İçeriğe geç

Ankebût Suresi tefsiri

تفسير سورة العنكبوت

es-Sa’dî Tefsiri52–69. ayetler

Ankebût Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

قُلْ كَفَىٰ بِٱللَّهِ بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ شَهِيدًا يَعْلَمُ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ بِٱلْبَٰطِلِ وَكَفَرُوا۟ بِٱللَّهِ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْخَٰسِرُونَ ۝٥٢

52. “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.” Ben O’nu şahit tutuyorum. Eğer yalan söylüyor isem O, benim başıma size de ibret olacak musibetler getirir. Eğer O, her halükârda beni destekliyor, bana yardım ediyor, işleri bana kolaylaştırıyor ise -ki öyledir- işte Allah tarafından benim lehime olan bu üstün şahitlik, sizin için yeterli olmalıdır.

Eğer siz O’nun sözlerini işitmiyor ve O’nu görmüyorsunuz diye içinizden O’nun şahitliğinin delil olarak yeterli olmadığı kanaatini geçiriyor iseniz şunu bilin ki “O, göklerde ve yerde olanı bilir.” Benim durumum ile sizin durumunuz ve benim size söylediğim bu sözler de O’nun bildikleri arasındadır.

O, bunları bilmekle ve böyle bir cezalandırmaya kadir olmakla birlikte ben, O’nun adına hak olmayan şeyleri uyduruyor isem hiç şüphesiz bu durumda ben, O’nun ilim, kudret ve kuvvetine dil uzatmış olurum ki bu da cezalandırılmamı gerektirir. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Eğer bazı sözleri uydurup Bize isnat etse idi, Biz onu elbette yakalayıverirdik. Sonra da şah damarını elbette koparırdık.” (el-Hakka, 69/44-46)

“Batıla iman edip Allah’ı inkâr edenler, işte onlar zarar edenlerin ta kendileridir.” Çünkü onlar Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman etmeyerek zarara uğramışlardır. Yine onlar, ebedi nimetleri elden kaçırmışlar, dosdoğru hak karşılığında her türlü çirkin batılı, ebedi nimetler karşılığında da her türlü can yakıcı azabı elde etmişlerdir. O bakımdan hem kendilerini hem de aile fertlerini Kıyamet gününde zarar sokmuş olacaklardır.

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِٱلْعَذَابِ وَلَوْلَآ أَجَلٌ مُّسَمًّى لَّجَآءَهُمُ ٱلْعَذَابُ وَلَيَأْتِيَنَّهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ۝٥٣

53. Yüce Allah, Peygamberi ve onun getirdiklerini yalanlayanların cehaletlerini ve onların azabın çabuk gelmesini isteyip yalanlamalarını daha da ileriye götürerek: “Eğer doğru söyleyenlerden iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?” (el-Mülk, 67/25) dediklerini haber vermektedir. Buna karşılık Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer” bu azabın inmesi için tespit edilmiş ve henüz gelmemiş olan “belli bir vade olmasaydı” onların bu konuda bizi âciz bırakmak isteyişleri ve hakkı yalanlayışları sebebi ile “elbette azap onlara gelirdi.”

Eğer biz cahillikleri sebebi ile onları hemen azapla yakalayacak olsaydık hiç şüphesiz onların sözleri, başlarına gelecek olan belâları ve cezaları daha da çabuklaştırırdı. Bununla birlikte azabın inişini geç bulmasınlar. Çünkü “onlar hiç farkında değilken o azap, kendilerine ansızın gelecektir.”

Nitekim Yüce Allah’ın haber verdiği şekilde de olmuştur. Onlar Bedir’e şımarıkça ve böbürlene böbürlene gelip maksatlarını elde edeceklerini sandıkları bir sırada Allah onları zelil etti, onların ileri gelenlerini öldürdü. Bütün şerlileri de bu savaşta ölüp gitti. Bu musibetten payını almadık tek bir ev kalmadı. Azap onlara ummadıkları bir yerden geldi ve onların farkında olmadıkları bir sırada tepelerine indi.

يَسْتَعْجِلُونَكَ بِٱلْعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌۢ بِٱلْكَٰفِرِينَ ۝٥٤

54. Eğer onlara dünyada azap gelmezse hiç şüphesiz önlerinde onları bekleyen uhrevî bir azap vardır. Onlardan hiç kimse de bu azaptan kurtulamayacaktır. İster ona bu dünya azabı hemen verilmiş olsun, ister mühlet verilmiş olsun fark etmez, “cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.” Onlar, oradan ayrılıp başka bir yere gidemeyeceklerdir. Dört bir yandan cehennem onları kuşatmış olacaktır. Tıpkı büyük-küçük günahlarının, küfürlerinin kendilerini çepeçevre kuşatmış olduğu gibi. İşte en çetin azap da bu azaptır.

يَوْمَ يَغْشَىٰهُمُ ٱلْعَذَابُ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا۟ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ۝٥٥

55. İşlemiş olduğunuz ameller şimdi azaba dönüşmüştür; küfür ve günahlar sizlerin her bir yanını kuşatmış olduğu gibi azap da her bir yandan sizi kuşatmış bulunmaktadır.

يَٰعِبَادِىَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ إِنَّ أَرْضِى وَٰسِعَةٌ فَإِيَّٰىَ فَٱعْبُدُونِ ۝٥٦ كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ ٱلْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ ۝٥٧ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ ٱلْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا نِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ ۝٥٨ ٱلَّذِينَ صَبَرُوا۟ وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ ۝٥٩

56-58. “Ey” beni ve Rasûlümü tasdik ederek “iman eden kullarım! Şüphesiz benim (yarattığım) yeryüzü geniştir. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Yeryüzünün herhangi bir yerinde Rabbinize ibadet, sizin için imkânsız olursa oradan ibadetin yalnızca Allah’a yapıldığı bir başka yere göç/hicret edin. Zira ibadet edilecek yerler pek geniştir. Mabud da bir ve tektir. Ölümün gelip sizi bulması ise kaçınılmaz bir şeydir. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz. O da Rabbine güzelce ibadet ederek iman ve salih ameli bir arada işleyen kimseyi cennette üstün köşklerde ve canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, her türlü mükemmel nimeti barındıran yerlerde mükâfatlandıracaktır ve bu kimseler orada ebedi kalacaktır. İşte Naîm cennetlerindeki bu yüce köşkler, Allah için “amel edenlerin mükafatı” olarak “ne güzeldir!”

59. “Onlar” Allah’a ibadet üzere “sabreden” ve bu hususlarda “yalnızca Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” Allah’a ibadet üzere sabretmeleri, bu hususta bütün güç ve gayretlerini harcamalarını, bunları herhangi bir şekilde ihlâl etmeye çalışan şeytana karşı da büyük bir savaşa girmelerini gerektirir.

Tevekkülleri ise Yüce Allah’a güvenip dayanmalarını, yapmaya kararlaştırdıkları amelleri gerçekleştirmesi ve bunları kemâle erdirmesi konusunda O’nun hakkında hüsnüzan beslemelerini gerektirir.

Her ne kadar sabrın çerçevesi içerisinde olsa da tevekkülün özellikle söz konusu edilmesi, emirleri yerine getirmekte ve yasakları terk etmekte ona ihtiyaç duyulmasındandır. Ayrıca sabır da tevekkülsüz tamamlanmaz.

وَكَأَيِّن مِّن دَآبَّةٍ لَّا تَحْمِلُ رِزْقَهَا ٱللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ ۝٦٠

60. Yani şanı yüce ve mübarek olan yaratıcı, güçlüleri ile âcizleri ile bütün varlıkların rızkını üstlenmiştir. Yeryüzünde gücü az, aklı da yetersiz “Nice canlı vardır ki rızkını yanında taşımaz.” Bunlar kendi rızıklarını depolayamaz, hiçbir zaman yanlarında rızıklarından bir şey bulunmaz. Ama Yüce Allah her vakit onların rızıklarını onlara amade kılar. “Onlara da size de rızkı veren Allah'tır.” Hepiniz, Allah’ın rızıklarını üstlendiği varlıklarsınız. O, sizi yoktan var edip işlerinizi çekip çevirdiği gibi rızkınızı da verir

“O, her şeyi işitendir, bilendir.” Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Hiçbir canlı varlık da O’na gizli olduğu için rızıksız kalıp telef olmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. Onların durdukları yerleri de emanet edildikleri yerleri de O bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hûd, 11/6)

وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَسَخَّرَ ٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُ فَأَنَّىٰ يُؤْفَكُونَ ۝٦١ ٱللَّهُ يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهِۦ وَيَقْدِرُ لَهُۥٓ إِنَّ ٱللَّهَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ ۝٦٢ وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّن نَّزَّلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَأَحْيَا بِهِ ٱلْأَرْضَ مِنۢ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُ قُلِ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ۝٦٣

61-63. Bu, Yüce Allah’ın ulûhiyette bir olduğunu yalanlayan ve yalnızca O’na ibadeti reddeden müşriklere karşı getirilen susturucu bir delildir. Şöyle ki onlar, Allah’ın rububiyette tek olduğunu kabul ettiklerinden dolayı uluhiyette de tek olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Çünkü onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı? Gökten bir su indirerek ölümünden sonra o su ile yeryüzünü dirilten kimdir? Bütün işlerin idaresi kimin elindedir?” diye soracak olursak: “onlar elbette: Allah, diyeceklerdir.” Bunların yapan yalnızca Allah’tır, diyecek ve putlarla Allah’tan başka taptıkları varlıkların, bunların herhangi birisini yapabilecek güce sahip olmadıklarını itiraf edeceklerdir.

Acizliklerini ve hiçbir şeyi idare edebilecek güce sahip olmadıklarını kabul ettikleri bu varlıklara yönelişleri ve bundan dolayı da ortaya attıkları yalan ve iftiraları gerçekten hayret edilecek bir iştir. Böylece onların akılsız ve kafaları çalışmaz kimseler oldukları tescillenmiştir. Zira fayda sağlayamayacağını, zarar veremeyeceğini, hiçbir şey yaratamayacağını, rızık veremeyeceğini bilmekle birlikte bir taşa yahut da bir kabre yahut da buna benzer bir şeye yönelen, sonra da tam bir samimiyetle ona bağlanıp ibadet eden; yaratıcı, rızık verici, fayda ve zarar verici Rabbe onu ortak kılan kimseden daha kıt akıllı birisi olabilir mi?

Hidâyeti sapıklıktan ayırt eden, müşriklerin izledikleri yolun batıl olduğunu -ilâhî tevfike mazhar olanlar ondan sakınsınlar diye- açık seçik ortaya koyan Allah’a hamdolsun, de. Yine ulvi ve süfli alemleri yaratan, bunların işlerini çekip çeviren, bunların rızkını veren, dilediğine rızkı geniş geniş tutmakla birlikte dilediğininkini kısan ve bunu hikmeti gereğince ve kullarına neyin yararlı olduğunu bildiği için yapan Allah’a hamdolsun, de.

وَمَا هَٰذِهِ ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَآ إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ ٱلدَّارَ ٱلْـَٔاخِرَةَ لَهِىَ ٱلْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ ۝٦٤

64. Yüce Allah, dünya ve âhiretin durumunu haber vermektedir ki bu, zımnen dünyaya karşı zahid olmaya ve âhirete karşı da istekli olmaya bir teşviktir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gerçekte “bu dünya hayatı, (geçici) bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir.” Kalpler onunla eğlenip oyalanır, bedenler de onunla oynayıp durur. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onda yaratmış olduğu süsler, zevkler, haktan yüz çeviren kalpleri kendisine çeken, gafil gözleri kamaştıran, batıla ve batılcılara meyleden nefisleri kendine çeken nefsi arzulardır. Daha sonra bunlar, çabucak yok olur gider ve hepsi de son bulur. Bunları sevenin elinde ise pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey kalmaz.

“Âhiret yurdu ise işte asıl (ebedi yaşanacak) hayat odur.” Yani kâmil hayat orasıdır. Bu ifade, şunları da içermektedir: Âhirettekilerin bedenleri son derece kuvvetli, sahip oldukları güçler de en ileri derecede olacaktır. Çünkü bunlar, o hayat için yaratılmış bedenler ve güçlerdir. Ayrıca orada yaşamın kendisi vasıtasıyla kemâle ereceği ve lezzetin kendisi ile tamamlanacağı her şey de olacaktır: kalpleri sevindirici şeyler, bedenlerin arzuladığı yiyecekler, içecekler, eşler ve buna benzer hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nice nimetler…

“Keşke bilselerdi!” o takdirde dünya hayatını âhirete tercih etmezlerdi. Eğer akıllarını kullanan kimseler olsalardı, ebedi hayat yurdundan yüz çevirerek, oyun ve eğlence yurduna yönelmezlerdi. Bu da bunu bilen kimselerin mutlaka âhireti dünyaya tercih etmelerinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, her iki yurdun da durumunu açıkça görürler.

فَإِذَا رَكِبُوا۟ فِى ٱلْفُلْكِ دَعَوُا۟ ٱللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ فَلَمَّا نَجَّىٰهُمْ إِلَى ٱلْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ ۝٦٥ لِيَكْفُرُوا۟ بِمَآ ءَاتَيْنَٰهُمْ وَلِيَتَمَتَّعُوا۟ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ۝٦٦

65-66. Daha sonra Yüce Allah, denizde yolculuk yaptıkları ve dalgaların ardı arkasına geldiği sırada ölmekten korkan müşriklerin, dinlerini Allah’a halis kılıp bütün koştukları ortakları terk ettiklerini, buna karşılık Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın ihlâsla dua ettiklerini bildirerek bunu, onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere ortaya koymaktadır. Zira ihlasla dua edip yalvardıkları zat onları bu sıkıntılı halden kurtarıp karaya çıkarınca onlar, bu durumdan kendilerini kurtaramayan ve hiçbir sıkıntılarını gideremeyen varlıkları O’na ortak koşarlar. Peki, bunların hem rahat hem sıkıntılı, hem kolay hem zor zamanlarında Allah’a ihlâsla dua etmeleri ve böylelikle cezasından uzak kalmış, mükâfatını hak etmiş gerçek mü’minlerden olmaları gerekmez miydi?

Denizdeki tehlikeden kurtarılmak sureti ile onlara ihsan edilen bu nimetten sonra tekrar şirk koşmaları, neticede onlara verilen nimetlere bir nankörlüktür. İyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bunun sebebi ise dünya hayatından daha iyi yararlanmalarıdır. Onların dünya hayatından faydalanmaları ise hayvanlarınkine benzer. Onların, midelerini doldurmaktan ve nefsi arzularını tatmin etmekten başka hiçbir düşünceleri yoktur.

“Ama yakında bilecekler.” Dünyadan ayrılıp âhirete yönelecekleri vakit ne kadar üzüleceklerini ve görecekleri cezanın ne kadar can yakıcı olduğunu anlayacaklar.

أَوَلَمْ يَرَوْا۟ أَنَّا جَعَلْنَا حَرَمًا ءَامِنًا وَيُتَخَطَّفُ ٱلنَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْ أَفَبِٱلْبَٰطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ ٱللَّهِ يَكْفُرُونَ ۝٦٧

67. Daha sonra Yüce Allah, onlara güvenilir bir harem bölgesi lütfetmiş olduğunu, onların da burada yaşayanlar olarak güvenlik ve bol rızık içerisinde bulunduklarını hatırlatmaktadır. Halbuki çevrelerinde bulunan insanlar korku içerisindedirler ve yırtıcı bir kuşun avını kapması gibi düşmanları tarafından kapılıp götürülmektedirler. O halde neden açlığa karşı kendilerini doyurana, korkuya karşı kendilerine güvenlik verene ibadet etmiyorlar?

“Hala” izlemekte oldukları şirk, batıl söz ve fiilleri ihtiva eden “bâtıla inanıp Allah’ın” üzerlerindeki “nimetine nankörlük mü edecekler?” Akılları nerede bunların? Zira sapıklığı hidâyete, batılı hakka, bedbahtlığı bahtiyarlığa tercih etmişler ve böylelikle insanların en zalimi olmuşlardır!

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِٱلْحَقِّ لَمَّا جَآءَهُۥٓ أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْكَٰفِرِينَ ۝٦٨

68. “Allah’a karşı yalan uyduran” ve izlemekte olduğu sapıklık ve batılı Allah’a nispet eden “yahut kendisine” Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile “gelmiş olan hakkı yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir?!”

İşte bu inatçı ve zalimin önünde cehennem vardır. “Kâfirler için cehennemde yer mi yok?” Orada onlardan üzerlerindeki haklar alınır ve rezil perişan edilirler. Orası onların asla çıkamayacakları, ayrılamayacakları, aksine sürekli kalacakları yerleri olur.

وَٱلَّذِينَ جَٰهَدُوا۟ فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ ٱللَّهَ لَمَعَ ٱلْمُحْسِنِينَ ۝٦٩

69. “Uğrumuzda cihad edenler” Allah yolunda hicret eden, düşmanları ile cihad eden ve Allah’ın rızasına uyma yolunda bütün gayretlerini ortaya koyanlar, “elbette Biz onları yollarımıza” Bize ulaştıran yollara “iletiriz.” Çünkü onlar ihsan sahibi kimselerdir.

“Şüphesiz Allah” yardımı, zafer ve hidâyeti ile “ihsan sahipleriyle beraberdir.” Bu buyruk, şuna delildir:

İnsanlar arasında hakkı isabet ettirmeye en layık kimseler cihad ehli kimselerdir. Emrolunduğu hususlarda ihsan ile hareket eden kimselere Yüce Allah yardım eder ve onlara hidâyete ulaştıran yolları kolaylaştırır. Şer’i ilimleri tahsil etme uğrunda olanca gayretini ortaya koyan kimse, maksadını elde etme hususunda kendi gayreti ile elde edemeyeceği ilâhî birtakım lütuflara, hidâyet ve yardıma mazhar olur, ilim elde etme işi de ona kolaylaştırılır. Çünkü şer’i ilimleri öğrenmek, Allah yolunda cihadın bir bölümüdür. Hatta o, ancak seçkin insanların yerine getirdiği cihadın iki bölümünden biridir. Bunlar ise kâfirlere ve münafıklara karşı sözle ve dille yapılan cihadla din işlerini öğretmek ve müslüman olsalar dahi hakka muhalif olanların tartışmalarını reddetmek üzere cihaddır.

Ankebût Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı ile- burada sona ermiştir.

***

28 Ekim 2026 Çarşamba 17 جمادى الأولى 1448 هـ