجَٰرِيَٰتِ يُسْرًا ٣
fal-jāriyāti yus'ran
3. Kolayca akıp giden (gemi) lere.
فَٱلْمُقَسِّمَٰتِ أَمْرًا ٤
fal-muqasimāti amran
4. İşleri taksim edenlere (meleklere).
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ ٥
innamā tūʿadūna laṣādiqun
5. Size vadedilen kesinlikle doğrudur.
وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌ ٦
wa-inna l-dīna lawāqiʿun
6. Ceza (karşılık) günü kuşkusuz vuku bulacaktır.
وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ ٧
wal-samāi dhāti l-ḥubuki
7. Güzel yolları (ve yörüngeleri) olan göğe andolsun.
إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ ٨
innakum lafī qawlin mukh'talifin
8. Muhakkak siz çelişkili bir söz içindesiniz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ ٩
yu'faku ʿanhu man ufika
9. Ondan döndürülen kimseler döndürülür.
قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ ١٠
qutila l-kharāṣūna
10. Kahrolsun o yalancılar!
ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ ١١
alladhīna hum fī ghamratin sāhūna
11. Onlar koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.
يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ ١٢
yasalūna ayyāna yawmu l-dīni
12. "Ceza günü ne zaman diye sorarlar?"
يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ ١٣
yawma hum ʿalā l-nāri yuf'tanūna
13. O gün, onların ateşte yakılarak azap görecekleri gündür.
ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ ١٤
dhūqū fit'natakum hādhā alladhī kuntum bihi tastaʿjilūna
14. (Görevli melekler onlara şöyle der): “Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur.”
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍ وَعُيُونٍ ١٥
inna l-mutaqīna fī jannātin waʿuyūnin
15. Takva sahibi olanlar ise, Cennetler'de ve pınarlardadır.
ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ ١٦
ākhidhīna mā ātāhum rabbuhum innahum kānū qabla dhālika muḥ'sinīna
16. Rablerinin kendilerine verdiklerini almışlardır. Çünkü onlar bundan önce iyi kimseler idiler.
كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ ١٧
kānū qalīlan mina al-layli mā yahjaʿūna
17. Geceleri pek az uyurlardı.
وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ١٨
wabil-asḥāri hum yastaghfirūna
18. Seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ ١٩
wafī amwālihim ḥaqqun lilssāili wal-maḥrūmi
19. Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.
وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ ٢٠
wafī l-arḍi āyātun lil'mūqinīna
20. Yeryüzünde gerçekten iman edecekler için ayetler vardır.
وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ ٢١
wafī anfusikum afalā tub'ṣirūna
21. Ve kendi nefislerinizde de (ayetler vardır). Yine de görmüyor musunuz?
وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ ٢٢
wafī l-samāi riz'qukum wamā tūʿadūna
22. Gökte de sizin rızkınız ve size vadedilen şeyler vardır.
فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ ٢٣
fawarabbi l-samāi wal-arḍi innahu laḥaqqun mith'la mā annakum tanṭiqūna
23. Göğün ve yerin Rabbi hakkı için o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir.
هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ ٢٤
hal atāka ḥadīthu ḍayfi ib'rāhīma l-muk'ramīna
24. İbrahim’in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?
إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَٰمًا قَالَ سَلَٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ ٢٥
idh dakhalū ʿalayhi faqālū salāman qāla salāmun qawmun munkarūna
25. Hani O’nun yanına girmişler: “Selam!” demişlerdi. O da: "Selam! (Sizin üzerinize). (Sizler) tanınmayan yabancı kimselersiniz.” demişti.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ ٢٦
farāgha ilā ahlihi fajāa biʿij'lin samīnin
26. Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir buzağı getiriverdi.
فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ ٢٧
faqarrabahu ilayhim qāla alā takulūna
27. Bunu onların önüne yaklaştırdı ve: "Yemez misiniz?" dedi.
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا۟ لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمٍ ٢٨
fa-awjasa min'hum khīfatan qālū lā takhaf wabasharūhu bighulāmin ʿalīmin
28. Onlardan dolayı içine bir korku düştü. "Korkma!" dediler. Ona bilgin bir erkek çocuğu müjdelediler.
فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ ٢٩
fa-aqbalati im'ra-atuhu fī ṣarratin faṣakkat wajhahā waqālat ʿajūzun ʿaqīmun
29. Karısı bir çığlık içinde çıka gelip, (elleriyle) yüzüne vurarak: "Ben, kısır bir kocakarıyım." dedi.
قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ ٣٠
qālū kadhāliki qāla rabbuki innahu huwa l-ḥakīmu l-ʿalīmu
30. Dediler ki: "Rabbin böyle buyurdu. Muhakkak ki O; Hakîm'dir, Alîm'dir."
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ ٣١
qāla famā khaṭbukum ayyuhā l-mur'salūna
31. İbrahim, onlara: “O halde göreviniz nedir ey elçiler?” dedi.
قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ ٣٢
qālū innā ur'sil'nā ilā qawmin muj'rimīna
32. Onlar: “Şüphe yok ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik” dediler.
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ ٣٣
linur'sila ʿalayhim ḥijāratan min ṭīnin
33. "Onların üzerilerine balçıktan yapılmış taşlar atacağız."
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ ٣٤
musawwamatan ʿinda rabbika lil'mus'rifīna
34. (Bu taşlar) Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş (taşlardır).
فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٣٥
fa-akhrajnā man kāna fīhā mina l-mu'minīna
35. Bunun üzerine orada bulunan Müminleri çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ ٣٦
famā wajadnā fīhā ghayra baytin mina l-mus'limīna
36. Zaten orada bir ev halkından başka Müslüman bulamadık.
وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ ٣٧
wataraknā fīhā āyatan lilladhīna yakhāfūna l-ʿadhāba l-alīma
37. Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَٰنٍ مُّبِينٍ ٣٨
wafī mūsā idh arsalnāhu ilā fir'ʿawna bisul'ṭānin mubīnin
38. Mûsâ (kıssasında da ibret vardır). Hani biz, onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.
فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ ٣٩
fatawallā biruk'nihi waqāla sāḥirun aw majnūnun
39. Firavun, bütün (kişisel ve askeri) gücüyle yüz çevirmiş ve: "Bu, ya bir büyücü veya bir delidir." demişti.
فَأَخَذْنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ ٤٠
fa-akhadhnāhu wajunūdahu fanabadhnāhum fī l-yami wahuwa mulīmun
40. Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık. O (küfründen dolayı) kınanmış bir kimseydi.
وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ ٤١
wafī ʿādin idh arsalnā ʿalayhimu l-rīḥa l-ʿaqīma
41. Âd kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ ٤٢
mā tadharu min shayin atat ʿalayhi illā jaʿalathu kal-ramīmi
42. Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ ٤٣
wafī thamūda idh qīla lahum tamattaʿū ḥattā ḥīnin
43. Semûd'da da (ibretler) vardır. Onlara: "Bir süreye kadar faydalanın." denmişti.
فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ ٤٤
faʿataw ʿan amri rabbihim fa-akhadhathumu l-ṣāʿiqatu wahum yanẓurūna
44. Rablerinin emrine kibirlenip isyan ettiler. Bu yüzden bakıp dururken onları yıldırım çarpmıştı.
فَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ ٤٥
famā is'taṭāʿū min qiyāmin wamā kānū muntaṣirīna
45. Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَٰسِقِينَ ٤٦
waqawma nūḥin min qablu innahum kānū qawman fāsiqīna
46. Bunlardan önce de Nûh kavmini (helâk etmiştik). Çünkü onlar, fasık/yoldan çıkmış bir toplum idiler.
وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ٤٧
wal-samāa banaynāhā bi-aydin wa-innā lamūsiʿūna
47. Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu elbette genişleticiyiz.
وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَٰهِدُونَ ٤٨
wal-arḍa farashnāhā faniʿ'ma l-māhidūna
48. Yeryüzünü de yayıp döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz.
وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ٤٩
wamin kulli shayin khalaqnā zawjayni laʿallakum tadhakkarūna
49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٥٠
fafirrū ilā l-lahi innī lakum min'hu nadhīrun mubīnun
50. O halde Allah’a kaçın. Çünkü ben, size Onun katından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.
وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٥١
walā tajʿalū maʿa l-lahi ilāhan ākhara innī lakum min'hu nadhīrun mubīnun
51. Allah ile beraber başkasını ilah edinmeyin. Zira ben, size O'nun tarafından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.
كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ ٥٢
kadhālika mā atā alladhīna min qablihim min rasūlin illā qālū sāḥirun aw majnūnun
52. İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen; "O, bir büyücüdür veya delidir." dediler.
أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ٥٣
atawāṣaw bihi bal hum qawmun ṭāghūna
53. Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar, taşkın bir toplum idiler.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ ٥٤
fatawalla ʿanhum famā anta bimalūmin
54. Sen yüz çevir onlardan, artık kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٥٥
wadhakkir fa-inna l-dhik'rā tanfaʿu l-mu'minīna
55. Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt, iman edenlere fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ ٥٦
wamā khalaqtu l-jina wal-insa illā liyaʿbudūni
56. Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler, diye yarattım.
مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ ٥٧
mā urīdu min'hum min riz'qin wamā urīdu an yuṭ'ʿimūni
57. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.
إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ ٥٨
inna l-laha huwa l-razāqu dhū l-quwati l-matīnu
58. Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ ٥٩
fa-inna lilladhīna ẓalamū dhanūban mith'la dhanūbi aṣḥābihim falā yastaʿjilūni
59. Muhakkak (geçmişteki) arkadaşlarının azaptan payları olduğu gibi, zulmedenlerin de azaptan bir payları vardır. Artık acele etmesinler.
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ ٦٠
fawaylun lilladhīna kafarū min yawmihimu alladhī yūʿadūna
60. Tehdit olundukları o (azap) günlerinden dolayı vay o kâfir olanlara!
Devamını ezberden okuyun. Sonraki ayet: