بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الٓمٓ ١ أَحَسِبَ ٱلنَّاسُ أَن يُتْرَكُوٓا۟ أَن يَقُولُوٓا۟ ءَامَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ ٢ وَلَقَدْ فَتَنَّا ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ صَدَقُوا۟ وَلَيَعْلَمَنَّ ٱلْكَٰذِبِينَ ٣
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah, hikmetinin mükemmeliğini söz konusu etmekte ve “Ben mü’minim” diyerek kendisinin mü’min olduğunu iddia eden herkesin, türlü sıkıntı ve imtihanlardan yana sürekli bir esenlikte bulunmalarının, imanlarını ve imanlarına bağlı tali hususları sınamadan geçirecek birtakım sıkıntılara maruz kalmamalarının da hikmetine aykırı olduğunu haber vermektedir.
Çünkü eğer durum böyle olsaydı kimin doğru, kimin yalan söylediği, kimin haklı, kimin batıl bir iddiada bulunduğu ortaya çıkmaz ve bunlar birbirlerinden ayırt edilemezdi. Ancak Yüce Allah’ın gerek öncekilerde, gerekse bu ümmetteki ilâhî âdeti/kanunu, onları bollukla, darlıkla, zorlukla, kolaylıkla, hoşa giden ve gitmeyen şeylerle, zenginlikle, fakirlikle, düşmanların kimi hallerde kendilerine galip gelmesiyle, düşmanlara karşı söz ve fiille cihad etmekle vb. gibi türlü imtihanlarla sınamak şeklinde cereyan etmiştir. Bu imtihanların hepsi de ya akideye arız olan şüpheler ya da iradeye arız olan arzu ve isteklerle ilgilidir.
Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde imanı sarsılmayan, sahip olduğu hak ile bu şüpheleri bertaraf eden, masiyet ve günahlara çağıran ve bunları işlemeyi gerektiren yahut da Allah’ın ve Rasûlünün emrettiklerinden uzaklaştıran arzu ve istekleri başgösterdiği takdirde imanın gereğini yerine getirip bu arzularına karşı mücahade eden bir kimsenin ruh hali, elbette ki imanının doğruluğuna ve kuvvetine bir delildir. Şüphelerle karşı karşıya kaldığı takdirde kalbi, şüphe ve tereddütten etkilenen, arzularla karşı karşıya kaldığı vakit de masiyetlere yönelen ya da yerine getirmesi gereken görevlerinden uzak kalan kimsenin bu hali ise imanının doğru olmadığına ve bu konudaki iddiasının gerçek olmadığına delildir.
Bu konuda ise insanlar, ancak Yüce Allah’ın bilebileceği çok çeşitli derecededirler. Kimisi bu konularda aşağılarda, kimisi de oldukça yukarılardadır. Yüce Allah’tan bizlere dünya ve âhiret hayatında sarsılmaz söz (kelime-i tevhid) ile sebat vermesini, dini üzere kalplerimizi sabit tutmasını dileriz. Nefislerin sınanıp imtihan edilmeleri, nefislerdeki kötülüğü iyiliklerden ayırt eden demirci körüğü mesabesindedir.
أَمْ حَسِبَ ٱلَّذِينَ يَعْمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن يَسْبِقُونَا سَآءَ مَا يَحْكُمُونَ ٤
4. Yoksa bütün istekleri, gayretleri kötülük işlemek, türlü günahlar kazanmak olan kimselerin bu amellerinin ihmal edilip karşılıksız bırakılacağını, Allah’ın kendilerinden gafil olacağını yahut da O’nun elinden kurtulacaklarını mı zannediyorlar? Bunun için mi bu kötülüklere yöneliyorlar, bunun için mi bu kötülükleri kolaylıkla işleyebiliyorlar?
“Ne kötü hüküm veriyorlar!” Onların bu doğrultuda verdikleri hüküm ne kötüdür! Bu haksızca bir hükümdür, zalimcedir. Çünkü böyle bir hüküm, Yüce Allah’ın kudret ve hikmetini ihmal etmeyi, kendilerinin Allah’ın cezasından korunabilme gücüne sahip oldukları iddiasını ihtiva etmektedir. Halbuki onlar en zayıf ve en aciz varlıklardandır.
مَن كَانَ يَرْجُوا۟ لِقَآءَ ٱللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ ٱللَّهِ لَـَٔاتٍ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ ٥
5. Yani ey Rabbini seven, O’na yakın olmayı, O’na kavuşmayı özleyen, O’nun razı olacağı şeyleri yapmakta elini çabuk tutan kişi! Müjdeler olsun! Sevdiğine kavuşman pek yakındır, o mutlaka gelecektir. Gelecek olan her şey de yakındır. O halde O’na kavuşmak için azığını hazırla ve O’na kavuşacağın ümidi ile O’na doğru yürü!
Ancak belli bir iddiada bulunan herkese iddia ettiği şeyler verilmez. Temennilerde bulunan herkese temenni ettiği şeyler bağışlanmaz. Şüphesiz Allah, tüm sesleri işiten ve niyetleri çok iyi bilendir. Bu konuda samimi olanı Yüce Allah umduklarına nail kılar. Yalan söyleyen bir kimseye ise asılsız iddialarının bir faydası olmaz. O, kimin kendi sevgisine mazhar olmaya elverişli olduğunu, kimin de elverişli olmadığını elbette bilir.
وَمَن جَٰهَدَ فَإِنَّمَا يُجَٰهِدُ لِنَفْسِهِۦٓ إِنَّ ٱللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ ٱلْعَٰلَمِينَ ٦
6. “Kim” nefsine, şeytanına ve kâfir düşmanına karşı “cihad ederse ancak kendi yararına cihad eder.” Çünkü bunun faydası kendisine gelecektir, bunun kazancını elde edecek olan kendisidir.
“Çünkü Allah'ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur.” Onlara böyle bir öğüt vermesi, bundan bir fayda sağlamak için değildir. Onlara birtakım şeyleri yasak kılması da onlara karşı cimriliğinden ötürü değildir. Aksine O, verdiği emirlere ve koyduğu yasaklara riâyet etmek için mükellef tuttuğu kimselerin, cihada gerek duyacağını bilir.
Çünkü kişinin nefsi tabiatı itibarı ile hayra karşı işi ağırdan alır, şeytanı da kendisini bu emir ve yasaklara riâyet etmekten engeller. Kâfir düşmanı da dinini gereği gibi uygulamasına ve yaşamasına mani olur. Bütün bunlar ise cihadı, mücadeleleri ve çok büyük gayretleri gerekli kılan karşıt unsurlardır.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ ٧
7. Yani Yüce Allah, kendilerine iman ve salih amel lütfettiği kimselerin kötülüklerini örtecektir. Çünkü iyilikler kötülükleri yok eder.
“Ve elbette onları yapmaka olduklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.” En güzel ifadesiyle onların işledikleri farz ve müstehap türü hayır işler kastedilmektedir. Kulun yaptığı en güzel işler bunlardır. Çünkü kul, aynı zamanda mubah ve daha başka işler de işlemektedir.
وَوَصَّيْنَا ٱلْإِنسَٰنَ بِوَٰلِدَيْهِ حُسْنًا وَإِن جَٰهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِۦ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَآ إِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ٨
8. Biz insana anne ve babasına iyilikte bulunmasını, yani onlara söz ve davranışları ile iyi muamele etmesini, buna gereken dikkat ve gayreti göstermesini, onlara kötü davranmamasını, söz ve davranışları ile onlara kötülükte bulunmamasını emrettik.
“Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa” ki hiçbir kimsenin Allah’a ortak koşmanın doğruluğuna dair bir bilgisi olamaz. O nedenle bu ifade, şirkin çok ağır bir suç olduğunu ortaya koymaktadır.
“Onlara itaat etme! Dönüşünüz yalnız Banadır ve Ben, yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim” amellerinizin karşılığını da vereceğim. Öyleyse ana-babanıza iyilik yapın ve onlara itaati -Allah ve Rasûlüne itaatin dışındaki tüm itaatlerin önünde tutun. Çünkü Allah’a ve Rasûlüne itaat, her şeyin önünde gelir.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِى ٱلصَّٰلِحِينَ ٩
9. Yani Yüce Allah, kendisine iman edip salih amel işleyenleri Allah’ın salih kulları olan peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihler arasında cennete koyacağını vaat etmiştir. Herkes, Allah’ın nezdindeki derece ve mertebesine göre cennette yerini alacaktır. Sahih iman ile salih amel, kişinin mutluluğunun belgesidir. Böyle bir kimse, Rahman olan Allah’ın iyi kulları arasında yer alır. Salihlerden ve Allah’ın hayırlı kullarından olur.
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ فَإِذَآ أُوذِىَ فِى ٱللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ ٱلنَّاسِ كَعَذَابِ ٱللَّهِ وَلَئِن جَآءَ نَصْرٌ مِّن رَّبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ أَوَلَيْسَ ٱللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِى صُدُورِ ٱلْعَٰلَمِينَ ١٠ وَلَيَعْلَمَنَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَلَيَعْلَمَنَّ ٱلْمُنَٰفِقِينَ ١١
10. Yüce Allah, iman iddiasında bulunan kimseler içindeki doğrularla yalancıların ayırt edilmesi için imtihanın kaçınılmaz olduğunu söz konusu ettikten sonra şimdi de insanlardan bir kesimin imtihan ve sıkıntılara sabır gösteremediğini, sarsıcı bazı olaylar karşısında sebat gösteremediğini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan bir kısmı: “Allah’a iman ettik” derler. Ama Allah yolunda” dininden dönmeleri ve tekrar batılla kucaklaşmaları için dayak, malın alınması ve ayıplanmak gibi “bir eziyete uğradıklarında insanların eziyetini Allah’ın azabı gibi görür (de sabırsızlık gösterirler).” İnsanların yaptıkları bu eziyeti, kendisini imandan alıkoyabilecek ve iman üzere sebat etmesini engelleyecek bir sebep sayar. Zra azap, azaba sebep olan şeylerden alıkoyar.
“Eğer Rabbinden bir zafer gelirse andolsun onlar: Şüphesiz biz sizinle beraberdik, diyeceklerdir.” Çünkü zafer, insanın arzusuna uygundur. Bu kesim insanlar, Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği kimselerin arasında yer alırlar: “İnsanlardan bazısı vardır ki Allah’a bir yönden kulluk eder. Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur. Şâyet başına bir musibet gelirse yüz üstü geri (küfre) döner. Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.” (el-Hac, 22/11)
“Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” Nitekim O, bu halde olan bu kesimi size nitelediği şekilde haber verip bildirmektedir. Bununla siz, Allah’ın ilmini, kemalini ve hikmetinin genişliğini anlayabilmelisiniz.
11. “Andolsun Allah, mü’minleri de ortaya çıkaracaktır, münafıkları da.” Yani Yüce Allah’ın birtakım sıkıntı ve sınamaları takdir etmesi, onlar hakkındaki bilgisinin ortaya çıkması içindir. Buna bağlı olarak O, onları sadece kendi bilgisine göre değil ortaya çıkan kendi davranışları ile cezalandıracaktır. Zira insanlar, eğer sınanmış olsalardı mutlaka sebat göstereceklerine dair Yüce Allah’a karşı bahane ileri sürebilirlerdi.
وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لِلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّبِعُوا۟ سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَٰيَٰكُمْ وَمَا هُم بِحَٰمِلِينَ مِنْ خَطَٰيَٰهُم مِّن شَىْءٍ إِنَّهُمْ لَكَٰذِبُونَ ١٢
12. Yüce Allah, kâfirlerin yalanlarını ve mü’minleri kendi dinlerine davet ettiklerini haber vermektedir. Böylece zımnen mü’minleri kâfirlere aldanmamaları ve onların tuzaklarına düşmemeleri için uyarmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Kafir olanlar iman edenlere dediler ki: “Siz bizim yolumuza uyun, biz sizin günahlarınızı taşırız.” Dininizi kısmen ya da tamamen terk edip bizim dinimize tâbi olun. Biz, bu konuda size garanti veriyoruz; hiç şüphesiz günahlarınızı biz yükleneceğiz.
Ancak bu, onların elinde olan bir şey değildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Halbuki onlar, onların günahlarından” az olsun, çok olsun “hiçbir şey taşıyamazlar.” Diğerleri buna razı olsalar bile bunun hiçbir faydası olmaz. Çünkü bu hak, Allah’ındır. Allah'ın emir ve hükmü olmaksızın kulun, O’nun hakkında tasarrufta bulunma hakkı yoktur. Bu konuda Allah’ın hükmü ise şudur: “Hiçbir (günahkar) kimse bir başkasının (günah) yükünü yüklenmez” (el-İsra, 17/15) şeklindedir.
Yüce Allah’ın: “Halbuki onlar, onların günahlarından hiçbir şey taşıyamazlar” buyruğundan, küfürlerine davet eden kâfirlerle onlar gibi kendi batıllarına davet eden kimselerin, ancak kendi günahlarını yüklenecekleri, kendilerinin dışında saptırdıklarının günahlarına -kendileri sebep olsalar dahi- ortak olmayacakları gibi bir mana anlaşılabileceğinden dolayı böyle bir ihtimali bertaraf etmek için devamla şöyle buyrulmaktadır:
وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَّعَ أَثْقَالِهِمْ وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ عَمَّا كَانُوا۟ يَفْتَرُونَ ١٣
13. “Andolsun ki onlar, hem kendi (günah) yüklerini” bizzat işledikleri günahları “hem de kendi yükleri ile birlikte (sebep oldukları) başka yükleri de” vesile oldukları ve kendileri yüzünden meydana gelmiş günahları da “yüklenecekler” Başkasına uyan bir kimsenin işlediği günahtan, uyana da kendisine uyulana da bir pay vardır. Birisi, o günahı bizzat fiilen işlediği için pay alır; kendisine uyulan ise bu günahın işlenmesine sebep olduğu ve o günahı işlemeye davet ettiği için pay alır.
Nitekim başkasına uyan bir kimse, bir iyilik işleyecek olursa onu fiilen işlediğinden dolayı kendisi ecir alır, onu o iyiliğe davet eden kimse de onun işlenmesine sebep olduğu için ecir alır.
“ve Kıyamet günü uydurduklarından mutlaka sorguya çekileceklerdir.” Uydurdukları kötülüklerden ve kötülükleri süslü göstermekten ve bir de: “Biz sizin günahlarınızı taşırız” sözlerinden sorguya çekileceklerdir.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِۦ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ ٱلطُّوفَانُ وَهُمْ ظَٰلِمُونَ ١٤
14. Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan ümmetleri cezalandırmasına dair hüküm ve hikmetini bildirmekte, kulu ve rasûlü Nûh aleyhisselam’ı kavmine, kendilerini tevhide, yalnızca Yüce Allah’a ibadet etmeye, O’na ortak koşulan eşlerden ve putlardan uzak kalmaya davet etmek üzere gönderdiğini haber vermektedir.
“O, onların arasında” davetçi bir peygamber olarak “elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.” Bu zaman zarfında onları davete ara vermedi. Onlara öğüt vermeyi bırakmadı. Gece gündüz, gizli açık onları davet edip durdu. Fakat onlar, doğru yola gelmediler, hidâyet bulmadılar. Aksine küfür ve tuğyanlarını sürdürüp gittiler. Sonunda peygamberleri Nûh -salât ve selâm olsun ona- ileri derecedeki sabır ve tahammülüne rağmen onlara: “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!” (Nûh, 71/26) diyerek beddua etti.
“Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken” artık azabı hak edince “tûfân” gökten bol bol inen ve yerden şiddetlice kaynayan sel suları “onları yakaladı.”
فَأَنجَيْنَٰهُ وَأَصْحَٰبَ ٱلسَّفِينَةِ وَجَعَلْنَٰهَآ ءَايَةً لِّلْعَٰلَمِينَ ١٥
15. “Biz de onu ve gemide olanları” onunla birlikte ona binen aile halkını ve ona iman edenleri “kurtardık ve onu” yani gemiyi ya da Nûh aleyhisselam’ın bu kıssasını “âlemler için bir ibret kıldık.” Bununla insanlar, peygamberleri yalanlayanların sonunda helâk olacaklarına, iman edenlere ise Yüce Allah’ın her bir sıkıntıdan bir kurtuluş, her bir darlıktan bir çıkış yolu ihsan edeceğine dair bir ibret sebebi kılmıştır.
Ayrıca Yüce Allah, bu gemiyi -yani gemi türünü- de bütün âlemlere bir ibret kılmıştır. Bununla Rablerinin rahmetini ibretle düşünürler. Çünkü bu gemilere sahip olma imkanını yaratmış ve bu işi kendilerine kolaylaştırmıştır. Böylece bu gemiler kendilerini de eşyalarını da bir yerden başka bir yere, bir bölgeden bir başka bölgeye taşımaktadır.
وَإِبْرَٰهِيمَ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ وَٱتَّقُوهُ ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ ١٦
16. Yüce Allah, gerçek dostu İbrahim aleyhisselam’ı kavmine Yüce Allah’ın yoluna davet etmek üzere peygamber olarak gönderdiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhisselam onlara: “Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin, ibadetinizi yalnız O’na ihlâsla yapın ve size verdiği emirlere riâyet edin. “Ve O’ndan korkup sakının” demişti. Size gazap etmesinden ve bunun sonucunda sizi azaba uğratmasından çekinin. Bu ise O’nu gazaplandıran masiyetleri terk etmeyi gerektirir.
“Eğer bilirseniz bu” sizin Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanız “sizin için” böyle bir şeyi yapmamaktan “daha hayırlıdır.” Burada “daha hayırlı” ifadesi, karşısında kıyaslanacak bir şeyin söz konusu olmadığı (“en hayırlı” anlamında) kullanılmıştır. Çünkü Allah’a ibadeti ve O’ndan korkup sakınmayı terk etmenin hiçbir hayrı yoktur. Aksine Allah’a ibadet etmek ve O’ndan korkmak, insanlar için mutlak bir hayırdır. Zira dünya ve âhirette bunun dışında bir yolla Allah’ın lütuflarına nail olmanın bir yolu yoktur. Dünya ve âhirette var olan her bir hayır, hiç şüphesiz Allah’a ibadet edip O’ndan korkmanın, takvâlı olmanın bir neticesidir. “Eğer bilirseniz” yani bunu gereği gibi bilip öğrenin ve tercih edilmeye değer olanın hangisi olduğunu iyice düşünün.
إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَوْثَٰنًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ ٱلَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَٱبْتَغُوا۟ عِندَ ٱللَّهِ ٱلرِّزْقَ وَٱعْبُدُوهُ وَٱشْكُرُوا۟ لَهُۥٓ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ١٧ وَإِن تُكَذِّبُوا۟ فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِّن قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلَّا ٱلْبَلَٰغُ ٱلْمُبِينُ ١٨
17. Onlara Allah’a ibadet edip O’ndan korkmayı emrettikten sonra putlara ibadet etmelerini de yasakladı ve putların eksikliklerini, ibadete layık olmadıklarını açıklayarak şöyle dedi: “Siz, ancak Allah’ın dışında birtakım putlara ibadet ediyor ve (bu suretle büyük bir) yalan uyduruyorsunuz.” Sizler, kendi ellerinizle bu putları yontup meydana getiriyor ve onlara ilâh diyorsunuz. Üstelik onlara ibadet etmeyi emretmek ve bu yola sıkı sıkı sarılmayı istemekle de yalan uyduruyorsunuz.
“Çünkü Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz” aciz varlıklardır ve bunlara ibadet etmeyi gerektirecek hiçbir özellikleri yoktur; nitekim “size rızık verme imkanına sahip değillerdir.” Sanki muhatapları ona şöyle demişlerdir: “Bu putların bizim tarafımızdan yontulmuş, eksik, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar da veremeyen, öldüremeyen, hayat bahşedemeyen, öldükten sonra diriltemeyen varlıklar olduğu bizim için açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nitelikte olan bir varlığın, zerre miktarı hatta daha da az bir oranda ibadete ve ilâh edinilmeye liyakatı söz konusu değildir. Ancak kalplerin, bağlanacağı bir ma’bud ve ihtiyaçlarını kendisinden isteyeceği bir varlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacı vardır.” O nedenle de İbrahim aleyhisselam onları ibadete layık olana yönelmeye teşvik ederek şunları söylemiştir:
“O halde rızkı yalnız Allah katında arayın.” Rızkı kolaylaştıran, takdir eden, dini ve dünyası ile ilgili maslahatları gerçekleştirmek üzere kendisine dua edenin duasını kabul eden yalnız O’dur. “O’na” yalnızca O’na, hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın “ibadet edin.” Çünkü kâmil, fayda sağlayan, zarar veren, bütün kâinatın işlerini tek başına çekip çeviren O’dur. “Ve O’na” yalnızca O’na “şükredin.” Çünkü bütün mahlukatın sahip olduğu bütün nimetler sadece O’ndandır. Onlardan uzaklaştırılan her türlü musibeti uzaklaştıran da yalnız O’dur.
“Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ve O da yaptıklarınızın karşılığını size verecek, gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı size bildirecektir. O halde O’nun huzuruna müşrik olarak varmaktan çekinin. O’nun huzuruna çıkacağınızda size mükâfat vermesine vesile olacak ve sizi kendisine yakınlaştıracak şeylere yönelin.
[18. Ey insanlar, eğer rasulümüz Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem sizi davet ettiği yalnızca Allah'a ibadet hususunda yalanlarsanız şunu bilin ki sizden önceki bir çok toplum da rasullerini, onları davet ettikleri hak hususunda yalanlamışlardı da Allah'ın gazabı başlarına inmişti. Rasulümüz Muhammed’e düşen ancak Allah'ın risaletini açıkça tebliğ etmektir ki o da bunu yapmıştır.][1]
أَوَلَمْ يَرَوْا۟ كَيْفَ يُبْدِئُ ٱللَّهُ ٱلْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥٓ إِنَّ ذَٰلِكَ عَلَى ٱللَّهِ يَسِيرٌ ١٩
19. “…sonra da onları” kıyamet gününde “diriltecek? Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları diriltecek O’dur. Ve bu, O’na göre daha kolaydır.” (er-Rûm, 30/27)
قُلْ سِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ فَٱنظُرُوا۟ كَيْفَ بَدَأَ ٱلْخَلْقَ ثُمَّ ٱللَّهُ يُنشِئُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْـَٔاخِرَةَ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ٢٠
20. Eğer ilkin yaratmada herhangi bir şüphe ve tereddütleri varsa onlara “de ki: Yeryüzünde” bedenlerinizle ve kalplerinizle “gezip dolaşın da Allah'ın varlıkları ilkin nasıl yaratmış olduğuna bir bakın.” Sizler Ademoğullarından da diğer canlılardan da hâlâ peyderpey var edilen pek çok ümmetler göreceğiniz gibi bitkilerin, ağaçların bir döngü içinde meydana geldiklerini de göreceksiniz. Bulutların, rüzgarların ve benzeri yaratıkların da sürekli olarak yenilenip durduğunu göreceksiniz. Hatta bütün yaratıklar, sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır.
Küçük ölüm olan uyku esnasında onlara bir bak! Gecenin karanlığı bastırmış, hareketleri durmuş, sesleri kesilmiş, yataklarına ve barınaklarına ölüler gibi çekilmişlerdir. Bu halleri gece boyunca devam ettikten sonra nihâyet sabah aydınlığı ile uykularından uyanırlar, ölümlerinden sonra diriltilircesine ayağa kalkarlar ve: “Ölümümüzden sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş de yalnız O’nadır.”[2] derler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: “Sonra Allah (aynı şekilde kıyamet günü) son bir kez daha yaratacaktır.” Bu, arkasından ölümün ve uykunun söz konusu olmadığı bir yaratmadır. Artık ondan sonra iki yurttan (cennet veya cehennemden) birisinde ebedi olarak kalış söz konusu olacaktır.
“Şüphesiz Allah'ın, her şeye gücü yeter.” Yüce Allah’ın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudreti ile varlığı yoktan yaratmaya nasıl güç yetirdiyse onları diriltmeye haydi haydi güç yetirir.
يُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَيَرْحَمُ مَن يَشَآءُ وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ ٢١
21. “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder” Yani amellerin karşılıklarına dair hüküm veren yalnız O’dur. İtaatkârları mükâfatlandırıp onlara rahmetini ihsan edecek olan, isyankârlara azap edip onları ibretle cezalandıracak olan yalnız O’dur.
“Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Yani sizler, hakkınızda azabının veya rahmetinin hükümlerinin cereyan edeceği ebedi yurda döndürüleceksiniz. O halde bu dünya yurdunda O’nun rahmetine nail olmanın sebei olan itaatleri işleyin. Azabına sebep olan masiyetlerden de uzak durun.
وَمَآ أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا فِى ٱلسَّمَآءِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِن وَلِىٍّ وَلَا نَصِيرٍ ٢٢
22. “Siz yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Yani ey yalancılar, ey masiyetleri işleme cesaretini gösterenler! Sizden gafil olunduğunu, yeryüzünde veya gökte Allah’ı âciz bırakacağınızı sanmayın. Elinizdeki güçler, nefsinizin size süslü gösterdiği ve Allah’ın azabından kurtulacağınıza dair size yaptığı boş vaat, sakın sizi kandırmasın. Sizler kainatın neresinde olursanız olun Allah’ı asla aciz bırakabilecek değilsiniz.
“Sizin için Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek, böylelikle din ve dünya menfaatlerinizi elde etmenizi sağlayacak “bir dost ve” size yardım ederek, hoşlanmadığınız şeyleri sizden uzaklaştıracak “yardımcı da yoktur.”
وَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَلِقَآئِهِۦٓ أُو۟لَٰٓئِكَ يَئِسُوا۟ مِن رَّحْمَتِى وَأُو۟لَٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ٢٣
23. Yüce Allah, kimlerin her türlü hayırdan uzak olup kötülüklerle karşı karşıya kaldıklarını haber vermektedir. Bunlar; Allah’ı, O’nun peygamberlerini ve peygamberlerinin getirdiklerini inkâr eden, Allah’ın huzuruna çıkmayı ve O’na kavuşmayı yalanlayan kimselerdir. Bunlar için varsa yoksa dünya! Zaten şirk ve masiyetleri işlemelerinin temel sebebi de budur. Çünkü kalplerinde bunun akıbetinden korkmalarına sebep teşkil edecek bir inanç yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah burada: “İşte onlar Benim rahmetimden ümit kesmişlerdir” buyurmaktadır. Yani onlar, rahmete nail olmaya sebep teşkil edecek tek bir amel dahi yapmadılar. Yoksa Allah’ın rahmetini umsalardı bunun için birtakım ameller işlerlerdi.
Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, sakınılması gereken en büyük yasaklardandır. Bu da iki türlü olur: Birincisi, kâfirlerin Allah’ın rahmetinden ümit keserek kendilerini Allah’ın rahmetine yakınlaştıracak her türlü sebebi terk etmeleridir. Diğeri ise günahkârların/isyankârların işledikleri suçların çokluğu sebebi ile ümit kesmeleridir ki bu işledikleri günahlar onları dehşete düşürmüş, kalplerini kaplayıp sonuç olarak böyle bir ümitsizliğin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
“Onlar için can yakıcı bir azap” acı ve ıstırap dolu bir azap “vardır.”
Buraya kadarki âyet-i kerimeler İbrahim aleyhisselam’ın kavmine söylediği sözler ile onların kendisine verdiği cevaplar arasına konmuş ara buyruklar gibi görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُوا۟ ٱقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنجَىٰهُ ٱللَّهُ مِنَ ٱلنَّارِ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٢٤
24. Yani İbrahim aleyhisselam, kavmini Rabbinin yoluna davet edip çağrısını kabul etmeye, nasihatları doğrultusunda hidâyet bulmaya ve Allah’ın onu kendilerine peygamber gönderdiği için bu nimetine şükretmeye çağırdığında kavminin ona verdikleri karşılık çok kötü olmuştur. Zira bu karşılık “Onu öldürün yahut yakın, demelerinden başka bir şey olmadı.” En dehşetli bir şekilde onu öldürmeye karar verdiler. Onlar güçlü ve idareyi ellerinde bulunduran kimselerdi. O bakımdan onu ateşe attılar ama “Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplu için ibretler vardır.” Bu yolla peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunu, onların iyiliklerini, onların samimi olarak öğüt verdiklerini, diğer taraftan onlara muhalefet edenlerin ve karşı çıkanların sözlerinin ne kadar tutarsız olduğunu, peygamberlere karşı çıkanların hep sanki birbirlerine aynı şeyleri tavsiye etmiş ve birbirlerini onları yalanlamaya teşvik etmiş gibi davrandıklarını anlarlar.
وَقَالَ إِنَّمَا ٱتَّخَذْتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ أَوْثَٰنًا مَّوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُم بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُم بَعْضًا وَمَأْوَىٰكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَكُم مِّن نَّٰصِرِينَ ٢٥
25. İbrahim aleyhisselam onlara öğüt verirken söylediği sözler arasında şunlar da vardı: “Siz ancak dünya hayatında kendi aranızdaki dostluk sebebiyle Allah’ın dışında birtakım putlar edindiniz.” Yani sizin bu putları edinmenizin en nihai noktası, dünyevi bir sevgidir. Bu da pek yakında yok olup gidecektir.
“Ama kıyamet günü birbirinizi inkâr edip tanımayacak ve birbirinize lanet edeceksiniz.” İbadet edenler de edilenler de birbirlerinden uzak olduklarını bildirecektir: “İnsanlar” mahşerde “bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.” (el-Ahkaf, 46/6) Nasıl olur da pek yakında kendisine ibadet edenlerden uzak olduğunu söyleyeceği ve onlara lânet okuyacağı bilinen kimselere bağlanıp taparsınız? Halbuki sizin -ibadet edenlerin de kendisine ibadet olunanların da- hep birlikte “varacağınız yer cehennem olacak ve sizin hiçbir yardımcınız da bulunmayacaktır.” Allah’ın azabına karşı kimse onlara yardımcı olamayacak, O’nun cezasını kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır.
فَـَٔامَنَ لَهُۥ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّى مُهَاجِرٌ إِلَىٰ رَبِّىٓ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ ٢٦
26. Yani İbrahim aleyhisselam kavmine davetini sürdürdü, ama onlar inatlarını devam ettirdiler. Ancak onun davetinin bir sonucu olarak kendisine Lût aleyhisselam iman etti. Yüce Allah da ona peygamberlik verdi ve ileride geleceği üzere onu kavmine elçi olarak gönderdi.
İbrahim kavmine yaptığı davetin hiçbir faydası olmadığını görünce “Ben Rabbime (emrettiği yere) hicret edeceğim” dedi. Yani ben, o kötülük yurdunu terk edeceğim ve mübarek bir beldeye hicret edeceğim. Orası da Şam topraklarıdır.
“Şüphesiz O, Azizdir.” Mutlak güç ve kudret sahibidir, sizi hidâyete iletmeye de kadirdir; ama O, aynı zamanda “Hakîmdir.” O’nun hikmeti bunu (zorla yapmayı) kabul etmez.
Kavmi bu halde iken İbrahim aleyhisselam onları terk edip onlardan ayrılmakla birlikte Yüce Allah, onun kavmini gönderdiği herhangi bir azap ile helâk ettiğini söz konusu etmemektedir. Sadece onlardan ayrıldığını ve aralarından hicret edip uzaklaştığını bildirmektedir. İsrailiyatta söz konusu edildiği üzere Yüce Allah’ın, onun kavmine sivrisinekleri musallat ettiğ, onların da kavminin kanlarını içip etlerini yediği ve onlardan tek bir kişi kalmamak üzere hepsini telef ettiğini bildiren rivâyetlere gelince bu konuda kesin hüküm vermek, şer’î bir delilin varlığına bağlıdır ki böyle bir delil de yoktur. Şâyet Yüce Allah’ın onları azap ile toptan helâk ettiği söz konusu olsaydı Allah, diğer yalanlayan ümmetleri helâk ettiğini zikrettiği gibi bunu da zikrederdi.
Bunun sırlarından birisi İbrahim el-Halil aleyhisselam’ın insanların en merhametlisi, en faziletlisi, en yumuşak huylusu, en yücesi olduğundan dolayı bazı peygamberlerin beddua ettiği gibi kavmine beddua etmeyişi olabilir. Bundan dolayı Yüce Allah onları umumi bir azap ile helâk etmemiş olabilir. Nitekim buna delil olabilecek hususlardan birisi, İbrahim’in Lût kavmini helâk etmek için gelen meleklerle (azabın kaldırılması konusunda) tartışmasıdır. Halbuki onlar, onun kendi kavmi de değillerdi. En iyisini Allah bilir.
وَوَهَبْنَا لَهُۥٓ إِسْحَٰقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِى ذُرِّيَّتِهِ ٱلنُّبُوَّةَ وَٱلْكِتَٰبَ وَءَاتَيْنَٰهُ أَجْرَهُۥ فِى ٱلدُّنْيَا وَإِنَّهُۥ فِى ٱلْـَٔاخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ٢٧
27. “Biz ona” Şam’a hicret ettikten sonra “İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik.” Ondan sonra gelen bütün peygamberler, onun zürriyetinden olduğu gibi, ne kadar kitap indi ise de hep onun soyundan gelenlere indirilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu ve onun evlâdı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik müessesi son buluncaya kadar da bu, böylece devam etmiştir. Hepsine salât ve selâm olsun.
Hidâyet, rahmet, mutluluk ve kurtuluş kaynaklarının onun soyundan gelenler arasında bulunması, hidâyet bulacakların hidâyete, mü’minlerin imana ve salihlerin de doğru yol hep onların eli ile ulaşması, İbrahim’in en büyük menkıbesi ve övünç kaynağıdır.
“Ona mükâfatını” üstün güzelliğe sahip eş, geniş rızık, gözlerinin aydınlığı olan evlatlar, Allah’ı sevmek ve O’na yönelmek gibi mükafatları “dünyada verdik.”
“Şüphesiz o, ahirette de salihler arasındadır.” Hatta o ve son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, kayıtsız ve şartsız salihlerin en üstünleri, mevki itibari ile en yüce olanlarıdır. Böylelikle Allah, ona hem dünya hem de âhiret mutluluğunu birlikte vermiştir.
وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ ٱلْفَٰحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّنَ ٱلْعَٰلَمِينَ ٢٨ أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ ٱلرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ ٱلسَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِى نَادِيكُمُ ٱلْمُنكَرَ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُوا۟ ٱئْتِنَا بِعَذَابِ ٱللَّهِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ٢٩
Lût aleyhisselam’ın İbrahim aleyhisselam’a iman ettiği ve onun vasıtası ile hidâyet bulanlardan olduğu daha önce geçmişti. Lût aleyhisselam’ın İbrahim aleyhisselam’ın zürriyetinden olmayıp onun kardeşinin oğlu olduğu belirtilmiştir. Yüce Allah’ın: “Peygamberliği ve kitabı da onun soyundan gelenlere verdik” buyruğu, her ne kadar umumi ise de Lût aleyhisselam’ın -onun soyundan olmamakla birlikte- peygamber olmasına aykırı değildir. Çünkü âyet-i kerime İbrahim el-Halil’den övgü ile söz etme sadedindedir. Ayrıca Lût’un da onun vasıtası ile hidâyet bulduğu haber verilmektedir. Onun vasıtası ile bir kimsenin hidâyet bulması, zürriyeti olduğundan dolayı hidâyet bulanlara göre hidâyete iletenin üstünlüğüne daha mükemmel bir delildir. En iyisini Allah bilir.
28-30. Yüce Allah Lût aleyhisselam’ı kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavmi müşrik olmakla birlikte erkekler ile hayasızca işler yapıyor, yol kesiyor ve meclislerinde yaygın bir şekilde çirkin işler yapıyorlardı.
Lût aleyhisselam onlara bütün bu hususlara dair öğütler verdi. Onlara bu işlerin bizzat çirkin şeyler olduğunu ve bunların çetin cezalara sebep olacaklarını açıkladı. Ancak akıllarını başlarına almadılar ve öğüt tutmadılar.
“Kavminin cevabı: “Eğer doğru söylüyorsan haydi Allah’ın azabını getir (de görelim)!” demekten başka bir şey olmadı.” Peygamberleri de iman edeceklerinden yana ümidini kesti. Azabı hak ettiklerini anladı. Kendisinin aşırı derecedeki yalanlamalarına karşı tahammülü tükendi. O bakımdan beddua ederek:
“Rabbim! Bu fesatçı topluma karşı bana yardım et, dedi.” Allah onun yaptığı bu duayı kabul etti ve onları helâk etmek üzere melekleri gönderdi.
قَالَ رَبِّ ٱنصُرْنِى عَلَى ٱلْقَوْمِ ٱلْمُفْسِدِينَ ٣٠ وَلَمَّا جَآءَتْ رُسُلُنَآ إِبْرَٰهِيمَ بِٱلْبُشْرَىٰ قَالُوٓا۟ إِنَّا مُهْلِكُوٓا۟ أَهْلِ هَٰذِهِ ٱلْقَرْيَةِ إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا۟ ظَٰلِمِينَ ٣١ قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطًا قَالُوا۟ نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَن فِيهَا لَنُنَجِّيَنَّهُۥ وَأَهْلَهُۥٓ إِلَّا ٱمْرَأَتَهُۥ كَانَتْ مِنَ ٱلْغَٰبِرِينَ ٣٢ وَلَمَّآ أَن جَآءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِىٓءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا۟ لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلَّا ٱمْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ ٱلْغَٰبِرِينَ ٣٣ إِنَّا مُنزِلُونَ عَلَىٰٓ أَهْلِ هَٰذِهِ ٱلْقَرْيَةِ رِجْزًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُوا۟ يَفْسُقُونَ ٣٤ وَلَقَد تَّرَكْنَا مِنْهَآ ءَايَةًۢ بَيِّنَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٣٥
31. Lût kavmini helâk etmek üzere gönderilen melekler, önce İbrahim aleyhisselam’a uğradılar ve ona İshak’ın doğacağı müjdesini verdiler. İshak’tan sonra da (onun oğlu olan) Yakub’un doğacağını müjdelediler. Daha sonra İbrahim aleyhisselam onlara nereye gitmek istediklerini sorunca Lût kavmini helâk etmek üzere gönderildiklerini bildirdiler. İbrahim aleyhisselam da onlarla tartışmaya koyuldu:
32. İbrahim aleyhisselam onlara: “Ama orada Lût da var” deyince onlar da kendisine: “Biz orada olanları pek iyi biliyoruz. Biz onu ve aile halkını elbette kurtaracağız. Ancak karısı hariç; o, geride kalacaklardandır” dediler.” Sonra da Lût aleyhisselam’ın yanına gittiler:
33-34. Lût aleyhisselam meleklerin gelişinden tedirgin olmuş ve üzülmüştü. Onları tanımadığı için tasalanmış ve içi daralmıştı. Zira bu gelenleri yoldan geçen misâfirlerden zannetmişti. O bakımdan kavminin bunlara kötülük yapacağından korkmuştu. Melekler de ona: “Korkma ve üzülme” diyerek kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını bildirdiler. “Çünkü biz, seni ve aile halkını kurtaracağız. Ancak karın hariç; o, geride kalacaklardandır. Biz, bu şehir halkı üzerine fâsıklıkları sebebiyle gökten feci bir azap indireceğiz.” diyerek geceleyin aile halkı ile birlikte yola çıkıp gitmesini emrettiler.
Sabah olunca Allah, diyarlarını ters çevirip başlarının üzerine yıktı ve ülkelerinin altını üstüne getirdi. Onlara pişmiş çamurdan ardı arkasına taş yağdırdı ve nihâyet bu taş yağmuru onların hepsini helak etti. Böylelikle onlar, sohbet konularından bir konu ve ibretlerden bir ibret oluverdiler.
35. Yani Lût kavminin diyarından, kalpleri ile ibretleri düşünecek ve onlardan gereği gibi faydalanacak bir topluluk için apaçık deliller/aşikar kalıntılar bırakmış bulunuyoruz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz onların (yurtlarından) sabahleyin de geçip gidiyorsunuz, geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” (es-Saffat, 37/137-138)
وَإِلَىٰ مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا فَقَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ وَٱرْجُوا۟ ٱلْيَوْمَ ٱلْـَٔاخِرَ وَلَا تَعْثَوْا۟ فِى ٱلْأَرْضِ مُفْسِدِينَ ٣٦ فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا۟ فِى دَارِهِمْ جَٰثِمِينَ ٣٧
36. Yani biz bilinen ve meşhur bir kabile olan “Medyen” ahalisine “de kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” O da kendilerine yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmelerini, öldükten sonra dirilişe iman edip bunun gerçekleşeceğine o gün için amel ederek ümit beslemeyi emretti. Yeryüzünde ölçü ve tartıları eksilterek ve yol kesiciliği yaparak da fesad çıkarmaktan vazgeçmelerini istedi.
37. “Onu yalanladılar. Bunun üzerine onları o sarsıntı” yani Allah’ın azabı “yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.”
وَعَادًا وَثَمُودَا۟ وَقَد تَّبَيَّنَ لَكُم مِّن مَّسَٰكِنِهِمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيْطَٰنُ أَعْمَٰلَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ ٱلسَّبِيلِ وَكَانُوا۟ مُسْتَبْصِرِينَ ٣٨
38. Yani Biz, Âd ve Semud’a da bunun benzerini yaptık. Onların kıssaları hepinizce malumdur. Gözlerinizle onların meskenlerini ve gride bıraktıkları kısmen de olsa görmektesiniz. Peygamberleri kendilerine basireti açacak, gerçeği gösterecek apaçık belgelerle gelmiş olduğu halde onları yalanladılar, peygamberleri ile mücadeleye giriştiler.
“Şeytan onlara amellerini süsledi” de yaptıklarının, peygamberlerin kendilerine getirdiklerinden daha üstün olduğunu zannettiler.
وَقَٰرُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَٰمَٰنَ وَلَقَدْ جَآءَهُم مُّوسَىٰ بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَٱسْتَكْبَرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا كَانُوا۟ سَٰبِقِينَ ٣٩
39. Kârûn, Firavun ve Hâmân’a da Yüce Allah, İmran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak apaçık âyetlerle, göz kamaştırıcı mucizelerle göndermişti de onlar bunlara boyun eğmediler. Yeryüzünde Allah’ın kullarına karşı büyüklük tasladılar, onları zelil ettiler, hakka karşı da büyüklenip onu reddettiler.
Ancak ilâhî azap onların tepelerine indiğinde kaçıp kurtulmaya güçleri yetmedi. Allah'ın elinden kaçıp kurtulamadılar. Aksine O’nun hükmüne teslim oldular.
فَكُلًّا أَخَذْنَا بِذَنۢبِهِۦ فَمِنْهُم مَّنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُم مَّنْ أَخَذَتْهُ ٱلصَّيْحَةُ وَمِنْهُم مَّنْ خَسَفْنَا بِهِ ٱلْأَرْضَ وَمِنْهُم مَّنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَٰكِن كَانُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ٤٠
40. “Biz” bu yalanlayıcı ümmetlerin “herpsini günahı sebebiyle” günahına göre ve ona uygun bir ceza ile “yakaladık. Kimisinin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik.” Yüce Allah, Ad kavmini üzerlerine kısır rüzgar estiren bir fırtınayı göndererek helâk etti. Nitekim Yüce Allah onların üzerlerine gönderdiği bu rüzgar ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peş peşe musallat kıldık. O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleriymiş gibi yere yıkılmış görürdün. Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?” (el-Hakka, 7-8)
“Kimisini de o çığlık yakaladı.” Salih kavmi gibi.
“Onlardan kimisini yere dibine geçirdik.” Kârûn gibi.
“Kimisini de suda boğduk.” Firavun, Hâmân ve askerleri gibi.
“Allah asla onlara zulmetmedi.” Zaten O’na zulüm yakışmaz. Çünkü O’nun adaleti kemâl derecesindedir ve O, bütün mahlukata hiçbir şekilde muhtaç olmayan mutlak Ganidir.
“Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Nefislerinin hakkını vermiyor, onu haktan alıkoyuyorlardı. Zira her bir nefis, bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır. Bunlar ise nefislerini gereken yerde kullanmadılar. Onu şehvet ve masiyetlerle meşgul ettiler. O bakımdan fayda sağlayacaklarını zannederlerken nefislerini alabildiğine zarara soktular.
مَثَلُ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَوْلِيَآءَ كَمَثَلِ ٱلْعَنكَبُوتِ ٱتَّخَذَتْ بَيْتًا وَإِنَّ أَوْهَنَ ٱلْبُيُوتِ لَبَيْتُ ٱلْعَنكَبُوتِ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ ٤١
41. Bu, Yüce Allah’ın, kendisi ile birlikte başkalarına güç elde etmek, kuvvet kazanmak, fayda elde etmek maksadı ile ibadet edenlere dair verdiği bir misaldir. Halbuki bu, o kimsenin amacının tam tersine yol açar. Zira böyle birisinin misali, kendisini sıcaktan, soğuktan ve çeşitli afetlerden koruyacak bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer.
“Şüphesiz yuvaların en zayıf” en güçsüz ve dirençsiz “olanı örümcek yuvasıdır.” Çünkü örümcek, zayıf hayvanlardandır. Örümcek yuvası da yuvaların en zayıfıdır. Örümcek, böyle bir yuva edinmekle güçsüzlüğünü daha bir artırır.
İşte Allah’ın dışında zayıf ve muhtaç dostlar edinenler de bütün yönleri ile aciz kimselerdir. Onlar, Allah’tan başka kendileri ile güç ve kuvvet kazanacakları, onlardan yardım göreceklerini zannettikleri dostlar edinmekle mevcut güçsüzlüklerine daha bir güçsüzlük, gevşekliklerine daha bir gevşeklik katmış oluyorlar.
Maslahatlarına olan birçok işte bu dostlarına güvenip dayanacak oldukları ve bu işleri kendileri yapmayarak onlara -onlar yaparlar diye- havale edecek olurlarsa, edindikleri bu dostlar kendilerini yardımsız bırakırlar. O bakımdan onlardan hiçbir fayda elde edemezler ve zerre miktarı dahi onların yardımlarını göremezler.
Şâyet gerek kendilerinin gerekse de dost edindikleri varlıkların gerçek durumunu bilmiş olsalardı, onları dost edinmezler, onlardan uzaklaşırlar, gücü her şeye yeten, kendisini dost edinen ve kendisine tevekkül eden kuluna dininde ve dünyasında yeterli gelen, kalbinde, bedeninde, halinde ve amelinde gücüne güç katan, rahmeti sonsuz, gücü her şeye yeten o mutlak Rabbi dost edinirlerdi.
إِنَّ ٱللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِۦ مِن شَىْءٍ وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ ٤٢
42. Yüce Allah, müşriklerin edindikleri ilâhların güçsüzlüklerinin ne kadar ileri derecede olduğunu beyan ettikten sonra bundan daha açık bir ifade ile aslında onların hiçbir şey olmadıklarını, aksine bunların uydurulmuş birtakım isimlerden ve öyle kabul ettikleri birtakım kuruntulardan öteye gitmediklerini anlatmakta, iyiden iyiye incelenmesi halinde akıl sahibi bir kimsenin bu uydurma varlıkların bir hiç olduklarını ve gerçekte var olmadıklarını açıkça göreceğini belirterek şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah, kendisinin dışında yalvardıklarının bir hiç olduğunu bilir.” Yani Yüce Allah -ki O gizliyi de açığı da bilendir- onların Allah’tan başka gerçekte var olmayan ve hakiki bir ilâh da olmayan varlıklara dua edip tapındıklarını bilir. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.” (en-Necm, 53/23); “Allah’tan başkasına tapanlar dahi Allah’a koştukları ortaklara uymuyorlar, onlar ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.” (Yunus, 10/66)
“O Azîzdir.” Bütün güce sahip ve gücü ile bütün yaratıkları emri altında tutan, onlar üstünde galip olandır.
“Hakîmdir.” her şeyi yerli yerince koyan, her şeyi en güzel şekilde yaratan ve onu en uygun ve düzgün hali ile var edendir.
وَتِلْكَ ٱلْأَمْثَٰلُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَآ إِلَّا ٱلْعَٰلِمُونَ ٤٣
43. “İşte bu misalleri Biz insanlar için veriyoruz.” Onlar için, onların yararlanmaları ve öğrenmeleri için bu misalleri veriyoruz. Çünkü misaller, bilgileri açıklama yollarıdır ve onlar, akıl ile kavranan (soyut) hususları maddi örneklendirmelerle daha bir anlaşılır kılarlar. Böylelikle bu misallerin verilişine sebep teşkil eden anlam, daha bir açıklık kazanır. O bakımdan bu misaller bütün insanların faydasınadır.
“Ama onları (gereğince düşünmeyi) bilenlerden başkası anlamaz onlara âlimlerden başkası akıl erdiremez.” Bunları gereği gibi kavrayıp üzerlerinde gereği gibi düşünerek, ne için örnek verildiklerini bilip uygulayarak ve kalbi ile aklederek anlayanlar ancak ilmin, kalplerine kadar ulaşıp yer ettiği gerçek ilim sahibi kimselerdir.
Bu buyrukla Yüce Allah, verdiği misalleri övmekte, bu misaller üzerinde iyiden iyiye düşünmeye ve bunları anlayıp kavramaya teşvik etmekte, ayrıca bunları anlayıp kavrayanları da övmektedir. Zira bunları kavramak, kişinin ilim ehlinden olduğunu gösterir. O halde bunları kavrayamayan kimselerin de ilim ehlinden olmadığı anlaşılmaktadır.
Bunun sebebi de şudur: Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de verdiği misaller, önemli hususlar, üstün maksatlar ve oldukça değerli meseleler hakkındadır. İlim ehli olan kimseler de bunların diğer meselelerden daha önemli olduğunu bilirler. Çünkü Allah, bunlara önem vermiş ve kullarını bu misalleri iyice akledip üzerlerinde düşünmeye teşvik etmiştir. O bakımdan gerçek ilim sahipleri, bunları gereği gibi anlamak için olanca gayretlerini harcarlar.
Bu hususların önemine rağmen onları gereği gibi düşünmeyen kimseye gelince şüphesiz ki bu, o kimsenin ilim ehlinden olmadığına delildir. Çünkü böyle bir kimse, önemli meseleleri bilmeyecek olursa diğer meseleleri bilmeyişi öncelikle söz konusudur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah’ın örnek verdiği misallerle ilgili meselelerin büyük çoğunluğunun, dinin esasları (akide) ve benzeri hususlara dairdir.
خَلَقَ ٱللَّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ بِٱلْحَقِّ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ ٤٤
44. Yani yüksekliklerine, büyüklüklerine, genişliklerine, güzelliklerine, içlerinde bulunan güneş, ay, yıldızlar ve melekler ile birlikte bütün gökleri tek başına yaratan yalnızca Yüce Allah’tır. Yine yeri, oradaki dağları, denizleri, ovaları, çölleri, ağaçları ve diğerlerini yaratan da O’dur. O, bütün bunları” hak ile” yaratmıştır. Yani bunları boşuna, maksatsız ve faydasız olarak yaratmamıştır. Bütün bunları emri ve şeriatı uygulansın, kulların üzerindeki nimeti tamamlansın, O’nun hikmetini, hakimiyetini, idaresini, sevmeleri ve ilâh tanımaları gereken yegane varlığın O olduğuna delil teşkil eden hususları görsünler diye yaratmıştır. “Şüphesiz bunda mü’minler için bir delil vardır” Mü’min bir kimse bunlar üzerinde gereği gibi düşünecek olursa onlarda iman edilmesi gereken pek çok hususa dair deliller bulunduğunu açıkça görür.
ٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِنَ ٱلْكِتَٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ ٱللَّهِ أَكْبَرُ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ ٤٥
45. Yüce Allah, vahyini ve peygamberine indirdiği bu Kitab-ı Azimi okumayı emretmektedir. Bu Kitabı okumanın (tilâvet etmenin) anlamı ise onun emrettiklerine uymak, yasakladıklarından uzak durmak, hidâyeti ve doğru yolu bulmak, verdiği haberleri tasdik etmek, anlamları üzerinde dikkatle düşünmek ve lafızlarını okumak sureti ile ona uymaktır. Buna göre bu Kitabın lafızlarını okumak tilavetin manasının sadece bir bölümünü teşkil eder.
Kitabın tilâvet edilmesinin anlamı bu olunca dinin bütünü ile uygulamaya geçirilmesinin, Kitabın tilâvetinin kapsamı içerisine girdiğini de anlamış oluyoruz. Buna göre Yüce Allah’ın: “Namazı da dosdoğru kıl” buyruğu özel bir şeyin, kapsamına girdiği genel bir şeye atfedilmesi kabilinden olur. Bu atfın sebebi ise namazın fazileti, şerefi ve insan hayatındaki güzel etkileridir ki bu da şudur: “Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”
Hayasızlık (الفحشاء), nefislerin arzuladığı, bununla birlikte çok çirkin ve büyük bütün günahlar demektir.
Kötülük (المنكر) akıl ve fıtratların reddedip kabul etmediği her türlü günahtır.
Namazın hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyması ise şöyle olur: Namazı devamlı kılan, onu şartları, rükünleri ve huşûu ile eksiksiz edâ eden kimsenin kalbi nurlanır, arınır ve imanı artar. Hayırlara arzusu güçlenir, kötülük arsuzu azalır ya da büsbütün yok olur. Buna göre namazı sürekli kılmak ve bu şekilde namazı devam ettirmek kaçınılmaz olarak kişiyi hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. İşte bu, namazın en önemli maksatlarından ve en önemli meyvelerinden birisidir.
Diğer taraftan namazın bundan daha büyük ve daha yüce bir maksadı daha vardır ki o da şudur: Namaz; kalp, dil ve beden ile Allah’ın zikrini ihtiva eder. Şüphesiz ki Yüce Allah, kulları kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Onların en faziletli ibadetleri ise hiç şüphesiz namazdır.
Namaz ibadetinde bütün organların kullukları, başka ibadetlerde görülmeyecek şekilde ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür” buyurmaktadır. Bununla birlikte bu ifadenin, -müfessirlerin çoğunluğunun da kabul ettiği gibi- şanı Yüce Allah namazı emredip onu övdükten sonra namaz dışında da Allah’ı zikredip anmanın namazdan daha büyük olduğu anlamına gelme ihtimali de vardır.
Ancak birinci açıklama daha uygundur. Çünkü namaz, namazın dışındaki zikirden daha faziletlidir. Az önce de geçtiği gibi namazın kendisi de bizzat zikrin en büyüğüdür.
“Allah” hayır ya da şer türünden tüm “yaptıklarınızı bilir.” O bakımdan bu yaptıklarınızın karşılığını eksiksiz olarak verecek olan da O’dur.
وَلَا تُجَٰدِلُوٓا۟ أَهْلَ ٱلْكِتَٰبِ إِلَّا بِٱلَّتِى هِىَ أَحْسَنُ إِلَّا ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ مِنْهُمْ وَقُولُوٓا۟ ءَامَنَّا بِٱلَّذِىٓ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَٰهُنَا وَإِلَٰهُكُمْ وَٰحِدٌ وَنَحْنُ لَهُۥ مُسْلِمُونَ ٤٦
46. Yüce Allah, kitap ehli ile tartışacak kimsenin, basiretsizce yahut da uygun görülecek bir kurala bağlı olmaksızın onlarla tartışmasını yasaklamakta ve en güzel yol ile olması hali dışında onlarla tartışmamayı emretmektedir. Bu yol ise güzel ahlâk, nazik ve yumuşak sözlerle hakka davet, hakkı güzelce açıklamak, batılı reddedip çirkinliğini ortaya koymak ve bu maksada ulaştıran en kısa yolu kullanmaktır. Ayrıca yapılan bu tartışmanın maksadı, sırf bir tartışma veya üstünlük sağlayıp galip gelme arzusu olmamalıdır. Bunun yerine esas maksat, hakkı açıklamak ve insanları hidâyete iletmek olmalıdır.
Ancak “içlerinden zulmedenler hariç” yani kitap ehlinden tartışıp da maksadından ve halinden hakkı bulmak istemediği, aksine sırf kötü maksatlı olduğu ve sadece üstünlük sağlamak kastı ile tartıştığı ortaya çıkan Kitap ehline mensup kimseler hariçtir. Böyle bir kimse ile tartışmanın bir faydası yoktur. Çünkü bu halde tartışmadan gözetilen maksat hasıl olmaz.
“Ve deyin ki: Biz, bize indirilene de size indirilenlere de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir.” Yani sizin kitap ehli ile tartışmanız, size ve kendilerine indirilenlere, sizin ve onların rasûlüne, mutlak ilâhın bir ve tek olduğuna iman etme esasına dayalı olsun. Sizin onlarla tartışmanız ilâhî kitaplardan herhangi birisine veya herhangi bir peygambere dil uzatma noktasına sakın varmasın.
Nitekim cahil kimseler hasımları ile tartışlıkları vakit onların sahiplendikleri hak olsun batıl olsun her şeyi tenkit edip dil uzatırlar. Bu ise zulümdür. Tespit edilen görevin ve tartışma adabının dışına çıkmaktır. Yapılması gereken, hasmın savunduğu batılları reddetmek, buna karşılık onun sahip olduğu ve savunduğu hakları da kabul etmektir. O söylüyor diye hakkı -söyleyen kâfir olsa dahi- reddetmemektir.
Aynı şekilde Kitap ehli ile girişilecek bu tartışma yolu, onların Kur’ân’ı ve bu Kur’ân’ı getiren Rasûlü kabul etmesini gerekli kılan bir yoldur. Çünkü tartışanlar, dinin esasları, bütün peygamberlerin ve kitapların ittifakla kabul ettikleri hususlar hakkında konuşup da her iki taraf bunların gerçekliklerini kabul ettiğinde şöyle bir durum ortaya çıkar: Önceki kitaplar da peygamberler de -Kur’ân-ı Kerîm ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte- bu hususları açıklamış, haber vermiş ve onlara dalâlet etmiş olduğuna göre bütün kitapları tasdik etmek ve bütün peygamberlere iman etmek gerekir ki İslâm’ın özelliklerinden biri de budur. Bu durumda “Biz filan kitabın delâlet ettiğine iman ederiz. Ama -kendisinden önce gelen hakkı tasdik etmekle birlikte- filan kitabı tasdik etmeyiz”, demek bir zulümdür ve hevânın peşine takılıp gitmektir. Böyle bir iddia, bu iddiada bulunanları yalanlar. Çünkü kendisinden önceki kitaplara delâlet eden ve onları tasdik eden Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayan bir kimse, hiç şüphesiz iman ettiğini iddia ettiği şeyleri de yalanlıyor demektir.
Diğer taraftan herhangi bir peygamberin nübüvvetini ispatlayan bütün deliller, aynı şekilde hatta ondan da daha ileri derecede Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini de ispatlamaktadır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini eleştirmeye sebep teşkil edecek her bir şüphenin bir benzeri hatta ondan daha ilerisi diğer peygamberlerin peygamberliği hakkında da ileri sürülebilir. Böyle bir şüphenin, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in dışındaki peygamberler hakkında batıl olduğu sabit olduğuna göre aynısının onun hakkında da batıl olduğu çok daha açık bir husutur.
Yüce Allah’ın “Biz, yalnız O’na teslim olan kimseleriz” buyruğu şu demektir: Biz, O’nun emrine teslim olmuş ve O’nun emrine itaatle bağlanan kimseleriz. Her kim O’na iman eder, O’nu ilâh edinir, bütün kitaplarına ve peygamberlerine inanıp Allah’a itaatle boyun eğer, peygamberlerine uyarsa işte o, bahtiyar bir kimsedir. Bu yoldan ayrılıp sapan bir kimse ise bedbahttır.
وَكَذَٰلِكَ أَنزَلْنَآ إِلَيْكَ ٱلْكِتَٰبَ فَٱلَّذِينَ ءَاتَيْنَٰهُمُ ٱلْكِتَٰبَ يُؤْمِنُونَ بِهِۦ وَمِنْ هَٰٓؤُلَآءِ مَن يُؤْمِنُ بِهِۦ وَمَا يَجْحَدُ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَّا ٱلْكَٰفِرُونَ ٤٧
47. “İşte böylece sana” ey Muhammed, her önemli ve büyük haberi apaçık bildiren bu “Kitabı indirdik.” Bu kitap, üstün ahlâkî erdemlere ve mükemmel olan her bir işe davet eder. Kendisinden önceki kitapları tasdik eder. Kendisinden önceki peygamberler de bu Kitabın indirileceğini haber vermiştir.
“Kendilerine kitap verdiklerimiz” onu gereği gibi bilip tanıyan, bundan dolayı hevâlarına kapılmayan ve onu kıskanmayanlar “ona iman ederler.” Çünkü onlar, ellerindeki belgeler, sahip oldukları müjdeler ve kendilerinin güzeli, çirkini, doğruyu, yalanı bilmek gibi ayırıcı özellikleri sayesinde bu Kitabın doğruluğuna kesinlikle inanırlar. “Bunlar” mevcut ehli kitap “arasından da” herhangi bir ümitle ya da bir şeyden korktuğu için değil de basiretle “ona iman eden kimseler vardır.”
“Âyetlerimizi ancak” hakkı bile bile inkâr etmeyi ve ona karşı inatlaşmayı âdet edinmiş “kâfirler inkâr ederler.” Bu ifadede bu Kitabı sadece böyle kimselerin inkâr edeceği ve hakka tabi olma maksadını güden kimsenin ise böyle yapmayacağı belirtilmektedir. Yoksa doğru bir maksadı bulunan herkesin bu Kitaba iman etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü bu Kitap, aklını kullanan yahut da uyanık bir kalple ona kulak kabartan herkes için apaçık deliller ihtiva etmektedir.
Bu Kitabın doğruluğunun delillerinden birisi de onu, kavmi arasında doğru sözlülüğü, emaneti ve tüm halleri ile bilinen peygamberin getirmiş olmasıdır. Bu peygamber, yazı yazan birisi değildir, hatta o yazılmış bir yazıyı dahi okuyamıyordu. Bu durumda iken böyle bir Kitabı getirmesi, bu Kitabın Aziz ve her türlü hamde layık olan Allah tarafından gönderilmiş olduğuna dair en ufak bir tereddüde mahal vermeyecek kesin ve apaçık delillerden biridir. Bundan dolayı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu görüyoruz:
وَمَا كُنتَ تَتْلُوا۟ مِن قَبْلِهِۦ مِن كِتَٰبٍ وَلَا تَخُطُّهُۥ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّٱرْتَابَ ٱلْمُبْطِلُونَ ٤٨
48. “Sen, bu (Kitabın indirilişinden) önce ne bir kitap okur ne de sağ elinle yazı yazardın. Eğer öyle olsaydı” Sen böyle biri olmasaydın “batıla dalanlar, elbette şüpheye düşerlerdi” ve onlar: Bunu önceki kitaplardan öğrendi yahut da onlardan kopya etti, derlerdi.
Ne var ki bu kitap senin kalbine üstün ve değerli bir kitap olarak inmiştir. Sen de son derece fesahat ve belağat sahibi, aynı zamanda azılı düşmanın olan kimselere onun bir benzerini hatta onun sdece bir sûresinin benzerini getirmek üzere meydan okuduğun halde onlar bundan tamamen aciz kalmışlardır. Hatta bu Kitaba benzer bir kitap ortaya koymayı akıllarından dahi geçirmemişlerdir. Çünkü onlar, bu Kitabın ne kadar beliğ ve ne kadar fesahatlı olduğunu, hiçbir insan sözünün ona denk yahut benzer olamayacağını ve onunla yarışabilecek seviyeye ulaşamayacağını kesinlikle biliyorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
بَلْ هُوَ ءَايَٰتٌۢ بَيِّنَٰتٌ فِى صُدُورِ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ وَمَا يَجْحَدُ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَّا ٱلظَّٰلِمُونَ ٤٩
49. “Aksine o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm “kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde (hıfzedilmiş)” ve hiçbir kapalılığı bulunmayan “apaçık âyetlerdir.” Buradaki ilim sahipleri, insanların efendileri, en akıllıları, iyice düşünen özlü akıl sahipleri ve aralarından kemâle ermiş olan kimselerdir.
İşte bu kitap, böylelerin kalplerinde apaçık âyetler halinde hıfzedilmiş olması dolayısı ile başkalarına karşı bir delildir. Başkalarının inkâr etmesinin bir zararı olmaz ve zaten bu inkâr da zulümden başka bir şey değildir. Bundan dolayı Yüce Allah:
“Âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder” buyurmaktadır. Bu âyetleri ancak herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın, bu konuda ilim ehline ve onu gerçek mahiyeti ile bilme imkânına sahip olan kimselere uymaksızın söz söyleyen bir cahilden yahut da onun hak olduğunu bilmekle birlikte inat eden, doğru olduğunu bilmekle birlikte ona muhalefet eden, işi bilmezliğe vuran kimseden başkası bile bile inkâr etmez.
وَقَالُوا۟ لَوْلَآ أُنزِلَ عَلَيْهِ ءَايَٰتٌ مِّن رَّبِّهِۦ قُلْ إِنَّمَا ٱلْـَٔايَٰتُ عِندَ ٱللَّهِ وَإِنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٥٠
50. Yani peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayıp ona kendilerinin istedikleri belirli birtakım mucizelerin indirilmesini teklif eden bu zalimler, bu isteklerini ileri sürerek itiraz ettiler.
Nitekim Yüce Allah, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar akıtmadıkça asla sana inanmayacağız...” (el-İsrâ, 17/90)
Halbuki mucizelerin indirilmesini tayin ve tespit etmek, ne onların elindedir ne de Allah Rasûlünün elinde. Çünkü bu, Allah'ın işine karışmak sayılır. Keşke şöyle olsaydı, Bu böyle olmalı demek, onların işi değildir. Zira hiçbir kimsenin bu konularda bir yetkisiye sahip olması söz konusu olamaz.
Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” O ise bunları dilerse indirir, dilemezse indirmez.
“Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Benim bunun üzerinde herhangi bir mertebem yoktur.
Şâyet maksat hakkın batıldan ayırt edilmesi ise ve bu da başka yollarla hasıl oluyorsa o takdirde bu konuda ille de tayin edilen birtakım mucizelerin indirilmesini istemek bir haksızlıktır, Yüce Allah’a karşı da hakka karşı da kibirlenmektir. Teklif edilen bu mucizelerin indirildiğini farz etsek bile eğr onların kalplerinde bu mucizler indirilmedikçe hakka iman etmeyeceklerine dair bir kararlılık varsa bu durumda iman etseler dahi onların bu imanı iman sayılmaz. Çünkü bu, sadece onların hevâlarına uygun düştüğü için iman ettiklerini ortaya koyar. Yani hak için değil, istedikleri mucizeler için iman etmiş olacaklardır. O halde -bu mucizelerin indirildiğini farz etsek dahi- bu durumda bunların sağlayacağı fayda nedir? O nedenle maksat, hakkın beyanı olduğundan dolayı Yüce Allah, bunun yolunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّآ أَنزَلْنَا عَلَيْكَ ٱلْكِتَٰبَ يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرَىٰ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٥١
51. “Sana kendilerine okunmakta olan bu Kitabı indirmemiz” senin de getirdiklerinin de doğruluğunu bilmeleri için “onlara yetmez mi?” Bu, pek çok apaçık belgeyi ve göz kamaştırıcı delili bir arada ihtiva eden, son derece özlü bir ifadedir. Önceden de açıklandığı üzere Peygamberin ümmî olmakla birlikte böyle bir Kitabı getirmesi dahi onun doğruluğunun en büyük belgeleri arasındadır. Diğer taraftan onlara bu Kitabın benzerini ortaya koyma konusunda meydan okuması ve onların da bu hususta acze düşmeleri de bir başka delildir. Bu Kitabın üstün gelmesi, açıktan açığa onlara galip gelerek karşılarında okunması, “Bu, Allah tarafından gelmiştir” denmesi, Rasûlün de bu Kitabı yardımcılarının az, buna karşılık muhalif ve düşmanlarının çok olduğu bir zamanda dahi açıkça ortaya koyup gizlememiş olması, bu konuda azmini sürekli diri tutması hatta herkesin önünde bunu ilan etmesi, şehirde ikamet edenin de çölde yaşayanın da huzurunda: “Bu, Rabbimin kelamıdır. Bu Kitab’ın benzerini ortaya koymaya kim güç yetirebilir? Yahut kim bununla yarışacak söz söyleyebilir veya onunla boy ölçüşecek söz ortaya koymaya kalkışabilir?” diye ilan etmesi... işte bunların her birisi başlı başına birer delildir.
Yine bu kitabın, geçmişlerin kıssalarından ve haberlerinden anlatması, geçmişe ve geleceğe ait gaybe dair haberler vermesi ve bütün bunların doğru ve vakıaya uygun olması bir başka delildir. Bir diğer açıdan bu Kitap kendisinden önceki kitaplar üzerinde hakim konumundadır. O kitaptaki doğru şeylerin doğruluğunu bildirmekte, bu kitaplarda yapılan değişiklikleri ve tahrifatı da reddetmektedir. Bu Kitap emir ve yasaklarında, doğruya iletmektedir. Onun emrettiği herhangi bir şey hakkında akıl hiçbir zaman “Keşke böyle bir emir vermeseydi” demez. Neyi yasaklamışsa da akıl “Keşke bunu yasaklamamış olsaydı” demez. Aksine bu Kitap adalete ve hakkaniyete uygundur. Basiret ve akıl sahibi kimselerin aklına uygun düşen hikmetler içermektedir. Bu Kitabın irşadları, doğruya iletmesi ve hükümleri, her duruma ve her zamana uygundur; öyle ki her zaman ve mekanda işleri ıslah edip düzene koyabilecek, sadece odur. İşte hakkı tasdik etmek isteyen, hakkı bulmak için çalışan kimselere bütün bunlar delil olarak yeter. Kur’ân’ı yeterli görmeyene Allah hiçbir şeyi yeterli kılmasın! Kur’ân ile şifa bulmayana da Allah şifa vermesin!
Kim Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulur, onunla yetinirse hiç şüphesiz bu, onun için bir rahmet ve bir hayırdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki onda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır.” Çünkü bu Kitap sayesinde onlar pek çok ilim ve bol hayırlar elde ederler, kalpleri ve ruhları arınır, inançları tertemiz olur, ahlâkları kemâle erer, ilâhi bağış ve ihsanlara, Rabbanî sırlara nail olurlar.