İçeriğe geç

Rûm Suresi tefsiri

تفسير سورة الروم

es-Sa’dî Tefsiri1–56. ayetler

Rûm Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

الٓمٓ ۝١ غُلِبَتِ ٱلرُّومُ ۝٢ فِىٓ أَدْنَى ٱلْأَرْضِ وَهُم مِّنۢ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ ۝٣ فِى بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ ٱلْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِنۢ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ ٱلْمُؤْمِنُونَ ۝٤ بِنَصْرِ ٱللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَآءُ وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ۝٥

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-5. O dönemde Pers/İran ve Rum/Bizans imparatorlukları, yeryüzünün en güçlü devletleri idiler. Bu iki devlet arasında birbirine denk güçlere sahip devletler arasında görülegelen türden savaşlar ve çarpışmalar cereyan ediyordu. Persliler ateşe ibadet eden müşriklerdi. Bizanslılar ise Kitab ehli olup kendilerini Tevrat’a ve İncil’e bağlı kabul ediyorlardı. Yani Perslere göre müslümanlara daha yakın idiler. O bakımdan Müslümanlar, onların Perslere galip gelip üstünlük sağlamalarını istiyorlardı. Müşrikler ise Perslerle şirkte ortak oluşları sebebi ile Perslerin Bizanslılara galip gelmelerini istiyorlardı.

Persliler, Bizanslılara üstünlük sağlayıp onların ülkelerini tamamen kuşatmayan ancak sınırlarını küçülten türden bir galibiyet elde ettiler. Bundan dolayı Mekke müşrikleri sevindi, müslümanlar da üzüldü. Yüce Allah onlara Rumların, Perslere yakın bir zaman zarfında galip geleceklerini haber verip bir vaatte bulundu. Bu ise “üç ila dokuz yıl içerisinde” gerçekleşecekti. Yani on yılı aşmayan, üç yıldan da az olmayan dokuz yahut sekiz ya da bu civarda bir süre sonra olacaktı.

Bununla birlikte İranlıların Bizanslılara galip gelmeleri de daha sonra Bizanslıların onlara galip gelmeleri de ve diğer her bir şey de Allah’ın dilemesi ve kudreti ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah: “Önünde de sonunda da emir Allah’ındır” buyurmaktadır. Yani galip gelmek ve zafer kazanmak, sırf sebeplerin varlığına bağlı bir şey değildir. Bu konuda Allah’ın kaza ve kaderinin etkisi de kaçınılmazdır.

“O gün” yani Bizanslıların İranlılara galip gelerek onları bastıracakları gün “mü’minler de sevineceklerdir, Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olmakla birlikte Bizanslıların İranlılara galip gelmeleri mü’minleri sevindirecektir. Çünkü kimi kötülük, kimisinden daha ehvendir. Aynı günde müşrikler de üzülecek ve kederleneceklerdir.

“O” bütün mahlukatı emri altına alan, mutlak güce sahip “Azizdir.”: “Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü alır. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil eder.” (Âli İmran, 3/26)

O mü’min kullarına karşı da çok merhametli olan “Rahîmdir.” Zira onlara kendilerini zafere ulaştıracak ve bahtiyar kılacak türden hesaba katılmayacak nice sebepleri hazırlamıştır.

وَعْدَ ٱللَّهِ لَا يُخْلِفُ ٱللَّهُ وَعْدَهُۥ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ۝٦

6. Ama siz buna kesin olarak inanın, bunun muhakkak gerçekleşeceğinden emin olun. Bu vaadin yer aldığı âyet-i kerimeler nazil olunca müslümanlar onları tasdik etti, müşrikler de inkâr etti. Öyle ki bazı müslümanlar bazı müşriklerle belirledikleri birkaç yıllık süre için bahse dahi girdiler.

Allah’ın belirlediği vade geldiğinde Bizanslılar, İranlılara karşı zafer kazanıp onları daha önce kendilerinden almış oldukları topraklardan çıkardılar. Böylelikle de Allah’ın vaadi gerçekleşmiş oldu.

Bu, Yüce Allah’ın gerçekleşmesinden önce haber verdiği gaybî haberlerdendir. Allah’ın haber verdiği dönemde ve bu vaadin gerçekleştiği sırada yaşayan müslümanlar da müşrikler de bunun gerçekleştiğini görmüşlerdi.

“Fakat insanların çoğu” Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu “bilmezler.” Bundan dolayı aralarından O’nun vaadini yalanlayan ve âyetlerini yalan sayan bir kesim bulunabilir.

يَعْلَمُونَ ظَٰهِرًا مِّنَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ ٱلْـَٔاخِرَةِ هُمْ غَٰفِلُونَ ۝٧

7. Bu bilmeyen kimseler, eşyanın iç yüzlerini ve nihai âkıbetlerini bilmezler. Onlar ancak “dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” Sebeplere bakar ve kendi görüşlerine göre var oluş sebepleri tahakkuk etmiş işlerin kesin olarak meydana geleceğini iddia ederler. Buna karşılık var olmalarını gerektirecek sebepleri görmedikleri işlerin, hiçbir şekilde meydana gelmeyeceğine inanırlar. Böylece sebeplerin ötesine geçemezler. Bu sebepleri yaratanın ve onlarda tasarruf edenin kudretine dikkate almazlar.

“Ahiretten yana ise onlar tamamen gaflet içerisindedirler.” Bunların kalpleri, arzuları ve iradeleri yalnızca dünyaya, dünyevi arzu ve isteklere, dünyanın değersiz malına yönelmiştir. Bunun için çalışır, bunun için gayret ederler, buna yönelir, yapacaklarını bu uğurda yapar ve âhiretten gafil kalırlar. Bunların kalpleri, cenneti arzulamadığı gibi cehennem ateşinden de korkmaz. Allah’ın huzurunda durmaktan ve O’na kavuşmaktan yana da çekinmez. Bu ise bedbahtlığın açık bir alâmetidir, sebebi de âhiretten yana gafil olmaktır.

Bu konuda hayret edilecek bir husus vardır ki o da şudur: Bu tür insanların büyük bir çoğunluğunun, dünyanın görünen yüzü hakkındaki zeka ve kavrayışları, akılları şaşırtacak, insanı dehşete düşürecek noktadadır. Bunlar atomla ve elektrikle ilgili öyle keşifler yapmış; kara, deniz ve hava taşıtları yönünde öyle ilerlemeler kaydetmiş bulunuyorlar ki bu hususta gerçekten üstünlük sağlamış ve öne geçmiş bulunuyorlar. Hatta kendi akıllarını kendileri de beğeniyor ve başkalarını Allah’ın kendilerini muktedir kıldığı şeylerden âciz kabul ediyorlar. O bakımdan başkalarına küçümseyici gözlerle bakıyorlar. Halbuki dinleri hususunda insanların en kavrayışsızları, en kıt akıllıları onlardır. Âhiret hususunda onlardan daha gafil hiç kimse yoktur. İşlerin akıbetlerini onlardan daha az bilen yoktur. Derin basiret sahipleri ise onların cahillikleri içerisinde şaşkınca dolaştıklarını, sapıklıkları içerisinde bocaladıklarını, batılları içinde gidip geldiklerini görmektedirler. Onların Allah’ı unuttuklarını, Allah'ın da kendilerine bizzat kendilerini unutturduğunu, böylece onların fasıkların ta kendileri olduklarını anlarlar. Yine onların Allah’ın kendilerine verdiği şeylere, kendilerini muktedir kıldığı dünya ve dünyanın zahiri ile ilgili ince fikirlere, diğer taraftan mahrum bulundukları ulvi akla bakarlar, bunu düşünürler ve emrin bütünü ile Allah’a ait olduğunu, kulları hakkında yalnız O’nun hüküm verdiğini, her şeyin O’nun muvaffak kılmasına veya yardımını esirgemesine bağlı olduğunu anlarlar. Rablerinden korkar ve kendilerine bağışlamış olduğu akıl ve iman nurunu tamamlamasını isterler ki O’na kavuşabilsinler ve O’nun himayesine girebilsinler. Bütün bu teknoloji ve ilerlemelerle birlikte iman da bulunsa ve bunlar iman temeli üzere kurulsa sonuç olarak çok üstün bir gelişme ve pek güzel bir hayat ortaya çıkar. Ancak bunların pek çoğu, Allah’ı inkâr temeli üzerine kurulduğu için onlar, ahlâkî düşüklükten, yok oluş ve tahribatın sebeplerinden başka bir sonuç vermemektedir.

أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا۟ فِىٓ أَنفُسِهِم مَّا خَلَقَ ٱللَّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَآ إِلَّا بِٱلْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ ٱلنَّاسِ بِلِقَآئِ رَبِّهِمْ لَكَٰفِرُونَ ۝٨

8. Yani Allah’ın peygamberlerini ve O’na kavuşmayı yalanlayanlar “kendileri hakkında da mı düşünmezler?” Çünkü kendi varlıklarında öyle deliller vardır ki bunlar vasıtası ile kendilerini yoktan var edenin, daha sonra kendilerini dirilteceğini anlarlar. Yine kendilerini önce bir nutfe iken bir kan pıhtısına, sonra bir çiğnem ete, arkasından kendisine ruh üflenmiş bir insana, derken küçük bir bebeğe, genç bir delikanlıya, olgun bir zata, oradan da kocamış bir ihtiyara kadar aşamadan aşamaya geçiren Zatın, kendilerini başıboş ve amaçsız bir halde bırakmasının, kendilerine hiçbir emir ve yasak koymamasının, yaptıklarının mükâfat ya da cezasını onlara vermemesinin imkânsız bir şey olduğunu da kesinlikle anlarlardı.

“Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç)” hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak üzere sizi denemek için “ve belli bir süre için yaratmıştır.” Bunların varlıkları, belli bir süreye kadardır. Bu süre bitince dünyanın sonu gelecek, kıyamet kopacaktır. Yer de gökler de değiştirilip başka bir hale çevrileceklerdir.

“Ama insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyor.” Bundan dolayı O’na kavuşmak için hiçbir şekilde hazırlanmıyorlar. Bu günü haber veren peygamberlerini tasdik etmiyorlar. Bu ise hiçbir delile dayalı olmayan bir tutumdur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları yeryüzünde dolaşmaya ve daha önce peygamberlerini yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetine ibretle bakmaya davet etmekte, bu maksatla dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır:

أَوَلَمْ يَسِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ فَيَنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَانُوٓا۟ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا۟ ٱلْأَرْضَ وَعَمَرُوهَآ أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَآءَتْهُمْ رُسُلُهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَٰكِن كَانُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ۝٩

9. Yüce Allah, onların dikkatlerini yeryüzünde gezip dolaşmaya, peygamberleri yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerin âkıbetini ibretle görmeye çağırmaktadır. Zira onlar, kendilerinden daha güçlü idiler. Yeryüzündeki eserleri, yaptıkları binalar, saraylar, köşkler, yüksek yapılar, diktikleri ağaçlar, ekinler, akıttıkları ırmaklar pek çoktu. Ancak onlar, hakkı getiren ve getirdiklerinin doğruluğuna dair apaçık delil ve mucizeleri ortaya koyan Allah’ın peygamberlerini yalanladıkları için sahip oldukları güçlerinin kendilerine bir faydası olmadığı gibi eserlerinin de kendilerine bir faydası olmadı.

İşte bu muhataplar, onların bıraktıkları eserlere bakacak olurlarsa helâk olmuş ümmetlerden ve yok olup gitmiş insanlardan başkalarını görmeyeceklerdir. Onlardan geriye ıpıssız meskenlerden başka bir şey kalmamıştır. Diğer taraftan insanlar sürekli olarak onları kötülükle anmaktadırlar. Bu akıbet, böylelerine dünyada verilen peşin bir cezadır ve uhrevî cezalarının bir numunesi ve başlangıcıdır.

Helâk edilmiş olan bütün bu ümmetlere Allah, -onları helâk ettiği için- zulmetmedi. Aksine onlar kendilerine zulmettiler ve helâk edilişlerinin sebeplerini kendileri hazırladılar.

ثُمَّ كَانَ عَٰقِبَةَ ٱلَّذِينَ أَسَٰٓـُٔوا۟ ٱلسُّوٓأَىٰٓ أَن كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَكَانُوا۟ بِهَا يَسْتَهْزِءُونَ ۝١٠

10. “Sonra kötülük yapanların âkıbeti, akıbetlerin en kötüsü oldu.” Çok kötü ve ağır bir sonuçla karşı karşıya kaldılar. Bu da onların “Allah’ın âyetlerini” yalanlamalarının bir sonucu idi. “Üstelik onlarla alay da ediyorlardı.” İşte kötülük yapmalarının ve günahlarının cezası bu oldu. Ayrıca bu alay ve yalanlayış, ahirette de en ağır cezalara ve en ibretlik cezalandırmalara sebep teşkil edecektir.

ٱللَّهُ يَبْدَؤُا۟ ٱلْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ۝١١ وَيَوْمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُبْلِسُ ٱلْمُجْرِمُونَ ۝١٢ وَلَمْ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَآئِهِمْ شُفَعَٰٓؤُا۟ وَكَانُوا۟ بِشُرَكَآئِهِمْ كَٰفِرِينَ ۝١٣

11. Yüce Allah, tek başına bütün mahlukatı ilkin kendisinin yarattığını sonra da onları tekrar yaratıp dirilteceğini haber vermektedir. Onları dirilttikten sonra amellerinin karşılığını kendilerine vermek üzere de hepsi O’na döneceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, önce kötü kimselerin amellerinin cezasını, sonra da hayır işleyenlerin amellerinin karşılığını söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

12. “Kıyametin kopacağı gün” insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp Kıyameti ayan beyan görecekler vakit “günahkârlar ümitlerini yitirip suskunluğa gömüleceklerdir.” Her türlü hayırdan ümit keseceklerdir. Çünkü onlar, o güne suç ve günahtan başka bir şey hazırlamış değillerdir. Bunlar ise küfür, şirk ve türlü masiyetlerden oluşan günahlar olacaktır. Ceza görmeyi gerektiren sebepleri getirmiş olacaklarından ve bunlarla beraber mükâfat kazanmalarını gerektiren hiçbir sebepleri olmadığından dolayı ümitlerini yitireceklerdir, suskunluğa bürünüp iflâs edecekler. Koştukları ortaklarının kendilerine fayda sağlayacağı ve şefaatçi olacağı şeklindeki zanları da asılsız çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

13. “Onlar için” Allah ile birlikte tapındıkları “klar içerisinden hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Hatta onlar, (Allah'a) koştukları o ortaklarını inkâr edeceklerdir.” Yani müşrikler Allah’a koştukları ortaklardan uzak olduklarını belirtecekleri gibi kendilerine tapınılanlar da onlardan ve ibadetlerinden uzak olduklarını belirtecekler ve şöyle diyeceklerdir: “Biz, Sana (bunlardan) uzak olduğumuzu arz ederiz. Onlar, gerçekte bize ibadet etmiyorlardı.” (el-Kasas, 28/63) Böylelikle birbirlerine lanet edecek ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır.

وَيَوْمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ ۝١٤ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ فَهُمْ فِى رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ ۝١٥ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ وَكَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَلِقَآئِ ٱلْـَٔاخِرَةِ فَأُو۟لَٰٓئِكَ فِى ٱلْعَذَابِ مُحْضَرُونَ ۝١٦

14. Hayır ve şer ehli, dünya hayatında amelleri ayrı ve farklı olduğu gibi o gün de birbirlerinden ayrılacaklardır. Şöyle ki:

15. “İman edip salih amel işleyenler” kalpleri ile iman eden, bu imanı da işledikleri salih amellerle doğrulayanlar “(cennet) bahçelerinde sevinç ve nimetlere kavuşacaklardır.” Bu bahçede çeşitli bitkiler ve arzu edilen her türlü şeyler bulunacaktır. Orada lezzet verici yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetkarlar (vildân, gılman), neşelendirici ve zevk verici sesler, hayret verici güzel manzaralar, hoş kokular, neşe, sevinç, mutluluk vb. gibi hiç kimsenin niteliklerini anlatmaya güç yetiremeyeceği şeylerle sevince gark olacaklardır.

16. “Kâfir olup” nimeti inkâr edip ona küfürle ve nankörlükle karşılık veren, peygamberlerin kendilerine getirmiş oldukları “âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince işte onlar da azabın ortasına konacaklardır.” Cehennem bütün yönleri ile onları çepeçevre kuşatmış, can yakıcı azap onların ta kalplerine kadar işlemiş, kaynar sular yüzlerini yakmış ve bağırsaklarını paramparça etmiş olacaktır. Her iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyük! Nimete gark edilenlerle azaba uğratılanlar arasında eşitlik nerede?

فَسُبْحَٰنَ ٱللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ ۝١٧ وَلَهُ ٱلْحَمْدُ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ ۝١٨

17-18. Bu buyruklarla Yüce Allah, her türlü kötülükten ve eksiklikten münezzeh olduğunu, yaratıklardan herhangi bir kimsenin O’na denk olmadığını, böyle bir şeyden yüce ve münezzeh olduğunu haber vermekte, ayrıca kullarına akşama vardıklarında, sabaha çıktıklarında, gündüzün sonunda ve öğle vakitlerinde kendisini tesbih etmelerini emretmektedir. Bu vakitler ise beş vakit namazın vaktidir. Allah, bu vakitlerde kullarına kendisini tesbih edip hamd etmelerini emretmektedir.

Bunun kapsamına beş vakit namazın içindekiler gibi farz olan tesbih ve hamdler girdiği gibi sabah akşam zikirleri ve namazların akabinde yapılan zikirler gibi müstehap olanlar da girmektedir. Çünkü Yüce Allah’ın farz namazlar için vakit olarak tayin ettiği bu zaman dilimleri, en faziletli vakitlerdir. Bu vakitlerde Allah’a hamd, tesbih ve ibadet etmek, başka vakitlerdekinden daha faziletlidir. Hatta ibadet, “Subhanallah” tesbihini ihtiva etmeyecek olsa bile ihlâs ile yapılması halinde fiilen tesbih (Allah’ın tenzih etmek) demektir. Zira fiili ibadette Allah’ın, ortağı olmaktan, yaratılmışlardan herhangi bir kimsenin O’nun hak ettiği ihlâs ve yönelişi hak etmesinden yana tenzih edilmesi söz konusudur.

يُخْرِجُ ٱلْحَىَّ مِنَ ٱلْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ ٱلْمَيِّتَ مِنَ ٱلْحَىِّ وَيُحْىِ ٱلْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَٰلِكَ تُخْرَجُونَ ۝١٩

19. “O, ölüden diriyi çıkartır.” Ölü yerden bitki, taneden başak, çekirdekten ağaç, yumurtadan civciv, kâfirden mü’min vs. çıkardığı gibi… “Diriden de ölüyü çıkartır.” Sözü edilenlerin aksinde olduğu gibi.

“Yeryüzünü de ölümünden sonra diriltir.” Oraya hareketsiz ve ölü bir halde iken yağmur yağar. Üzerine yağmur inince hareketlenir, kabarır ve göz kamaştırıcı her çiftten bitkiler bitirir.

“İşte siz de” kabirlerinizden “böyle çıkarılacaksınız.” Bu, ölümünden sonra yeryüzünü diriltenin ölüleri de dirilteceğine dair kesin bir belge ve göz kamaştırıcı bir delildir. Akıl açısından her ikisi arasında bir fark yoktur. Bunlardan birisini kabul etmekle birlikte diğerini uzak bir ihtimal görmeyi gerektirecek bir husus bulunmamaktadır.

وَمِنْ ءَايَٰتِهِۦٓ أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ إِذَآ أَنتُم بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ ۝٢٠

20. Bu buyruktan itibaren Yüce Allah, tek ilâh olduğuna, azametinin kemaline, meşietinin geçerliliğine, kudretinin gücüne, sanatının güzelliğine, rahmet ve ihsanının genişliğine delil teşkil eden delillerini saymaya başlamaktadır: “Sizi topraktan yaratmış olması” ki bu, insan soyunun aslını teşkil eden Âdem aleyhisselam’ın yaratılması ile olmuştur “O’nun delillerindendir. Sonra siz, (çoğalıp yeryüzüne) dağılan insanlar haline geldiniz.” Yani O, sizi tek bir asıldan ve maddeden yaratmış sonra da sizi yeryüzünün dört bir yanına yaymıştır.

Bunda sizi bu asıldan yaratanın ve yeryüzünün dört bir yanına yayanın; hak mabud, Rab, hamde layık, mutlak egemen, her türlü sevgiye layık ve çok rahmetli olduğuna, ölümden sonra sizi tekrar dirilterek kendi huzuruna döndüreceğine dair pek çok deliller vardır.

وَمِنْ ءَايَٰتِهِۦٓ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَٰجًا لِّتَسْكُنُوٓا۟ إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ۝٢١

21. “Sizin için kendi cinsinizden” size münasip, sizin de kendilerine münasip düştüğünüz ve sizin kendilerine kendilerinin de size benzediği “kendileri ile sükûn bulacağınız eşler yaratmış olması ve aranızda” eşler arasında evliliğe bağlı muhabbet ve merhameti gerektiren sebepler dolayısı ile “sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun” rahmetine, kullarına inâyetine, pek büyük hikmetine, her şeyi çepeçevre kuşatan ilmine delalet eden “delillerindendir.”

Eşler ile faydalanılır, zevk alınır, çocukların doğumu ve terbiyesi yönünde faydalar sağlanır, eşlerle huzur ve sükûna kavuşulur. Çoğu zaman eşler arasında gördüğümüz sevgi ve merhameti başka iki kimse arasında göremeyiz.

“Şüphesiz bunlarda düşünen” yani fikirlerini kullanan, Allah’ın âyetleri üzerinde tefekkür eden ve bir husustan başka bir hususa ders çıkaran “bir toplum için ibretler vardır.”

وَمِنْ ءَايَٰتِهِۦ خَلْقُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱخْتِلَٰفُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَٰنِكُمْ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّلْعَٰلِمِينَ ۝٢٢

22. “Bilenler”, ibretli husususları anlayan, deliller üzerinde gereği gibi düşünen, gerçek ilim ehli kimselerdir. “Göklerin ve yerin” ve onların içinde bulunanların “yaratılması”ında Allah’ın pek çok delilleri vardır ki bazıları şunlardır: Öncelikle bu, Yüce Allah’ın egemenliğinin azametine, mutlak kudretinin kemaline bir delildir. O, bu pek büyük varlıkları var etmiştir. Bunlar, hikmetinin de kemal derecesinde olduğunu göstermektedir. Çünkü yarattığı bu varlıklar son derece sağlamdır. İlminin ne kadar geniş olduğunu da gösterir. Çünkü yaratanın, yarattığını bilmesi kaçınılmaz bir şeydir: “Hiç yaratan bilmez mi?” (el-Mülk, 67/14) Rahmet ve lütfunun genişliğini de göstermektedir. Çünkü bu yaratmada pek üstün menfaatler vardır. Dilediğini seçen mutlak irade sahibi olduğuna da delil vardır. Çünkü bu yarattıklarında dileme ve tercihe bağlı pek çok hususiyetler ve meziyetler vardır. İbadeti hak eden ve tevhid edilmesi gerekenin yalnızca O olduğuna da delil vardır. Çünkü yaratan sadece O’dur. O bakımdan yalnızca O’na ibadet etmek gerekir.

İşte bütün bunlar, aklî birtakım deliller olup Yüce Allah akılların bunlara dikkat etmelerini istemiş, bunlar üzerinde tefekkür etmeyi ve bunlardan gerekli ibretleri çıkartmayı emretmiştir.

Aynı şekilde “dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir.” Aslınız bir olmakla renkleriniz ve harflerin mahreçleri (çıkış yerleri) aynı olmakla birlikte dilleriniz farklı farklıdır. Her bakımdan birbirine uyan iki ses bulmak mümkün olmadığı gibi her bakımdan birbirine benzeyen iki renk bulmak da mümkün değildir. Mutlaka bunlar arasında birini diğerinden ayırt etmeye yarayan farklılıklar bulunmaktadır. İşte bunlar, Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun meşîetinin etkin oluşuna delildir. Kullarının birbirlerine benzememeleri için böyle bir farklılığı takdir etmiş olması, inâyet ve rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü bu farklılık olmasaydı, türlü karışıklıklar ortaya çıkar ve pek çok maksat ve ihtiyacın karşılanmasına imkân bulunmazdı.

وَمِنْ ءَايَٰتِهِۦ مَنَامُكُم بِٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱبْتِغَآؤُكُم مِّن فَضْلِهِۦٓ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ۝٢٣

23. Yani bu husustaki delilleri ve manaları iyice düşünmek üzere kulak kesilen ve aklını yoran kimseler için ibretler ve dersler vardır. Çünkü bunlar, Yüce Allah’ın rahmetine bir delildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Belki şükredersiniz.” (el-Kasas, 28/73)

Bunlar ,aynı zamanda Yüce Allah’ın hikmetinin eksiksizliğine de delildir. Çünkü O’nun hikmeti, mahlukatın bir vakitte dinlenmeleri ve toparlanmalarını, bir diğer vakitte de dinî ve dünyevî maslahatları için etrafa yayılmalarını gerektirmiştir. Bu ise ancak gece ve gündüzün ardı ardına gelmesi ile mümkün olabilir. Tek başına bunları yapan kim ise ibadete layık olan da ancak O’dur.

وَمِنْ ءَايَٰتِهِۦ يُرِيكُمُ ٱلْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَيُحْىِۦ بِهِ ٱلْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَآ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ۝٢٤

24. Yani kendisi vasıtası ile toprağın ve kulların hayat bulduğu yağmuru üzerinize indirmesi, bu yağmurun inişinden önce de gök gürültüsü ve kendisine ümitle bakılan ve aynı zamanda korkulan şimşeği göstermesi de O’nun âyetlerindendir.

“Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” Yani işittikleri ve gördükleri üzerinde akıl yorup düşünen, onları belleyen ve bütün bunları delil olmaları gereken şeylere delil olarak görüp kabul eden kimseler için Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanının genelliğine, ilminin genişliğine, her şeyi mükemmel ve sapasağlam yaptığına, hikmetinin azametine ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi ölüleri de dirilteceğine dair pek çok deliller vardır.

وَمِنْ ءَايَٰتِهِۦٓ أَن تَقُومَ ٱلسَّمَآءُ وَٱلْأَرْضُ بِأَمْرِهِۦ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِّنَ ٱلْأَرْضِ إِذَآ أَنتُمْ تَخْرُجُونَ ۝٢٥

25. Yani O’nun büyük delillerinden birisi de göklerin ve yerin var olmaları, varlıklarını sürdürmeleri ve bunların O’nun emri ile sabit ve istikrarlı olmalarıdır. O nedenle bunların düzenleri bozulup sarsılmamakta ve gök yerin üzerine çökmemektedir. Gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan büyük kudreti dolayısı iledir ki O, bütün yaratılmışlara yeryüzünden tek bir çağrıda bulunacak ve onlar da derhal bulundukları yerlerden (bu çağrıya uymak üzere) çıkıvereceklerdir: “Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür.” (el-Mümin, 40/57)

وَلَهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ كُلٌّ لَّهُۥ قَٰنِتُونَ ۝٢٦

26. Bütün hepsi, O’nun yarattığı ve O’nun mülkü olan varlıklardır. Bütün bunlarda -karşı koyacak hiçbir güç olmaksızın, herhangi bir yardımcı ya da itiraz edenin varlığı söz konusu olmaksızın- tek başına dilediği gibi tasarrufta bulunan O’dur. Hepsi O’nun celâline itaat eder ve O’nun kemalinin önünde zilletle boyun eğer.

وَهُوَ ٱلَّذِى يَبْدَؤُا۟ ٱلْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ ٱلْمَثَلُ ٱلْأَعْلَىٰ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ ۝٢٧

27. “Varlıkları ilkin (yoktan) var eden, sonra da onları (ölümden sonra) diriltecek olan O’dur ve bu” yani ölümden sonra varlıkları diriltmek “O’na göre” bunları ilkin yaratmaktan “daha kolaydır.” Bu, insanların zihin ve akıllarına göre böyledir (yoksa hepsi ona kolaydır). Yani sizlerin de itiraf ve kabul ettiğiniz üzere O, varlıkları ilkin yoktan var etmeye kadirdir ki varlıkları yeniden yaratmaya (diriltmeye) kadir olması öncelikle söz konusudur.

Yüce Allah, ibret alanların ibret alabilecekleri, mü’minlerin öğüt alacakları, hidâyet bulanların basiretlerini açacak türden pek büyük delilleri söz konusu ettikten sonra en büyük hususu ve en muazzam maksadı dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

“Göklerde ve yerde en yüce sıfat yalnız O’nundur.” Bütün kemal sıfatları ve bu sıfatların da kemal derecesi yalnız O’na aittir. Sevgi, ihlâs sahibi kullarının kalplerinde yer alan mükemmel ve eksiksiz şekli ile O’na yöneliş, üstün zikir ve onların ibadetleri yalnız O’nadır. “En yüce sıfat”, O’nun en üstün şekilde vasfedilmesi ve bunun gereği olan hususların O’na ait olması demektir. Bundan dolayı ilim ehli, her şeyi yoktan var eden Yüce Allah hakkında “evleviyet kıyası”nı kullanarak şöyle derler: Mahlukatta var olan bütün kemal sıfatlarına sahip olmak, bu sıfatları yaratan yüce Zat hakkında -bu hususta kendisine hiç kimsenin ortaklığı söz konusu olmaksızın- öncelikle söz konusudur. Yaratılmış varlıkların münezzeh bulundukları her bir eksiklikten de yaratanın münezzeh olması öncelikle/evleviyetle söz konusudur.

“O, Azizdir.” Yani mükemmel ve eksiksiz güç ve kudret sahibidir “Hakîmdir.” Geniş hikmete sahiptir. O, izzeti ile bütün yaratıkları var etmiş ve emirlerini açıklamıştır. Hikmeti ile de yarattığını sapasağlam yaratmış ve kullarına en güzel şer’î hükümleri bildirmiştir.

ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِّنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَٰنُكُم مِّن شُرَكَآءَ فِى مَا رَزَقْنَٰكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَآءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلْـَٔايَٰتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ۝٢٨

28. Bu, Yüce Allah’ın, şirkin çirkinliğine ve onun ne kadar fena olduğuna dair verdiği bir misaldir. Bu misal bizzat insanların kendi nefislerinden hareketle verilmiştir. Bunu anlayabilmek için uzağa gitmeye, sıkıntı ve meşakkat çekmeye gerek yoktur.

“Sahip olduğunuz köleler içinde size verdiğimiz rızıklarda size ortak olan” yani eliniz altındaki köle ve cariyelerinizden herhangi bir kimse rızkınızda size ortak mıdır? “ve (hürler olarak) birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede” Yani pay almasından ve her şeyi kendine mal etmesinden korkulan gerçek manadaki hür ortaklar gibi midirler? “sizinle o rızıkta eşit (hakka sahip) olan kimse var mı?” bu hususta siz onlarla kendinizi eşit görüyor musunuz? Elbette ki hayır! Kölelerinizden Yüce Allah’ın vermiş olduğu rızıklarda size ortak olan hiç kimse yoktur. Üstelik onları yaratan ve rızıklandıran da sizler değilsiniz; zira onlar da aslında sizin gibi Allah’ın kullarıdırlar. Peki bu durumda Allah tarafından yaratılmış olan varlıkları, nasıl Allah’a ortak tutarsınız? Bu varlıkları nasıl Allah’ın konumuna yükseltir ve ibadette O’na denk kabul edersiniz? Oysa sizler kölelerinizin kendinize eşit olmasına razı olmuyorsunuz.

Şüphesiz ki bu, son derece şaşılacak bir husutur. Allah ile birlikte ortak koşanların kıt akıllı olduklarını ve onların edindikleri ortakların da batıl ve aslı olmayan uydurmalar olduklarını, hiçbir şekilde ibadete layık olmadıklarını, Allah’a kesinlikle eşit ve ibadette O’na ortak olamayacaklarını gösteren en açık delildir.

“İşte akıllarını kullanan” ve hakikatleri kavrayıp bilen “bir toplum için âyetleri” misalleri ile izah edip “böylece açıklarız.” Akıllarını kullanmayan kimselere gelince bu gibi kimselere bütün âyetler geniş geniş açıklansa ve belgeler beyan edilse dahi bunların yapılan bu açıklamaları basiretle izleyebilecek akılları ve onları kavrayabilecek zihinleri olmadığını için bu, hiçbir fayda sağlamaz. O nedenle bu sözlere ve bu hitaplara muhatap olanlar, olgun akıl sahibi olan kimselerdir.

Bu misalden Allah’tan başkasını ortak edinerek O’na ibadet eden, işlerinde O’na güvenip dayanan kimsenin hak namına hiçbir şeye sahip olmadığı açıkça ortaya çıktığına göre müşriklerin, batıl olduğu apaçık ortada bulunan ve batıllığına dair belgeler açıkça meydanda olan böyle bir işe kalkışmalarını gerektiren nedir? sorusu akıllara gelmektedir. İşte böyle akılsızca bir işi yapmalarına sebep olan şey, onların hevâlarına tâbi olmalarıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

بَلِ ٱتَّبَعَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓا۟ أَهْوَآءَهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَن يَهْدِى مَنْ أَضَلَّ ٱللَّهُ وَمَا لَهُم مِّن نَّٰصِرِينَ ۝٢٩

29. “Hayır! Zulmedenler bilgisizce hevalarına uymaktadırlar.” Yani onlar, türlü eksikliklere sahip olan nefislerinin arzusuna uydular. Bu nefislerinin eksik oluşundandır ki onlar, aklın kesinlikle tutarsız olduğuna ve fıtratın da kesinlikle reddedilmesi gerektiğine hüküm verdiği bir hususa bağlanmışlardır. Onlar, bu konuda kendilerine yol gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadıkları gibi hiçbir delilleri de yoktur.

“Allah’ın saptırdığını kim hidâyete ulaştırabilir ki?” Yani onların hidâyeti bulamayışlarına hayret etmeyin. Çünkü zulümleri sebebi ile onları saptıran Yüce Allah’tır. Allah’ın saptırdığının, hidâyet bulmasına da imkân yoktur. Çünkü Allah’a karşı çıkabilecek, mülkünde O’na karşı koyabilecek hiçbir kimse bulunmamaktadır. “Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.” Haklarında azap sözünün gerçekleşeceği ve artık her türlü bağın ve ilişkinin kesileceği zaman gelince onlara yardım edecek hiçbir kimse de bulunmayacaktır.

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَتَ ٱللَّهِ ٱلَّتِى فَطَرَ ٱلنَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ ٱللَّهِ ذَٰلِكَ ٱلدِّينُ ٱلْقَيِّمُ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ۝٣٠

30. Yüce Allah, bütün hallerde kendisine ihlâslı olunmasını ve dininin dosdoğru uygulanmasını emrederek şöyle buyurmaktadır: “Sen hanîf olarak yüzünü” İslâm, iman ve ihsandan ibaret olan “(hak) dine yönelt.” Gerek kalbinle, maksat ve niyetinle, gerekse de bedeninle, bu dinin namaz, zekât, oruç, hac vb. zahirî şer’î hükümlerine de Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak, O’na ümid bağlamak ve yönelmek gibi batınî şer’î hükümlerine de sımsıkı sarıl. Yine zahirî ve batınî şer’î hükümlerde Allah’ı görüyormuşçasına ibadet ederek, her ne kadar O’nu görmüyorsan da O’nun seni gördüğü şuuru ile bunları yaparak ihsan makamını gerçekleştir.

Yüce Allah’ın özellikle yüzün yöneltilmesini söz konusu etmesi, yüzün yönelişinin kalbin yönelişine tâbi oluşundan dolayıdır. Bu ikisinin yönelişi ise bedenin de o doğrultuda çalışıp çabalamasını gerektirir. Bundan dolayı Yüce Allah burada “hanîf olarak” yani bu hususlarda yalnızca Allah’a yönelerek, O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirip yalnızca O’na dönerek, buyurmuştur.

İşte bizim sana vermiş olduğumuz bu öğüt “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat”tır. O, bu dinin güzelliğini, onun dışındaki yolların da çirkinliğini onların akıllarına yerleştirmiştir. Yüce Allah bütün insanların kalbinde şeriatının zahiri ve bâtınî bütün hükümlerine karşı bir meyil yaratmış, onların kalplerine hakkı sevme ve üstün tutma duygusunu yerleştirmiştir. İşte fıtratın gerçek mahiyeti de budur. Bu aslî durumun dışına çıkan kimseler ise ancak fıtratını bozan herhangi bir arızî sebebin etkisiyle çıkmışlardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası o kimseyi yahudi, hristiyan yahut mecusi yapar.”[3]

“Allah’ın yarattığında değiştirme olmaz.” Yani Allah’ın yaratışını değiştirerek yaratılmış olan bir varlığı Allah’ın yarattığı şekilden başka türlüsüne değiştirebilmek hiç kimsenin imkânı çerçevesinde değildir.

“Dosdoğru” bizim sana emretmiş olduğumuz “din de işte budur.” Yani Allah’a, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaştıran dosdoğru yol bu yoldur. Her kim hanif olarak bu dine yüzünü döndürürse o, bütün şer’î hükümlerde ve izlediği yollarda dosdoğru yolu izleyen biri demektir. “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bu dosdoğru dini bilip tanımazlar. Bilseler dahi izlemezler.

مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَٱتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَلَا تَكُونُوا۟ مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ ۝٣١

31. “O’na (ihlas ve tevbe) ile yönelin. O’ndan korkup sakının.” Bu, yüzün dine dosdoğru çevrilmesinin açıklamasıdır. Allah'a yönelmek, kalbin O’na yönelmesi ve O’nu razı edecek şeylere bağlanması demektir. Bu da bedenin, kalpte bulunanlar doğrultusunda amel etmesini gerektirir. Bu ise zahiri ve batıni ibadetleri yerine getirmeyi kapsar. Gizli açık bütün masiyetler terk edilmedikçe de bu tamam ermez. Bundan dolayı Yüce Allah: “O’ndan korkup sakının” buyurmaktadır. Bu da bütün emirleri yerine getirip yasakları terk etmeyi kapsar.

Devamla bu emirler içerisiden özellikle namaz söz konusu edilerek: “Namazı da dosdoğru kılın” buyrulmaktadır. Çünkü namaz, Yüce Allah’a yönelmeye ve O’ndan korkup sakınmaya (takvâya) davet eder. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Bu, namazın takvaya yardımcı olduğunu dile getirmektedir. “Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür.” (el-Ankebut, 29/45) Bu da namazın Allah’a yönelmeye teşvik ettiğini dile getirmektedir.

Daha sonra da yasaklar arasından bütün yasakların temelini teşkil eden ve onunla birlikte hiçbir amelin kabul edilmesinin söz konusu olmadığı şirk özellikle zikredilerek “ve müşriklerden olmayın” buyrulmaktadır. Çünkü şirk, ruhu ihlas olan Allah’a yönelişe taban tabana zıttır.

Daha sonra Yüce Allah müşriklerin halinin çirkinliğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

مِنَ ٱلَّذِينَ فَرَّقُوا۟ دِينَهُمْ وَكَانُوا۟ شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍۭ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ ۝٣٢

32. Din, tektir. O da Yüce Allah’a ihlâsla ibadet etmektir. Bununla beraber müşrikler, “dinlerini parça parça eden” kimselerdir. Çünkü onlardan kimisi putlara ve heykellere ibadet etmekte, kimisi aya ve güneşe tapınmakta, kimileri de velilere ve salihlere ibadet etmektedir. Kimileri de Yahudi ve hristiyandır. Bundan dolayıdır Allah “çeşitli fırkalara ayrılanlardan” buyurmaktadır. Yani şirk fırkalarından her bir fırka, yoldan çıkmıştır ve sahip olduğu bâtıla destek olmaya taassupla gayret eder, bu uğurda kendilerinden başka kimselerle çekişir ve savaşır. “onlardan her bir fırka, kendi sahip olduğuyla böbürlenmektedir.” Peygamberlerin getirdikleri bilgilere aykırı olan kendi bilgileriyle sevinip şımarmakta, kendi bilgilerinin hak olduğuna, kendilerinin dışında kalanlarınkinin ise batıl olduğuna hükmetmektedirler.

Bu buyrukta müslümanların fırkalara ayrılıp bölük bölük olmaları, her bir kesimin sahip olduğu hak ve batıla taassupla bağlanarak fırkalaşma konusunda müşriklere benzeyen kimseler olmalarına karşı bir uyarı bulunmaktadır. Çünkü din de peygamber de ilâh da tektir. Dinî emirlerin pek çoğunda ise alimler arasında icma vardır. Üstelik Allah, iman kardeşliğini kesin hükme bağlamış ve bunu en mükemmel şekli ile tesis etmiştir. O halde bütün bunların görmezlikten gelinip net olmayan yahut da görüş ayrılığının mümkün olduğu fer’i meseleler esas alınarak bunlar üzerinde müslümanlar arasında tefrika ve ayrılık çıkartmanın, her bir kesimin diğerini sapıklıkla itham etmesinin, birbirlerinden ayrışmasının manası nedir? Bu, şeytanın en büyük aldatmalarından ve müslümanlara kurmuş olduğu tuzakların en büyüklerinden değil de nedir? Müslümanları bir araya getirmek ve bu türden batıl esaslara dayalı olan ayrılıkları gidermek için çalışmak, Allah yolundaki cihadın en faziletlilerinden ve Yüce Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlilerinden değil midir?

Yüce Allah kendisine yönelmeyi -ki emrolunan yöneliş zorlukta da kolaylıkta da varlıkta da darlıkta de söz konusu olan, kişinin irade ve tercihi ile ortaya çıkan bir yöneliştir- emrettikten sonra bir de ancak insanın dara ve bunalıma düşmesi halinde söz konusu olan mecburi yönelişini zikretmektedir. Bu tür yönelişte insan, darlık ve sıkıntıdan kurtuldu mu artık onu bir daha hatırlamaz, yönelişi aklından geçirmez. İşte böyle bir yönelişin hiçbir faydası yoktur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

وَإِذَا مَسَّ ٱلنَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا۟ رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَآ أَذَاقَهُم مِّنْهُ رَحْمَةً إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ ۝٣٣ لِيَكْفُرُوا۟ بِمَآ ءَاتَيْنَٰهُمْ فَتَمَتَّعُوا۟ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۝٣٤

33 - 34. “İnsanların başına” hastalık yahut helâk olmak korkusu vb. “bir sıkıntı gelince Rablerine yönelerek O’na dua ederler.” Bu sıkıntılarını Allah’tan başka giderecek kimse olmadığını kesinlikle bildiklerinden dolayı bu halde Allah’a koştukları ortakları unuturlar.

“Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca” hastalıklarından sonra şifa verir, korkularından sonra güven verirse “bakarsın ki onlardan bir grup” kendilerinden sadır olan bu Allah’a yönelişi terk edip boşa çıkartırlar ve “Rablerine ortak koşarlar.” Kendilerini sıkıntıdan kurtaramayan, onlara fayda sağlayamayan, onları fakir de zengin de kılamayan varlıkları O’na ortak koşarlar.

Bütün bunlar ise Allah’ın kendilerine verdiklerine, O’nun lütuf ve ihsanlarına karşı bir nankörlüktür. Çünkü onları darlık ve sıkıntıdan kurtarmış, içinde bulundukları meşakkatleri gidermiştir. O halde onların bu üstün ve değerli nimete karşı şükretmeleri ve bütün hallerde yalnızca O’na ihlâsla ibadet etmeleri gerekmez mi?

أَمْ أَنزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَٰنًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا۟ بِهِۦ يُشْرِكُونَ ۝٣٥

35. “Yoksa Biz onlara kesin bir delil” apaçık bir belge “indirdik de o” bu indirdiğimiz delil “onlara ortak koşmalarını mı söylüyor?” Şirkiniz üzere sebat gösterin, şirkinizi sürdürün mü diyor? Sizin izlemekte olduğunuz bu yol gerçektir, peygamberlerin davet ettikleri yol ise batıldır, mı diyor?

Acaba onların elinde böyle bir delil var da bu delil, onların şirke böylece sıkı sıkıya sarılmalarını mı gerektiriyor? Yoksa akli ve nakli deliller, semavî kitaplar, şerefli peygamberler, insanların önderleri bunu en ileri derecede yasaklamış, buna götüren yolları izlemekten sakındırmış, böyle bir suçu işleyenlerin akıllarının ve dinlerinin bozuk olduğuna hüküm mü vermişledir?

Bunların delilsiz ve belgesiz olarak ortak koşmaları, ancak nefislerinin, hevâlarının ve şeytanların saptırmalarının bir neticesidir.

وَإِذَآ أَذَقْنَا ٱلنَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا۟ بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌۢ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ ۝٣٦ أَوَلَمْ يَرَوْا۟ أَنَّ ٱللَّهَ يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقْدِرُ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ۝٣٧

36. Yüce Allah, insanların çoğunun bolluk ve darlık karşısındaki tutumunu bize haber vermektedir. Şöyle ki Allah onlara kendi nezdinden sağlık, zenginlik, zafer vb. bir rahmet tattıracak olursa, onlar bundan dolayı şükür ve Allah’ın nimeti dolayısıyla sevinmek anlamıyla değil de azgınlık ve şımarıklık manasında sevinirler. “Kendi işledikleri” güahlar “yüzünden başlarına bir kötülük” hoşlarına gitmeyen bir hal “gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar.” O fakirliklerinin, hastalıklarının ve benzeri darlık hallerinin son bulmasından yana ümit keserler, o halin sürekli kalacağını düşünürler. Bu ise onların cahilliklerinin ve bilgisizliklerinin bir neticesidir.

37. “Görmezler mi ki Allah rızkı dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar.” Hayır ve şerrin Allah’tan olduğu, rızkın darlık ve genişliğinin O’nun takdirinin bir neticesi olduğu bilindikten sonra ümit kesmek gereksizdir, yersizdir. Öyleyse ey aklı başında olan kişi! Yalnızca sebeplere bakma; aksine sen bu sebeplerin yaratıcısına, müsebbibine bak! Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.” Zira Allah’ın dilediği kimseye rızkı genişletmesinden ya da kısmasından dolayı ibret alacaklar, onlardır. Onlar, bu yolla Allah’ın hikmet ve rahmetini, cömertliğini, kendisinden her türlü rızıkların istenmesi yönünde talepte bulunulması için kalpleri kendisine yönelten ilâhî hikmeti anlayıp kavrarlar.

فَـَٔاتِ ذَا ٱلْقُرْبَىٰ حَقَّهُۥ وَٱلْمِسْكِينَ وَٱبْنَ ٱلسَّبِيلِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ ٱللَّهِ وَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ ۝٣٨

38. Yani sana yakın olan kimseye yakınlığına ve ihtiyacına göre Şâri’nin farz kıldığı yahut da teşvik etmiş olduğu nafaka, sadaka, hediye, iyilik, selâm, ikram, hatasını affetmek, kusurlarını müsamaha ile karşılamak gibi haklarını ver! Aynı şekilde fakirlik ve ihtiyacı dolayısı ile adeta kımıldayamaz hale gelmiş yoksula (miskine) ihtiyacını ortadan kaldıracak, yemek, su, giysi vb. gibi zaruri ihtiyaçlarını giderecek kadarını ver.

Kendi vatanında bulunmayan, beraberinde herhangi bir mal ve yolculuğunda ihtiyacını karşılayabileceği bir kazancı bulunmayan yolda kalmış yolcuya da hakkını ver! Zira genelde bu kimse çok muhtaç düşmüş olur. Kendi memleketinde bulunan kimse ise böyle değildir. Zira bir kimse kendi beldesinde ise malı bulunmasa dahi çoğu hallerde ihtiyacını karşılayabilecek bir imkâna sahip olur ve bir yol bulur. Bundan dolayı Yüce Allah, hem yoksula (miskîne) hem de yolda kalmışa zekâttan pay ayırmıştır.

“Bu” yani akrabaya, yoksula ve yolcuya bir şeyler vermek, “Allah’ın rızasını” bu gibi amellerle kazanmak “isteyenler için daha hayırlıdır.” Bu hayır, pek büyüktür, sevabı da pek çoktur. Çünkü bunlar, salih amellerin en faziletlilerindendir. Ayrıca faydası kişiyi aşıp onunla sınırlı kalmayan ve yerini bulan ihlâsla yapılmış salih amellerdir. Ancak bunlarla Allah’ın rızasını gözetilmezse her ne kadar bu, kendisine bir şeyler verilenler için yararlı olsa da verenler açısından hiçbir hayır ve fayda içermez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Bir sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı, yahut insanlar arasını düzeltmeyi emredeninkinden başka, onların fısıldaşmalarının bir çoğunda hayır yoktur.” (en-Nisâ, 4/114)

Bundan anlaşılan şu ki bu tür işler, faydaları yapan kişiyi aşıp başkalarına ulaştığından ötürü hayırdır. Ancak bunları yalnızca Allah’ın rızası için yapanlar, bu verdiklerinin karşılığında büyük ecir alırlar.

“İşte” bu amelleri ve başkalarını yalnızca Allah için yapanlar “felaha erenler” Allah’ın mükâfatını elde edip cezasından kurtulanlar “onlardır.”

Yüce Allah yalnızca kendi rızası gözetilerek yapılan infak türü amelleri söz konusu ettikten sonra dünyevî bir maksatla yapılan amelleri de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

وَمَآ ءَاتَيْتُم مِّن رِّبًا لِّيَرْبُوَا۟ فِىٓ أَمْوَٰلِ ٱلنَّاسِ فَلَا يَرْبُوا۟ عِندَ ٱللَّهِ وَمَآ ءَاتَيْتُم مِّن زَكَوٰةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ ٱللَّهِ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُضْعِفُونَ ۝٣٩

39. “İnsanların malları içinde artış göstersin diye verdiğiniz hiçbir faiz, Allah katında artmaz” Yani sizler ihtiyaçlarınızdan arta kalan mallarınızı daha fazla karşılık vereceğini umduğunuz kimselere mallarınızın artış göstermesi kastı ile verecek olursanız, sizin bu ameliniz Allah nezdinde hiçbir şekilde artıp çoğalmaz, mükâfat görmez. Çünkü bu amelinizin taşıması gereken ihlâs şartı bulunmamaktadır. İnsanlar nezdinde riyakârlık, makam ve mevki noktasında bir ilerleyiş maksadı ile yapılan ameller de böyledir. Bunların hiçbiri Allah nezdinde bereketlenmez, artmaz.

“Ama Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekât var ya” yani sizleri aşağılık huylardan mallarınızı da cimrilik ve onlara tutkunluktan arındırıp temizleyecek, kendisine malın verildiği kimsenin ihtiyacını giderecek herhangi bir malı vermek sureti ile Allah’ın rızasını arayacak olursanız “işte böyle yapanlar” kendileri için mükâfatları “(kat kat) artırırlar.” İşte bunların infakları Allah nezdinde artar ve bunları Allah o kimseler için pek çok oluncaya kadar çoğaltır.

Yüce Allah’ın: “verdiğiniz zekât” buyruğu, infâk edeceği şeye zaruri ihtiyacı olan yahut da ödeyemediği borcu bulunan ama bunları bırakıp sadakaya öncelik veren kulun bu sadakasının, ecir kazanabileceği bir zekât olmadığına ve bu tasarrufunun şer’an geçerli de olmadığına delildir. Nitekim Yüce Allah, övdüğü kimseler hakkındaki: “Malını temizlenmek için veren...” (el-Leyl, 92/18) buyruğu da buna delildir. Dolayısı ile bu niteliği taşımadıkca malın verilmesi tek başına bir hayır değildir. Bu nitelik ise malı gerçekten onunla arınabilecek bir halde iken vermektir.

ٱللَّهُ ٱلَّذِى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَفْعَلُ مِن ذَٰلِكُم مِّن شَىْءٍ سُبْحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ ۝٤٠

40. Yüce Allah insanları yaratanın, rızıklandıranın, onları öldürüp sonra da diriltecek olanın yalnız kendisi olduğunu, müşriklerin ortak koşarak tapındıkları ve dua ettikleri ortaklar içerisinde bu hususlardan birinde bile Allah’a ortak olacak biri bulunmadığını haber vermektedir. O halde bütün bu hususları tek başına yapan zata, nasıl olur da hiçbir yönüyle bunlarda herhangi bir tasarruf imkânı bulunmayan varlıkları ortak koşabiliyorlar? O, onların ortak koşmalarından yücedir, münezzehtir, pek üstündür. Bu ortak koşmanın O’na bir zararı yoktur, bunun vebali kendilerine aittir.

ظَهَرَ ٱلْفَسَادُ فِى ٱلْبَرِّ وَٱلْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِى ٱلنَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ ٱلَّذِى عَمِلُوا۟ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ۝٤١

41. Yani karada ve denizde fesat açıkça görülür oldu. Bu fesat ise onların yaşayışlarındaki ve geçimlerindeki bozulma, eksilme, bunlarda âfetlerle karşı karşıya kalma, kendi nefislerinde de hastalıklar, salgın hastalıklar vb. afet ve musibetlerdir. Bunlara sebep ise kendi elleri ile işledikleri, özleri itibari ile fasit/bozuk, tabiatları itibari ile de müfsit/bozguncu olan amelleridir.

Bu sonuç ise “Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara” tattırması içindir. Yani amellerin cezalarını verenin o yüce Zat olduğunu bilmeleri için Allah, onlara daha dünyada iken amellerinin cezalarına bir örnek olmak üzere bu cezayı vermiştir. “Belki” bunca bozguncu etkileri bulunan bu amellerinden vazgeçip “dönerler” de halleri ıslah olur, işleri düzene girer.

Belası nimet, cezası lütuf olanın şanı ne yücedir! Yoksa O, tüm işlediklerinin karşılığı olan cezayı onlara tattıracak olsaydı, yeryüzünde canlı hiçbir varlık bırakmazdı.

قُلْ سِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ فَٱنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلُ كَانَ أَكْثَرُهُم مُّشْرِكِينَ ۝٤٢

42. Yeryüzünde gezme emri, geçmişlerin âkıbetlerini görüp üzerinde düşünmek maksadı ile hem bedenen gezmeyi, hem de kalben gezmeyi içine alır.

“Onların çoğu müşrik idi.” O bakımdan âkıbetlerinin çok feci, sonlarının oldukça fena olduğunu göreceksiniz. Karşı karşıya kaldıkları azap, onları toptan imha etmiştir. İnsanlar onların peşinden lanet yağdırmış, onları yermiştir. Ve onlar, kesintisi olmayan bir rüsvaylığa mahkûm olmuşlardır. O bakımdan sizler de aynı âkıbetle karşılaşmamak için onların yaptıklarını yapmaktan sakının. Şüphesiz Allah’ın adaleti ve hikmeti, bütün zaman ve mekânları kuşatmıştır.

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ ٱلْقَيِّمِ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُۥ مِنَ ٱللَّهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ ۝٤٣

43. Yani Allah’ın dosdoğru dinini uygulama hedefine kalbinle ve yüzünle yönel, bedeninle de bunun için çalış! Bu maksatla O’nun emir ve yasaklarını tam bir gayret ile uygulamaya koy, gizli ve açık vermiş olduğu görevleri ifa et! “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan o gün, Allah tarafından gelmeden önce” zamanını, hayatını ve gençliğini değerlendir, bu uğurda harcamakta elini çabuk tut.

Burada sözü edilen gün, Kıyamet günüdür. O gün geldiği takdirde onu geri çevirmeye imkân olmayacaktır. Amelde bulunmak isteyenlere yeni baştan amelde bulunmaları için mühlet verilmeyecektir. Aksine ameller bitirilmiş ve geride kalmış olacaktır. Geriye amellerin karşılığını vermekten başka hiçbir şey kalmamış olacaktır.

“O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır.” Yani o gün insanlar, grup grup ayrılacak, amellerinin karşılıklarını görmek üzere farklı gruplar halinde geleceklerdir.

مَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۥ وَمَنْ عَمِلَ صَٰلِحًا فَلِأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ ۝٤٤ لِيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ مِن فَضْلِهِۦٓ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْكَٰفِرِينَ ۝٤٥

44. Onlardan “Kim kafir olursa küfrü kendi aleyhinedir.” Bizzat o cezalandırılır, hiç kimse bir başkasının günah yükünü yüklenmez.

“Kim de” Allah’a ve O’nun kullarına karşı yerine getirilmesi gereken farz ve müstehab hakları ifa etmek sureti ile “salih amel işlerse onlar da” başkaları için değil sırf “kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.” Kendi âhiretlerini mamur ederler. Âhiretin üstün mevki ve köşklerinde kurtuluşlarını hazırlarlar.

45. Bununla birlikte onlara verilecek mükâfat, amellerinin karşılığı olmaktan ibaret değildir. Bilakis Yüce Allah onları uçsuz, bucaksız lütfu ile amellerinin asla ulaşması mümkün olmayan sınırsız keremi ile onları mükâfatlandıracaktır. Çünkü Yüce Allah, onları sevmiştir. Allah, bir kulu sevdi mi onun üzerine lütuf ve ihsanını sağnak sağnak yağdırır, ona çok değerli bağışlarını bol bol ihsan eder, gizli ve açık nimetleri lütfeder.

Kâfirler ise böyle değildir. Allah onlara buğz ve gazap etmiş olduğundan dolayı onları cezalandıracaktır, azaba uğratacaktır. Onlardan önce sözü edilen mü’minlere fazlası ile mükâfatlarda bulunduğu gibi onlara ihsanda bulunmayacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır. “Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.”

وَمِنْ ءَايَٰتِهِۦٓ أَن يُرْسِلَ ٱلرِّيَاحَ مُبَشِّرَٰتٍ وَلِيُذِيقَكُم مِّن رَّحْمَتِهِۦ وَلِتَجْرِىَ ٱلْفُلْكُ بِأَمْرِهِۦ وَلِتَبْتَغُوا۟ مِن فَضْلِهِۦ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ۝٤٦

46. “Rahmetinden size tattırması” kaderî “emri ile gemilerin” denizde “akıp gitmesi” geçiminiz ve menfaatleriniz ile ilgili tasarruflarda bulunmak sureti ile “O’nun lütfundan aramanız ve böylece” sizin için bu sebepleri amade kılıp lehinize bu işleri çekip çevirene “şükretmeniz için” yağmurdan önce “rüzgarları” önce bulutları yükseltip daha sonra onları bir araya getirmeleri sureti ile “müjdeleyici olarak” çünkü insanlar yağmurun yağmasından önce sevinirler “göndermesi O’nun” Yani Allah’ın rahmetine, öldükten sonra ölüleri diriltmesine, kendisinden başka ibadet olunacak hiçbir ilâhın ve her türlü övgüye layık hiçbir mutlak egemenin bulunmadığına dair “delillerindendir.”

O, rahmetinden size tattırmak için size yağmur indirir. O yağmurla topraklar ve kullar hayat bulur. Böylelikle sizler O’nun rahmetinin tadını alırsınız, rahmetinin kulları kurtardığını, rızıklanmalarına sebep teşkil ettiğini anlarsınız. Böylelikle ilâhî rahmetin hazinelerini açan salih amelleri daha çok işleme arzusu duyarsınız.

Bütün bu nimetlerden maksat ise bunlara Yüce Allah’a şükrederek karşılık vermektir. Böylece O da üzerinizdeki nimetlerini daha çok artıracak ve daha bir kalıcı olmalarını sağlayacaktır. İlâhî nimetlere nankörlük ve masiyetlerle karşılık vermeye gelince bu, Allah’ın nimetlerine şükür yerine nankörlük ederek karşılık verenlerin ona yapılan bağışlara yüz çevirenlerin halidir. Böyle yapanların nimetleri ise yok olmaya mahkumdur, bu nimetler onlardan alınıp başkalarına verilir.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَآءُوهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمْنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ ٱلْمُؤْمِنِينَ ۝٤٧

47. “Andolsun ki Biz senden önce de” geçmiş ümmetler arasında Allah’ı tevhidi inkâr edip hakkı yalanladıklarında “rasûlleri kavimlerine gönderdik.” Peygamberleri gelip onları tevhid ve ihlâsa, hakkı tasdik etmeye, izlemekte oldukları küfür ve sapıklığı terk etmeye davet ettiler. Bu davetlerinin doğruluğuna dair de apaçık belge ve deliller getirdiler. Ancak kavimleri iman etmeyerek sapıklıklarında direttiler.

“Biz de (onları yalanlayan) günahkârlardan intikam aldık” ve peygamberlere uyan mü’minlere yardım ettik. “Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.” Yani biz, bunu kendimize bir görev olarak tespit ettik, yerine getirilmesi gereken haklar arasında kıldık ve mü’minlere bunu vaad ettik. O nedenle böyle bir yardımın gerçekleştirilmesi kaçınılmaz bir şeydir.

O halde siz, ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanlar! Şunu bilin ki yalanlamanızı sürdürecek olursanız cezamız gelip sizi bulacak ve biz, size karşı mü’minlere yardım edeceğiz.

ٱللَّهُ ٱلَّذِى يُرْسِلُ ٱلرِّيَٰحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَيَبْسُطُهُۥ فِى ٱلسَّمَآءِ كَيْفَ يَشَآءُ وَيَجْعَلُهُۥ كِسَفًا فَتَرَى ٱلْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَٰلِهِۦ فَإِذَآ أَصَابَ بِهِۦ مَن يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهِۦٓ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ۝٤٨ وَإِن كَانُوا۟ مِن قَبْلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْهِم مِّن قَبْلِهِۦ لَمُبْلِسِينَ ۝٤٩

48. Yüce Allah, kudretinin ve nimetinin mükemmelliğini haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Rüzgarları gönderen, bu rüzgarların” yer üzerinden “kaldırdığı bulutu gökte dilediği şekilde yayan” Hangi şekilde olmasını dilemişse onu öylece yayıp genişleten, sonra o yayılmış bulutu birbiri üstüne binmiş kalın tabakalar haline gelmiş bir halde “parça parça dağıtan Allah'tır. Nitekim sen, yağmurun onların” bulutların “arasından” toptan inerek isabet ettiği yeri bozacak şekilde değil de birbirinden ayrı küçük noktalar halinde “çıktığını görürsün. O, bu yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca onlar hemen seviniverirler.” Birbirlerine yağmurun yağdığı müjdesini verirler. Çünkü onların yağmura ihtiyaçları pek çoktur. O, onlar için zorunlu bir şeydir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

49. “Halbuki onlar, üzerlerine yağmur yağmadan önce gerçekten ümit kesmiş bir halde olurlar.” Yani yağmurun yağma vakti geciktiğinden dolayı büsbütün ümitsizliğe kapılmışlardır. İşte onlar, bu durumda iken yağmur yağınca bunun pek büyük bir değeri olduğunu anlarlar ve bundan dolayı sevinip birbirlerini müjdelerler.

فَٱنظُرْ إِلَىٰٓ ءَاثَٰرِ رَحْمَتِ ٱللَّهِ كَيْفَ يُحْىِ ٱلْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَآ إِنَّ ذَٰلِكَ لَمُحْىِ ٱلْمَوْتَىٰ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ۝٥٠

50. “Allah’ın rahmet eserlerine bir bak: O, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?” Öyle ki o, hareketlenip kabarır ve oldukça güzel her bir bitkiden çifter çifter bitirir.

“İşte bunu yapan” yani ölümünden sonra yeryüzünü canlandıran “hiç şüphesiz ölüleri de diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.” Yüce Allah’ın gücünün yetmeyeceği hiçbir şey yoktur. O’nun kullarının gücü yetmese de, onlar bu kudreti anlayıp idrâk edemes de ve akılları da bundan dolayı hayrete düşse de bu böyledir.

وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَأَوْهُ مُصْفَرًّا لَّظَلُّوا۟ مِنۢ بَعْدِهِۦ يَكْفُرُونَ ۝٥١

51. Yüce Allah, insanların halini, onların ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi ve Allah’ın rahmetini genişçe yaymış olması nimetine rağmen nasıl bir tavır takındıklarını haber vermektedir. Şöyle ki bu yağmurdan dolayı yeşermiş ekinlerine ve bitkilere Allah, telef edici, zarar verici yahut da mahsulünü azaltıcı bir rüzgar gönderdiğinde ve “onlar ekinlerini sararmış” artık yok olmaya yüz tutmuş “bir halde görseler onun ardından muhakkak küfre/nankörlüğe saparlar.” Önceden sahip oldukları nimetleri unuturlar ve hemen küfre/nankörlüğe saparlar. İşte böylelerine ne öğüdün ne de azarlamanın hiçbir faydası yoktur.

فَإِنَّكَ لَا تُسْمِعُ ٱلْمَوْتَىٰ وَلَا تُسْمِعُ ٱلصُّمَّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا وَلَّوْا۟ مُدْبِرِينَ ۝٥٢

52. Özellikle de “Arkalarını dönüp gittiklerinde…” Çünkü onların itaat etmelerini ve faydalı bir şekilde işitmelerini engelleyecek manilerin hepsi onlarda mevcuttur. Öyke ki onlar tıpkı sesi duyma engeli taşıyan sağırların durumuna dönmüşlerdir.

وَمَآ أَنتَ بِهَٰدِ ٱلْعُمْىِ عَن ضَلَٰلَتِهِمْ إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِـَٔايَٰتِنَا فَهُم مُّسْلِمُونَ ۝٥٣

53. “Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola erdiremezsin.” Çünkü onlar, körlüklerinden dolayı hakkı görmeyi kabul etmezler. Onların hakkı görme kabiliyetleri yoktur.

“Sen ancak âyetlerimize iman edip de teslim/müslüman olanlara (davetini) duyurabilirsin.” İşte hidâyeti işittirmenin kendilerine fayda sağlayacağı kimseler bunlardır. Kalpleriyle âyetlerimize iman eden, emirlerimize itaat eden ve bize teslim olan kimselerdir bunlar. Çünkü güzel öğütleri ve nasihatleri kabule elverişli güçlü sebeplere sahiptir onlar. Bunlar, Allah’ın bütün âyetlerine iman etmeye ve Allah’ın emirleri arasından da güçleri çerçevesinde olanları uygulamaya istidatlı kimselerdir.

ٱللَّهُ ٱلَّذِى خَلَقَكُم مِّن ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً يَخْلُقُ مَا يَشَآءُ وَهُوَ ٱلْعَلِيمُ ٱلْقَدِيرُ ۝٥٤

54. Yüce Allah, ilminin genişliğini, kudretinin büyüklüğünü ve hikmetinin kemalini haber vermektedir. O, Âdemoğullarının ilk yaratılışlarında zayıf olduklarından söz etmektedir. Bu ise Ademoğlunun yaratılışının ilk aşamalarındaki halini ifade eder. O, önce bir nutfe iken daha sonra alakaya, ondan sonra bir çiğnem ete dönüşür ve nihâyet anne rahminde canlı bir varlık olur. Bu hali doğuncaya kadar devam eder. Bebeklik çağında da o oldukça zayıftır ve hiçbir şeye güç yetiremez.

Daha sonra Yüce Allah, yavaş yavaş onun gücünü artırır, nihâyet gençlik çağına erişir, gücü kuvveti yerine gelir. Gizli ve açık güçleri kemal derecesine ulaşır. Daha sonra bu aşamadan başka bir aşamaya geçer ve yine zayıflığa geri dönerek yaşlılığa ve kocamışlığa ulaşır.

“O, dilediğini” hikmetine uygun olarak “yaratır.” Hikmetinin bir gereği olarak da O, kuluna zayıflığını, gücünün iki yanının da zayıflık ile kuşatılmış olduğunu, onun nefsinin eksiklikten başka hiçbir özelliğe sahip olmadığını göstermektedir. Eğer Yüce Allah, ona güç vermeyecek olsa idi, hiçbir şekilde güç ve kudret sahibi olacak bir noktaya erişemezdi ve eğer onun gücü artmaya devam edip gitse idi azgınlaşır, isyan eder ve haddi aşardı. O halde kullar, Yüce Allah’ın kudretinin sürekli olarak kemal derecede olduğunu bilmelidir. O, bu kudreti ile her şeyi yaratır, bütün işleri idare eder. Yorulmaz, zayıf düşmez ve hiçbir şekilde kudreti de eksilmez.

وَيَوْمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُقْسِمُ ٱلْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا۟ غَيْرَ سَاعَةٍ كَذَٰلِكَ كَانُوا۟ يُؤْفَكُونَ ۝٥٥

55. Yüce Allah, Kıyamet gününü, bu günün çabucak gelişini haber vermekte ve Kıyamet kopacağı vakit “günahkârlar”ın Allah adına yemin ederek dünyada “ancak çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin edecekler”ini bildirmektedir. Böylelikle onlar, kendilerine fayda verir ümidi ile özür beyan etmeye ve dünya ömrünün kısalığını dile getirmeye çalışacaklardır. Onların sözleri hiçbir gerçek ihtiva etmeyen katıksız bir yalan olduğundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar (dünyada iken de haktan) işte böyle döndürülüyorlardı.” Yani onlar, dünyada iken de bu şekilde gerçeklerden sapıp yalana yöneliyorlardı. Onlar dünyada peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamışlardı, âhirette de gözle görülen somut bir gerçeği inkâr edeceklerdir ki bu da dünyada uzun bir süre kaldıkları gerçeğidir. İşte bu, onların çirkin bir huyudur ve kul, hangi halde ölürse o şekilde diriltilecektir.

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ وَٱلْإِيمَٰنَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِى كِتَٰبِ ٱللَّهِ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْبَعْثِ فَهَٰذَا يَوْمُ ٱلْبَعْثِ وَلَٰكِنَّكُمْ كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ۝٥٦

56. “Kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar” yani Yüce Allah’ın kendilerine hem ilim hem de imanı lütfettiği ve böylelikle hakkı bilme vasfına sahip kıldığı, hakkı tercih etmeyi gerektiren iman sahibi olmalarını sağladığı kimseler, hakkı bilip hakkı tercih ettiklerinden ve sözleri de vakıaya uygun ve halleriyle uyumlu olacağından dolayı hakkı dile getirecekler ve “diyeceklerdir ki: Andolsun ki Allah’ın Kitabında” hakkımızda yazmış olduğu, hükmünde belirlemiş olduğu, kaza ve kaderinde tespit ettiği üzere “diriliş gününe kadar kaldınız.” Yani sizler, öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği, düşünecek kimsenin düşüneceği, ibret alacak kimsenin ibret alabileceği kadar bir ömür sürdünüz. Ve nihâyet öldükten sonra diriliş gerçekleşti ve siz bu hale geldiniz. “İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.” Bundan dolayı dünyada iken bu günü inkâr ettiniz. Dünyada Yüce Allah’a dönme ve günahlarınızdan tevbe etme imkânını bulabileceğiniz kadar bir süre kaldığınızı kabul etmiyorsunuz. Hâlâ bilgisizlik, sizin belirgin bir özelliğinizdir. Bunun neticesi olan yalanlamak da ayrılmaz vasfınızdır. Hüsrana uğramak ise sizin büründüğünüz elbisenizdir.

26 Ekim 2026 Pazartesi 15 جمادى الأولى 1448 هـ