İçeriğe geç

Mü’minûn Suresi tefsiri

تفسير سورة المؤمنون

es-Sa’dî Tefsiri1–68. ayetler

Mü’minûn Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

قَدْ أَفْلَحَ ٱلْمُؤْمِنُونَ ۝١

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:

ٱلَّذِينَ هُمْ فِى صَلَاتِهِمْ خَٰشِعُونَ ۝٢

2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.

وَٱلَّذِينَ هُمْ عَنِ ٱللَّغْوِ مُعْرِضُونَ ۝٣

3. “Onlar boş (iş ve)” hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.” (el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir: “Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.

وَٱلَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَوٰةِ فَٰعِلُونَ ۝٤

4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.

وَٱلَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَٰفِظُونَ ۝٥

5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden)” zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.

فَمَنِ ٱبْتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْعَادُونَ ۝٧

7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.

وَٱلَّذِينَ هُمْ لِأَمَٰنَٰتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَٰعُونَ ۝٨

8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.” (el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.” (en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.

وَٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَوَٰتِهِمْ يُحَافِظُونَ ۝٩

9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.

أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْوَٰرِثُونَ ۝١٠

10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِن سُلَٰلَةٍ مِّن طِينٍ ۝١٢

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

12. Önce insan türünün ilk atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılışının başlangıcını şöylece dile getirmektedir: “Süzülmüş bir çamurdan yarattık.” Bu çamur, bütün yeryüzünden alınıp süzülmüş bir çamurdur. Bu yüzden onun evlatları da yeryüzü toprağındaki nitelikleri taşımaktadır. Kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de bu ikisi arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert ve kaba tabiatlıdır. Kimisi de bu ikisi arasında bir huya sahiptir.

ثُمَّ جَعَلْنَٰهُ نُطْفَةً فِى قَرَارٍ مَّكِينٍ ۝١٣

13. “Sonra onu” tür olarak Âdemoğullarını bozulmaya, rüzgara vb. dış etkenlere karşı korunmuş “sağlam bir yere” yani rahme “yerleşmiş” bel ile göğüs kemiği arasından çıkan sudan oluşmuş bir “nutfe yaptık.”

ثُمَّ خَلَقْنَا ٱلنُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا ٱلْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا ٱلْمُضْغَةَ عِظَٰمًا فَكَسَوْنَا ٱلْعِظَٰمَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَٰهُ خَلْقًا ءَاخَرَ فَتَبَارَكَ ٱللَّهُ أَحْسَنُ ٱلْخَٰلِقِينَ ۝١٤

14. “Sonra” daha önce rahimde yerleşmiş bulunan “o nutfeyi” üzerinden kırk gün geçtikten sonra “alaka” kırmızı bir kan “yaptık. Sonra” yani bir kırk gün daha geçtikten sonra “o alakayı bir çiğnem et” yani küçüklüğü dolayısı ile ancak ağızda çiğnenecek kadar olan bir et parçası “ve o” yumuşak olan “bir çiğnem eti” sert ve sağlam “kemik yaptık.” Bu kemikler de bedenin bunlara ihtiyacına göre etin arasında yer alır. “Kemiğe de et giydirdik.” Yani kemikleri eti tutan direk durumunda kıldığımız gibi, eti de kemiklere giydirilen bir elbise gibi yaptık. Bu da üçüncü kırk günlük süre içerisinde olur. “Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük.” Ona ruh üflendikten sonra artık cansız bir varlık olmaktan çıkıp canlı bir varlığa dönüşür. “En güzel yaratıcı olan Allah’ın!” Ki O, “yarattığı her bir şeyi güzel yapmıştır. İnsanı da yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra O, onun soyunu hakir bir sudan (meniden) meydana gelen bir süzme (nutfe)den var etti. Sonra O, ona şekil verip tamamlamış ve ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (es-Secde, 32/7-9) “şanı ne yücedir!” Ne kadar şanlı, ne büyüktür, O’nun hayırları, bereketleri ne kadar da çoktur! Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. İnsan ise O’nun yarattıklarının en güzelidir. Hatta kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en güzeli odur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz insanı gerçekten en güzel suret ve biçimde yarattık.” (et-Tin, 95/4) İşte bundan dolayı onun özellikleri de bütün mahlukatın en üstün ve en mükemmel özellikleridir.

ثُمَّ إِنَّكُم بَعْدَ ذَٰلِكَ لَمَيِّتُونَ ۝١٥

15. “Sonra bunun” yani bu yaratılıştan ve ruhun üfürülmesinden “ardından siz şüphesiz” geçeceğiniz aşamalardan ve intikal edeceğiniz devrelerden birisi olan ölümü tadıp “öleceksiniz.”

ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ تُبْعَثُونَ ۝١٦

16. “Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.” İyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (rahme) dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra bir yapışkan bir kan pıhtısı (alaka) olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış ve şekil verip düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” (el-Kıyame, 75/36-40)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَآئِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ ٱلْخَلْقِ غَٰفِلِينَ ۝١٧

17. Yüce Allah, insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra onun meskenini, bu meskenin her çeşit nimetlerle donatıldığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun biz üstünüzde” yeryüzüne bir tavan, kullar için de maslahat olmak üzere “yedi yol” biri diğerinin üstünde yedi tabaka halinde yıldızlarla güneş ve ay ile süslenmiş ve orada kulların maslahatına gerekli olan şeylerin tevdi edilmiş bulunduğu yedi gök “yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz.” Yani yaratışımız her yaratılmışı kapsadığı gibi ilmimiz de bütün yarattıklarımızı kuşatmıştır. Hiçbir varlıktan gafil değiliz, hiçbirisini unutmayız. Hiçbir yaratılmışı var edip de zayi etmeyiz. Semadan gafil kalarak onu yerin üzerine düşürmeyiz. Deniz dalgaları içerisindeki bir zerreyi, uçsuz bucaksız ovaların kıyısında, köşesinde bulunan en ufak bir varlığı, herhangi bir canlıyı unutmayız. Mutlaka rızkını ona ulaştırırız: “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O, Onların durdukları yerlerini de emaneten kaldıkları yerlerini de bilir.” (Hûd, 11/6) Allah Teala, yaratması ile ilmini bir arada çokça zikreder. Şu buyruklarda olduğu gibi: “Hiç yaratan bilmez mi? O Latifdir, her şeyden haberdardır.” (el-Mülk, 67/14); “O yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.” (Yâsîn, 36/81) Çünkü varlıkların yaratılması, onları yaratanın ilmine ve hikmetine delalet eden en kuvvetli akli delillerdendir.

وَأَنزَلْنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءًۢ بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّٰهُ فِى ٱلْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَىٰ ذَهَابٍۭ بِهِۦ لَقَٰدِرُونَ ۝١٨

18. “Gökten” hem sizin hem hayvanarınız için rızık olmak üzere ve size yetecek kadar “bir ölçü ile su indirdik.” Bu su bitkiler, ağaçlar ve yeryüzü için yeterli miktardadır. Ne maksadı gerçekleştirmeyecek kadar az, ne de meskenleri yok edecek, ağaçları ve bitkileri boğacak kadar çoktur. Aksine Allah, o suyu ihtiyaç duyulan bir zamanda indirir, sonra da devam etmesi zarar verecek hale geldi mi onu keser. “onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik.” Suyu yere indirdik. O da orada yerleşip karar kıldı ve kendisini ndirenin kudreti ile bütün bitkilerden çiftler çıkardı. Yine Allah, onu kaybolup gitmesin, kendisine ulaşılsın ve ondan yararlanılsın diye yeryüzündeki depolarda onu hazır olmak üzere yerleştirdi. “Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter.” Ya o yağmuru hiç indirmeyiz yahut da onu indirsek de yerde kaybolur gider de ona ulaşılamaz ya da o yağmurdan gözetilen maksat ele geçmez. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarının, nimetlerine karşılık şükretmeleri için dikkatlerini çekmekte; eğer bu nimetler olmasaydı ne gibi zararlarla karşı karşıya kalacaklarını düşünmelerini istemektedir. Nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Bana haber verin: Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kaynayan bir pınarı kim getirebilir?” (el-Mülk, 67/30)

فَأَنشَأْنَا لَكُم بِهِۦ جَنَّٰتٍ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَٰبٍ لَّكُمْ فِيهَا فَوَٰكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ ۝١٩

19. “Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik.” Yüce Allah'ın, bu yağmur suyu ile bunlardan başka daha pek çok ağaçlar var etmesine rağmen özellikle bu iki tür ağacı zikretmesi, bunların üstünlüklerinden ve diğer ağaçlardan daha faydalı olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla ağaçların genelini kastederek şöyle buyurmaktadır: “ki oralarda” yani bu bahçelerde “sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.” İncir, portakal, nar, elma vb. daha başka meyveler veren ağaçlar vardır.

وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِن طُورِ سَيْنَآءَ تَنۢبُتُ بِٱلدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِّلْـَٔاكِلِينَ ۝٢٠

20. “Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.” Bu da zeytin ağacıdır. Tur’un özellikle zikredilmesinin sebebi, onun özellikle Şam topraklarında yetişen bir ağaç olmasından dolayıdır. Ayrıca bunun birtakım faydaları da vardır ki bunların bazılarını Yüce Allah: “hem yağ hem de yiyenlere bir katık” diye dile getirmektedir. Yani bu ağacın meyvesinden zeytin yağı elde edilir ki o da kandillerde aydınlanma için çokça kullanıldığı gibi katık olarak da kullanılır ve daha başka birtakım faydaları da vardır.

وَإِنَّ لَكُمْ فِى ٱلْأَنْعَٰمِ لَعِبْرَةً نُّسْقِيكُم مِّمَّا فِى بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَٰفِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ ۝٢١

21. Yani Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetlerinden birisi de sizlere deve, inek ve koyun türü hayvanları emrinize vermiş olmasıdır. Bunlarda ibret alanlara ibret, yararlanan kimselere de menfaatler vardır. “Size onların karınlarındakinden” yani işkembe kalıntıları ile kan arasından çıkan, saf ve içimi kolay sütten “içiriyoruz. Onlarda sizin için” yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından “birçok faydalar vardır.” Ayrıca bu davarların derilerinden gerek göçtüğünüz vakitler, gerek ikametiniz esnasında hafif ve kolaylıkla kullanabildiğiniz evler/çadırlar yaparsınız. “ve onlardan” en değerli yiyecekler olan et ve yağlarından “yersiniz de.”

وَعَلَيْهَا وَعَلَى ٱلْفُلْكِ تُحْمَلُونَ ۝٢٢

22. “Hem onların üzerine, hem de gemilerin üzerine taşınırsınız.” Yüce Allah, bu hayvanları karada sizin emrinize vermiştir. Yüklerinizi sırtlarına yüklenir yarı canınız tükenmeden varamayacağınız yerlere götürürler. Diğer taraftan O, gemileri de denizde emrinize vermiştir. Bu gemiler hem sizleri hem de az olsun çok olsun yük ve eşyalarınızı taşırlar. Bunca nimetleri ihsan eden, çeşitli ihsanlarda ve en hayırlı ikramlarda bulunan O yüce zat elbette ki kelimenin tam anlamı ile şükre ve övgüye layıktır. O’na ibadet için bütün gayretimizi ortaya koymalı, O’nun nimetlerini kullanıp bunlarla O’na isyan etmemeliyiz.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِۦ فَقَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥٓ أَفَلَا تَتَّقُونَ ۝٢٣

23. Yüce Allah, kulu ve rasûlü Nûh aleyhisselam’ın risaletini söz konusu etmektedir ki o, Allah’ın yeryüzü halkına gönderdiği ilk rasûldür. Onu kavmine gönderdiğinde onlar putlara tapıyorlardı. Nûh onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emrederek şöyle dedi: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin.” İbadetinizi yalnızca O’na halis kılın. Çünkü ibadet ihlâsla yapılmadığı yani Allah’a halis kılınmadığı sürece geçerli değildir. “Sizin O’ndan başka (hak) ilâhınız yoktur.” Bu buyrukla Allah’tan başkasının ulûhiyeti reddedilmekte, yalnızca Yüce Allah’ın ilah olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü yaratan, rızık veren, bütün kemâl sıfatlarına sahip olan yalnızca O’dur. O’nun dışındaki varlıklar ise böyle değildir. “Hiç korkup sakınmaz mısınız?” Şu put ve heykellere tapmaktan sakınmaz mısınız? Bunlar, salih kimselerin suretinde yapılmış olup Allah ile birlikte kendilerine ibadet edilmekte olan putlardı.

فَقَالَ ٱلْمَلَؤُا۟ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَآءَ ٱللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَٰٓئِكَةً مَّا سَمِعْنَا بِهَٰذَا فِىٓ ءَابَآئِنَا ٱلْأَوَّلِينَ ۝٢٤

24. Nûh aleyhisselam kavmini dokuz yüz elli yıl boyunca gizli ve açık, gece ve gündüz sürekli davet etti. Kavminin ise ancak nefreti ve azgınlığı artıyordu. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Yani kavmi arasından şerefli ve efendi sayılıp kendilerine uyulanlar, peygamberleri Nûh aleyhisselam’a karşı çıkmak ve ona uymaktan başkalarını sakındırmak maksadı ile “şöyle dedi: Bu, ancak sizin gibi bir insandır. O, size karşı üstünlük sağlamak istiyor.” O, sadece sizin gibi bir insan! Onun peygamberlik iddiasında bulunmaktan kastı ise size karşı üstün olmak ve kendisine uyulmasını sağlamaktır. Yoksa -o hemcinsiniz iken- size üstün olmasını gerektirecek ne var? Bu karşı çıkış şekli, peygamberleri yalanlayanlardan her zaman görülegelmiştir. Allah da bu itiraza peygamberleri aracılığı ile tam anlamıyla cevap vermiştir: “Peygamberlerine dediler ki: Siz de ancak bizim gibi bir insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin. Peygamberleri de onlara şöyle demişti: Biz, ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” (İbrahim, 14/10-11) Böylelikle peygamberler, vahyin Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olduğunu haber verdiler. Sizin ise Allah’ın lütfuna sınır koyma, O’nun lütuf ve ihsanının bize ulaşmasını engelleme imkânınız yoktur. Kavmi devamla: “Allah dileseydi elbette melekler indirirdi” demişlerdi. Bu da Allah’ın dilemesini ileri sürerek gösterilen batıl bir tepki ve karşı çıkıştır. Evet, elbette ki O dileseydi melekleri indirirdi. Fakat O, Hakîmdir, Rahîmdir; hikmet ve rahmeti peygamberlerin, insanların hemcinsi olmasını gerektirmiştir. Çünkü insanların melekleri, muhatap olma güçleri yoktur. Onlara gönderilecek bir meleğin muhatap alınabilmesi ancak bir insan suretinde gönderilmesi ile mümkün olur. Böyle bir durumda ise değişen hiçbir şey olmayacaktır. Nûh kavminin: “Biz evvelki atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” yani herhangi bir peygamber gönderildiğini işitmedik, şeklindeki sözlerine gelince; onların ataları arasında peygamberin gönderildiğini işitmemiş olmalarının delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü onlar, geçmişte olanları bilgileri ile kuşatabilmiş değildirler. O nedenle bilgisizliklerini kendi lehlerine bir delil kabul edemezler. Diyelim ki hemcinslerinden onlara bir peygamber gönderilmedi. Bu durumda iki aihtimal vardır: Onlar ya hidâyet üzereydiler yahut da değildiler. Eğer hidayet üzerinde idiyseler zaten bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç yoktu, demektir. Hidâyet üzere değildiyseler o halde atalarına verilmemiş ve onların habersiz olduğu bir nimeti özellikle onlara ihsan ettiğinden dolayı Allah’a şükretmelidirler. Bir ihsanın başkalarına yapılmamış olması, kendilerine yapılan iyiliğe karşı nankörlük etmelerine sebep olmamalıdır.

إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌۢ بِهِۦ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا۟ بِهِۦ حَتَّىٰ حِينٍ ۝٢٥

25.“O, ancak delirmiş bir adamdır.” Yani delidir, “O nedenle bir süre” yani ölüm onu gelip bulana kadar “ona katlanıp bekleyin.” Peygamberlerine karşı çıkmak üzere ileri sürdükleri bu şüpheleri, onların ileri derecedeki küfürlerine ve inatlarına, ayrıca son derece cahil ve sapık olduklarına delildir. Çünkü yukarda da belirttiğimiz gibi bunlar, hiçbir bakımdan karşı çıkmaya elverişli özellikte gerekçeler değildir. Aksine kendi içinde çelişkilidir ve birbirleri ile çatışmaktadır. Mesela onların: “Bu, ancak sizin gibi bir beşerdir. O size karşı üstünlük sağlamak istiyor” sözleri ile onu kendilerine karşı üstünlük sağlamak, onların efendisi olmak üzere bazı planlar hazırlayabilecek kadar akıllı olarak kabul ediyor, aldanılmaması için ondan sakınılması gerektiğini söylüyorlar. Peki, bu: “O ancak delirmiş bir adamdır” iddiaları ile nasıl bağdaşır? Bu, ne söylediğini bilmeyen, tereddüt içerisinde bulunan, sapıtmış, işi tersinden gören ve maksadı -ne şekilde olursa olsun- karşı çıkmak olan kişilerden başkasının sözleri olamaz. Allah ise mutlaka kendisine ve peygamberlerine düşmanlık besleyenlerin rüsvaylıklarını ortaya çıkartır.

قَالَ رَبِّ ٱنصُرْنِى بِمَا كَذَّبُونِ ۝٢٦

26. Nûh aleyhisselam kavmine davetinin onların nefretle kaçışlarını artırmaktan başka bir fayda sağlamadığını görünce: “Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et, dedi.” Böylelikle, Rabbinin emrini zayi ettikleri, peygamberlerini yalanladıklarından dolayı Allah için öfkelenerek Rabbinden kendisine yardım etmesini diledi ve şöyle dua etti: “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan hiç kimse bırakma! Çünkü eğer sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve kötü kimseden, aşırı giden kâfirden başka evlat doğurmazlar.” (Nûh, 71/26-27) Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Nûh bize seslenmişti. Biz, duaya ne güzel karşılık verenleriz!” (es-Saffat, 37/75)

فَأَوْحَيْنَآ إِلَيْهِ أَنِ ٱصْنَعِ ٱلْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَإِذَا جَآءَ أَمْرُنَا وَفَارَ ٱلتَّنُّورُ فَٱسْلُكْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ ٱثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ ٱلْقَوْلُ مِنْهُمْ وَلَا تُخَٰطِبْنِى فِى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓا۟ إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ ۝٢٧

27. “Biz de ona” duasını kabul ederek, azabın sebebleri meydana gelmeden önce kurtulaşa bir vesile olmak üzere “şöyle vahyettik: “Gözlerimiz önünde ve vahyimiz doğrultusunda” emrimiz gereğince ve yardımımız ile ve korumamız ve himayemiz altında “gemiyi yap!” zira biz seni görüyor ve işitiyoruz. “(Azap) emrimiz” kavminin azaba uğratıldıkları tufan “gelip de tandır” yani normalde sudan uzak olan ateşin yakıldığı yerler de dahil olmak üzere yeryüzü pınarlar halinde “kaynayınca (ona) dedik ki: “Her bir (hayvandan) birer çift (al)” yani Rabbani hikmetin yeryüzünde varlıklarını sürdürmelerini gerektirdiği hayvan türlerinin soylarının devamı için bütün hayvan türlerinden bir erkek ve bir dişi olmak üzere al “ve aleyhlerinde” mesela oğlu gibi azaba uğrayacağına dair “(helak) sözü geçmiş olanlar hariç aile efradını gemiye” alarak beraberinde “bindir. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme.” Yani onları kurtarayım diye bana dua etme. “Çünkü onlar” kesinleşmş olan takdirim gereğince “boğulacaklardır.”

فَإِذَا ٱسْتَوَيْتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى ٱلْفُلْكِ فَقُلِ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى نَجَّىٰنَا مِنَ ٱلْقَوْمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ۝٢٨

28. “Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinizde de: Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun, de” Yani gemiye binip gemi dalgalar arasında yol aldığında Allah’a kurtuluşu ve esenliği nasip ettiği için hamdedin. Yüce Allah, hem ona hem de onunla birlikte bulunanlara zalimler topluluğunun hem amellerinden hem de uğradıkları azaptan kurtulmalarına karşılık şükretmeleri ve hamdde bulunmaları için bu sözleri öğretmiştir.

وَقُل رَّبِّ أَنزِلْنِى مُنزَلًا مُّبَارَكًا وَأَنتَ خَيْرُ ٱلْمُنزِلِينَ ۝٢٩

29. “De ki: “Rabbim, beni mübarek bir yere indir. Sen konuk edenlerin en hayırlısısın.” Yani sizin üzerinizde bir nimet daha var. Bu nimet dolayısı ile de Yüce Allah’a dua edin. Bu nimet, Yüce Allah’ın, sizlere bereketli kılınmış bir yere inmeyi kolaylaştırmasıdır. Yüce Allah, onun bu duasını kabul buyurduğunu şöylece bildirmektedir: “... iş olup bitti ve (gemi) Cûdî (dağının) üzerinde karar kıldı. O zalimler topluluğu uzak olsunlar, denildi... denildi ki: Tarafımızdan hem sana hem de beraberindeki ümmetlere bir selâmet ve nice bereketlerle (gemiden) in...” (Hûd, 11/44, 48)

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ وَإِن كُنَّا لَمُبْتَلِينَ ۝٣٠

30. “Şüphesiz bunda” yani bu kıssada Allah’ın yegane ma’bud olduğuna, rasûlü Nûh’un doğru sözlü olduğuna, kavminin ise yalancı olduğuna ve Allah’ın kullarına ne kadar merhametli olduğuna dair pek çok “ibretler vardır.” Merhametlidir, çünkü O, kullarını, yeryüzü halkı suda boğulurken ataları Nûh’un sulbünde gemide taşımıştı. Gemi de aynı şekilde Yüce Allah’ın ibret ve delillerinden biridir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz onu (o gemiyi) bir ibret/delil olarak bıraktık. O halde var mı ibret alıp düşünen?” (el-Kamer, 54/15) Bundan dolayı Yüce Allah burada “ibretler” diyerek çoğul bir kelime zikretmiştir. Zira bu, pek çok ibret ve delil içermektedir. “Gerçek şu ki Biz, (insanları) imtihan etmekteyiz.”

ثُمَّ أَنشَأْنَا مِنۢ بَعْدِهِمْ قَرْنًا ءَاخَرِينَ ۝٣١

31. Yüce Allah; Nûh’u, kavmini ve onları nasıl helâk ettiğini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: “Sonra arkalarından başka bir nesil var ettik.” Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bunlar Salih aleyhisselam’ın kavmi Semûd’dur. Zira burada anlatılan kıssa, Semûd kavminin kıssasını andırmaktadır.

فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولًا مِّنْهُمْ أَنِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥٓ أَفَلَا تَتَّقُونَ ۝٣٢

32. “Onlara kendi içlerinden” onların hemcinsi olan, soyunu sopunu ve doğruluğunu bildikleri “…bir rasûl gönderdik” ki bu peygamber onlardan olduğu için ona itaat edip bağlanmaları daha kolay, ondan uzaklaşmaları ihtimali de daha zayıf olur. Onlara gönderilen bu peygamber de bütün peygamberlerin ümmetlerine yaptıkları daveti tekrarladı: “Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka (hak) ilâhınız yoktur.” Bütün peygamberler sözbirliği halinde bu daveti tekrarlamışlardır. Peygamberlerin ümmetlerine yönelttikleri ilk davet, yalnızca Allah’a ibadet etmek, O’nun buna layık olduğunu haber verip O’nun dışındaki varlıklara ibadeti yasaklamak, başka varlıklara ibadetin batıl ve tutarsız olduğunu bildirmektir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Artık” Rabbinizden “korkup” bu putlara ibadetten “sakınmaz mısınız?”

وَقَالَ ٱلْمَلَأُ مِن قَوْمِهِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ وَكَذَّبُوا۟ بِلِقَآءِ ٱلْـَٔاخِرَةِ وَأَتْرَفْنَٰهُمْ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ ۝٣٣

33. “Onun kavminden kâfir olan, âhirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz ileri gelenler” yani hem kâfir olan, hem inatlaşan, hem öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılıklarının verileceğini inkâr eden, dünya hayatındaki refah ve nimetleri kendilerini azdırmış bulunan liderler, peygamberlerine karşı çıkmak, onları yalanlamak ve ona bağlanmaktan sakındırmak maksadı ile “şöyle dedi: Bu ancak sizin gibi” sizin ile aynı cinsten olan “bir insan; yediğinizden yiyor içtiğinizden içiyor.” Onu size üstün kılan ne? Onun yemek yemeyen ve su içmeyen bir melek olması gerekmez miydi?

وَلَئِنْ أَطَعْتُم بَشَرًا مِّثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَّخَٰسِرُونَ ۝٣٤

34. “Eğer kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde elbette zarara uğrayanlardan olursunuz.” Yani o, sizin gibi birisi olduğu halde ona uyacak, onu kendinize baş yapacak olursanız, şüphesiz aklınız başınızda değil demektir ve yaptığınıza pişman olacaksınız. Gerçekten bu, hayret edilecek bir şeydir. Çünkü asıl hüsran ve pişmanlık, gerçekte O’na tâbi olmayan, O’na itaat etmeyen kimseler için söz konusudur. Asıl bilgisizlik ve ileri çapta akılsızlık, Allah’ın kendisine vahiy gönderdiği, risaleti ile üstün kıldığı bir insana itaat etmeyi gururuna yediremeyerek ağaçlara, taşlara ibadete müptela olmaktır. Bu, onların söyledikleri şu sözleri andırmaktadır: “Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde hiç şüphesiz biz bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz, dediler. Vahiy aramızdan ona mı verildi? Hayır, o mağrur ve şımarık, çok yalancı birisidir.” (el-Kamer, 54/24-26)

أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنتُمْ تُرَابًا وَعِظَٰمًا أَنَّكُم مُّخْرَجُونَ ۝٣٥ هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ ۝٣٦

35-36. Onlar, peygamberlerinin risaletini inkâr ve reddettikleri gibi öldükten sonra dirilişe ve amellerin karşılıklarının verilmesine dair getirdiği haberleri de inkar ederek şöyle dediler: “Siz ölüp de toprak ve kemik olduktan sonra (diriltilip kabirden) çıkartılacağınızı mı size vaat ediyor? Heyhat! Size vaat edilen o şey, (gerçek olmaktan) ne kadar da uzak!” Onun size vaat ettiği öldükten sonra, paramparça olup toprak ve kemik yığını haline geldikten diriltileceğinize dair yaptığı bu vaat alabildiğine uzaktır. Onlar konuya kısır bir bakışla eğildiler. Onu kendi güçlerine kıyas ederek imkânsız bir şey kabul ettiler. Böylelikle yaratıcının gücünü, kendi güçleri ile kıyas ettiler. Allah, bundan yüce ve münezzehtir. O’nun ölüleri diriltmeye kadir olduğunu inkar edip böylelikle Allah’ın oldukça aciz olduğunu ileri sürdüler. Kendilerini ilk yaratanın O olduğunu, onları yoktan var edenin, çürümelerinden sonra onları bir daha yaratmasının çok daha kolay olacağını, daha doğrusu her iki yaratmanın da O’nun için çok kolay olduğunu unuttular. Onlar neden ilk yaratılışlarını inkâr etmiyorlar? Neden biz hiç yaratılmadık ve ezelden beri varız, demiyorlar? Böyle diyebilselerdi öldükten sonra dirilişi inkâr edişleri de kabul edilebilirdi. O zaman da onlara yüce yaratıcının varlığının ispatına dair deliller ortaya konurdu. Üstelik diriliş konusuda bir başka delil daha vardır: Ölümünden sonra yeryüzünü dirilten hiç şüphesiz ölüleri de diriltir. Çünkü O, her şeye gücü yetendir. Bir diğer delili de Yüce Allah, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere şu ayetlerde verdiği cevapta dile getirmektedir: “Bilakis kendilerine içlerinden bir uyarıcı geldi diye hayret ettiler de o kâfir olanlar: Şaşılacak şey!, dediler. Öldükten ve toprak olduktan sonra mı? Bu, uzak bir dönüştür. Biz yerin onlardan” çürümek sureti ile “neyi eksilteceğini muhakkak bilmişizdir. Yanımızda çok iyi tespit eden bir kitap da vardır.” (Kâf, 50/2-4)

إِنْ هِىَ إِلَّا حَيَاتُنَا ٱلدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ ۝٣٧

37. “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız.” Kimi insanlar ölür, kimi insanlar da yaşar. “Yoksa (öldükten sonra) diriltilecek değiliz.”

إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُۥ بِمُؤْمِنِينَ ۝٣٨

38. “Bu, ancak yalan uydurup Allah'a iftira eden bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz.” Yalan uydurduğu için Allah’ın tevhidini, öldükten sonra dirilişi kabul eden birtakım haberler getirmiştir. “O, ancak delirmiş bir adamdır. O nedenle bir süre ona katlanıp bekleyin.” (el-Müminun, 23/25) Yani ona müsamaha edin, sakın öldürmeyin veya başka bir ceza vermeyin. Çünkü o, söylediklerinden sorumlu tutulmayan deli birisidir. Bâtıl zanlarına göre -aslında onun getirdikleri doğru olduğundan- onunla tartışmaya gerek kalmamıştı. Çünkü iddialarına göre onun söyledikleri batıl idi. Geriye de ona ceza verecekler mi vermeyecekler mi, bunu konuşmak kalmıştı. Güya sağlam ve tutarlı akılları gereğince, cezalandırılması gerektiği halde onu hayatta bırakıp ceza vermemeyi daha uygun gördüler. Acaba bu inat ve bu küfürden daha ötesi mümkün mü?

قَالَ رَبِّ ٱنصُرْنِى بِمَا كَذَّبُونِ ۝٣٩

39. Küfürleri alabildiğine katmerleşip, yapılan uyarı ve korkutmalar onlara hiç fayda sağlamayınca peygamberleri onlara beddua ederek şöyle dedi: “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı” onları helâk etmek ve âhiretten önce dünyada da rezil etmek sureti ile “bana yardım et!” dedi.

قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَّيُصْبِحُنَّ نَٰدِمِينَ ۝٤٠ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ بِٱلْحَقِّ فَجَعَلْنَٰهُمْ غُثَآءً فَبُعْدًا لِّلْقَوْمِ ٱلظَّٰلِمِينَ ۝٤١

40. Yüce Allah da onun duasını kabul ederek “buyurdu ki: Yakında (bu yaptıklarına) kesinlikle pişman olacaklardır.”

41. “Derken hak (ettikleri) çığlık onları yakaladı” yani bu azap, herhangi bir zulüm ve haksızlık değil adalet olarak onları yakaladı. Zulümleri sebebi ile o çığlık onları gelip buldu ve onlardan hiçbir kimse kalmamak üzere, hepsini helâk etti. “biz, onları (selin taşıdığı) çerçöpe çevirdik.” Yani sel sularının üzerinde olup da kıyıya atılmış çerçöpe dönüştürdük. Bir başka âyet-i kerimede de Allah şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten biz, üzerlerine bir tek çığlık gönderdik ve hayvan ağılına konulan çerçöp gibi oldular.” (el-Kamer, 54/31) “O zalimler topluluğu (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun” Yani azaba uğratılmalarını, lanet ve âlemler arasında yerilmek takip etti. “Gök ve yer ağlamadı onlar için ve onlara mühlet de verilmedi.” (ed-Duhan, 44/29)

ثُمَّ أَنشَأْنَا مِنۢ بَعْدِهِمْ قُرُونًا ءَاخَرِينَ ۝٤٢ مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَـْٔخِرُونَ ۝٤٣

42-43. Yani bu inatçı ve yalanlayıcılardan sonra başka nesiller var ettik. Her bir ümmetin belli bir süresi, sınırlandırılmış bir vadesi vardır. Ne ondan öne geçebilir, ne de ondan geriye kalabilirler.

ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا كُلَّ مَا جَآءَ أُمَّةً رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُم بَعْضًا وَجَعَلْنَٰهُمْ أَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِّقَوْمٍ لَّا يُؤْمِنُونَ ۝٤٤

44. Biz, bu ümmetlere iman ederler, doğru yola dönerler diye ardı arkasına peygamberler gönderdik. Fakat isyankâr ümmetlerin tutturageldikleri yol, küfür ve yalanlamak oldu. Azgın ve kâfir ümmetlerden her birisine peygamberleri geldiği her seferinde onu yalanladılar. Oysa her bir peygamber insanların benzeri ile karşılaşmaları halinde iman etmelerine yeterli gelecek türden pek çok âyet ve mucizeleri beraberinde getirmiştir. Hatta sadece peygamberlerin daveti ve şeriati bile onların getirdiklerinin hak olduklarının delilidir. “Biz de onları birbiri ardınca helak ettik.” Geriye onlardan hiçbir şey kalmadı. Onlardan sonra meskenleri ıssız kaldı. “hepsini (ibretlik) birer hikaye yaptık.” Onlardan sonra gelenler, onlardan söz edip durur ve onlar, muttakiler için ibret vesilesi, yalanlayanlar için de uyarı ve ibret olurlar. Bu onlar için de azaplarının üstüne başka bir rüsvaylıktır. “Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun iman etmeyen kavim!” Ne bedbahttır böyle bir kavim! Yazıklar olsun onlara! Onlar ne kadar büyük bir hüsran içindedirler!

ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَىٰ وَأَخَاهُ هَٰرُونَ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلْطَٰنٍ مُّبِينٍ ۝٤٥

zun bir süre önce şu anda ismini hatırlayamadığım bir ilim adamının şu açıklamalarını görmüştüm: Mûsâ’dan ve Tevrat’ın indirilişinden sonra Yüce Allah, ümmetlere azabı, yani toptan helak etme azabını kaldırmış, yalanlayan ve inat edenlere karşı cihad emrini teşrî buyurmuştur. Ben, bu ilim adamının bu görüşü nereden çıkardığını bilmiyordum. Ne zaman ki buradaki âyet-i kerimelerle birlikte Kasas suresindeki âyetleri bir arada düşününce bu görüşün nereden alındığını anlamış oldum. Önce bu âyet-i kerimeleri ele alacak olursak Yüce Allah, önce ardı arkasına helâk edilen ümmetleri söz konusu etmiş sonra Mûsâ’yı gönderdiğini ve ona insanlar için hidâyet içeren Tevrat’ı indirdiğini haber vermiştir. Firavun’un helâk edilmiş olması, bu görüşü reddetmek için yeterli değildir. Çünkü Firavun’un helâki, Tevrat’ın indirilişinden öncedir. Kasas Sûresi’ndeki âyet-i kerimelere gelince onlari bu hususta gerçekten açık ifadeler taşımaktadırlar. Çünkü Firavun’un helâk edilmesinden sonra Allah’ın şöyle buyurduğunu görüyoruz: “Andolsun önceki nesilleri helâk ettikten sonra Mûsâ’ya Kitab’ı insanlara basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar.” (el-Kasas, 28/43) İşte bu buyruk, Allah’ın Mûsâ’ya Kitabı azgın ümmetleri helâk ettikten sonra indirdiğine dair açık ifadeler taşımaktadır. Bu buyrukta Tevrat’ı insanlar için basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere indirdiğini haber vermektedir. Yunus Sûresi’ndeki şu ayetler de bu kabilden olabilir: “Sonra onun arkasından” yani Nûh’un ardından “kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara apaçık belgelerle geldiler; fakat önceden yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. Biz haddi aşanların kalpleri üzerine işte böyle mühür basarız. Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u âyetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik.” (Yunus, 10/74-75) Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

45. “Sonra” İmran’ın oğlu “Mûsâ” Kelimullah’ı “ve kardeşi Hârûn’u” Rabbinden onu bu işinde ortak kılmasını dileyip de onun bu dileğini kabul ettikten sonra “mucizelerimizle” ikisinin de doğru söylediklerine, getirdiklerinin sıhatine dair delillerimizle “ve apaçık bir delil ile gönderdik.” Bu delilin niteliği, kalplere boyun eğdirmesi, gücü dolayısı ile onlara egemen olmasıydı ki böylelikle mü’minlerin kalpleri itaat etmiş, inat edenlere karşı da apaçık delil ortaya konmuş oldu. Bu da bu delilin gücünü göstermektedir. Bu ayet, Allah’ın: “Andolsun ki biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik.” (el-İsra, 17/101) buyruğunu andırmaktadır. İşte bundan dolayı o inatçıların başı (Firavun), hakkı bildiği halde inat etmişti. “İşte İsrailoğullarına sor, o onlara” bu apaçık mucizelerle “geldiğinde Firavun, ona: Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu düşünüyorum, demişti. O da demişti ki: “Sen bunları, birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini gayet iyi biliyorsun. Ey Firavun! Ben de senin gerçekten mahvolduğunu düşünüyorum.” (el-İsra, 17/101-102) Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler.” (en-Neml, 27/14) Burada da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u âyetlerimizle ve apaçık belge ile gönderdik.”

إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَإِي۟هِۦ فَٱسْتَكْبَرُوا۟ وَكَانُوا۟ قَوْمًا عَالِينَ ۝٤٦

46. “Firavun’a ve ileri gelenlerine” yani Hâmân ve onun dışında onların diğer ileri gelenleri gibi. “Ama onlar büyüklendiler.” Kibirlenip Allah’a iman etmekten yüz çevirdiler, peygamberlerine karşı da büyüklendiler. “Zaten zorba bir topluluk idiler.” Yani büyüklenmek, başkalarına zorla boyun eğdirmek ve yeryüzünde fesat çıkarmak onların değişmez vasıfları idi. Dolayısı ile büyüklük taslamaları onlara çok görülmez.

فَقَالُوٓا۟ أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَٰبِدُونَ ۝٤٧

47. Kibirlenerek, serserice ve kıt akıllıları sakındırıp onlara batılı hak gibi göstererek “dediler ki: Kavimleri” İsrailoğulları “bize kul-köle iken” çeşitli ağır ve zor işleri yaptırmak sûreti ile kavimlerini kendimize köleleştirdiğimiz “bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz?” Bu, tıpkı onlardan öncekilerin sözleri gibidir. Küfürde kalpleri birbirine benzeştiğinden dolayı söz ve davranışları da birbirine benzemiştir. Yüce Allah’ın bu iki peygambere risaleti vermek lütfunu da inkâr etmişlerdir. Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmakla size azabın en kötüsünü tattıran Firavun hanedanından sizi kurtardığımız zamanı hatırlayın. Bu, sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan idi.” (el-Bakara, 2/49) Biz kendilerine uyulan kimseler iken nasıl bunlara uyarız? Ve nasıl bunlar bizim başımız, başkanlarımız olurlar? Nûh kavminin söylediği şu sözler de onların sözlerini andırmaktadır: “Sana mı iman edelim! Tabilerin sıradan kimseler iken?” (eş-Şuara, 26/11); “Ve içimizden ancak ayak takımı kimselerin işin başından düşünmeden sana tâbi olduklarını görüyoruz.” (Hud, 11/27) Bilindiği gibi bu tür sözlerin hiçbiri, hakkı çürütmek için yeterli değildir. Bunlar bir yalanlama ve inatla söylenmiş sözlerden ibarettir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا۟ مِنَ ٱلْمُهْلَكِينَ ۝٤٨

48. “Böylece onları yalanladılar da sonunda” denizde, İsrailoğullarının gözü önünde boğularak “helâk edilenlerden oldular.”

وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا مُوسَى ٱلْكِتَٰبَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ ۝٤٩

49. Firavun kavmi helâk olup İsrailoğulları Mûsâ ile birlikte kurtulduktan ve böylelikle aralarında Allah’ın emrini uygulama, Allah’a ibadeti izhar etme imkânını elde ettikten sonra Allah, onunla Tevrat’ı indirmek üzere kırk gün sözleşti. Mûsâ Rabbinin tayin ettiği vakitte gitti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bir de ona levhalarda her şeye ait bir öğüt ve her şeye dair açıklamayı yazdık.” (el-A’raf, 7/145) Bundan dolayı Allah burada: “Hidâyet bulurlar diye” diye buyurmaktadır. Yani emir ve yasağa, mükâfat ve cezaya dair hükümleri etraflıca bilerek, Rablerini isim ve sıfatları ile bilip tanıyarak hidâyet bulurlar diye Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik.

وَجَعَلْنَا ٱبْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُۥٓ ءَايَةً وَءَاوَيْنَٰهُمَآ إِلَىٰ رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ ۝٥٠

50. Yani biz Meryem oğlu İsâ’ya da lütuf ve ihsanda bulunduk. O’nu ve anasını Allah’ın hayret verici âyetlerinden kıldık. Çünkü annesi, ona babasız olarak gebe kalıp dünyaya getirmişti. Kendisi beşikte henüz küçük bir çocuk iken konuşmuştu. Ayrıca Yüce Allah, onun vasıtası ile pek çok mucizeler göstermişti. “Onları yerleşmeye elverişli ve akarsuyu olan yüksek bir yerde barındırdık” Allah daha iyi bilir ama bu, Meryem’in onu doğurduğu zaman olmuştu. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna delildir: “Rabbin senin alt tarafında” yani yüksekliği dolayısı ile bulunduğun mekanın alt tarafında kalan “bir su arkı var etti.” Bu da kaynayan küçük bir akarsu idi. “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.” (Meryem, 19/24-26)

يَٰٓأَيُّهَا ٱلرُّسُلُ كُلُوا۟ مِنَ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَٱعْمَلُوا۟ صَٰلِحًا إِنِّى بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ ۝٥١

51. Yüce Allah, peygamberlerine temiz ve helal rızıkları yemelerini ve şükür olarak da salih amel işlemelerini emretmektedir. Salih amel sayesinde kalp ve beden ıslah olur, dünya ve âhiret işleri iyiye gider. Yüce Allah, bu buyruğunda onların yaptıklarını bildiğini de haber vermektedir. Onların bütün yaptıkları işleri, kazandıkları bütün hayırları şüphesiz Allah bilir ve bunun karşılığını onlara en mükemmel ve üstün şekli ile verecektir. Bu buyruk, bütün peygamberlerin hoş ve temiz bütün yiyecekleri helâl kıldıklarını, buna karşılık pis ve murdar olan bütün yiyecekleri de haram kılmakta ittifak ettiklerini, salih her türlü ameli yine ittifakla teşvik ettiklerini göstermektedir. Emrolunan şeylerin bazı türleri ve birtakım şer’i hükümler farklı olsa bile hepsi de salih ameldir, ancak zamanın değişmesiyle bunlar da değişebilir. Bütün çağlarda geçerli ve salahı sağlayan salih ameller ise bütün peygamberler ve şeriatler tarafından ittifakla emredilmiştir. Allah’ın tevhid edilmesi, dinin yalnızca O’na halis kılınması, Allah’ın sevilmesi, O’ndan korkulması, mükâfatının umulması, iyilik, doğruluk, ahde vefa, akrabalık bağını gözetmek, anne-babaya iyilik, zayıf, yoksul ve yetimlere iyilikte bulunmak, bütün insanlara şefkat, merhamet ve ihsanda bulunmak vb. bütün salih ameller bu kabildendir. Bundan dolayı ilim ehli, önceki kitapların mensupları ve akıl sahipleri, Allah Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i peygamber olarak gönderdiğinde onun peygamberliğine verdiği emirleri ve koyduğu yasakları delil olarak görmekteydiler. Nitekim Herakliyus ve diğerleri böyle yapmışlardır. Çünkü Muhammed’in, kendisinden önceki peygamberlerin verdiği emirleri emredip onların yasakladıklarını yasaklaması, onun da o peygamberler gibi bir peygamber olduğuna delildir. Yalan söyleyenlerin durumu ise böyle değildir. Yalan söyleyen bir kimsenin bir kötülüğü emretmesi ve hayrı yasaklaması kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı Allah, peygamberlere hitaben şöyle buyurmaktadır:

وَإِنَّ هَٰذِهِۦٓ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَٰحِدَةً وَأَنَا۠ رَبُّكُمْ فَٱتَّقُونِ ۝٥٢

52. “İşte bu sizin dininiz/ümmetiniz” yani ey peygamberler, sizin bu topluluğunuz “tek bir dindir/ümmettir.” Aynı din üzerinde ittifak etmiştir. Rabbiniz de birdir. “O halde” emirlerimi yerine getirerek ve yasakladıklarımdan sakınarak “benden korkup sakının.” Allah, mü’minlere de tıpkı peygamberlere emrettiği şeyleri emretmiştir. Çünkü mü’minler de peygamberlere uyarlar, onların izinden giderler. Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin, eğer O’na kulluk ediyorsanız…” (el-Bakara, 2/172) O halde peygamberlere bağlı olanlara da başkalarına da düşen görev, bu emre uymak, gereğince amel etmektir. Ancak ihtilafa düşen zalimler, isyandan başka bir yol izlememekte diretirler. Bundan dolayı Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:

فَتَقَطَّعُوٓا۟ أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍۭ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ۝٥٣

53. “Buna rağmen onlar, din işlerini parça parça edip gruplara bölündüler.” Yani peygamberlere uyanların peşinden gelenler, kendi aralarında dinlerini parça parça edip dağıttılar. “Her grup sahip oldukları” ilim ve din namına sahip olduğu şeyler “ile böbürlenmektedir.” Kendilerinin haklı olduklarını başkalarının ise hak üzere olmadıklarını iddia ederler. Halbuki aralarında haklı olanlar, yalnızca peygamberlerin izinden gidenlerdir. Yani temiz şeyleri yemek, salih amel işlemek sûreti ile onların yollarını takip edenlerdir. Onların dışında kalanlar ise hiç şüphesiz batıl üzeredirler.

فَذَرْهُمْ فِى غَمْرَتِهِمْ حَتَّىٰ حِينٍ ۝٥٤

54. “O nedenle onları bir süreye” üzerlerine azabın ineceği vakte “kadar gafletleri” hakkı bilmeyişleri ve buna rağmen kendilerini haklı olarak gösteren cahillikleri “ile baş başa bırak.” Çünkü bu halde onlara hiçbir öğüdün faydası yoktur. Hiçbir azardan da yararlanmamaktadırlar. Kendilerinin hak üzere olduğunu iddia edip de bir de izlemekte olduğu yola başkalarını çağırmaya gayret eden kimseye öğüdün faydası nasıl olsun ki?

أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِۦ مِن مَّالٍ وَبَنِينَ ۝٥٥ نُسَارِعُ لَهُمْ فِى ٱلْخَيْرَٰتِ بَل لَّا يَشْعُرُونَ ۝٥٦

55-56. “Kendilerine mal ve oğullar veriyoruz diye onların iyiliğine koşturduğumuzu mu sanıyorlar?” Yani bunlar kendilerine çokça mal ve evlat verişimizin, kendilerinin hayır üzere ve bahtiyar kimseler olduklarının, dünya ve âhirette kendilerini hayrın beklediğinin delili olduğunu mu sanıyorlar? Ancak durum onların zannettikleri gibi değildir. “Hayır, onlar (gerçeğin) farkında değiller.” Kendilerine mühlet versek bile onları ihmal etmeyeceğimizin farkında değiller. Bizim onlara mühlet verişimiz günahları daha da artsın, âhiretteki cezaları çoğalsın, kendilerine verilenler dolayısı ile şımarsınlar diyedir. “Nihâyet kendilerine verilenler dolayısı ile şımarınca ansızın onları (azapla) yakalayıverdik.” (el-En’am, 6/44)

إِنَّ ٱلَّذِينَ هُم مِّنْ خَشْيَةِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ ۝٥٧

Allah azze ve celle kötülükler işlemekle birlikte kendilerini güven altında hisseden, Allah’ın dünyada kendilerine verdiği şeyleri kendilerinin hayırlı ve üstün olduklarına delil kabul eden kimseleri söz konusu ettikten sonra ihsanda bulunmakla birlikte korku içerisinde olanları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

57. “Rablerinin korkusundan titreyenler.” Yüce Allah, kendilerine adaleti ile muamele eder de hiçbir iyilikleri kalmaz diye korkarak kendileri hakkında hüsn-ü zanda bulunmayıp Allah’ın hakkını gereği gibi yerine getiremediklerinden çekinenler, imanlarını kaybetmekten korkanlar, Rablerini celâl ve ikrâmına, azametine yakışacak şekilde tazim edemeyeceklerini bildiklerinden dolayı korkanlar ve bu sebebten ötürü kalpleri titreyenler... İşte bunların bu korkuları ve kalplerinin titremesi, günahlardan ve farzları aksatmaktan uzak durmalarını gerektirir ki zaten bunlar da korkuyu gerektirir.

وَٱلَّذِينَ هُم بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ ۝٥٨

58. “Rablerinin âyetlerine iman edenler.” Yani Rablerinin âyetleri kendilerine okunduğunda imanları artan, aynı şekilde Kur’ân âyetleri üzerinde tefekkür ederek düşünenler, bunun sonucunda da Kur’ân-ı Kerîm’in yüce anlamlarını, üstün değerini, lafızlarının sağlamlık ve mükemmelliğini, onda tutarsızlığın bulunmadığını, çelişki içermediğini anlayanlar, Kur’ân’ın çağırdığı marifetullah, Allah’tan korkmak, mükâfatını ummak, amellerin karşılığının verilmesi ile ilgili halleri açıkça öğrenenler… İşte bunlar, imanın -dille ifade edilemeyecek- pek çok tafsili özelliğini elde ederler. Aynı şekilde bunlar, Yüce Allah’ın şu buyruklarında sözü edildiği gibi afaki (dış dünyadaki) âyetler üzerinde de tefekkür ederler: “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında elbette akıl sahipleri için deliller vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190) vb. diğer âyetlerde olduğu gibi.

وَٱلَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ ۝٥٩

59. “Rablerine şirk koşmayanlar.” Allah’tan başkasını mabud edinip de dua ve ümidini sahte bir ilaha yönelterek açıkça şirk koşmayan; riyakarlık ve buna benzer bir şekilde de gizli şirke düşmeyenler... Aksine sözlerini, amellerini ve tüm hallerini yalnızca Yüce Allah için ihlaslı kılanlar.

وَٱلَّذِينَ يُؤْتُونَ مَآ ءَاتَوا۟ وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَىٰ رَبِّهِمْ رَٰجِعُونَ ۝٦٠

60. “Rablerine dönecekler diye yapmakta olduklarını kalpleri çarpa çarpa yapanlar.” kendilerinden istenen, emrolundukları namaz, zekât, hac, sadaka ve buna benzer güç yetirebildikleri her ameli işlemekle birlikte amelleri Rablerine arz olunup da O’nun huzurunda duracakları vakti hatırlayarak -O’nu tanıdıkları ve O’na layık olan ibadetlerin neler olduğunu bildiklerinden ötürü- kendi amellerinin, onları Allah’ın azabından kurtaramayacak olmasından korkarlar.

أُو۟لَٰٓئِكَ يُسَٰرِعُونَ فِى ٱلْخَيْرَٰتِ وَهُمْ لَهَا سَٰبِقُونَ ۝٦١

61. “İşte onlar hayırlarda yarışırlar.” Hayır işlerinde yarış alanındadırlar. Onların bütün gayretleri kendilerini Allah’a yakınlaştıracak şeylere yöneliktir. Bütün istekleri, kendilerini O’nun azabından kurtaracak şeylere hasredilmiştir. İşittikleri her bir hayrı yahut fırsat buldukları her bir iyiliği işlerler, fırsatları değerlendirirler, ellerini çabuk tutarlar. Önlerine, sağlarına ve sollarına bakarlar, Yüce Allah’ın seçkin kullarının, gerçek dostlarının her türlü hayrı çabucak işlediklerini, kendilerini Rablerine yakınlaştıracak hususlarda birbirleri ile yarıştıklarını görürler ve bu yarışa onlar da katılır. Başkası ile yarışan ve elini çabuk tutan bir kimse, bu konudaki üstün gayreti dolayısı ile başkasını geçebileceği gibi kusuru dolayısı ile geri de kalabilir. Bundan dolayı Allah, bunların öne geçenlerden olduklarını şöyle haber vermektedir: “ve onlarda” yani hayırlı işlerde “öne geçerler.” Bu konuda zirveye ulaşmış ve başkalarını geçmişlerdir. Bunlar, en öndeki kafiledir. Allah tarafından bunların öne geçecekleri ve bahtiyarlardan olacakları takdir edilmiştir.

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَٰبٌ يَنطِقُ بِٱلْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ۝٦٢

62. Allah, onların hayırlarda ellerini çabuk tutup öne geçtiklerini söz konusu ettiğinden bazı kimseler, kendilerinden ve diğerlerinden güç yetirilemeyen yahut da çok zor birtakım işlerin istendiğini zannedebilirler diye şöyle buyurmaktadır: “Biz, kimseye gücünden” takatinden ve güç yetirebildiğinden “fazlasını yüklemeyiz.” Gücünü aşacak şey ile onu yükümlü kılmayız. Bu, Allah’ın bir rahmeti ve bir hikmetidir. Böylelikle kendisine ulaştıran yolu kolaylaştırmış, her vakit ona giden yolu izleyen yolcuların bulunmasını sağlamıştır. “Katımızda hakkı konuşan bir kitap vardır.” Bu ise kendisinde her şeyin yazılı bulunduğu ilk kitaptır (Levh-i Mahfuz) ve bundaki her şey, olana/vakıaya mutabıktır. Ondan dolayı bu, hak bir kitaptır. “Onlara zulmedilmez” Yaptıkları iyiliklerin karşılığı eksik verilmez, ceza ve isyanları da aslından fazla gösterilmez.

بَلْ قُلُوبُهُمْ فِى غَمْرَةٍ مِّنْ هَٰذَا وَلَهُمْ أَعْمَٰلٌ مِّن دُونِ ذَٰلِكَ هُمْ لَهَا عَٰمِلُونَ ۝٦٣

63. Yüce Allah, yalanlayıcıların akılları örten bir cehalet, zulüm, gaflet ve yüz çevirmenin tam ortasında olduklarını, bu hallerinin kendilerini Kur’ân’a ulaşmaktan alıkoyduğunu, bu sebepten de onunla hidâyet bulamayarak bu Kur’ân’dan kalplerine bir şey ulaşmadığını haber vermektedir. “Kur’an’ı okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz. Kalpleri üzerine de onu iyi anlamalarına engel olan örtüler geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz.” (el-İsra, 17/45-46) Kalpleri Kur’ân’dan yana gaflet içerisinde olduğundan bu hallerine uygun, küfür içeren, şeriate karşı inat mahiyetinde olup cezalandırılmayı gerektiren birtakım amellerde bulundular. Ama “onların, bunun dışında” yaptıkları bu ameller dışında “işlemekte oldukları başka (kötü) amelleri de vardır.” Yani onlar, ilâhi azaba çarptırılmamalarını garip karşılamasınlar. Çünkü Yüce Allah, işlemeleri takdir edilmiş ve henüz işlemedikleri birtakım amelleri işlesinler diye onlara mühlet vermektedir. Sözü geçen bu amellerini işleyip de eksiksiz yerine getirdikleri takdirde en kötü halde Allah’ın gazabına ve cezalandırmasına intikal edeceklerdir.

حَتَّىٰٓ إِذَآ أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِم بِٱلْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَ ۝٦٤ لَا تَجْـَٔرُوا۟ ٱلْيَوْمَ إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ ۝٦٥

64. “Nihâyet onların refah içinde olanlarını” refah ve nimet içinde bulunmaktan başka bir şeye alışmamış, nimetlere gark olmuş, hoşlarına gitmeyen hiçbir şeyle yüzyüze gelmemiş olanlarını “azapla yakaladığımızda” ve azabın acısını duyduklarında acı ve ızdırap ile “feryadı basıverirler.” Çünkü içinde bulundukları hale tam ters bir durum kendilerine gelip çatmış olur.

65. Bu esnada yardım isterler de kendilerine şöyle denilir: “Bugün (boşuna) feryat etmeyin, çünkü bizden size yardım yok.” Allah’ın onlara ne herhangi bir yardımda bulunması, ne de imdatlarına yetişmesi söz konusu değildir. O nedenle kendi kendilerine de yardım edemezler, hiçbir kimse de onlara yardımcı olamaz.

قَدْ كَانَتْ ءَايَٰتِى تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ فَكُنتُمْ عَلَىٰٓ أَعْقَٰبِكُمْ تَنكِصُونَ ۝٦٦

66. Sanki “Peki, onları bu hale düşüren nedir?” diye bir soru sorulmuş gibi buna şöyle cevap verilmiştir: “Size âyetlerim” onlara iman edesiniz, onlara yönelesiniz diye “okunuyordu da” siz böyle yapmayıp aksine “topuklarınızın üstünde gerisin geri dönü(p kaçı)yordunuz.” Arkalarınızı dönüp gidiyordunuz. Onlar Kur’ân-ı Kerîm’e uymakla ileri gitmiş olacaklardı. Ondan yüz çevirdikleri için geri kalmış oldular ve aşağıların aşağısına indiler.

مُسْتَكْبِرِينَ بِهِۦ سَٰمِرًا تَهْجُرُونَ ۝٦٧

67. “Onunla büyükleniyordunuz.” Müfessirlerin dediklerine göre anlamı şudur: “Onunla” zamiri, muhataplarca bilinen Beyt(ullah/Kâbe) yahut da Hareme aittir. Yani siz, Kabe yahut Harem sebebi ile insanlara karşı büyüklük taslıyordunuz ve: Biz, Harem ehliyiz, bizim dışımızdakilerden daha faziletli ve daha üstünüz, diyordunuz. “Geceleri de” Beyt’in etrafında konuşmak üzere gruplar halinde “toplanıp o (Kur'ân) hakkında hezeyanlar ediyordunuz.” Bu Kur’ân hakkında oldukça çirkin ve hoş olmayan sözler söylerdiniz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar hem ondan yüz çevirirlerdi hem de bu tutumu birbirlerine tavsiye ederlerdi: “Kâfir olanlar dediler ki: Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sesler çıkarın, belki baskın çıkarsınız.” (Fussilet, 41/26); “Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz? Ve gülersiniz de ağlamaz mısınız? Üstelik oyalanıp eğlenirsiniz.” (en-Necm, 53/59-61); “Yoksa onlar bu sözü kendisi uydurdu mu diyorlar.” (et-Tur, 52/33) Onlar bunca aşağılık tutumları bir arada işlediklerinden dolayı hiç şüphesiz cezaya uğratılmaları hak olmuştur. Cezaya çarptırıldıkları vakit de onlara hiç kimse yardım edemedi. Hiç kimse imdatlarına yetişip onları kurtaramadı. Böyle bir halde de bu aşağılık ameller dolayısı ile de azarlanırlar:

أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا۟ ٱلْقَوْلَ أَمْ جَآءَهُم مَّا لَمْ يَأْتِ ءَابَآءَهُمُ ٱلْأَوَّلِينَ ۝٦٨

68. “Onlar bu sözü hiç mi düşünmediler?” Yani Kur’an hakkında hiç düşünmez, onun üzerinde akıllarını fikirlerini yormazlar mı? Bu da şu demektir: Kur’ân üzerinde düşünecek olurlarsa bu, onların iman etmelerini gerektirir, onları küfürden alıkoyar. Ama başlarına gelen musibet, Kur’ân’dan yüz çevirmelerinden ötürü gelip çatmıştır. Bu şuna delildir: Kur’ân üzerinde düşünmek, bütün hayırlara davet eden, her türlü şerden koruyan bir ameldir. Onları Kur’ân üzerinde düşünmekten alıkoyan şey ise kalplerinin kilitli olmasıdır. “Yoksa onlara evvelki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi!?” Yoksa evvelki atalarına gelmeyen peygamber ve Kitab’ın onlara gelmesi mi onları iman etmekten alıkoydu? O nedenle mi sapık atalarının yollarını izlemeye razı olup buna uymayan her şeye karşı çıktılar? Nitekim onlar da onlara benzeyen diğer kâfirler de Allah’ın haber verdiği üzere şu sözleri söylemişlerdi: “Senden önce de hangi kasabaya bir uyarıcı gönderdi isek mutlaka oranın şımarık varlıklıları: Biz atalarımızı bir din üzerine bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız, demişlerdir.” Peygamber ise onlara şöylece cevap vermiştir: “Ya ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirdi isem yine de mi (onlara uyacaksınız)?” Yine sizler hakkı bulmak maksadında iseniz onlara uymaya devam mı edeceksiniz? Kavimleri de gerçek durumlarını şu cevapları ile dile getirmişlerdi: “Muhakkak bizler sizinle gönderilen şeyleri inkâr edenleriz.” (ez-Zuhruf, 43/23-24)

27 Ekim 2026 Salı 16 جمادى الأولى 1448 هـ