بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
طه ١ مَآ أَنزَلْنَا عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ لِتَشْقَىٰٓ ٢
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir.
2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَىٰ ٣
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle “(Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir: “Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...” (el-A’lâ, 87/10-12)
تَنزِيلًا مِّمَّنْ خَلَقَ ٱلْأَرْضَ وَٱلسَّمَٰوَٰتِ ٱلْعُلَى ٤
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir: “İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.” (el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.” (et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
ٱلرَّحْمَٰنُ عَلَى ٱلْعَرْشِ ٱسْتَوَىٰ ٥
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır: “Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
لَهُۥ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ ٱلثَّرَىٰ ٦
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
وَإِن تَجْهَرْ بِٱلْقَوْلِ فَإِنَّهُۥ يَعْلَمُ ٱلسِّرَّ وَأَخْفَى ٧
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ لَهُ ٱلْأَسْمَآءُ ٱلْحُسْنَىٰ ٨
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin” (el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.
وَهَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ مُوسَىٰٓ ٩ إِذْ رَءَا نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ ٱمْكُثُوٓا۟ إِنِّىٓ ءَانَسْتُ نَارًا لَّعَلِّىٓ ءَاتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى ٱلنَّارِ هُدًى ١٠
9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır.
10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
فَلَمَّآ أَتَىٰهَا نُودِىَ يَٰمُوسَىٰٓ ١١
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir: “O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi: “Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.” (Meryem, 19/52)
إِنِّىٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى ١٢
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir: “Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
وَأَنَا ٱخْتَرْتُكَ فَٱسْتَمِعْ لِمَا يُوحَىٰٓ ١٣
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır: “O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
إِنَّنِىٓ أَنَا ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱعْبُدْنِى وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِذِكْرِىٓ ١٤
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.” (el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
إِنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍۭ بِمَا تَسْعَىٰ ١٥
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.” (el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.” (Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır: “Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.” (en-Necm, 53/31)
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَن لَّا يُؤْمِنُ بِهَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ فَتَرْدَىٰ ١٦
16. “O halde ona iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.” Yani kıyameti inkâr edip onun gerçekleşeceğine iman etmeyen, hakkında şüpheler uyandırmaya ve tereddütler yaymaya çalışarak batıl bir görüş ileri süren, bu hususta tartışan ve gücünün yettiği kadar şüphe saçan ve bundaki maksadı da hakka ulaşmak değil hevasına uymak olan kimseler, sakın seni kıyamete ve amellerin karşılığının görüleceğine iman etmekten ve bunun için amelde bulunmaktan alıkoymasın. Sakın bu durumda olan herhangi bir kimseye kulak vermeyesin yahut onun kıyamete imandan ve onun için gereği gibi çalışmaktan alıkoyan söz ve fiillerinden herhangi birisini kabule kalkışmayasın. Yüce Allah’ın böyle kimselerden sakındırmasının sebebi şudur: Böyle bir kimse, vesvese yoluyla ve hakkı batılla karıştırma suretiyle mü’mine zarar vermesinden en çok endişe edilen kişidir. Nefisler ise başkasına benzemek ve kendi türünden olan kimselere uymak gibi bir nitelikte yaratılmıştır. Bu buyruk, farz olan imandan yahut imanın kemaline ulaşmaktan alıkoyan ya da kalpte şüpheler uyandıran ve batıla davet eden herkese karşı dikkatli ve uyanık olmak gereğine dair bir işarettir. Aynı şekilde bu türden engellemeleri ve şüpheleri içeren kitaplara karşı da bir uyarı mahiyetindedir.
u buyruklarda Yüce Allah, kendisine iman etmekten, ibadet etmekten ve âhiret gününe iman etmekten söz etmektedir. Çünkü bu üç husus, imanın esası ve dinin temelidir. Bunlar eksiksiz olarak gerçekleştirilecek olursa din tamam olur. Dinin eksikliği yahut yokluğu da bunların olmaması veya bunlardan birisinin bulunmaması halinde söz konusu olur. Bu buyruk Yüce Allah’ın kendilerine kitap verilmiş olan çeşitli fırkaların mutluluk ya da bedbahtlıklarına dair ölçünün ne olduğunu haber veren şu buyruğa benzemektedir: “İman edenlerle yahudiler, sâbiîler ve hristiyanlar; (bunlardan) her kim Allah’a ve âhiret gününe iman edip salih amellerde bulunursa, onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.” (el-Maide, 5/69)
“Yoksa helâk olursun.” Eğer kıyamete iman etmekten alıkoyan bu kimsenin yoluna uyacak olursan, helâk ve bedbaht olursun.
وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَٰمُوسَىٰ ١٧
17. Yüce Allah, Mûsâ’ya imanın temelini beyan ettikten sonra ona kalbine huzur verecek, gözünü aydınlatacak ve Yüce Allah’ın düşmanlarına karşı onu destekleyeceğine dair güvenini pekiştirecek türden mucizeleri göstermek ve açıklamak istedi. Bunun üzerine: “O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” buyurdu. Allah elbette onun ne olduğunu biliyordu. Ancak bu hususa dikkat çekmek için ifade soru şeklinde ortaya konmuştur.
قَالَ هِىَ عَصَاىَ أَتَوَكَّؤُا۟ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَىٰ غَنَمِى وَلِىَ فِيهَا مَـَٔارِبُ أُخْرَىٰ ١٨
18. Mûsâ da şu cevabı verdi: “O asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim.” Mûsâ asasının bu iki menfaatini söz konusu etti. Bu faydalardan birisi insan içindir. O da kendisinin kalkarken ve yürürken bu asaya dayanmasıdır. Böylelikle bu asa ona yardımcı olur. Diğer bir menfaati de hayvanlara yöneliktir. Çünkü Mûsâ, koyun çobanlığı yapıyordu. Koyunları yaprakları çırpılabilen ağaçlar arasında otladı mı bu asasını, yaprakları dökülsün de koyunlar o yaprakları yesinler diye ağacın dallarına vururdu. Bu, Mûsâ’nın güzel ahlakındandır, o ahlakın bir meyvesi olarak dilsiz hayvanları güzel bir şekilde gözetiyor ve onlara bu şekilde iyilikte bulunuyordu. Bu, onun Allah tarafından inâyette bulunulup seçilme sebebini ve Allah’ın rahmet ve hikmetine de mazhar olmasının gerekçesini ortaya koymaktadır. “Ve ondan” bu iki hususun dışında “başka şekillerde de yararlanırım.” Ben, onu başka maksatlarla da kullanırım. Yüce Allah, Mûsâ’ya sağ elinde bulunan şey hakkında soru sorunca -ki bu sorunun bizzat asa hakkında veya onun faydaları hakkında sorulmuş olma ihtimali vardır- o da hem asanın kendisi hem de faydasına dair cevap vermiştir ki bu da onun edebindendir.
قَالَ أَلْقِهَا يَٰمُوسَىٰ ١٩ فَأَلْقَىٰهَا فَإِذَا هِىَ حَيَّةٌ تَسْعَىٰ ٢٠
19-20. Bunun üzerine Yüce Allah: “Buyurdu ki: At onu ey Mûsâ! O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş.” Allah’ın izniyle büyük bir yılana dönüşüverdi. Mûsâ korkup arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Bu yılanın “hızla hareket eden” diye nitelendirilmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yani Mûsâ’nın bu gördüğünün hakikatle ilgisi olmayan bir hayalden ibaret olduğu zannedilmesin diyedir.
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا ٱلْأُولَىٰ ٢١
21. Yüce Allah ona: “buyurdu ki: Al onu ve korkma!” Ondan sana hiçbir zarar gelmeyecektir. “Biz onu ilk şekline döndüreceğiz.” İlk hali olan asa haline döndüreceğiz. Mûsâ Yüce Allah’a imanı ve teslimiyeti ile Allah’ın emrine uyarak, onu aldı. Bu sefer önceden bildiği asasına dönüştü. İşte mucizelerinden biri budur.
وَٱضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَآءَ مِنْ غَيْرِ سُوٓءٍ ءَايَةً أُخْرَىٰ ٢٢
22. Daha sonra Allah diğer bir mucizeyi şöyle zikretmektedir: “Elini kolunun altına sok” Yani elini yakanın içerisinden sok ve kolunun pazu kısmını da onun üzerine koy “da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” Herhangi bir kusur, leke ve alaca türü bir hastalık söz konusu olmaksızın parlak, bembeyaz bir renge bürünecektir. Bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “İşte bunlar, Firavun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar fâsık bir kavimdirler.” (el-Kasas, 28/32)
لِنُرِيَكَ مِنْ ءَايَٰتِنَا ٱلْكُبْرَى ٢٣
23. “(Bu) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.” Bu sözünü ettiğimiz asanın yürüyen bir yılana dönmesini ve elinin bakanlar için koynundan bembeyaz çıkmasını, sana risaletinin doğruluğuna ve getirdiklerinin hakikatine delâlet edecek bu büyük mucizeleri göstermek için, böylelikle de kalbin mutmain olsun, ilmin artsın, Allah’ın seni koruyacağına ve sana yardımcı olacağına dair vaadine güvenesin ve bu, kendilerine peygamber olarak gönderildiğin kimselere karşı bir delil ve belge olsun diyedir.
ٱذْهَبْ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ ٢٤
24. Yüce Allah, Mûsâ’ya vahyedip ona peygamberlik verdikten, göz kamaştırıcı mucizeleri gösterdikten sonra onu Mısır kralı Firavun’a elçi olarak görevlendirip şöyle buyurdu: “Firavun’a git. Çünkü o, azdı.” Küfür ve fesatta, yeryüzünde büyüklük taslamada, zayıfları kahr-u perişan etmede haddi aşmış ve azgınlaşmıştır. O kadar ki kahrolasıca rubûbiyet ve ulûhiyet iddiasında bile bulunmuştur. Onun bu azgınlaşması da helakine sebep olmuştur. Yüce Allah’ın rahmeti, hikmeti ve adaletinin bir tecellisi olarak O, peygamberlerle delillerini ortaya koymadan kimseye azap etmez.
قَالَ رَبِّ ٱشْرَحْ لِى صَدْرِى ٢٥
25. Mısır’da hiçbir kimsenin karşı çıkamadığı, o inatçı ve zorbaya peygamber olarak gönderildiğini öğrenince Mûsâ, çok büyük bir vazife yüklenmiş olduğunu anladı. Zira o, tek başınaydı. Ayrıca onun başından bir adam öldürme hadisesi de geçmişti. Buna rağmen Mûsâ, Rabbinin emrine uydu ve onu gönül huzuruyla kabul etti. Davetinin kemale ermesi için yardımını ve sebepleri kolaylaştırmasını dileyip şöyle dedi: “Rabbim, göğsüme genişlik ver.” Sözlü ve fiilî eziyetlere katlanabileyim. Bundan dolayı kalbim kederlenmesin, göğsüm daralmasın. Çünkü insanın kalbi daraldı mı insanları hidâyete çağırmaya ve hakka davet etmeye takati kalmaz. Nitekim Allah, peygamberi Muhammed’e de şöyle hitap etmektedir: “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba ve katı kalpli birisi olsaydın, elbette onlar etrafından dağılırlardı.” (Âli İmran, 3/159) İnsanların hakkı kabul etmesi yumuşaklıkla, geniş kalplilikle ve onlara gösterilen müsamahakârlıkla beklenebilir.
وَيَسِّرْ لِىٓ أَمْرِى ٢٦
26. “İşimi kolaylaştır.” Senin uğrunda izlediğim her yolu, yapacağım her bir işi bana kolaylaştır. İleride karşı karşıya kalacağım sıkıntılarımı hafiflet! Davetçinin, bütün işleri usülüne uygun yerine getirmesi, herkese uygun şekilde hitap edip sözünü kabule ulaştırabilecek en yakın yol hangisi ise onunla davet etmesi de işin kolaylaştırılması kapsamı içerisindedir.
وَٱحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِى ٢٧ يَفْقَهُوا۟ قَوْلِى ٢٨
27-28. “Dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” Mûsâ’nın dilinde -müfessirlerin de dediği gibi- söyledikleri zor anlaşılacak şekilde bir ağırlık vardı. Nitekim Allah, onun şöyle dua ettiğini bize zikretmektedir: “Kardeşim Hârûn’un dili benden daha düzgündür.” (el-Kasas 28/34) Onun için Mûsâ, Yüce Allah’tan söylediklerini iyice anlasınlar ve böylelikle karşılıklı konuşmalardan, sorup cevaplardan ve yapacağı açıklamalardan maksadın tam hasıl olabilmesi için dilindeki bağı çözmesini istemişti.
وَٱجْعَل لِّى وَزِيرًا مِّنْ أَهْلِى ٢٩ هَٰرُونَ أَخِى ٣٠
29. “Bana ailemden bir yardımcı ver.” Bana yardımcı olacak, beni destekleyecek ve beni kendilerine peygamber olarak gönderdiklerine karşı bana yardımcı olacak birisini ihsan et. Bu yardımcının ailesi halkından olmasını istedi. Çünkü bu, bir iyiliktir ve kişinin iyiliğine yakın akrabaları daha layıktır.
30-31. Daha sonra da bu kişiyi tayin ederek: “Kardeşim Hârûn’u…” dedi. “Onunla sırtımı pekiştir” Yani Sen, onunla benim gücümü artır ve gücüme güç kat. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Gücünü kardeşinle pekiştireceğiz ve size öyle bir güç vereceğiz ki…” (el-Kasas, 28/35)
ٱشْدُدْ بِهِۦٓ أَزْرِى ٣١ وَأَشْرِكْهُ فِىٓ أَمْرِى ٣٢
32. “Ve onu işimde bana ortak yap!” Beni peygamber ve rasûl kıldığın gibi onu da peygamber ve rasûl kılarak nübüvvette onu benim ortağım yap!
كَىْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا ٣٣ وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا ٣٤
33-34. Daha sonra Mûsâ bundan umduğu faydayı söz konusu ederek şunları söyledi: “Tâ ki seni çok tesbih edelim, seni çok analım.” Mûsâ aleyhisselam bütün ibadetlerin temelinin ve dinin etrafında dönüp durduğu odak noktanın Allah’ı anmak olduğunu bildiğinden Yüce Allah’tan kardeşini kendisiyle birlikte iyilik ve takvâ hususunda birbirleriyle yardımlaştıkları bir destek kılmasını ve böylelikle her ikisinin de tesbih, tehlil ve bunun dışındaki çeşitli ibadetlerle Allah’ı çokça zikretme imkanına kavuşmalarını istedi.
إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا ٣٥
35. “Şüphe yok ki sen bizi hakkıyla görensin.” Bizim halimizi, zayıflığımızı, acizliğimizi ve bütün hususlarda sana muhtaç olduğumuzu bilirsin. Sen bizi bizzat kendimizden daha iyi görürsün, bize bizzat kendimizden daha çok merhametlisin. Bu istediğimizi bize lütfet ve sana yaptığımız bu duamızı kabul buyur!
قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَٰمُوسَىٰ ٣٦
36. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: “İstediğin sana verildi, ey Mûsâ!” Yani bütün isteklerini sana bağışladık. Senin göğsüne genişlik vereceğiz, işini kolaylaştıracağız ve dilindeki bağı çözeceğiz ki seni iyice anlasınlar. Ayrıca kardeşin Hârûn ile de gücüne güç katacağız. “...Ve size öyle bir güç vereceğiz ki âyetlerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar galip geleceksiniz.” (el-Kasas, 28/35)
Mûsâ’nın bu dileklerde bulunması, Yüce Allah’ı kemal derecesinde tanıdığına, ileri derecede zeki ve kavrayışlı olduğuna, işleri bildiğine ve son derece samimi olduğuna delildir. Çünkü Allah’a davet edip insanlara yol gösteren biri özellikle de davet olunacak kişi inatçı, kibirli ve azgın birisi ise ondan gelecek eziyetlere ve musibetlere karşı geniş bir kalbe, tam bir tahammülkârlığa, ne demek istediğini ve maksadını açıkça ifade edebilmek için akıcı bir dile ihtiyaç duyar. Hatta bu konumdaki birisinin anlaşılır ve akıcı bir dile sahip olması, en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. Çünkü davetçi ile davet ettiği kimseler arasında karşılıklı söz alış-verişi ve tartışmalar olacaktır. Davetçi de hakkın güzelliğini ortaya koymak ve onu gücü yettiği kadar güzelce açıklamak durumundadır ki hakkı nefislere sevdirebilsin ve batıldan nefret duyulmasını sağlasın. Bununla beraber davetçinin işinin kolaylaştırılmasına da ihtiyacı vardır. Tâ ki her bir işi usulüne göre yapsın, Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet etsin, en güzel yol hangisiyse onunla mücadele edebilsin. İnsanlarla herkese haline uygun muamelede davranabilsin. Bunun tamamlanması ve gerçekleşebilmesi için de bu niteliklere sahip olan kimsenin maksadını gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacak destekçilerinin de olması gerekir. Çünkü belli bir hususta yükselecek sesler çoğalacak olursa onun etkili olması kaçınılmazdır. İşte bundan dolayı Mûsâ, bütün bu hususları Allah’tan diledi ve bu istekleri de ona verildi.
nsanlara gönderilmiş olan peygamberlerin durumuna dikkatle bakacak olursak onların kendi durumları ile orantılı olarak bu özelliklere sahip olduklarını görürüz. Özellikle de onların sonuncuları ve en faziletleri olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem için bu böyledir. O, bütün kemal sıfatlarında en yüksek zirveye çıkarılmıştır. Kalbin genişliği, işin kolaylaştırılması, dilinin fesahati, güzel bir şekilde maksadını açıklayıp beyan etmesi, ashab ve onlardan sonrakiler gibi hak üzere -ondan başkasına nasip olmamış- yardımcılara sahip olması O’na verilenlerden bazılarıdır.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَىٰٓ ٣٧ إِذْ أَوْحَيْنَآ إِلَىٰٓ أُمِّكَ مَا يُوحَىٰٓ ٣٨ أَنِ ٱقْذِفِيهِ فِى ٱلتَّابُوتِ فَٱقْذِفِيهِ فِى ٱلْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ ٱلْيَمُّ بِٱلسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِّى وَعَدُوٌّ لَّهُۥ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِّنِّى وَلِتُصْنَعَ عَلَىٰ عَيْنِىٓ ٣٩
37-38. Yüce Allah, kulu ve rasûlü İmrân oğlu Mûsâ’ya din, vahiy, risalet ve dileklerini kabul etmek suretiyle ihsan ettiği lütuflarını söz konusu ettikten sonra onun yetişmesi ve hayatının çeşitli aşamalarındaki nimetlerini de zikrederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki sana başka bir sefer de” henüz süt emdiğin yaşlarda iken Firavun’dan korkan annene, seni sandığa koymasını ilham ettiğimizde de “lütufta bulunmuştuk.” Zira Firavun İsrailoğullarının çocuklarının boğazlanmasını emretmişti. Annesi de onu saklamış ve boğazlanacağından çok korkmuştu. Daha sonra onu sandığa bırakmış, bu sandığı da Mısır’daki Nil nehrine atmıştı. Yüce Allah, suya o sandığı kıyıya bırakmasını emretmişti. Allah’ın ve Mûsâ’nın en ileri derecedeki düşmanının onu almasını ve onun çocukları arasında beslenip büyümesini takdir edip şartlarını hazırlamıştı.
39. Ayrıca onu görenin gözdesi olmasını da sağlamıştı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Üzerine tarafımdan bir sevgi/sevimlilik koydum.” O nedenle onu gören herkes mutlaka severdi. “Gözümün önünde yetiştirilesin diye…” Yani benim nezaretim, korumam ve himayem altında terbiye edilip büyütülesin diye. Son derece şefkat ve merhamet sahibi, kulunun menfaatlerini gerçekleştirmeye ve ona gelecek her türlü zararı def etmeye kadir olanın himayesinden daha üstün bir himaye ve daha mükemmel bir gözetim olabilir mi? Mûsâ, bir halden başka bir hale geçti mi mutlaka Yüce Allah, bu hali onun menfaatine yönlendirirmiştir. Yüce Allah’ın Mûsâ’nın işlerini, onun faydasına yönlendirmesinin güzel örneklerinden birisi de şudur:
إِذْ تَمْشِىٓ أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ مَن يَكْفُلُهُۥ فَرَجَعْنَٰكَ إِلَىٰٓ أُمِّكَ كَىْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَٰكَ مِنَ ٱلْغَمِّ وَفَتَنَّٰكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِىٓ أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَىٰ قَدَرٍ يَٰمُوسَىٰ ٤٠
40. Mûsâ, düşmanının eline düşünce annesi son derece endişelendi. Yüreği onun tasasıyla dolu halde sabahı etti. Eğer Yüce Allah, ona sebat verip de kalbini pekiştirmemiş olsaydı mutlaka onun durumunu bildiriverecekti. İşte böyle bir durumda Yüce Allah, Mûsâ’ya hiçbir sütanneyi kabul ettirmedi. Hiçbir kadının memesini asla kabul etmiyordu. Bu sonunda annesine dönsün, annesi de onu emzirsin, annesinin yanında kalsın, böylelikle annesin gözü aydın olsun, huzur ve sükûn bulsun diyeydi. Onun için Mûsâ’ya süt anneler getiriliyor, fakat o hiçbirisinin memesini kabul etmiyordu. Bunun üzerine Mûsâ’nın kızkardeşi gelip onlara şöyle demişti: “Sizin için hem ona bakacak, hem de iyi davranacak bir aile göstereyim mi?” (el-Kasas 28/12) “Böylece gözleri aydın olsun da üzülmesin diye seni annene kavuşturmuştuk.”
“Ayrıca sen (yanlışlıkla) birini öldürmüştün” Bu, Mûsâ’nın, halkının bir şeyden habersiz olduğu bir sırada şehre geldiği sırada olmuştı. O, birisi kendi kavminden, diğeri ise kıpti düşmanlarından olan iki kişinin kavga etmekte olduğunu görmüş ve bu sırada onu kazara öldürmüştü: “Kavminden olan kişi, düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi. Mûsâ da ona bir yumruk attı ve onu öldürdü.” (el-Kasas, 28/15) Bunun üzerine Mûsâ, Yüce Allah’a dua edip mağfiret dilemişti. Allah da onu bağışlamıştı. Sonra Mûsâ, ileri gelenlerin onu öldürmek maksadı ile yakalamak istediklerini haber alınca onlardan kaçmıştı. “seni onun sıkıntısından” o günahın cezasından ve öldürülmekten “kurtarmış ve seni daha başka imtihanlarla da denemiştik.” Seni sınadık, imtihan ettik ve bütün hallerinde dosdoğru biri olduğunu ortaya çıkardık. Yahut da sen şu ulaştığın hale gelinceye kadar seni halden hale, aşamadan aşamaya aktarıp durduk. “Ardından Medyen halkı arasında senelerce kaldın” Mûsâ, kendisini öldürmek isteyen Firavun’dan ve ileri gelenlerinden kaçınca Medyen’e doğru yola çıktı, oraya vardı. Orada evlendi ve orada sekiz ya da on yıl kaldı. “Sonra da bir takdir gereği (buraya) geldin, ey Mûsâ!” Senin bu gelişin maksatsız, bizim idaremiz dışında rastgele bir geliş değildir. Aksine bu, bizim kaderimiz ve lütfumuz iledir. Bu, Yüce Allah’ın, kelîmi Mûsâ aleyhisselam’a ne kadar mükemmel derecede önem verdiğinin delilidir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:
وَٱصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِى ٤١
41. “Seni kendim için seçtim.” Bu yaptıklarımı senin için yaptım, nimetlerimi ve güzel bağışlarımı sana ihsan ettim. Tâ ki benim çok sevdiğim has bir kulum olasın, bu hususta oldukça nadir insanlar dışında hiç kimsenin nail olamayacağı bir konuma yükselesin. Seven kimse, yaratılmışlar içinden sevdiğini ortaya çıkarmak ve onu ulaşabileceği en yüksek kemale ulaştırmak isterse bunun için bütün gayretini ortaya koyar ve imkanlarının son noktasına kadar çalışıp çabalar. Peki, her şeye kadir ve keremi sonsuz Rabbin yarattıkları arasından kendisi için seçtiği kimseye bu maksatla yapaca lütuf ve ihsanlarını tasavvur etmek mümkün müdür?
ٱذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِـَٔايَٰتِى وَلَا تَنِيَا فِى ذِكْرِى ٤٢
42. Allah, Mûsâ aleyhisselam’a hatırlatmış olduğu dini ve dünyevi ni’met ve ihsanları dile getirdikten sonra ona şöyle emretti: “Sen ve kardeşin” Hârûn “âyetlerimle/mucizelerimle” hakka ve onun güzelliğine, batıla ve onun çirkinliğine delalet eden, tarafımdan verilmiş olan âyetlerimle; el, asa ve dieğr dokuz mucize ile birlikte Firavun’a ve onun çevresindeki ileri gelenlere “gidin. Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.” Beni bana vaadettiğiniz şekilde sürekli anın, onu sürdürün, bu hususta tembellik ve gevşeklik göstermeyin. Çünkü siz: “Tâ ki seni çok tesbih edelim. Seni çok analım.” demiştiniz. Şüphesiz Allah’ı anmak, bütün işlere karşı bir yardım ve destektir. Allah’ı anmak, işleri kolaylaştırır ve yükü hafifletir.
ٱذْهَبَآ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ ٤٣
43. “Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.” Küfür ve azgınlığında, zulüm ve saldırganlığında haddi aşmış, sınır tanımaz hale gelmiştir.
فَقُولَا لَهُۥ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُۥ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰ ٤٤
44. “Ona yumuşak söz söyleyin.” Yumuşaklıkla, nazik, latif, ağır gelmeyecek sözler söyleyin. Sözleriniz edeplice olsun, kaba ve bayağı olmasın. Konuşmanızda kabalık, fiillerinizde de haşinlik olmasın. “Belki” yumuşak söz sebebiyle kendisine fayda verecek şeyleri “düşünüp öğüt alır” ve onları yerine getirir; “yahut” kendisine zarar verecek şeylerden “korkar” ve onları terk eder. Çünkü yumuşak söz söylemek, buna davet eder. Kaba söz söylemek ise dinleyeni o sözü söyleyenden uzaklaştırır. Yüce Allah, bu yumuşak sözün ne olduğunu bir başka buyruğunda şöyle açıklamaktadır: “De ki: Arınmak ister misin? İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim de böylece (O’ndan) korkasın.” (en-Naziat, 79/18-19) Hiç şüphesiz bu sözlerde düşünen kimsenin açıkça göreceği şekilde bir incelik ve yumuşaklık vardır ve bu sözler, kaba da değildir. Evvela davetini hiçbir kimsenin herhangi bir şekilde kötü karşılamayacağı, teklif ve danışma anlamında bir soru şeklinde ifade etmiştir. Daha sonra aslı şirkten temizlenmek olan “arınmaya”, çeşitli pisliklerden temizlenmeye davet etti ki her bir selim akıl bunun gereğini elbette kabul eder. Bununla birlikte “Ben seni arındırayım” dememiş, “Arınmak ister misin?” deyip bunu ona nispet etmiştir. Daha sonra onu kendisini yetiştirip besleyen, şükür ile karşılık verilmesi gereken açık ve gizli nimetleri ona ihsan eden Rabbinin yoluna davet edip bu nimetleri de söz konusu ederek şöyle demiştir: “İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim de böylece (O’ndan) korkasın.” Firavun, güzelliği kalpleri etkileyen bu yumuşak sözleri kabul etmeyince artık hiçbir öğüdün ona fayda vermeyeceği ortaya çıkmış oldu. Onun için de Yüce Allah, onu güçlü ve muktedir olanın yakalayışı ile yakaladı.
قَالَا رَبَّنَآ إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَآ أَوْ أَن يَطْغَىٰ ٤٥
45. “Dediler ki: “Ey Rabbimiz!” daha senin risaletini tebliğ etmeden ve delili ortaya koymadan önce “Bize karşı aşırı gitmesinden” acele tarafından bizi cezalandırıp başımıza bir iş getirmesinden “veya azgınlığını artırmasından” Hükümranlığı, saltanatı, orduları ve yardımcıları sebebiyle hakka karşı inatlaşıp iyice azgınlaşmasından “korkuyoruz.”
قَالَ لَا تَخَافَآ إِنَّنِى مَعَكُمَآ أَسْمَعُ وَأَرَىٰ ٤٦
46. “Buyurdu ki:” Size karşı aşırı gitmesinden “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. (Her şeyi) işitir ve görürüm.” Yani siz benim korumam ve gözetimim altındasınız. Sözlerinizi işitir, bütün hallerinizi görürüm. Ondan asla korkmayın. Böylelikle korkuları gitti, Rablerinin vaadiyle kalpleri huzur ve sükûn buldu.
فَأْتِيَاهُ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَٰكَ بِـَٔايَةٍ مِّن رَّبِّكَ وَٱلسَّلَٰمُ عَلَىٰ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلْهُدَىٰٓ ٤٧
47. “Artık ona gidin ve deyin ki...” Yani siz şu iki iş için gidin: onu İslâm’a davet etme ve şerefli bir halk topluluğu olan İsrailoğullarını onun zincirlerinden ve köleliğinden kurtama. Böylece özgürlüklerine kavuşsunlar, işlerinin dizginlerini kendi ellerine alsınlar ve Mûsâ da Allah’ın şeriat ve dinini uygulasın. “Biz sana Rabbinden” doğruluğumuza delil olan “bir mucize ile geldik.” “Derken Mûsâ asasını yere attı. Bir de ne görsünler o, koskoca bir yılan oluverdi. Elini de (koynundan) çıkardı, bir de ne görsünler o, bakanların karşısında bembeyaz parlıyor.” (A’raf, 7/107-108) Ayrıca Yüce Allah’ın onların mucizeleri ile ilgili anlattığı diğer hususlar da gerçekleşti. “Selâmet, hidâyete uyanlaradır!” Yani dosdoğru yola uyarak apaçık şeriat ile hidâyet bulan kimseler dünyada da âhirette de selâmete erişmiş olurlar.
إِنَّا قَدْ أُوحِىَ إِلَيْنَآ أَنَّ ٱلْعَذَابَ عَلَىٰ مَن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ ٤٨
48. “Zira bize: Azap, yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerinedir, diye vahyedildi.” Yani Yüce Allah, bunu bize kendi nezdinden haber verdi, biz bunu kendiliğimizden söylemiyoruz. Allah’ın haberlerini ve peygamberlerin bildirdiklerini yalanlayarak onlara itaat etmekten ve tâbi olmaktan yüz çeviren kimselere azap vardır. Bu ifadelerde Firavun imana, tasdike ve onlara tâbi olmaya teşvik edilmekte, bunun aksini yapmaktan da korkutulmaktadır. Fakat bu öğütlerin ona hiçbir faydası olmadı. Rabbini inkâr edip kâfir oldu. Bu uğurda zulümle ve inatla mücadele etti.
قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَٰمُوسَىٰ ٤٩
49. Firavun da Mûsâ’ya inkâr eder bir üslupla: “Rabbiniz de kimmiş ey Mûsâ?” dedi.
قَالَ رَبُّنَا ٱلَّذِىٓ أَعْطَىٰ كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُۥ ثُمَّ هَدَىٰ ٥٠
50. Mûsâ tatmin edici, yeterli ve açık bir cevap verip şöyle dedi: “Rabbimiz her şeye hilkatini veren” Yani Rabbimiz o zâttır ki bütün mahlukâtı yaratmış ve her birine kendisine uygun bir yaratılış vermiştir. Öyle ki bu, cisminin büyüklüğü, küçüklüğü, orta halliliği ve diğer bütün vasıfları içine alır ve O’nun yaratma sanatındaki güzelliğine delâlet eder. “Sonra da” her bir yaratılmışa yaratılışına uygun olarak “yolunu gösterendir.” İşte bu, bütün yaratılmışlarda görülen eksiksiz bir hidâyet yani “yol gösterme” dir. Her bir yaratılmışın, yaratılış gayesini teşkil eden faydaları elde etmeye ve ona gelebilecek zararları da önlemeye çalıştığı görülmektedir. O kadar ki Yüce Allah, hiçbir şey bilmeyen bir hayvanı bile bunları gerçekleştirme imkanını sağlayacak şekilde kendince bir akıl (içgüdü) sahibi kılmıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “O ki yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.” (es-Secde, 32/7) Bütün bu yaratılmışları yoktan var edip onlara akılların daha ilerisini teklif edemeyecekleri şekilde güzel bir hilkat veren, faydalarına olan yolları gösterip hidâyete ileten kim ise işte gerçek Rab da O’dur. Onu inkâr etmek, en büyük varlığı inkâr etmektir. Bu, hakkı bile bile ve inatla inkâr etmek ve açıkça yalan söylemektir. İnsan, kesin olarak bilinen hususlardan neyi inkâr ederse etsin, hiç şüphesiz onun âlemlerin Rabbini inkâr etmesi hepsinden daha ağırdır. Bu nedenledir ki Firavun, bu kat’i delile inatla karşı durması mümkün olmayınca çeşitli şüpheler uyandırmak maksadıyla asıl konudan saparak Mûsâ’ya şöyle dedi:
قَالَ فَمَا بَالُ ٱلْقُرُونِ ٱلْأُولَىٰ ٥١
51. “O halde önceki nesillerin hali nicedir?” Onların durumu nedir? Onlara dair ne haber var? Onlar sonunda neye vardılar? Çünkü onlar bizden daha önce inkâra, küfre, zulüm ve inada sapmış bulunuyorlar. Örnek olarak onlar bize yeter.
قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّى فِى كِتَٰبٍ لَّا يَضِلُّ رَبِّى وَلَا يَنسَى ٥٢
52. Bunun üzerine Mûsâ: “Dedi ki: Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim şaşmaz ve unutmaz.” Yani Rabbim, hayır ve şer bütün amellerini tek tek tespit etmiş bulunuyor. Onu nezdindeki bir kitapta kaydetmiştir. Bu ise Levh-i Mahfuzdur. Onun bilgisi, onların yaptıklarını kuşatmıştır ve O, yapıp ettiklerinden haberdardır. Bunlardan hiçbir şey kaybolmuş değildir ve bunlara dair bilgisinden hiçbir şeyi unutmaz. Bu zımnen şunu içermektedir: Onlar dünyada iken ne yaptılarsa onu görecek, amelleriyle karşılaşacak ve onların karşılığını göreceklerdir. Ey Firavun, senin onlar hakkında soru sormanın bir anlamı yoktur. Çünkü onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir. Eğer bizim sana getirmiş olduğumuz delillerin ve gösterdiğimiz mucizelerin doğru oldukları ve kesin bilgi ifade ettikleri senin açından açıkça ortaya çıkmış ise -ki öyledir- o halde sen hakka itaat et, küfrü ve zulmü bırak. Batılı ileri sürerek çokça tartışmaktan vazgeç. Eğer sen bunlar hakkında şüphe ediyor yahut da bunların inanılacak türden olmadığı görüşünde isen önünde yol açıktır, araştırma kapısı da kapalı değildir. Sen de delili delille, belgeyi belgeyle reddet. Ama kainat var olduğu sürece böyle bir şey yapman mümkün olmayacaktır. Nasıl olsun ki? Zira Yüce Allah, onun, ayetlerin kesin olarak doğru olduğuna inandığı halde onları bile bile inkâr ettiğini haber vermiştir: “Kalpleri onlara inandığı halde zulme saparak ve büyüklenerek onları inkâr ettiler.” (en-Neml, 27/14) Mûsâ da ona şöyle demişti: “Gayet iyi biliyorsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimse indirmemiştir.” (el-İsra, 17/102) Böylece onun, yeryüzünde üstünlük sağlamak kasdıyla giriştiği bu tartışmada zalim ve haksız olduğu anlaşılmaktadır.
ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَأَخْرَجْنَا بِهِۦٓ أَزْوَٰجًا مِّن نَّبَاتٍ شَتَّىٰ ٥٣
53. Daha sonra Mûsâ, bu kat’i delili daha da açarak Yüce Allah’ın pek çok nimetini ve ihsanını söz konusu edip şunları söyledi: “O, yeryüzünü size bir döşek yapan” Yani O, orayı sizin için üzerinde durabilmek, yerleşebilmek, bina yapabilmek, ağaç dikebilmek, ziraat vb. için alt üst edebilmek imkanını bulabileceğiniz, üzerinde yayılacağınız bir döşek kılmış ve bu maksatla yeri size amade kılmıştır. Orayı sizin menfaatinize olan herhangi bir işinize engel çıkaracak şekilde yaratmamıştır. “Sizin için orada yollar açan” yani bir yerden bir başka yere, bir bölgeden bir başka bölgeye ulaştırabilecek şekilde sizin için yollar yapandır. Öyle ki insanoğulları yeryüzünün her tarafına en kolay şekilde ulaşabilme imkânını elde edebilmişlerdir. Yolculuklarından da vatanlarında kalmalarından daha fazla faydalar etmişlerdir. “Ve gökten su indirendir. Ki biz onunla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.” Yani O, gökten indirdiği yağmur ile ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Bu yolla çeşitli türleri ve farklı şekilleriyle türlü türlü bitkiler bitirir. Allah, bize ve davarlarımıza rızık olsun diye bunların elde edilmelerini kolaylaştırmıştır. Bunlar olmasaydı yeryüzünde bulunan insan ve hayvan, bütün canlılar yok olur giderdi. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
كُلُوا۟ وَٱرْعَوْا۟ أَنْعَٰمَكُمْ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّأُو۟لِى ٱلنُّهَىٰ ٥٤
54. “Hem yiyin, hem davarlarınız yayın.” Bu ifade, Allah’ın kullarına olan lütfunu hatırlatması üslubundadır. Bu da aslen bütün bitkilerin mubah olduğuna delildir. Onlardan zehir ve buna benzer zararlı olan şeyler dışında haram olan bir şey yoktur. “Şüphe yok ki bunlarda akıl sahipleri için işaretler vardır.” Akılları sağlam, düşünceleri dosdoğru olan kimseler için Allah’ın lütuf, ihsan, rahmet ve cömertliğinin genişliğine, inâyetinin eksiksizliğine, O’nun hak ma’bud olan Rab ve övgüye layık Malik olduğuna ve her şeye gücünün yettiğine dair işaretler ve deliller vardır. O’ndan başkası ne ibadete layıktır ne de hamde ve senaya layıktır. Bunlara o nimetleri ihsan etmekle lütfunu hatırlatan Yüce Zat’tan başkası bunlara layık değildir. O, ölümünden sonra arzı dirilttiği gibi ölüleri de diriltecektir. Yüce Allah’ın özellikle akıl sahiplerini söz konusu etmesi, bu işaretlerden gereği gibi yararlananların ve onlara ibret nazarıyla bakanların sadece onlar olmasından dolayıdır. Onların dışındaki kimseler ise başı boş hayvanlar, meralarda yayılan davarlar gibidir. Bunlar, bu ilâhi işaretlere ibret nazarıyla bakmadıkları gibi, bunlardan maksadın ne olduğuna basiretleri ile nüfuz edemezler. Onların payları hayvanlarınki gibidir. Yerler, içerler, kalpleri gaflet içinde oyalanır, bedenleri de sırt çevirir. “Göklerde ve yerde nice âyetler/işaretler vardır ki onlar, bunların yanlarından yüz çevirerek geçer giderler.” (Yusuf, 12/105)
مِنْهَا خَلَقْنَٰكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَىٰ ٥٥
55. Yüce Allah yeryüzünün cömertliğini ve Allah’ın üzerine indirdiği yağmura karşılık Rabbinin izniyle çeşitli bitkileri çıkardığını söz konusu ettikten sonra bize şunu haber vermektedir: Rabbimiz, bizi o yeryüzünden yarattığı gibi öleceğimiz vakit bizi tekrar oraya döndürecektir. Zira orada defnolacağız. İkinci bir defa daha bizi yine oradan çıkartacaktır. Topraktan bizi yoktan var ettiğini nasıl kesin olarak biliyorsak şunu da bilmeliyiz ki ölümden sonra da bizi yine oradan diriltecektir. Yer üzerinde işlemiş olduğumuz amellerimizin karşılığını bize vermek için bunu yapacaktır. İşte bu ikisi, öldükten sonra dirilişe gâyet açık iki akli delildir: Biri, yeryüzünde ölümünden sonra bitkilerin çıkartılması, diğeri de mükellef varlıklar olan insanların oradan yaratılmış olmalarıdır.
وَلَقَدْ أَرَيْنَٰهُ ءَايَٰتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَىٰ ٥٦
56. Allah Teala, Firavun’a gözle görülen afakî (dış dünyada) ve nefsî (insanın iç aleminde) bütün çeşitleriyle pek çok âyet, ibret ve kat’i delilleri göstermiş olduğunu, ancak Firavun’un bir türlü doğru yola gelmeyip aklını başına almadığını, aksine yalanlayıp yüz çevirdiğini haber vermektedir. Firavun verilen bu ilâhi haberleri yalanladığı gibi, ilâhi emir ve yasaklarından da yüz çevirdi, hakkı batıl, batılı hak yerine koydu, insanları saptırmak maksadıyla batılı ileri sürerek hakka karşı mücadele verdi ve şöyle dedi:
قَالَ أَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَٰمُوسَىٰ ٥٧
57. “Sen sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin, ey Musa?” Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın kendisine göstermiş olduğu bunca mucizenin sihir ve göz boyama olduğunu, bunlardan maksadın da onları topraklarından çıkartarak oraları ele geçirmek olduğunu iddia etmişti. Bununla Firavun, sözlerinin kavmi içinde etkili olması maksadını gütmüştü. Çünkü insan tabiatı, vatanına düşkündür. Oradan çıkmak ve ayrılmak insana ağır gelir. Bu sözleriyle Firavun, Mûsâ’nın bu maksatta olduğunu belirterek ona karşı öfkelenmelerini, onunla savaşmaya koyulmalarını sağlamak istemişti.
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِّثْلِهِۦ فَٱجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِدًا لَّا نُخْلِفُهُۥ نَحْنُ وَلَآ أَنتَ مَكَانًا سُوًى ٥٨
58. Firavun sözlerine devamla şöyle dedi: Senin getirdiğin sihre benzer bir sihri biz de sana karşı getireceğiz. Bize süre tanı ve “bizimle senin aranda, bizim de senin de caymayacağımız bir buluşma zamanı ve uygun bir yer belirle.” Yani bu yeri bilmekte bizimle senin aranda herhangi bir fark olmasın yahut da o yer orada cereyan edeceklerin görünebilmesine imkan verecek şekilde düz ve geniş bir yer olsun.
قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ ٱلزِّينَةِ وَأَن يُحْشَرَ ٱلنَّاسُ ضُحًى ٥٩
59. Bunun üzerine Mûsâ: “Sizinle karşılaşma zamanımız bayram günü” zira bu günde hiçbir şey yapmazlar, herhangi bir işle meşgul olmazlar ve çalışmayı keserlerdi. “insanların toplandığı kuşluk vakti olsun.” Hepsi de kuşluk vaktinde bir araya toplanmış olurlar. Mûsâ’nın bunu istemesindeki sebep, bayram günü ile kuşluk vaktinde kalabalığın çokça toplanabilmesinin sağlanması ve her şeyin başka bir vakitte mümkün olmayacak şekilde açıkça görülebilmesi içindir.
فَتَوَلَّىٰ فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُۥ ثُمَّ أَتَىٰ ٦٠
60. “Bunun üzerine Firavun ardını dönüp gitti, hilesini (sihirbazları) topladı.” Mûsâ’ya karşı hile ve tuzak kurabilmesini mümkün kılacak ne varsa hepsini topladı. Kendisine bağlı bütün şehirlere sihir işini çok iyi bilen sihirbazların toplanması için adam gönderdi. O sıralarda sihir yaygındı ve onu öğrenmeye talep vardı. O nedenle sayıca pek çok sihirbaz toplanıp bir araya geldi. Daha sonra her iki taraf tayin edilen vakitte bir araya geldiler ve insanlar da toplandılar. Büyük bir kalabalık oluştu. Erkekler, kadınlar, ileri gelenler, avam, küçükler, büyükler, herkes hazır bulundu. İnsanları da toplanmaya teşvik ettiler ve halka: “Siz de toplanmayacak mısınız? Umarız ki sihirbazlar galip gelir de biz de onlara uyarız.” (eş-Şuara, 26/39-40)
قَالَ لَهُم مُّوسَىٰ وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُم بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ ٱفْتَرَىٰ ٦١
61. Bütün şehirlerden toplanıp bir araya gelen sihirbazlara Mûsâ aleyhisselam öğüt verdi, onlara karşı delilini ortaya koydu ve şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır.” Yaptığınız sihirle tutturmuş olduğunuz batıl yola yardımcı olup da hakkı yenik düşürmeye ve Allah’a iftira etmeye kalkışmayın. O zaman nezdinden göndereceği bir azap ile sizi kökten imha eder. Bütün çalışmalarınızı ve iftiralarınızı boşa çıkartır. Elde etmeyi arzuladığınız zaferi, Firavun ve onun ileri gelenleri nezdinde makam ve mevki sahibi olmayı elde edemez, Allah’ın azabından da kurtulamazsınız.
فَتَنَٰزَعُوٓا۟ أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ وَأَسَرُّوا۟ ٱلنَّجْوَىٰ ٦٢
62. Hak bir sözün kalplere etki etmesi kaçınılmaz bir şeydir. O nedenle “sihirbazlar aralarında tartıştılar ve konuşmalarını da gizlice yaptılar.” Mûsâ aleyhisselam’ın sözünü işittiklerinde aralarında tartışmaya koyuldular ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Aralarındaki anlaşmazlıklardan birisinin, Mûsâ aleyhisselam’ın hak üzere olup olmadığı hususundaki şüpheleri olması muhtemeldir. Ancak o anda tam bir karara varamamışlardı. Ta ki Allah hükme bağlamış olduğu işi gerçekleştirsin ve “helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.” (el-Enfal, 8/42) Kendi aralarında gizlice müzakereye koyuldular ve tek bir söz üzerinde ittifak etmeye çalıştılar. Böylelikle sözlerinde ve davranışlarında başarılı olmak ve insanların dinlerine sımsıkı yapışmalarını sağlamak istediler. Onların gizlice yaptıkları konuşmaların mahiyetini de Yüce Allah şöylece açıklamaktadır:
قَالُوٓا۟ إِنْ هَٰذَٰنِ لَسَٰحِرَٰنِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ ٱلْمُثْلَىٰ ٦٣
63. “Dediler ki: Bu ikisi gerçekten sihirbazdır. Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak... istiyorlar.” Onların bu sözü, Firavun’un önceden söylediği sözle aynıdır. Ya onlarla Firavun’un aynı sözleri söylemeleri farkında olmadan tesadüf sonucu olmuştur yahut da Firavun, kendi açıkladığı bu sözlerini onlara telkin edip söylemelerini sağlamıştır. Onlar, Firavun’un söylediklerine ek olarak: “ve sizin en güzel olan yolunuzu” yani sihir yolunu “yok etmek istiyorlar” dediler. Mûsâ, sizin bu yolunuzu kıskandığından dolayı tuttuğunuz bu sihir yolunu ortadan kaldırmak ve size üstünlük sağlamak istiyor. Böylelikle bu yolla övünmek, meşhur olmak ve ününün yayılmasını sağlamak istiyor ki bu sayede sizin zamanınızı öğrenmeye harcadığınız bu ilimde ona başvurulsun. Yine sizin geçiminizi sağlamanıza ve buna bağlı olarak ileri gelen mevkilere çıkmanıza da engel olmak istiyor. Bu sözleriyle onlar, Mûsâ’yı yenik düşürmek uğrunda bütün gayretlerini ortaya koymak üzere birbirlerini teşvik etmişlerdi. Şöyle demişlerdi:
فَأَجْمِعُوا۟ كَيْدَكُمْ ثُمَّ ٱئْتُوا۟ صَفًّا وَقَدْ أَفْلَحَ ٱلْيَوْمَ مَنِ ٱسْتَعْلَىٰ ٦٤
64. “O halde hilenizde ittifak edin” Yani bütün becerinizi bir defada birbirinize bu hususta destek vererek, birbirinize yardımcı olarak, söz birliği halinde, açıkça ve ittifakla ortaya koyun. Daha rahat çalışabilmeniz, kalplere daha çok heybet salmanız ve herkes yapabildiği her şeyi tümüyle ortaya koysun diye “tek saf halinde ilerleyin” ve şunu bilin ki bugün umduğunu elde edip başarıyı yakalayan ve diğer tarafı yenik düşüren kimse, istediğini elde eder, umduğuna kavuşur. Bu, oldukça önemli ve ileriki günleri belirleyici bir gündür. Görüldüğü gibi onlar batıllarına hayret edilecek derecede sapasağlam yapışmış ve bu hususta son derece kararlı idiler. Çünkü her türlü sebebe yapışmış, her türlü yolu, her türlü hile ve tuzağı hakka karşı ortaya koymuşlardı. Yüce Allah ise nurunu tamamlamak ve hakkı batıla galip getirmek istiyordu.
قَالُوا۟ يَٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلْقِىَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَلْقَىٰ ٦٥
65. Sihirbazlar planlarını tamamladılar. Maksatlarını tespit ettiler ve artık geriye işi ortaya koymaktan başka bir şey kalmadı. “Dediler ki: “Ey Mûsâ, ya sen at yahut ilk atan biz olalım.” Bu sözleriyle durum ne olursa olsun kendilerinin mutlaka galip geleceklerini ima ederek onu muhayyer bıraktılar.
قَالَ بَلْ أَلْقُوا۟ فَإِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَىٰ ٦٦
66. Mûsâ: “Haydi siz atın” dedi. Onlar da ellerindeki ipleri ve sopaları yere bıraktılar. “Birden onların ipleri ve asaları” aşırı derecedeki “sihirlerinden ötürü ona hızla hareket ediyorlarmış gibi” yani yılan şeklinde “göründü.”
فَأَوْجَسَ فِى نَفْسِهِۦ خِيفَةً مُّوسَىٰ ٦٧
67. Mûsâ’ya böyle görününce o, Allah’ın vaadine ve yardımına kesin olarak inanmakla birlikte beşer tabiatının bir gereği olarak “içten içe bir korku duydu.”
قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْأَعْلَىٰ ٦٨
68. Sebat vermek ve kalbini yatıştırmak üzere “dedik ki: Korkma, çünkü” onlara karşı “üstün gelecek olan sensin.” Yani onlara üstün gelecek, onları yenik düşüreceksin. Onlar, sana karşı zelil olacak ve itaatle boyun eğeceklerdir.
وَأَلْقِ مَا فِى يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوٓا۟ إِنَّمَا صَنَعُوا۟ كَيْدُ سَٰحِرٍ وَلَا يُفْلِحُ ٱلسَّاحِرُ حَيْثُ أَتَىٰ ٦٩
69. “Sağ elindekini” yani asanı “at da onların yaptıklarını yakalayıp yutsun. Onların yaptıkları ancak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nerede olsa iflah olmaz.” Yani onların hile ve tuzaklarının kendi menfaatlerine vereceği bir fayda yoktur, başarılı da olmayacaklardır. Çünkü bu yaptıkları, insanların gözlerini boyayan, batılı hakka karıştıran ve kendilerinin hak üzere oldukları vehmini veren sihirbazların bir hilesidir.
فَأُلْقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِرَبِّ هَٰرُونَ وَمُوسَىٰ ٧٠
70. Mûsâ da asasını yere attı. Asası onların yaptıkları her bir şeyi yakalayıp yuttu. Herkes de bu olanları kendi gözleriyle görüyordu. Böylelikle sihirbazlar kesin olarak bu işin sihir olmadığını, Allah’tan olduğunu bildiler, inandılar ve hemen iman ettiler. “Hârûn ile Mûsâ’nın Rabbi” olan âlemlerin Rabbine “iman ettik, dediler.” Böylelikle hak ortaya çıktı, üstün geldi ve bütün parlaklığıyla gözleri kamaştırdı. Bu büyük kalabalık karşısında, sihir, hile ve tuzaklar da çürüyüp gitti. Bu, mü’minler için apaçık bir delil ve rahmet, inatçılara karşı da kesin bir delil oldu.
قَالَ ءَامَنتُمْ لَهُۥ قَبْلَ أَنْ ءَاذَنَ لَكُمْ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِى عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحْرَ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَٰفٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِى جُذُوعِ ٱلنَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَآ أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَىٰ ٧١
71. Bunun üzerine Firavun sihirbazlara: “Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz?” Yani siz bana danışmadan ve benim iznim olmadan nasıl iman etme cesaretini gösterdiniz? Firavun sihirbazların önceden kendisine karşı edepleri, onun önündeki zilletleri, her bir hususta onun emirlerine itaat etmeleri dolayısıyla onların bu şekilde izinsiz iman edişlerini garip karşıladı ve bunu diğer işler gibi değerlendirdi. Firavun, bu açık ve kesin delilden sonra küfür ve azgınlığında daha da ileri gitti, sözleriyle kavmini küçümsedi. Mûsâ’nın sihirbazlara bu şekilde galip gelmesinin haklı oluşundan kaynaklanmadığını, aksine Mûsâ ile sihirbazların kendi aralarında anlaşıp komplo kurduklarını, Firavun’u ve kavmini ülkelerinden çıkarma planı yaptıklarını iddia etti. Firavun’un kavmi de bu şeytani planı kabul ile karşıladı ve onun doğru söylediğini zannetti. “Kavmini böylece hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, bir fasıklar topluluğu idi.” (ez-Zuhruf, 43/54) Firavun’un söylediği bu sözler, zerre kadar aklı ve vakıaya dair asgari bir bilgisi olan kimsenin aklının kabul edebileceği türden bir söz değildi. Çünkü Mûsâ, Medyen’den yalnız başına gelmişti. Oradan geldikten sonra da ne sihirbazlarla ne de başkalarıyla bir araya gelmedi. Aksine hemen Firavun’u ve kavmini imana davet ederek onlara ilâhi mucizeleri gösterdi. Firavun da Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiklerine karşı koymak için bütün imkânlarını ortaya koydu ve şehirlerinde ne kadar bilgiç sihirbaz varsa hepsinin toplanmasını sağlayacak kimseler gönderdi. Sihirbazlar Firavun’un yanına geldiler. O da galip gelmeleri halinde onları mükâfatlandıracağını, onlara yüksek mevkiler vereceğini vaat etti. Onlar da galip gelmek için gayret gösterip, Mûsâ’yı yenmek maksadıyla hilelerini en ileri derecede ortaya koydular. Bütün bunlara rağmen sihirbazlarla Mûsâ’nın bir araya gelerek böyle bir plan kurdukları ve meydana gelen olaylar hakkında ittifaka vardıkları düşünülebilir mi? Bu imkansızın da imkansızı bir şeydir.
aha sonra Firavun, sihirbazları tehdit ederek şunları söyledi: “Andolsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yeryüzünde fesat çıkartan yol kesicilere uygulandığı şekilde her birinin sağ eli ile sol ayağını keseceğini söyledi. Onları teşhir ve rezil etmek maksadıyla da “hurma kütüklerine asacağım. O zaman hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz.” Bu sözleriyle Firavun, kendisinin ve beraberindekilerin işkencelerinin, Allah’ın azabından daha çetin ve daha kalıcı olduğunu kasdetmişti. O, bu sözleriyle hakikatleri tersyüz etmek ve akılsız kimseleri de korkutmak istemişti.
قَالُوا۟ لَن نُّؤْثِرَكَ عَلَىٰ مَا جَآءَنَا مِنَ ٱلْبَيِّنَٰتِ وَٱلَّذِى فَطَرَنَا فَٱقْضِ مَآ أَنتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِى هَٰذِهِ ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَآ ٧٢
72. Sihirbazlar, hakkı görüp Allah’ın kendilerine ihsan ettiği akılları ile gerçekleri idrâk ettiklerinden, Firavun’a şu sözleriyle cevap verdiler: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana karşı asla seni tercih etmeyiz.” Yani Yüce Allah’ın tek başına ma’bud, tek başına ta’zim olunması gereken, tek üstün ve yüce Rab olduğuna, O’nun dışındakilerin ise ulûhiyet ve rubûbiyetlerinin batıl olduğuna kat’i delil teşkil eden bunca belgeleri bir kenara bırakıp da seni ve bize vaat ettiğin makam ve mükafatı bizi yoktan var eden Yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Böyle bir şey kesinlikle olmayacaktır. Bizi kendisiyle tehdit ettiğin el ve ayakların çaprazlama kesilmesi, asılmak ve benzeri işkenceler türünden her “ne hüküm vereceksen ver. Zira sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.” Senin bizi tehdit ettiğin şeyler en fazla bu dünya hayatında söz konusudur ve önünde sonunda biter, sona erer ve bize zarar vermez. Ancak küfrü üzere devam edip giden kimselere Allah’ın azabı böyle değildir. O, süreklidir ve pek büyüktür. Bu sözleriyle onlar, sanki Firavun’un: “O zaman hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz” şeklindeki sözlerine cevap vermiş oluyorlardı. Sihirbazların söyledikleri bu sözler aklı başında olan bir kimsenin, dünya lezzetleriyle âhiretteki lezzetleri, dünya azabı ile âhiretteki azap arasında bir mukayese yapması gerektiğine delildir.