İçeriğe geç

Nahl Suresi tefsiri

تفسير سورة النحل

es-Sa’dî Tefsiri1–70. ayetler

Nahl Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

أَتَىٰٓ أَمْرُ ٱللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ ۝١

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, vaadinin yakınlaştığını ve gerçekleşeceğinin muhakkak olduğunu belirtmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın emri geldi (gelecek). Artık onu istemekte acele etmeyin.” Çünkü o, kesinlikle gelecektir, gelecek olan şey ise pek yakın demektir. “O, onların ortak koştukları” Allah’a ortak koştukları, evlat, eş, denk ve bunun dışında müşriklerin, O’nun celaline yakışmayan yahut kemâline aykırı olarak nispet ettikleri bütün “şeylerden yüce ve münezzehtir.”

يُنَزِّلُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ بِٱلرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهِۦٓ أَنْ أَنذِرُوٓا۟ أَنَّهُۥ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱتَّقُونِ ۝٢

2. Allah Teala, kendi zatını düşmanlarının kendisini nitelediği sıfatlardan tenzih ettikten sonra Allah’a nispet edilen kemâl sıfatları hususunda uyulması gereken hususlara dair peygamberlerine indirdiği vahyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “O, kendi emri ile kullarından dilediği” risâlet görevini yüklenmeye uygun olduğunu bildiği “kimseler üzerine melekleri rûh/vahiy” yani ruhların hayat kaynağı olan vahiy “ile” bütün peygamberlerin çağrısının özü ve ekseni olan: “(İnsanları) uyarın: Benden başka hiçbir (hak) ilah yok! Öyleyse benden korkup sakının.” daveti ile gönderdi. Yani ulûhiyet sıfatları olan azamet sıfatlarında Yüce Allah’ı bilip tanımak ve tevhid etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etme daveti ile ki Yüce Allah’ın kitaplarında indirdiği, peygamberleri ile gönderdiği, bütün şeriatlerin kendisine çağırdığı ayrıca, buna karşı savaş açan ve aksini yerine getirenlere karşı da cihada teşvik ettiği davet de budur.

Daha sonra Allah teâlâ buna dair delil ve belgeleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ بِٱلْحَقِّ تَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ ۝٣

Bu sûre aynı zamanda “Nimetler Sûresi” diye de adlandırılır. Çünkü Allah, bu sûrenin baş taraflarında nimetlerin temellerini ve belli başlıcalarını söz konusu etmekte, sonlarında da bunların tamamlayıcı olanlarını zikretmektedir.

3. Yüce Allah, burada “gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile” yarattığını haber vermektedir. Bu da kulların bunları, onları Yaratanın azametine, sahip olduğu kemâl sıfatlara delil görmeleri içindir. Yine Allah’ın bunları, peygamberlerine indirdiği şeriatlerinde verdiği emirler gereğince kendisine ibadet eden kullarına ait bir mesken olmak üzere yarattığını bilmeleri içindir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ortak koşanların şirklerinden zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: “O, onların ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Çünkü O, gerçek ilahtır. Kendisinden başkasına ibadet edilmemeli, muhabbet ve zillet yalnızca O’na gösterilmelidir.

خَلَقَ ٱلْإِنسَٰنَ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ ۝٤

4. Yüce Allah, gökleri ve yeri yarattığını söz konusu ettikten sonra onlarda bulunan birtakım varlıkları söz konusu etmiş, sonra da bu yaratılmışların en şereflisi olan insana dair açıklamalarda bulunmuştur: “O, insanı bir damla sudan yarattı.” O, bu nutfeyi iç ve dış bütün azaları tam ve eksiksiz bir insan oluncaya kadar çekip çevirir, besleyip büyütür ve geliştirir. İnsanı oldukça bol olan nimetlerine mazhar kılar. Ne zaman ki o, kendisini tam ve eksiksiz görünce böbürlenir ve kendisini beğenir. “Ama bir de bakarsın ki o, (Rabbine karşı) apaçık bir hasım kesiliverir.” Bundan şu anlam kastedilmiş olabilir: O, Rabbine karşı bir hasım kesiliverir. Rabbini inkar eder, peygamberlerine düşman olur ve O’nun âyetlerini yalanlar. İlk yaratılışını, Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri unutuverir de bu nimetleri Allah’a isyanda kullanır. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, insanoğlunu bir damla sudan yarattıktan sonra onu aşama aşama geliştirir. Sonunda o, akıl sahibi, konuşabilen, düşünce ve görüş sahibi, hasım olup davalaşabilen ve tartışabilen bir hale gelir. O halde kulun kendisini bu hale ulaştıran -ki kul kendiliğinden bunların hiçbir aşamasını gerçekleştiremez- Rabbine şükretmelidir.

وَٱلْأَنْعَٰمَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَٰفِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ ۝٥

5. “Hayvanları da O” sizin için, faydanız ve maslahatlarınız için “yarattı. Onlarda sizi ısıtacak” onların büyük faydaları arasında yünlerinden, yapağılarından, kıllarından, derilerinden yaptığınız elbise, döşek, çadır vb. “şeyler ve” bunların dışında daha “birçok menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.”

وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ ۝٦

6. “Akşamleyin (ağıllara) getirirken de sabahleyin salıverirken de onlarda sizin için bir güzellik vardır.” Yani bu davarların ağıllar gelip durdukları ve dinlendikleri esnada da hareket edip salıverildikleri sırada da sizin için onlarda bir güzellik vardır. Çünkü davarların güzelliklerinin kendilerine hiçbir faydası yoktur. Elbiselerinizle, çoluk çocuğunuzla, mallarınızla onların güzelliklerinden yararlananlar ve onlardan hoşlananlar bizzat sizlersiniz.

وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَىٰ بَلَدٍ لَّمْ تَكُونُوا۟ بَٰلِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ ٱلْأَنفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَّحِيمٌ ۝٧

7. “Onlar ağırlıklarınızı” ağır yüklerinizi, hatta bizzat sizleri “taşıyıp kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayacağınız beldelere götürürler.” Allah, onları sizin emrinize vermiştir. Bunlardan kimisine binersiniz, kimisine de dilediğiniz ağırlıkları yükler pek uzak şehirlere, uçsuz bucaksız ülkelere götürürsünüz. “Şüphesiz Rabbiniz pek şefkatli, çok merhametlidir.” Zira O, sizin için ihtiyaç ve zaruri olan şeyleri emrinize vermiştir. Öyleyse yüzünün celâline, egemenliğinin azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır bir şekilde övgüye layık olan ancak O’dur.

وَٱلْخَيْلَ وَٱلْبِغَالَ وَٱلْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ۝٨

8. “Atları, katırları ve merkepleri de hem binmeniz için hem de süs olmak üzere yaratmıştır.” Onları da sizin emrinize verdik. Kimi zaman bunları binmek gibi zorunlu bir ihtiyacınız için kullanırsınız, kimi zaman da süs ve güzellik amaçlı kullanırsınız. Burada yemekten söz edilmemiştir. Çünkü katır ve eşeklerin yenmesi haramdır. Atlar ise çoğunlukla yemek kastı ile kullanılmazlar. Aksine nesilleri kesilme tehlikesinden dolayı yenmek için kesilmelerine engel olunur. Yoksa Buhari ile Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem at etinin yenilmesine izin vermiştir.

“Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır.” Kur’an-ı Kerim’in inişinden sonra insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatları için kullandıkları her şey de bu kapsama girer. Yüce Allah bunları isim vererek zikretmemiştir. Çünkü Allah, Kitab-ı Kerîm’inde ancak kullarının ya bizzat ya da benzerini bildiği şeyleri söz konusu eder. Eğer Kur’an’ın indiği dönemde benzeri bulunmayan şeyler söz konusu edilmiş olsa idi, o insanlar bundan neyin kastedildiğini anlamayacaklardı. Bu yüzden Allah, onların bildikleri şeylerin de bilmedikleri şeylerin de kapsamına gireceği bir temel söz konusu eder. Nitekim cennet nimetlerini söz konusu ederken de hurma, üzüm ve nar gibi benzerini görüp bildiğimiz şeyleri ismen söz konusu etmekte, benzerini bilmediğimiz şeyleri de: “İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır” (er-Rahman, 55/52) buyruğunda olduğu gibi toplu olarak söz konusu etmektedir. İşte burada da aynı şekilde bildiğimiz at, katır, eşek, deve, gemi gibi çeşitli binek araçlarını söz konusu ettikten sonra geri kalanları da “Bilemeyeceğiniz (daha nice) şeyler de yaratır” buyruğu ile topluca zikretmektedir.

وَعَلَى ٱللَّهِ قَصْدُ ٱلسَّبِيلِ وَمِنْهَا جَآئِرٌ وَلَوْ شَآءَ لَهَدَىٰكُمْ أَجْمَعِينَ ۝٩

9. Allah, maddi yolu söz konusu edip deve ve benzeri varlıklar sırtında bu yolu kat ettiklerini belirttikten sonra kendisine ulaştıran manevi yolu da zikrederek şöyle buyurmaktadır: “Doğru yolu” Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran, en kısa ve kestirme yol olan sırat-ı müstakimi “göstermek Allah’a aittir.” İnanç ve amel yönünden haktan sapmış olan yollar ise -ki bunlar sırat-ı mustakime muhalif olan her yoldur- Allah’a gitmekten alıkoyar, aksine bedbahtlık yurduna ulaştırır. Sırat-ı mustakîme hidâyet bulanlar, Rabblerinin izni ile bulmuştur, azgınlar ise o yoldan saparak sapıtmışlardır. “Eğer O, dilese idi elbette sizin hepinizi hidâyete erdirirdi.” Ama O, kimilerine lütuf ve keremi ile hidâyet vermiştir, kimilerine de hikmet ve adaletinin gereği olarak hidâyet vermemiştir.

هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً لَّكُم مِّنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ ۝١٠ يُنۢبِتُ لَكُم بِهِ ٱلزَّرْعَ وَٱلزَّيْتُونَ وَٱلنَّخِيلَ وَٱلْأَعْنَٰبَ وَمِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ۝١١

10-11. Bu, Allah’ın kudretinin kemalini göstermektedir. Zira O, şu ince ve lâtif buluttan suyu indirmiş, rahmeti gereği onda bol miktarda su var etmiştir. İnsanlar, bu sudan hem kendileri içerler, hem hayvanlarını suvarırlar, hem de ekinlerini sularlar. Bunun sonucunda da pek çok mahsüller ve pek bol nimetler yetişir.

وَسَخَّرَ لَكُمُ ٱلَّيْلَ وَٱلنَّهَارَ وَٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ وَٱلنُّجُومُ مُسَخَّرَٰتٌۢ بِأَمْرِهِۦٓ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ۝١٢

12. Yani menfaatleriniz ve çeşitli maslahatlarınız için bunca şeyleri faydanıza sunan, O’dur ki onlarsız hayatınızı devam ettirmenize imkân yoktur. Geceleyin sükûn bulur, uyur ve dinlenirsiniz, gündüzün ise geçiminizi sağlamak, din ve dünyanızda menfaatinize olan şeyleri gerçekleştirmek için dört bir yana yayılırsınız. Güneş ve ayla ışık, parlaklık, ağaç, mahsül ve bitkilerin gelişmesi, nemli şeyleri kurutma, yere ve bedenlere zararlı olan soğuğu izale etme vb. gibi varlıkları güneş ve ayın varlığına bağlı olan zorunlu ve temel ihtiyaçlar karşılanır. Ayrıca her ikisi ve yıldızlar göğü süsler, kara ve denizin karanlıklarında yol gösterir, vakitleri öğrenip hesap edebilme imkanı sağlar. Bunlar gibi daha pek çok işaretler ve türlü türlü deliller vardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah bu türlü “deliller”e işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır.” Yani yaratılış amacına uygun konularda tedebbür ve tefekkür için kullandıkları, görüp işittiklerini kavrayan akılları bulunan kimseler için deliller vardır ki bunların görmeleri, görmekten payı akılsız hayvanların payı gibi sadece bakmaktan ibaret olan gafillerin görmesi gibi değildir.

وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَٰنُهُۥٓ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ ۝١٣

13. Yani Allah’ın yeryüzünde kulları için yaratıp yaymış olduğu hayvan, ağaç, bitki vb. gibi renkleri de türleri de çeşitli, değişik faydaları olan bütün bu varlıklarda, Allah’ın kudretinin kemâline, ihsanının kapsamlılığına, lütfunun genişliğine apaçık bir delil vardır. Yalnızca O’na -hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- ibadet etmek gerektiğine açık bir işaret vardır. Bunlar, “düşünüp öğüt alan bir topluluk için” delildir. Yani faydalı bilgiyi hafızlarında canlı tutan, Allah’ın üzerinde düşünmeye kendilerini davet ettiği şeyler üzerinde dikkatle düşünen böylece Allah’ın azametine ve kudretine delil olacak şeyleri anlayan kimseler içindir.

وَهُوَ ٱلَّذِى سَخَّرَ ٱلْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا۟ مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا۟ مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى ٱلْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا۟ مِن فَضْلِهِۦ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ۝١٤

14. “Denizi, ondan taze et” yani avladığınız balıkları “yemeniz ve takınacağınız zineti” ki bu süsler güzelliğinize güzellik katar “çıkarmanız için istifadenize sunan” emrinize veren ve türlü menfaatlerinize hazırlayan yalnızca “O’dur.” bunda O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Gemilerin” küçük büyük deniz araçlarını “orada suyu yara yara” yani ön tarafıyla o muazzam deniz sularını yarıp ilerleyerek bir bölgeden bir başka bölgeye “gittiklerini görürsün.” yolcuları, onların erzaklarını, mallarını, rızık elde etmek ve Allah’ın lütfunu ve rızıklarını aramak için çıkan ticaret erbabını ve ticaret mallarını taşırlar. “Bunlar, hem lütfundan arayasınız hem de” bütün bunları sizin için kolaylaştırıp hazırlayan o yüce Zât’a “şükredesiniz” ve bunları lütfeden Allah’ı övesiniz “diyedir.” Kullara isteklerinin üstünde, temenni ettiklerinin ötesinde menfaat ve maslahatlarına olan şeyleri verip diledikleri her şeyden ihsanda bulunan Yüce Allah’a sonsuz hamd, şükür ve senâlar olsun. Bizler O’na gerektiği gibi hamd-u senâda bulunamayız. O, kendi zâtını övdüğü gibidir.

وَأَلْقَىٰ فِى ٱلْأَرْضِ رَوَٰسِىَ أَن تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَٰرًا وَسُبُلًا لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ۝١٥ وَعَلَٰمَٰتٍ وَبِٱلنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ ۝١٦

15-16. “Yeryüzünde sizi sarsmasın diye” yani Yüce Allah, kullarının faydası için “sabit dağlar” yani büyük dağlar yerleştirdi ki yeryüzü, üzerindekileri çalkalamasın ve insanlar onda rahatlıkla ekin ekip bina yapabilsinler, üzerinde yolculuk etme imkânı bulsunlar. Yeryüzünde uzak yerlerden çıkarıp gerek insanların kendilerinin gerekse de davarlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılamak için ihtiyaç olan yerlere ulaştırdığı, kimisi yeryüzü üzerinde kimisi de yerin altında ırmaklar ve tatlı su kaynakları yaratmış olması da Allah’ın rahmetinin bir parçasıdır. Nitekim insanlar, gerekli kazıları yaparak yeryüzünün altındaki su kaynaklarına ulaşır ve Allah’ın kendilerinin emrine vermiş olduğu hayvanlar, çeşitli aletler ve benzeri vasıtalarla bu suları çıkartırlar. Yeryüzünde uzak yerlere ulaştıracak şekilde yollar yaratmış olması da Allah’ın rahmetindendir. Bu yollar ile maksat olarak gözetilen yerlere ulaşılır. Öyle ki dağları iç içe girmiş ve ardı sıra devam edip giden bir yerde bile Yüce Allah’ın, bu dağlar arasından birtakım geçitler, gidip gelecekler için yollar yaratmış olduğunu görüyoruz.

أَفَمَن يَخْلُقُ كَمَن لَّا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ۝١٧

17. Yüce Allah, çok muazzam varlıkları yaratmış olduğunu ve ihsan etmiş olduğu genel kapsamlı nimetlerini söz konusu ettikten sonra, hiç kimsenin kendisine benzemediğini, kendisinin eşi ve dengi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Hiç” bütün yaratılmışları var eden ve dilediğini mutlaka yapan “yaratanla” az olsun, çok olsun hiçbir şey “yaratamayana bir olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” ki ibadeti tümü ile hak edenin yalnızca yaratmada tek olan zat olduğunu anlayasınız. Yaratmasında, yaratıkların işlerini idare etmesinde, bir ve tek olduğu gibi O, ulûhiyetinde, tevhidinde ve ibadette de bir ve tektir. Nasıl ki O, sizi de başkalarını da yaratmakta ortaksız ise siz de ibadetinizde O’na ortak koşmayın, aksine dininizi yalnız ve yalnız O’na halis kılın.

وَإِن تَعُدُّوا۟ نِعْمَةَ ٱللَّهِ لَا تُحْصُوهَآ إِنَّ ٱللَّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ ۝١٨

18. “Allah’ın nimetlerini” şükür için değil sadece adet olarak “saymaya kalkışsanız” şükretmek şöyle dursun, mümkün değil “onları sayamazsınız.” Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık ve gizli nimetleri nefesler ve anlar sayısıncadır. Kulların bildiği ve bilmediği nimetlerle musibetleri onlardan defetmesi şeklindeki her türlü nimet sayılamayacak kadar çoktur. “Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Nimetleri pek çok olmakla birlikte sizin azıcık şükrünüze dahi rıza ile karşılık verir.

وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ۝١٩ وَٱلَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ ۝٢٠

19. O’nun rahmeti geniş, ihsanı kapsamlı, mağfireti bütün kulları kuşatıcı olmasının yanı sıra O, ilmi ile de onları kuşatmıştır: “Allah” O’ndan başka kendilerine ibadet edilenlerden farklı olarak “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.”

20. “Allah’tan başka yalvardıklarınız ise” az olsun, çok olsun “hiçbir şey yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmışlardır.” Var olabilmek için Allah’a muhtaç oldukları halde nasıl bir şey yaratabilirler ki!?

أَمْوَٰتٌ غَيْرُ أَحْيَآءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ ۝٢١ إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ فَٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ ۝٢٢

21. Diğer taraftan bunlarda ne ilim, ne onun dışındaki kemâl sıfatlarından hiçbirisi yoktur. “Hem diri değil, ölüdürler.” Ne işitirler, ne görürler, ne de bir şeye akıl erdirebilirler. Nasıl olur da siz bunları âlemlerin Rabbinin yanısıra ilâh edinebilirsiniz? Müşriklerin akılları ne kadar da kıttır! Ne kadar sapık, ne kadar bozuktur! Çünkü yanlış olduğu her şeyden daha açık bir gerçek olarak ortada bulunan bir hususu bile görememişlerdir. Onlar bütün yönleri ile eksik, kemal sıfatlarının ve fiillerinin hiçbirisine sahip olamayan varlıklarla, bütün yönleri ile kemâl sıfatlarına sahip ve bu kemâl sıfatlarının da en mükemmel ve en azametli olanına sahip mutlak kemâl sahibi Yüce Allah’ı eşit tutmuşlardır. Halbuki Yüce Allah, her şeyi kuşatan bir bilgiye, her şeyi kapsayan kudrete, bütün kainatı dolduran geniş bir rahmete sahiptir. Hiçbir yaratılmışın, sıfatlarının bir kısmını dahi kuşatma gücüne sahip olamayacağı şekilde hamd, üstünlük, büyüklük ve azamet yalnız O’nundur. Bu nedenle de şöyle buyurmaktadır:

22. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” O da bir ve tek, eşsiz, doğmamış, çocuk edinmemiş ve hiçbir dengi bulunmayan, Samed olan Allah’tır. İman ve ilim sahibi kimselerin akıl ve kalpleri, O’nun celal ve azametini idrak etmiş, büyük bir sevgi ile O’na bağlanmış, bedenî ve malî olarak yakınlaştırıcı bütün amelleri yalnızca O’na halis kılmış, kalbi amellerini de azalarının amellerini de yalnızca O’na yöneltmiş, güzel isimleri, sıfatları ve mukaddes filleri ile O’na hamd-u senada bulunmuşlardır. “Öyle iken ahirete inanmayanların kalpleri” bu büyük gerçeğe karşı “inkarcıdır” Halbuki cehalet ve inat itibari ile yaratılmışların en aşırıları dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği şeyi yani Allah’ın tevhidini inkâr ederler. “ve onlar” Allah’a ibadete karşı “büyüklenmektedirler.”

لَا جَرَمَ أَنَّ ٱللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُسْتَكْبِرِينَ ۝٢٣

23. “Hiç kuşkusuz” bir gerçek ki “Allah, onların” çirkin amellerinden “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, kibirlenenleri sevmez.” Aksine onlara en ileri derecede buğzeder ve amellerine uygun şekilde onları cezalandıracaktır: “Şüphesiz kibirlenip de bana ibadetten yüz çevirenler, yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.” (el-Mümin, 40/60)

وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَآ أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوٓا۟ أَسَٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ ۝٢٤

24. Allah müşriklerin Allah’ın âyetlerini aşırı derecedeki yalanlayışlarını da haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Onlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiği zaman” yani onlara Allah’ın kullara ihsan etmiş olduğu en büyük nimet olan Kur’an ve vahye dair soru sorulduğunda ve bu konuda kanaatiniz nedir, sizler acaba bu nimete şükredip itiraf mı ediyorsunuz, yoksa bunu inkâr edip ona karşı inatla direniyor musunuz, denildiğinde onların verdikleri cevap, cevapların en çirkini ve en aşağısı olur: “Eskilerin efsaneleri” yani Muhammed’in sallalahu aleyhi ve sellem uydurup Allah’a isnat ettiği bir yalandır. O, ancak insanların nesilden nesile, birbirinden nakledegeldikleri, kimisi doğru, kimisi yalan olan geçmişlere ait hikayelerden ibarettir “derler.”

لِيَحْمِلُوٓا۟ أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ ٱلَّذِينَ يُضِلُّونَهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلَا سَآءَ مَا يَزِرُونَ ۝٢٥

25. Bu iddiada bulunmakla kalmayıp kendilerine tâbi olanları da buna çağırırlar. O nedenle onların günahlarını da kıyamet gününe kadar onlara uyacakların günahlarının bir kısmını da yüklenirler: “Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” yani onların, kendilerine yaptığı davet dışında hiçbir bilgisi bulunmayan ve sadece onları taklit eden kimselerin günahlarının da bir kısmını, yani onları davet etmelerinin günahını yüklenirler. Ne yaptıklarını bilenlere gelince herkes, bağımsız olarak kendi suç ve günahından sorumlu olacaktır. Çünkü o da kendisini çağıranların bildiği şeyleri bilmektedir. “Haberiniz olsun, yüklendikleri, ne kötüdür!” Yani hem kendilerinin hem de saptırdıkları kimselerin günahlarından oluşan ve sırtlarına oldukça ağır gelen o günah yükü, pek kötü bir yük olacaktır.

قَدْ مَكَرَ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَأَتَى ٱللَّهُ بُنْيَٰنَهُم مِّنَ ٱلْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ ٱلسَّقْفُ مِن فَوْقِهِمْ وَأَتَىٰهُمُ ٱلْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ ۝٢٦ ثُمَّ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَآءِىَ ٱلَّذِينَ كُنتُمْ تُشَٰٓقُّونَ فِيهِمْ قَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ إِنَّ ٱلْخِزْىَ ٱلْيَوْمَ وَٱلسُّوٓءَ عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ ۝٢٧

26 - 27. “Kendilerinden öncekiler de” peygamberlerine “tuzak kurmuşlardı.” Onların getirdikleri gerçeği reddetmek için çeşitli hileli yollara baş vurmuşlardı. Bu tuzaklarının bir parçası olarak da dehşet verici saraylar bina etmişlerdi de “Nihâyet Allah, binalarına temellerinden geldi de” Yani Yüce Allah’ın emri bunlara temellerinden ve esaslarından geldi ve “üstlerindeki tavan başlarına çöktü.” Böylelikle kurdukları binalar, kendisi ile cezalandırıldıkları bir azap oldu. “Azap onlara hiç farkında olmadıkları yerden geldi.” Çünkü onlar, inşa ettikleri binaların kendilerine fayda vereceğini, azaba karşı kendilerini koruyacağını sanıyorlardı. Ama azap, bizzat yaptıkları binaların ve temellerini sağlamlaştırdıkları yapıların içinde başlarına geldi.

u, Yüce Allah’ın, düşmanlarının hile ve tuzaklarını boşa çıkarmasına dair en güzel örneklerden birisidir. Şöyle ki onlar, peygamberleri yalanlamaya koyulunca düşündüler, ölçüp biçtiler. Kendileri için batıldan hareketle başvuracakları ve kendisi vasıtası ile peygamberlerin getirdiklerini reddedecekleri birtakım esaslar ve ilkeler ortaya attılar. Aynı şekilde peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük yapmak ve onlara zarar vermek için de çeşitli hilelere başvurdular. Sonunda onların hile ve tuzakları aleyhlerine bir vebal oldu. Onların aldıkları tedbirler yıkımlarına sebep oldu. Çünkü onların giriştikleri hile ve tuzaklar, kötü amaçlı idi. “Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.” (Fatır, 35/43) Bu, onların dünyadaki azabıdır. Âhiret azabı ise elbetteki daha rezil edicidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyamet gününde de onları rüsvay edecek” yani bütün insanların gözü önünde onları rezil edecek, Allah’a karşı iftiralarını ve yalanlarını herkesin önünde açıklayacak “ve: Hani nerede uğruna çekiştiğiniz ortaklarım? diyecek.” Yani kendileri için Allah’a ve O’nun tarafında olanlara karşı savaş açıp düşmanlık ettiğiniz ve “Allah’ın ortakları” olduğunu iddia ettiğiniz ortaklar? Onlara bu soru sorulacağı vakit kendi sapıklıklarını itiraf etmekten ve bilerek inat ettiklerini kabul etmekten başka verecek bir cevapları olmayacak, o nedenle de: “Onlar bizi terk edip kayboldular, diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir.” (el-Araf, 7/37)

“Kendilerine ilim verilenler” yani Rabbanî âlimler de “diyecekler ki: Hiç şüphesiz bugün” yani kıyamet günü “zillet ve azap kâfirlerin üzerinedir.” Bu buyruk, ilim ehlinin üstünlüğüne, onların bu dünyada da şahitlerin ayağa kalkacağı günde de hak ile konuşup doğruyu söyleyeceklerine, söyleyecekleri sözlerin gerek Allah nezdinde, gerek insanlar nezdinde muteber olduğuna bir delildir.

ٱلَّذِينَ تَتَوَفَّىٰهُمُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ ظَالِمِىٓ أَنفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا۟ ٱلسَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِن سُوٓءٍۭ بَلَىٰٓ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمٌۢ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ۝٢٨

28. Daha sonra Yüce Allah, ölümleri esnasında ve kıyamet gününde bu gibi zalimlere neler yapacağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “O (kafirler) ki nefislerine zulmeder bir halde iken” yani zulüm ve azgınlıklarının ileri dereceye varmış olduğu ve artık zalimlerin karşı karşıya kalacakları çeşitli azapların, rezilliklerin ve zilletin anlaşıldığı o halde “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada: “Biz hiçbir kötülük işlemezdik” diyerek teslim olurlar.” ve Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkları inkâr ederek bu sözleri söylerler. Bunun üzerine onlara: “Elbette (işliyordunuz)” sizler kötü işler yapıyordunuz, “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Dolayısı ile yaptıklarınızı inkârın size hiçbir faydası olmayacaktır, denilecektir. Bu, kıyametin bir aşamasında olacaktır. Orada kendilerine fayda vereceği zannı ile dünyadaki hallerini inkâr edeceklerdir. Ancak azaları, aleyhlerine şahitlik edip izledikleri yol açıkça ortaya çıktığında itirafta bulunacaklardır. O nednele günahlarını itiraf etmedikçe cehennem ateşine girmeyeceklerdir.

فَٱدْخُلُوٓا۟ أَبْوَٰبَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى ٱلْمُتَكَبِّرِينَ ۝٢٩

29. “O nedenle içinde ebediyen kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!” Cehennemin kapılarından girdiklerinde de belli amelleri işleyen herkes, kendi durumuna uygun olan kapıdan girecektir. “Büyüklenenlerin yeri” olan cehennem ateşi “ne kötüdür!” Çünkü orası pişmanlık duyulacak bir yerdir. Bedbahtlığın ve acının mekanıdır. Üzüntü ve kederlerin yurdudur. Hayy ve Kayyum olan Allah’ın gazab mahallidir. Üzerlerindeki azap hafifletilmeyecek, bir gün olsun o can yakıcı cezaları kaldırılmayacaktır. Çünkü artık Rahîm olan Rab onlardan yüz çevirmiş ve o büyük azabı onlara tattırmıştır.

وَقِيلَ لِلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟ مَاذَآ أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا۟ خَيْرًا لِّلَّذِينَ أَحْسَنُوا۟ فِى هَٰذِهِ ٱلدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ ٱلْـَٔاخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ ٱلْمُتَّقِينَ ۝٣٠

30. Yüce Allah, indirdiklerini yalanlayanların sözlerini zikrettikten sonra takvâ sahiplerinin neler söylediklerinden söz etmektedir. Onlar, Allah’ın indirdiklerinin, pek büyük bir nimet olduğunu anlamış, kullarına lütfedip ihsan ettiği pek büyük bir hayır olduğunu itiraf etmiş, bu nimeti güzel bir şekilde benimsemiş, kabul ve itaat ile karşılamış, ondan dolayı Allah’a şükretmiş ve onu öğrenip gereğince amel etmişlerdir. “Bu dünyada” gerek Allah’a ibadetlerinde ihsan üzere olanlara, gerekse kullara ihsanda bulunarak “iyi hareket edenlere güzellik” geniş bir rızık, mutlu bir yaşam, kalp huzuru, güvenlik ve sevinç “vardır. Âhiret yurdu ise” bu dünya yurdundan, bu dünya yurdundaki çeşitli zevk ve arzulardan “elbette daha hayırlıdır.” Çünkü bu dünyanın nimetleri azdır, sonu gelir ve kesintiye uğrar. Çeşitli afetlerle doludur. Âhiret nimetleri ise böyle değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir!”

جَنَّٰتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَآءُونَ كَذَٰلِكَ يَجْزِى ٱللَّهُ ٱلْمُتَّقِينَ ۝٣١ ٱلَّذِينَ تَتَوَفَّىٰهُمُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلَٰمٌ عَلَيْكُمُ ٱدْخُلُوا۟ ٱلْجَنَّةَ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ۝٣٢

31. “(O yurt) Adn cennetleridir ki onlar, oraya gireceklerdir. Altlarından ırmaklar akacaktır. Orada onlar için diledikleri her şey vardır.” Canları ne isterse, neyi dileyecek olurlarsa onu en mükemmel ve en güzel şekilde elde ederler. Kalplere lezzet, ruhlara sevinç verecek nitelikte olup da isteyecekleri herhangi bir nimetin önlerinde hazır olmaması mümkün değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, cennet ehline temenni edecekleri her şeyi verecektir. Hatta onlara hatırlarına gelmeyecek birtakım nimetleri dahi hatırlatacaktır. Lütuf, kerem ve cömertliğinin sınırı bulunmayan, zatî sıfatlarında, fiilî sıfatlarında, bu sıfatların tecellilerinde, egemenliğinin ve melekutunun azametinde hiçbir benzeri bulunmayan Allah’ın şanı ne yücedir! “İşte Allah” gazabından ve azabından sakınan “muttakileri” yani kendilerine farz kıldığı; kalple, beden ve dille yapılan gerek kendi hakkı, gerek kullarının hakkı ile ilgili olan farzları ve vecibeleri eda eden, Allah’ın kendilerine yasakladığı şeyleri de terk eden kimseleri “böyle mükâfaatlandırır.”

32. “O (muttakiler) ki” takva hallerini sürdürerek “tertemiz bir halde iken” kendilerine bulaşabilecek, imanlarına halel getirebilecek her türlü eksiklik ve kirden arınmış ve arındırılmış olarak; böylelikle de Allah’ı bilmek ve sevmek sonucu kalpleri tertemiz olmuş; O’nu anmak, O’nu övmekle dilleri, O’na itaat etmek, O’na yönelmekle de organları arınmış olarak “melekler, onların ruhlarını aldığı sırada” her türlü afetten uzak ve yalnız size has olmak üzere eksiksiz bir esenlik dileği olarak “Selam size” siz artık hoşunuza gitmeyecek her bir şeyden yana esenliktesiniz, “yapmakta olduklarınız” Allah’a iman, O’nun emirlerine bağlanmak gibi yaptıklarınız “sebebiyle girin cennete” derler. Cennete girip cehennem ateşinden kurtuluşun temel sebebi, salih ameldir. Bu ameli de onlar, Allah’ın rahmet ve lütfu ile yaparlar, kendi güç ve imkânları ile değil.

هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّآ أَن تَأْتِيَهُمُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ أَوْ يَأْتِىَ أَمْرُ رَبِّكَ كَذَٰلِكَ فَعَلَ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ ٱللَّهُ وَلَٰكِن كَانُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ۝٣٣

33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kendilerine âyetler geldiği halde iman etmeyen, öğüt verildiği halde öğüt almayan bu kimseler neyi gözlüyor, neyi bekliyorlar? Ruhlarını kabzetmek üzere “meleklerin gelmesini yahut Rabbinin” başlarına gelecek azap “emrinin gelip çatmasını mı bekliyorlar?!” Çünkü onlar, gerçekten bu azabın başlarına gelmesini hak etmişlerdir. “Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.” Yalanlamış, küfre sapmış ve iman etmemişlerdi de nihayet azap tepelerine inmişti. “Allah” azap etmekle “onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Çünkü nefisler, Allah’a ibadet etmek ve sonunda Allah’ın lütuf ve ihsanın yurduna ulaşmak üzere yaratılmışlardır. Onlarsa bu nefislerine zulmettiler ve yaratılış sebeplerini terk ederek nefislerini sürekli hakirliğe ve kurtuluşu imkânsız bir bedbahtlığa maruz bıraktılar.

فَأَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا۟ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ ۝٣٤

34. İşte “bunun için de işlediklerinin kötülüğü” amellerinin cezası ve bunun etkileri “başlarına geldi ve alay edip durdukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.” Zira onlar, peygamberleri azap ile kendilerini korkutup uyardığında o azap ile alay ediyorlar, bu azabı haber verenlerle de dalga geçiyorlardı. İşte kendisi ile alay ettikleri o azap başlarına geldi.

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أَشْرَكُوا۟ لَوْ شَآءَ ٱللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَىْءٍ نَّحْنُ وَلَآ ءَابَآؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَىْءٍ كَذَٰلِكَ فَعَلَ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى ٱلرُّسُلِ إِلَّا ٱلْبَلَٰغُ ٱلْمُبِينُ ۝٣٥

35. Yani müşrikler, şirk koşmalarına Allah’ın meşîetini/dilemesini delil gösterirler. Yüce Allah dileseydi, kendilerinin şirk koşmayacaklarını ve bahîre, vasîle, hâm vb. hayvanlardan herhangi birini ya da başka şeyleri haram kılmayacaklarını iddia ettiler. Bu, batıl bir delildir. Çünkü hak olsaydı Yüce Allah, kendisine şirk koştukları için onlardan öncekileri cezalandırmazdı. Oysa onlardan öncekileri Allah, en çetin azaplar ile cezalandırmıştır. Eğer Allah, onların bu yaptıklarını beğense idi elbetteki onlara azap etmezdi. Ancak onların bu sözlerinden maksatları, sadece peygamberlerin getirdikleri hakkı reddetmektir. Yoksa onlar, bu hususta Allah’a karşı herhangi bir delile sahip olmadıklarını kendileri de biliyorlardı. Zira Allah, onlara emir ve yasaklar göndermiş ve kendilerini mükellef tuttuğu görevleri yerine getirme imkânını vermiş, fiillerini ortaya koyabilecek şekilde kendilerine güç ve irade vermiştir. Onların kaza ve kaderi delil göstermeleri batılın en batılıdır. Diğer taraftan herkes, maddi deliller ile ve müşahade ile açıkça bilmektedir ki insan, herhangi bir tartışma söz konusu olmaksızın irade ettiği işleri yapabilecek bir güce sahiptir. Böylece onlar, bu sözleri ile hem Allah’ı ve Peygamber’i yalanlamakta, hem de aklî gerçekleri ve tecrübeyle sabit somut hakikatleri yalanlamakta idiler.

“Peygamberlere” kalplere ulaşan ve herhangi bir kimsenin Allah’a karşı ileri sürebileceği bir delil bırakmayan “apaçık bir tebliğden başkası düşer mi hiç?!” Peygamberler, onlara Rablerinin emir ve yasaklarını tebliğ ettikten sonra kavimleri, onlara karşı kaderi delil olarak gösterecek olurlarsa artık peygamberlerin yapabilecekleri bir şey yoktur. Onların hesabını görmek Allah’a aittir.

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِى كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولًا أَنِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ وَٱجْتَنِبُوا۟ ٱلطَّٰغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى ٱللَّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ ٱلضَّلَٰلَةُ فَسِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ فَٱنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُكَذِّبِينَ ۝٣٦

36. Allah Teâlâ, bütün ümmetlere karşı delilini ortaya koymuş olduğunu, ister önceden geçmiş, ister sonra gelmiş olsun her bir ümmet arasında mutlaka bir rasul göndermiş olduğunu, hepsinin de ittifakla aynı çağrıyı yapıp aynı dini tebliğ ettiklerini haber vermektedir. Bu da O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmektir: “Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının.” Ümmetler ise peygamberlerin çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır: “Allah içlerinden kimine hidâyet vermiş” onlar da ilmen ve amelen peygamberlere tâbi olmuşlardır; “kiminin üzerine de sapıklık hak olmuştur.” Onlar da sapıklık yoluna uymuşlardır. “Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezin de yalanlayanların sonu nasıl olmuş, bir bakın!” Sizler bu konuda hayret verecek şeyler göreceksiniz. Ne kadar yalanlayıcı geçmiş ise mutlaka âkıbetinin helâka uğramak olduğunu göreceksiniz

إِن تَحْرِصْ عَلَىٰ هُدَىٰهُمْ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهْدِى مَن يُضِلُّ وَمَا لَهُم مِّن نَّٰصِرِينَ ۝٣٧

37. “Onların hidâyete ermelerini (ne kadar) arzu etsen” ve bu uğurda bütün gayretini ortaya koysan da “(şunu bil ki) Allah saptırdığı kimseye hidâyet vermez.” O, hidâyet için bütün sebepleri yerine getirecek olsa dahi yine Allah’tan başka kimse ona hidâyet veremez. “Onların” Allah’ın azabına karşı onlara yardım edecek ve O’nun intikamına karşı onları koruyacak “hiçbir yardımcıları da yoktur.”

وَأَقْسَمُوا۟ بِٱللَّهِ جَهْدَ أَيْمَٰنِهِمْ لَا يَبْعَثُ ٱللَّهُ مَن يَمُوتُ بَلَىٰ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ۝٣٨

38. Yüce Allah, peygamberini yalanlayan müşriklerin durumunu haber vermektedir. Onlar, Allah’ı yalanlamak maksadı ile O’nun ölüleri diriltmeyeceğine, toprak haline dönüştükten sonra onları diriltmeye gücünün yetmeyeceğine dair oldukça ağır ve pekiştirilmiş yeminlerle and içtiler. Allah ise onları yalanlayarak: “Hayır” kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bir günde onları diriltecek ve bir araya getirecektir. Zira “bu, O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı” asla değiştirmeyeceği ve caymayacağı “hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Ve onlar büyük cahillikleri dolayısı ile öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılığının görüleceğini inkâr ederler.

لِيُبَيِّنَ لَهُمُ ٱلَّذِى يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ أَنَّهُمْ كَانُوا۟ كَٰذِبِينَ ۝٣٩ إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَىْءٍ إِذَآ أَرَدْنَٰهُ أَن نَّقُولَ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ ۝٤٠

39. Daha sonra Allah, amellerin karşılığının verilişinin ve öldükten sonra dirilişin hikmetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “(Böylece) hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri” büyük küçük tüm meseleleri “onlara açıklayacak” bunların gerçek mahiyetlerini onlara beyan edecek “ve kafirler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bileceklerdir” Amellerini görünce pişmanlıklara boğulacaklardır. O vakit Allah ile birlikte tapındıkları tanrılarının kendilerine hiçbir faydaları olmayacaktır. Rabbinin emri gelince tapındıkları varlıkların cehennem odunu olduklarını göreceklerdir. Güneş ve ay tortop edilip ışıkları söndürülecek, yıldızlar etrafa savrulacak, bunlara tapınan kimseler de onların, Allah’ın emrine amade kullar olduklarını, bütün hallerinde Allah’a muhtaç olduklarını anlayacaklardır.

40. Bütün bu işlerin hiçbirisi, Allah için zor ve güç değildir, O’na ağır gelmez. Çünkü O, bir şeyi diledi mi ona: “Ol” der, o da herhangi bir karşı koyma ve herhangi bir direniş söz konusu olmaksızın derhal ve O’nun dilediği şekilde ve murad ettiği gibi oluverir.

وَٱلَّذِينَ هَاجَرُوا۟ فِى ٱللَّهِ مِنۢ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا۟ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ ٱلْـَٔاخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ ۝٤١

41. Daha sonra Allah, türlü sıkıntılarla sınanan mü’minlerin üstünlüğünü haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır: “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda” yani O’nun yolunda ve rızası uğrunda kendilerini küfür ve şirke geri döndürmek maksadı ile kavimleri tarafından çeşitli işkence, sıkıntı ve eziyetlerle zulme uğradıktan sonra vatanlarını ve arkadaşlarını terk ederek “hicret edenleri” yani Rahman’a itaat için göç edenleri “dünyada mutlaka güzel bir yerde barındıracağız.” Allah onlara iki mükafat vaat etmiştir: Dünyadaki peşin mükâfat şudur: Geniş bir rızık ve hicret ettikten sonra gözle görülen rahat yaşam, düşmanlarına karşı zafer, ülkeleri fethetmek ve oralardan büyük ganimetler elde etmek, böylelikle büyük servetlere sahip olmak. Bundan ayrı olarak Allah’ın peygamberi vasıtası ile kendilerine vaat etmiş olduğu “âhiret mükâfatı ise” bundan daha hayırlı ve dünya mükâfatından “daha büyüktür.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İman edip de hicret edenlerin, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenlerin, Allah katında dereceleri pek büyüktür. İşte umduklarını elde edenler onlardır. Rableri onları katından bir rahmet, hoşnutluk, içlerinde tükenmez ve kalıcı nimetler bulunan kendilerine ait cennetler ile müjdeler. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Gerçekten Allah katında büyük bir mükâfat vardır.” (et-Tevbe, 9/20-22)

“Keşke bilselerdi!” Yani eğer onlar, Allah’ın iman edip de kendi yolunda hicret edenlere hazırlamış olduğu ecir ve mükâfatı kesin olarak bilselerdi hiç kimse ondan geri kalmazdı.

ٱلَّذِينَ صَبَرُوا۟ وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ ۝٤٢

42. Sonra Allah Teala gerçek velilerinin/dostlarının niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar” Allah’ın emirlerini yerine getirmede, yasaklarından kaçınmada, acı ve ızdırap verici takdirlerine, Allah uğrunda işkence ve mihnetlere dayanıp “sabredenler ve yalnızca Rablerine tevekkül edenlerdir.” O’nun sevdiği şeyleri yerine getirmek hususunda kendilerine değil, yalnızca O’na güvenenlerdir. İşte bu vesile ile işleri başarıya ulaşır, durumları istikamet üzere olur. Şüphesiz ki sabır ve tevekkül, bütün işlerin esasını teşkil eder. Bir kimse eğer hayır namına herhangi bir şeyi elinden kaçırmışsa hiç şüphesiz bu, sabırsızlığı, kendisinden istenen şeyleri yerine getirme uğrunda gayretini harcamadığı yahut da Allah’a tevekkülsüzlüğü ve O’na güvenip dayanmaması dolayısı iledir.

وَمَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُّوحِىٓ إِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُوٓا۟ أَهْلَ ٱلذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ۝٤٣

43. Daha sonra Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır: “Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine” Allah’ın kullarına bir lütuf ve ihsanı olmak üzere şeriat ve hükümler “vahyettiğimiz” -yoksa onlar kendiliklerinden bir şey getirmemişlerdir- “birtakım erkeklerden başkası değildi.” Yani sen daha önce benzeri görülmemiş bir peygamber değilsin. Biz senden önce melekleri değil, aksine kâmil erkekleri peygamber olarak gönderdik. Bunlar kadın da değillerdi. “Eğer” öncekilerin haberlerini “bilmiyorsanız” ve acaba Allah erkekleri mi peygamber olarak göndermiş? diye şüphe ediyorsanız “zikir ehline” sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlara “sorun.” Üzerlerine Kitaplar ve apaçık belgeler inmiş olan, bunları öğrenmiş ve kavramış bulunan, bu hususları bilen ilim ehline sorun. Bunların hepsi kesinlikle bilir ki Allah, daha önce de mutlaka şehir ahalisinden olan ve kendilerine vahyettiği erkekleri peygamber olarak göndermiştir. Bu âyet-i kerimenin umumi ifadesi, ilim ehlini övmekte ve ilmin en üstün çeşidinin Allah’ın indirmiş olduğu Kitab’ı bilmek olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah, bilmeyen kimselere bütün hususlarda ilim ehline başvurmayı emretmektedir. Bunun kapsamında ilim ehlinin adaletli olduğu anlatılmakta ve onlar tezkiye edilmektedir. Çünkü Allah, onlara soru sorulmasını emretmekte ve bu yolla da cahilin sorumluluktan kurtulabileceğini belirtmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın ilim ehli olanları vahyine ve indirdiği buyruklara ehil kimseler olarak tayin ettiğini, onların da kendilerini tezkiye etmek ve kemal sıfatlara sahip kılmakla emrolunduklarını göstermektedir. Zikir ehlinin en faziletlileri ise bu Kur’an-ı Azim’in ehlidir. Onlar, gerçek anlamı ile zikir ehlidirler ve bu isme başkalarından daha layıktırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

بِٱلْبَيِّنَٰتِ وَٱلزُّبُرِ وَأَنزَلْنَآ إِلَيْكَ ٱلذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ۝٤٤

44. “Sana da bu Zikir’i” yani kulların gerek duyacakları dini ve dünyevi, zahiri ve batıni bütün hususların anıldığı bu Kur’an-ı Kerim’i “indirdik ki insanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasın” bu da bu Kitab’ın lafızlarını ve anlamlarını açıklamayı kapsamaktadır “ve onlar da iyice” o Kitab üzerinde “düşünsünler” ve böylelikle kendi istidatlarına ve ona yönelişlerine göre onun hazine ve ilimlerinden yararlanacakları şeyleri çıkarsınlar.

أَفَأَمِنَ ٱلَّذِينَ مَكَرُوا۟ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن يَخْسِفَ ٱللَّهُ بِهِمُ ٱلْأَرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ ٱلْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ ۝٤٥ أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِى تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ ۝٤٦ أَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلَىٰ تَخَوُّفٍ فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَّحِيمٌ ۝٤٧

45 - 47. Bu buyrukla Yüce Allah; kâfirleri, yalanlayanları ve çeşitli masiyetler işleyenleri farkında olmaksızın azabın ansızın onları yakalayabileceği gerçeği ile uyarmaktadır. Bu azap, onların ya üstlerinden tepelerine inecek yahut da altlarından, yerin dibine geçirilmek sureti ile veya başka bir şekille onlara gelecektir. Ya da onlar gezip dolaşırken, işleri ile meşgul olurken ve azaba uğramak hatırlarına bile gelmediği bir zamanda yahut da azaptan korktukları bir sırada azaba duçar olacaklardır. Onlar, hiçbir halde Allah’ı âciz bırakamazlar, aksine Allah’ın kabzasındadırlar, idareleri de O’nun elindedir. Ne var ki O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” İsyankârları cezalandırmakta acele etmez. Aksine onlara mühlet verir, afiyet verir, kendisine ve gerçek dostlarına eziyet vermelerine rağmen onlara rızık verir. Hatta tevbe kapılarını önlerinde açık tutar ve onları kendilerine zararlı olan kötülüklerden vazgeçmeye çağırır. Bunları yaptıkları takdirde de hem en büyük lütuf ve ihsanları hem de işledikleri günahların affedilip bağışlanacağını vaat eder. O halde günahkâr kimseler, bütün hallerinde Allah’ın nimetleri üzerlerine inerken, isyanlarının her an Rablerinin huzuruna yükselmesinden utanmalıdırlar ve bilmelidirler ki Yüce Allah, mühlet verse de ihmal etmez. O, isyankârları yakaladı mı aziz ve kudretli olanın yakalayışı gibi yakalar. Öyleyse isyankâr kimseler, O’na tevbe etmeli, bütün hallerinde O’na dönmelidirler. Çünkü O, “çok şefkatli, pek merhametlidir.” O halde O’nun geniş rahmetine, her şeyi kapsayan lütuf ve ihsanına koşmakta, Rahim olan Rabbin lütfuna ulaştıran yolları izlemekte eli çabuk tutmak gerekir. Bu ise O’nun takvası gereğince ve O’nun sevdiği, razı olacağı şeyler çerçevesinde amelde bulunmakla olur.

أَوَلَمْ يَرَوْا۟ إِلَىٰ مَا خَلَقَ ٱللَّهُ مِن شَىْءٍ يَتَفَيَّؤُا۟ ظِلَٰلُهُۥ عَنِ ٱلْيَمِينِ وَٱلشَّمَآئِلِ سُجَّدًا لِّلَّهِ وَهُمْ دَٰخِرُونَ ۝٤٨

48. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Rablerinin tevhidi, azamet ve kemali hususunda şüphe içerisinde bulunanlar, “Allah’ın yarattığı şeylerin” bütün yarattıklarının “gölgelerinin” nasıl değişip durduğunu “boyun eğip Allah’a secde eder bir halde sağa ve sola yatarak döndüklerini” yani Rablerine azamet ve celali önünde zilletle ve itaat ile boyun eğerek secde ettiklerini “görmediler mi?” Hepsi bu emir, tedbir ve hakimiyet altında zillet ile eğilmişlerdir. Allah’ın hükmü altında ve O’nun idaresi, emir ve buyrukları çerçevesinde bulunmayan hiçbir varlık yoktur.

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَٱلْمَلَٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ۝٤٩

49. “Göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa” konuşan ve konuşmayan bütün “hepsi Allah’a secde eder.” Şerefli “melekler de (secde ederler).” Bütün varlıkların Allah’a secde ettiklerinin belirtilmesinden sonra bilhassa melâike-i kirâmın söz konusu edilmesi faziletleri, şerefleri ve ibadetlerinin çokluğundan dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah: “ve hiç kibirlenmezler” buyurmaktadır. Yani onlar çokluklarına, ahlâk ve güçlerinin büyüklüklerine rağmen Allah’a karşı büyüklenmezler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Mesih de mukarreb melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler.” (en-Nisâ, 4/172)

يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ ۝٥٠

50. Yüce Allah melekleri çokça itaat ve kendisine boyun eğmek ile övdükten sonra hem zatı ile, hem kahr-u galebesi ile hem de vasıflarının kemali ile üstlerinde olan Allah’tan korktuklarını belirterek de onları övmektedir. Onlar, Allah’ın kahr-u galebesi altında zillet ile itaat ederler “ve emrolunduklarını yaparlar.” Allah kendilerine ne emrederse O’nun emrini itaatle ve isteyerek yerine getirirler. Yaratılmışların Yüce Allah’a secde etmeleri iki türlüdür: Birincisi zorunlu olan ve kemal sıfatlarına sahip olana zata delalet eden secdedir. Bunda mü’min, kâfir, iyi, kötü, konuşan ve konuşmayan bütün canlılar ortaktır. Diğeri ise Yüce Allah’ın dostlarına, mü’min kullarına, meleklere vb. mahluklara has olan ihtiyarî ve gönülden yapılan secdedir.

وَقَالَ ٱللَّهُ لَا تَتَّخِذُوٓا۟ إِلَٰهَيْنِ ٱثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ فَإِيَّٰىَ فَٱرْهَبُونِ ۝٥١

51. Yüce Allah, ortak koşulmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesini emretmekte, buna da nimetleri ihsan edenin yalnızca kendisi olduğunu ve vahdaniyetini delil gösterip şöyle buyurmaktadır: “İki ilâh edinmeyin.” Ulûhiyetinde O’na hiç kimseyi ortak koşmayın. Çünkü “O, ancak tek bir ilahtır.” Azametli sıfatlarında bir ve tektir, bütün fiillerinde eşsiz ve ortaksızdır. O; zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde nasıl tekse siz de ibadetinde O’nu tevhid etmelisiniz. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Onun için yalnız benden korkun.” Yalnız benden korkun, benim emirlerimi yerine getirin, yasaklarımdan sakının, yarattıklarımdan hiçbir kimseyi bana ortak koşmayın. Çünkü onların hepsi, Allah’ın egemenliği altındadır.

وَلَهُۥ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَلَهُ ٱلدِّينُ وَاصِبًا أَفَغَيْرَ ٱللَّهِ تَتَّقُونَ ۝٥٢

52. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din” itaat, ibadet, her zaman için huzurunda zilletle eğilmek “de daima ve yalnızca O’nundur.” Bütün yaratılmışların yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeleri ve O’nun kulluğu ile donanmaları gerekir. “Buna rağmen hâlâ” ister göklerdekilerden olsun ister yerdekilerden olsun “Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Bunların hiçbirisinin size ne bir faydası ne bir zararı olmaz. Bağış yapan, ihsan eden yalnız Allah’tır.

وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ ٱللَّهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ ٱلضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْـَٔرُونَ ۝٥٣

53. “Sahip olduğunuz” açık ve gizli “her nimet Allah’tandır.” Bu hususta O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Sonra size” fakirlik, hastalık, darlık gibi “herhangi bir sıkıntı dokunduğunda da yalnızca O’na yalvarıp yakarırsınız.” Bu darlık ve sıkıntıyı O’ndan başka hiçbir kimsenin kaldırıp gideremeyeceğini bildiğinizden dolayı yalnızca O’na dua ve niyaz edersiniz. İstediklerinizi tek başına veren, hoşunuza gitmeyen şeyleri de tek başına bertaraf eden kim ise işte hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın ibadet etmeniz gereken de yalnız O’dur. Yalnız O’na ibadet etmelisiniz.

ثُمَّ إِذَا كَشَفَ ٱلضُّرَّ عَنكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنكُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ ۝٥٤ لِيَكْفُرُوا۟ بِمَآ ءَاتَيْنَٰهُمْ فَتَمَتَّعُوا۟ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۝٥٥

54-55. Ama insanların pek çoğu kendilerine zulmeder. Darlık ve sıkıntıdan kurtardığı zaman Yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetini inkar ederler. Bolluk ve rahatlığa kavuştukları vakit fakir ve ihtiyaç sahibi yaratılmışları O’na ortak koşarlar. Bundan dolayı Yüce Allah: “Böylece kendilerine verdiğimize nankörlük ederler” buyurmaktadır. Yani onları darlıktan kurtarıp zorluktan esenliğe kavuşturmak şeklinde kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük ederler. “Öyle ise” dünyanızda azıcık “faydalanın bakalım. Yakında” küfür ve inkârınızın âkıbetini “bileceksiniz.”

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِّمَّا رَزَقْنَٰهُمْ تَٱللَّهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَفْتَرُونَ ۝٥٦

56. Yüce Allah, müşriklerin bilgisizliklerini, zulümlerini, Allah’a karşı yalan uydurduklarını, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir fayda ve zararı bulunmayan putlarına Allah’ın kendilerine rızık ve nimet olarak ihsan ettiklerinden bir pay ayırdıklarını haber vermektedir. Böylelikle müşrikler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı O’na şirk koşmak uğrunda kullandılar. Bu rızık ile yonttukları putlara yakınlaşmaya kalkıştılar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz, ama Allah’a ait olanlar ortaklarına ulaşır...” (el-En’âm, 6/136) “Allah’a andolsun ki uydurup iftira ettiklerinizden elbette sorguya çekileceksiniz.” Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Allah hakkında yalan uyduranlar, kıyamet gününü ne zannederler?” (Yunus, 10/59-60) Yüce Allah onları bu yaptıkları sebebi ile en ağır bir şekilde cezalandıracaktır.

وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ ٱلْبَنَٰتِ سُبْحَٰنَهُۥ وَلَهُم مَّا يَشْتَهُونَ ۝٥٧ وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِٱلْأُنثَىٰ ظَلَّ وَجْهُهُۥ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ ۝٥٨ يَتَوَٰرَىٰ مِنَ ٱلْقَوْمِ مِن سُوٓءِ مَا بُشِّرَ بِهِۦٓ أَيُمْسِكُهُۥ عَلَىٰ هُونٍ أَمْ يَدُسُّهُۥ فِى ٱلتُّرَابِ أَلَا سَآءَ مَا يَحْكُمُونَ ۝٥٩

57-59. “Allah’a (kendilerinin hoşlanmadığı) kızları isnad ediyorlar.” Çünkü onlar, Allah’ın yakınlaştırılmış kulları olan melekler hakkında: Onlar, Allah’ın kızlarıdır, demişlerdi. “Arzuladıkları (erkekleri ise) kendilerine ayırıyorlar.” Yani onlar, kız çocuklarından hiç hoşlanmazlardı, kendileri için erkek çocukları arzu ederlerdi. Bu nedenle de onlardan herhangi birisine “kız çocuğu müjdesi verilince öfke ve” karşı karşıya kaldığı aşırı “üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir.” Ona kız çocuğu müjdesi verildi mi gam, keder ve üzüntüsünü gizlemeye kalkışır, hatta o kavmi arasında mahcup olur ve kendisine verilen bu kötü müjdeden dolayı gizlenip saklanmaya kalkışır. Daha sonra da kendisine müjdesi verilen bu kız çocuğuna ne yapacağı konusunda düşünmeye ve bozuk görüşü ile birtakım kararlara varmaya çalışır: “Aşağılanmayı göze alarak” hakir ve zelil olarak, öldürmeksizin onu “yanında mı tutsun yoksa diri diri toprağa mı gömsün?” ki Yüce Allah’ın kendisi sebebi ile müşrikleri yerdiği ve’d (kız çocukların diri diri gömülmesi) budur. “Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani Allah’a çocuk nispet ederek, O’nun celal ve azametine yakışmayan bir isnadda bulunuyorlar. Bununla da yetinmeyip kendi kanaatlerince en kötü olan, kendilerine yakıştıramadıkları ve hiç hoşlanmadıkları kız çocuklarını O’na nispet ediyorlar. Kendi hoşlanmadıkları varlıkları nasıl olur da Allah’a nispet ederler? Onların verdikleri bu hüküm, ne kadar da kötüdür!

لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ مَثَلُ ٱلسَّوْءِ وَلِلَّهِ ٱلْمَثَلُ ٱلْأَعْلَىٰ وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ ۝٦٠

60. Allah’ın düşmanı olan müşriklerin Allah’a nispet ettikleri bu husus, kötü örnekler türünden olduğundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Kötü örnek” yani en ileri derecede kusur ve ayıp “yalnızca ahirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek” bütün kemal sıfatları “ise ancak Allah’ındır.” Varlıktaki her türlü kemal, hiçbir şekilde eksiklik söz konusu olmaksızın yalnızca Allah’a yakışır. Gerçek dostlarının kalbinde de en üstün örnek, yalnız O’nundur. Bu da O’nun tazim edilmesi, celal ve azametinin bilinmesi, O’na muhabbet duyulması, O’na dönülmesi ve O’nun tanınmasıdır. “O” her şeyi egemenliği ve hükmü altına almış, bütün mahlukatın kendisine itaat ettiği olan “Azîzdir,” Her şeyi yerli yerince koyan, ne emreder ve ne yaparsa bundan dolayı övülmeye layık olan ve bu husustaki kemali dolasıyı ile övülen “Hakîmdir.”

وَلَوْ يُؤَاخِذُ ٱللَّهُ ٱلنَّاسَ بِظُلْمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ وَلَٰكِن يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰٓ أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَآءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَـْٔخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ ۝٦١

61. Yüce Allah, zalimlerin kendi zatı hakkında uydurdukları iftiraları söz konusu ettikten sonra kemal derecesindeki hilmini ve sabrını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah, insanları zulümlerinden ötürü” herhangi bir fazlalık ve eksiklik olmaksızın adaletli bir şekilde “sorgulayacak olsaydı (yeryüzü) üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı.” Yani bizzat günah işleyenleri de onların dışında kalan türlü hayvan ve canlıları da yok ederdi. Çünkü günahların tesiri ile ekinler ve nesiller de telef olur. “Fakat O, insanları” onlara hemen ceza vermeyerek “belirli bir vadeye kadar” ki o da kıyamet günüdür “erteler. Artık vadeleri geldiği zaman ne bir an geciktirilirler, ne de öne geçebilirler.” O halde kendisinde süre tanınmayacak vakit gelip çatmadan önce verilen mühlet içerisinde sakınsınlar, çekinsinler.

üce Allah, müşriklere dair şöylece haber vermektedir:

وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ ٱلْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ ٱلْحُسْنَىٰ لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ ٱلنَّارَ وَأَنَّهُم مُّفْرَطُونَ ۝٦٢

62. “Allah’a kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri” kız çocukları ve çirkin sıfatları “isnad ediyorlar.” Bu çirkin sıfatlar da şirktir ki bu da ibadetlerin az bir bölümünü dahi olsa Allah’ın kulları olan yaratılmışlara yöneltmekle olur. Yine onlar, yaratılmış ve kendi türlerinden olan kölelerinin, kendilerine Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızıklarda ortak olmalarından hoşlanmadıklarına ve buna razı olmadıklarına göre nasıl olur da Yüce Allah’a, yarattığı kulları arasından ortaklar koşarlar? Bu kadar büyük kötülük ve saygısızlıklarına rağmen bir de “dilleri yalan yere en güzel akıbetin kendilerinin olduğunu söylüyor.” Yani dünyada da âhirette de durumlarının iyi ve güzel olacağını iddia ediyorlar. Yüce Allah da onların bu iddialarını şöylece reddetmektedir: “Hiç şüphesiz onlar için ateş vardır ve onlar” o ateşe “en önde gideceklerdir.” ve ebediyen çıkmamak üzere sürekli orada kalacaklardır.

تَٱللَّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَآ إِلَىٰٓ أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيْطَٰنُ أَعْمَٰلَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ ٱلْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ۝٦٣

63. Daha sonra Yüce Allah, Rasûlüne kavmine gönderilip de yalanlanan ilk peygamberin kendisi olmadığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah’a andolsun ki biz, senden önceki ümmetlere de” kendilerini tevhide davet eden “peygamberler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş gösterdi.” Onlar da peygamberleri yalanlayarak izlemekte oldukları yolun her türlü kötülükten kurtaracak hak yol olduğunu, buna karşılık peygamberlerin kendisine davet ettikleri yolun aksine olduğunu iddia ettiler. Şeytan, bu ümmetlere amellerini süslü gösterdiğinden dolayı “o, bugün” yani dünyada “onların dostudur.” Onlar, ona itaat eder, ona uyar ve onu dost edinirler: “O halde onlar sizin düşmanınızken siz beni bırakıp da onu ve onun yolunu dostlar mı ediniyorsunuz? Zalimler için ne kötü değiş-tokuştur bu!” (el-Kehf, 18/50)

“Onlara” Rahman olan Allah’ın dostluğundan yüz çevirip şeytanın dostluğuna razı oldukları için âhirette “çok elemli bir azap vardır.” Böyle yaptıkları için de horluk ve hakirlik azabını hak etmişlerdir.

وَٱللَّهُ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَأَحْيَا بِهِ ٱلْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَآ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ۝٦٥

[64. Ey Peygamber! Biz, sana bu Kur’an’ ancak insanların ihtilafa düştükleri din ve ahkam konularını açıklaman için indirdik. Senin batıla çaık kapı bırakmayan bu açıklaman sayesinde onlar hakkında delil ortaya konmuş olur. Yine bu Kur'ân, şaşkınlığa yer bırakmayan bir hidayet, müminler için de hidayete uymaları ve dalaletten sakınmaları suretiyle rahmet olsun.]

65. Yani bu ibret, Yüce Allah'ın verdiği öğütlere ve hatırlatmalara kulak verenler ve bunları, ibadetin kendisinden başkasına hiçbir şekilde yakışmadığına, yegane mabudun kendisi olduğuna delil görenler içindir. Zira yağmur yağdırmak ve bütün bitkileri bitirmek suretiyle nimet ihsan eden, her şeye gücü yeten ve ölümünden sonra yeri dirilten O olduğu için O’na ortak koşulmamalıdır. Bunları yapan O olduğu gibi, ölüleri diriltmeye de kâdirdir. Şüphesiz bunca bağışları ihsan eden, elbette ki engin bir rahmetin sahibidir ve oldukça cömerttir.

وَإِنَّ لَكُمْ فِى ٱلْأَنْعَٰمِ لَعِبْرَةً نُّسْقِيكُم مِّمَّا فِى بُطُونِهِۦ مِنۢ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَّبَنًا خَالِصًا سَآئِغًا لِّلشَّٰرِبِينَ ۝٦٦

66. Yüce Allah’ın sizin menfaatinize amade kılmış olduğu “sağmal hayvanlarda da sizin için elbette” Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve ihsanının genişliğine delil olarak göreceğiniz “bir ibret vardır.” Çünkü Yüce Allah, kan ve işkembe artıkları barındıran karınlarından, bu ikisi arasından, içenler için lezzet veren, içimi kolay, her türlü bulanıklıktan ve pislikten arınmış bir süt içirmektedir. Ayrıca bu süt, hem susuzluk giderir, hem de besleyicidir. Elbette ki bu, ancak ilâhi bir kudretin eseridir. Bunlar tabiatın işleri olamaz. Zira tabiatta davarların yediği yemleri, içtiği tatlı ve tuzlu suları, kolaylıkla içilebilen ve arı-duru bir süte dönüştürebilecek ne vardır?

وَمِن ثَمَرَٰتِ ٱلنَّخِيلِ وَٱلْأَعْنَٰبِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ۝٦٧

67. Ayrıca Yüce Allah, hurma ağaçları ve üzüm bağlarının meyvelerinden elde edilen, kulları için pek çok faydalar ve menfaatlar de ihsan etmiştir. Kulların taze, olgunlaşmış, ağaçtan ve ilerde yenmek üzere saklanmış olarak yedikleri çeşitli güzel rızıklar, bunların sıkılmasından elde edilen sular ve daha önce helâl olan sarhoşluk verici içecekler bunlar arasındadır. Önceleri helâl olan sarhoşluk verici şeylerin içilmesi, daha sonra neshedilmiş ve bunların yerine hoş ve temiz olan meyve suları ile mubah olan lezzet verici diğer içecekler helâl kılınmıştır. İşte bu sebeple kimileri: “Bu ayetteki “sarhoşluk veren içecek”ten kasıt, lezzet verici yiyecek ve içeceklerdir” demişlerdir. Bu açıklama ise (nesh olduğunu söyleyen) birinci görüşten daha uygundur.

“Hiç şüphesiz bunda aklını kullanan” ve böylelikle Yüce Allah’ın kudretinin kemalini kavrayan “bir topluluk için bir ibret vardır.” Çünkü Yüce Allah, bu meyveleri odunu andıran ağaçlardan çıkarmıştır. Böylece bunlar, lezzetli ve hoş meyveler haline gelmişlerdir. İşte bunlarda Allah’ın rahmetinin enginliğine açık bir delil vardır. Zira Yüce Allah, bunu bütün kullarına ihsan etmiş ve bunları elde etmeyi onlara kolaylaştırmıştır. Bütün bunları tek başına yapan O olduğundan dolayı elbette ki bu, O’nun yegane mabud ve hak ilâh olduğuna delildir.

وَأَوْحَىٰ رَبُّكَ إِلَى ٱلنَّحْلِ أَنِ ٱتَّخِذِى مِنَ ٱلْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ ٱلشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ ۝٦٨ ثُمَّ كُلِى مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ فَٱسْلُكِى سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًا يَخْرُجُ مِنۢ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَٰنُهُۥ فِيهِ شِفَآءٌ لِّلنَّاسِ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ۝٦٩

68-69. Yüce Allah’ın akıllara hayret verecek şekilde yol gösterdiği, önce çeşitli meralardan yararlanmayı, daha sonra da kendisine ihsan etmiş olduğu bilgi ve hidâyet ile yaptıkları yuvalarına geri dönmeyi kolaylaştırdığı; karınlarından da bulunduğu arazi ve beslendiği yerlerin farklılığına göre çeşitli renklerde, lezzetli ve insanlardaki pek çok hastalığa şifa olan balın çıktığı bu küçücük arının yaratılışında hem Yüce Allah’ın inâyetinin kemaline, kullarına lütuf ve ihsanının eksiksizliğine hem de yalnız O’nu sevmek, O’na dua ve ibadet etmek gerektiğine açık bir delil vardır.

وَٱللَّهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفَّىٰكُمْ وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَىٰٓ أَرْذَلِ ٱلْعُمُرِ لِكَىْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـًٔا إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمٌ قَدِيرٌ ۝٧٠

70. Yüce Allah, insanları yaratanın kendisi olduğunu ve onları yaratılışta bir aşamadan, bir başka aşamaya geçirdiğini, ecellerini tamamladıktan sonra da canlarını alıp öldürdüğünü haber vermektedir. Yüce Allah kimilerine de “ömrün en kötü zamanına” ulaştırılacak kadar uzun ömür verir. Yani insan, zahiri ve batıni güçleri ile en zayıf dereceye ulaşır. Hatta insanın özünü teşkil eden aklı dahi oldukça zayıflar. Daha önce bildiği şeyleri unutur ve aklı adeta küçük bir çocuk aklını andıracak hale gelir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.” Yani O’nun ilim ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. Âdemoğlunu ardı ardına yaratışlarla bir aşamadan diğerine taşıması da bunlardandır. Nitekim Allah Teâlâ bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah sizi zayıf bir halde yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O, çok iyi bilendir, gücü her şeye yetendir.” (er-Rûm, 30/54)

8 Kasım 2026 Pazar 28 جمادى الأولى 1448 هـ