ٱدْعُوا۟ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُعْتَدِينَ ٥٥
55. “Rabbinize… dua edin.” Buradaki duanın kapsamına hem Allah’tan istekte bulunmak için yapılan dua, hem de ibadet anlamındaki dua girmektedir. Yüce Allah kendisine “yalvara yakara” ısrarla istekte bulunarak ve ibadetlere de devam ederek “ve gizlice dua edin” diye emretmektedir. Yani duanız, riyanın bulaşacağından korkulacak şekilde açık ve aleni olmasın. Aksine Yüce Allah’a ihlasla ve sessizce dua edin.
“Gerçek şu ki O, haddi” bütün hususlarda sınırları “aşanları sevmez.” Kulun Yüce Allah’tan kendisine uygun olmayan bir dilekte bulunmak yahut da istekte aşırı gitmek ve yapmacık davranmak ya da dua ederken sesi aşırı yükseltmek gibi. Bütün bu hususlar yasak kılınmış olan haddi aşmanın kapsamı içerisindedir.
وَلَا تُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَٰحِهَا وَٱدْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَتَ ٱللَّهِ قَرِيبٌ مِّنَ ٱلْمُحْسِنِينَ ٥٦
56. İtaatler ile “ıslah edilmişken yeryüzünde” masiyetler işlemek sureti ile “fesat çıkarmayın.” Çünkü masiyetler ahlakı, amelleri ve rızıkları bozar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesat başgösterdi.” (en-Nur, 30/41) Diğer taraftan taatler ile de ahlak, ameller, rızıklar, dünya ve âhiret halleri salah bulur, düzene girer.
“Ona korku ve ümitle dua edin”; yani O’nun cezasından korkarak ve mükâfaatını umarak, kabul edileceğini umarak ve reddedileceğinden korkarak dua edin. Yoksa kendisini beğenen ve kendini gerçek konumundan yukarıda kabul edip Rabbinden ukalaca isteklerde bulunan kimse yahut da gafil ve kalbi başka şeylerle oyalanıp duran kimse gibi dua etmeyin.
Yüce Allah’ın, dua adabı ile ilgili olarak zikrettiklerinden anlaşılanlar özetle şudur: Dua ihlas içinde ve yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Çünkü duanın gizli yapılmasının ihtiva ettiği mana budur. Yine dua, gizlice ve sessizce yapılmalı, kalp korku ve ümit içinde olmalıdır. Gafil, duasının kabul edileceğinden emin ya da kabul edilip edilmemesine aldırış etmeyen bir halde olmamalıdır.
Bu şekilde dua etmek, duanın ihsan ile yapılması demektir. İhsan ise bütün ibadetlerde gayretin tümünü ortaya koymak, o ibadeti tam anlamı ile ve herhangi bir şekilde eksik içermeksizin eda etmek demektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah’ın rahmeti ihsan sahiplerine yakındır.” Yani Allah'ın rahmeti, Allah’a ibadetinde ihsan sahibi olup Allah’ın kullarına da ihsanda bulunan kimselere yakındır. Kulun ihsanı ne kadar çok olursa Rabbinin rahmetine o kadar yakın olur. Rabbi de rahmeti ile ona o kadar yakın olur. Bu buyruklarda -açıkça görüleceği gibi- ihsana büyük bir teşvik vardır.
وَهُوَ ٱلَّذِى يُرْسِلُ ٱلرِّيَٰحَ بُشْرًۢا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِهِۦ حَتَّىٰٓ إِذَآ أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالًا سُقْنَٰهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَنزَلْنَا بِهِ ٱلْمَآءَ فَأَخْرَجْنَا بِهِۦ مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ كَذَٰلِكَ نُخْرِجُ ٱلْمَوْتَىٰ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ٥٧
57. Yüce Allah, kudretinin etkilerinden ve rahmet esintilerinden birisini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Rahmetinin önünde rüzgarları müjde olmak üzere gönderen O’dur.” Yani yağmuru müjdeleyen rüzgarları O gönderir. Bu rüzgarlar Allah’ın izni ile bulutları yerden kaldırıp yükseltir, böylelikle insanlar da Allah’ın rahmeti ile sevinir, daha yağmur yağmadan önce bu rahmet dolayısı ile kalpleri ferahlar.
“Nihâyet bu rüzgarlar, (yağmur yüklü) ağır bulutları kaldırınca” o rüzgarların bir bölümü bulutları kaldırır, bir bölümü onları birbirine kaynaştırır, başka bir bölümü de onları aşılar “Biz onları ölü” hayvanları neredeyse helak olacak, ahalisi de Allah’ın rahmetinden ümit kesecek hale gelmiş “bir beldeye süreriz de oraya” o ölü beldeye “su indiririz.” O buluttan bol yağmur indiririz. Allah, o bulutun yağmur yağmasını sağlayacak rüzgar ile yine Allah’ın izni ile onu dağıtacak bir başka rüzgar müsahhar kılar. “Ve derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız.” Böylelikle Allah’ın rahmetiyle sevinirler ve Allah’ın ihsanından faydalanırlar.
“İşte biz ölüleri de böyle çıkartacağız” Yani Biz, ölümünden sonra yeri bitkilerle diriltip canlandırdığımız gibi ölüleri de çürüyüp darmadağın ve kemikleri de toprak olduktan sonra kabirlerinden böylece çıkartacağız. Bu, gayet açık bir delillendirmedir. İki durum arasında bir fark yoktur. Bir benzerini gözüyle gördüğü halde öldükten sonra dirilişi uzak bir ihtimal kabul ederek inkâr eden kimsenin, bu inkârı inat kabilinden ve gözle görülen maddi şeyleri inkâr etmek türündendir. Bu buyrukta Allah’ın nimetleri üzerinde ibretle düşünmeye, bunlara öğüt almak ve istidlal etmek kastı ile bakmaya bir teşvik olduğu gibi gaflet ve ihmal gözü ile bakmamaya da bir irşad vardır.
Daha sonra Yüce Allah üzerine yağmurun yağdığı toprakların farklılıklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
وَٱلْبَلَدُ ٱلطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُۥ بِإِذْنِ رَبِّهِۦ وَٱلَّذِى خَبُثَ لَا يَخْرُجُ إِلَّا نَكِدًا كَذَٰلِكَ نُصَرِّفُ ٱلْـَٔايَٰتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ ٥٨
58. “İyi ve temiz beldeye gelince” toprağı ve anamaddesi iyi ve temiz arazinin üzerine yağmur yağacak olursa “oranın bitkisi” bitmeye hazır halde iken “Rabbinin izni ile” O’nun irade ve meşieti ile “çıkar.” Çünkü sebepler, Allah bu konuda izin vermedikçe bağımsız olarak varlıkları vücuda getiremezler.
“Kötü ve çorak olandan” bu tür topraklardan “ise ancak az ve faydasız bir şeyler çıkar” yani ancak hiçbir fayda ve bereketi bulunmayan, oldukça önemsiz şeyler biter.
“İşte biz âyetlerimizi şükreden bir topluluk için türlü türlü açıklarız.” Çeşitli şekillerde beyan ederiz ve bu âyetlerimizle misaller veririz. Biz bunları Allah’ın nimetlerini hem itiraf ve ikrar etmek hem de onları Allah’ın razı olacağı alanlarda harcamak sureti ile Allah’a şükreden bir topluluğa sunarız. Çünkü Allah’ın, Kitab-ı Keriminde açıklamış olduğu hükümlerden ve ilâhi emirlerden gereği gibi istifade edenler bunlardır. Zira bunlar bu hükümleri Rab’lerinden kendilerine ulaşan en büyük nimetlerden görürler. Bu yüzden de bu hükümleri onlara muhtaç olarak ve sevinçle karşılarlar. Onlar üzerinde iyice düşünürler. İbretle tefekkür ederler ve istidatlarına göre bu hükümlerin manalarını kavrarlar.
İşte bu, vahyin indiği kalplerin misalidir. Nasıl ki yağmur bir hayat kaynağı ise kalplerin hayat kaynağı da vahiydir. İyi kalplere vahiy geldi mi o kalpler onu kabul eder, tanır, temizlikleri ve iyilikleri oranında da meyve verir. Hayır içermeyen kötü kalplere gelince vahiy onlara ulaştı mı orada kendisine bir yer bulamaz. Aksine bu kalplerin gafil olduklarını, kendisinden yüz çevirdiklerini yahut da ona karşı çıktıklarını görür. Bu durumda vahiy, kıraç arazilere, kumlara ve kayalara yağıp da onlarda hiçbir etki bırakmayan yağmurlara benzer. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “O, gökten bir su indirir de vadiler kendi miktarlarınca sel olup akar. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürür...” (er-Ra’d, 13/17)
لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِۦ فَقَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥٓ إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ ٥٩
Yüce Allah tevhidine dair yeteri kadar delilleri söz konusu ettikten sonra bunu, tevhide davet eden peygamberlerle onu inkâr eden ümmetleri ile aralarında geçenleri söz konusu ederek teyid etmektedir. Bu arada tevhidi kabul edenleri Allah’ın nasıl desteklediğini, buna karşılık peygamberlere karşı inatlaşan ve onlara itaat etmeyenleri de nasıl helak ettiğini, yine bütün peygamberlerin davetinin aynı dine ve aynı akideye çağırmak olduğunu da açıklamaktadır. Yüce Allah rasûllerin ilki Nuh aleyhisselâm’dan şöylece söz etmektedir:
59. “Andolsun biz Nûh’u kavmine” putlara tapıyorlarken yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmek üzere “gönderdik de o” onlara: ”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin” yani O’nu tevhid edin. “Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Çünkü O; yaratan, rızık veren ve bütün işleri çekip çevirendir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise O’nun yarattığı ve O’nun tarafından idare olunan mahluklardır. Bu mahlukların hiçbirisinin hiçbir emir, yetki ve mülkiyeti sözkonusu değildir.
Nuh aleyhisselam daha sonra kendisine itaat etmeyecek olurlarsa Allah’ın azabı ile onları korkutarak şöyle demişti: “Doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” Bu, Nuh’un kavmine samimi olarak öğüt verdiğini ve onlara karşı çok şefkatli olduğunu göstermektedir. Çünkü onların ebedî azaba ve sonu gelmez bedbahtlığa mahkum olacaklarından endişe etmektedir. Tıpkı insanlara anne ve babalarından daha ileri derecede şefkat gösteren diğer peygamber kardeşleri gibi.
قَالَ ٱلْمَلَأُ مِن قَوْمِهِۦٓ إِنَّا لَنَرَىٰكَ فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ ٦٠
60. Nuh aleyhisselam kavmine bu sözleri söyleyince kavmi ona en kötü ve en çirkin şekilde karşılık verdi. “Kavminden ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenmeleri ve peygamberlere itaat etmemeleri âdet halini almış olan zenginler ve kendilerine uyulan liderler: Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler” Onlar, -kahrolasıcalar- Nuh’a itaat etmemekle yetinmediler bir de ona karşı çıkıp büyüklük tasladılar. Ona en ileri derecede hakarete yeltenip sapık olduğunu ileri sürdüler. Sıradan bir sapıklıkla itham etmekle de yetinmeyerek bu sapıklığını herkes tarafından açıkça görülen “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirdiler. Bu ise en kıt akıllı insanın dahi kabul edemeyeceği bir şey olup hakka karşı bile bile gözleri kapatmanın en ileri derecesidir. Aksine bu nitelik, Nuh’un, hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey görmeyen, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan cansız nesneleri kendi elleri ile yontup şekillendirerek putlar yapan kavmine daha uygundur. Zira onlar, kendi elleri ile yonttukları bu putları gökleri ve yeri yoktan var edene denk tutmuşlar, çeşitli ibadetleri onlara tahsis etmişlerdir. Eğer onların Allah’ın kendilerine karşı delilleri ortaya koymasına dayanak olacak düşünceleri olmasaydı, hiç şüphesiz delilerin onlardan daha doğru yolda olduklarına hüküm verilebilirdi. Hatta bu delilerin onlardan daha doğru yolda oldukları ve daha akıllı oldukları söylenebilirdi.
قَالَ يَٰقَوْمِ لَيْسَ بِى ضَلَٰلَةٌ وَلَٰكِنِّى رَسُولٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ٦١ أُبَلِّغُكُمْ رِسَٰلَٰتِ رَبِّى وَأَنصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٦٢
61. Onların bu tepkilerine karşılık Nuh aleyhisselâm kendisine itaat ederler ümidi ile onlara oldukça nazik ve yumuşak bir şekilde cevap verip “Dedi ki: Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur.” Ben hiçbir şekilde, hiçbir hususta sapmış değilim. Aksine ben hidâyete çağıran ve hidâyet üzere olan birisiyim. Hatta onun hidâyeti tıpkı kardeşleri olan “ulu’l-azm” rasûllerin hidâyeti türünden, hidâyet türlerinin en yücesi ve en mükemmeli idi. Bu da tam ve kamil risalet hidâyetidir. Bundan dolayı onlara şöyle demiştir: “Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani sizin de bütün yaratılmışların da her türlü terbiyesini gerçekleştiren Rabbinizin elçisiyim. Ki O, bu terbiye türlerinin en büyüğü olarak kullarına rasûller göndermiştir. Bu rasûller de Allah’ın kullarına salih amelleri, üstün ahlakî değerleri ve sahih akîdeyi emretmişler ve bunların zıddı olan şeyleri de onlara yasaklamışlardır. Bu yüzden Nuh devamla onlara şöyle demiştir:
62. “Ben, Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum, size nasihatte bulunuyorum” Benim görevim, Allah’ın tevhidini, emirlerini ve yasaklarını nasihat veren, sizin iyiliğinizi isteyen ve size karşı şefkat gösteren bir kimse olarak size tebliğ etmektir. “ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” O halde sizler eğer bilen kimseler iseniz bana itaat etmeniz ve benim emrime bağlı kalmanız gerekir.
أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَآءَكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَىٰ رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا۟ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ٦٣
63. “Sizi uyarması için, sizin de sakınmanız ve (bu sayede) merhamete nail olmanız için…” Yani can yakıcı azabı size hatırlatarak sizi uyarmak için, sizin de zahiren ve batınen Allah’tan korkup takvaya sarılmak sureti ile azaptan kurtarıcı sebeplere sarılmanı için gelmiştir. Ki bu sayede sizler, Allah’ın geniş rahmetine nail olursunuz.
“…içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Şaşmamanız gereken böyle bir durumdan nasıl olur da şaşarsınız? Çünkü size içinizden bir adam vasıtasıyla öğüt, hatırlatma ve nasihat gelmiş bulunuyor. Siz de bu adamın gerçek durumunu ve doğruluğunu biliyorsunuz. Bu ise Yüce Allah’ın size inâyetinin, iyilik ve ihsanının bir neticesidir. O halde bunu kabul ve teşekkür ile karşılamalısınız.
فَكَذَّبُوهُ فَأَنجَيْنَٰهُ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥ فِى ٱلْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَآ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا عَمِينَ ٦٤
64. Nuh’un sözlerinin kavmine bir faydası olmadı ve onlar “onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık.” Yani Yüce Allah’ın Nuh’a yapmasını emrettiği gemi ile kurtardık. Allah ona her çeşit hayvandan birer çift ayrıca aile halkını ve iman edenleri o gemiye bindirmesini emretmişti. Nuh da onları gemiye bindirdi ve Allah da o gemi ile onları kurtardı.
“Âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Çünkü onlar” hidâyeti görmeyen “kör bir toplum idiler.” Hakkı gördüler ve Yüce Allah da Nuh vasıtası ile onlara akıl sahibi kimselerin mutlaka iman edecekleri derecede apaçık âyetleri gösterdi. Ama onlar Nuh ile alay ettiler ve onu hafife alıp inkâra yöneldiler.
وَإِلَىٰ عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥٓ أَفَلَا تَتَّقُونَ ٦٥
65. Yani Yemen topraklarında yaşayan ve “ilk Âd” olarak bilinen kavme nesep itibariyle “kardeşleri Hûd’u” kendilerini tevhide çağırmak, şirkten ve yeryüzünde azgınlık etmekten sakındırmak üzere “gönderdik. O” da onlara: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur. Hâlâ” bu haliniz üzere devam edecek olursanız başınıza gelecek olan Allah’ın gazab ve azabından “sakınmayacak mısınız? dedi.” Ancak onlar, ona olumlu karşılık vermediler ve ona itaat etmediler.
قَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦٓ إِنَّا لَنَرَىٰكَ فِى سَفَاهَةٍ وَإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ ٦٦
66. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” onun çağrısını reddederek ve görüşünü tenkid ederek: “Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz ve senin kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” Yani bizim gördüğümüz kadarıyla sen, aklı olgun olmayan, kıtakıllı birisin. Ayrıca biz senin büyük bir ihtimalle yalancılardan olduğunu düşünmekteyiz.
Bu şekilde gerçeği tersyüz görüyorlardı ve tamamen körleşmişlerdi. Çünkü kendi peygamberlerini, asıl kendilerinin taşıdıkları sıfatlarla yermeye kalkışmışlardı. Oysa peygamberleri, insanlar içinde bu sıfatlardan en uzak olanıydı. Asıl kıtakıllı ve gerçek yalancı onlardı. Zira en açık gerçeği ret ve inkâr ile karşılayan, doğru yolu gösterip samimi olarak öğüt veren kimselere karşı büyüklük taslayan, kalbi ve kalıbı ile her türlü azgın şeytana itaat eden, kendisine hiçbir fayda sağlamayan ağaçlara ve taşlara ibadet edenlerin akılsızlığından daha büyük bir akılsızlık olabilir mi? Bütün bu sapıklıkları yapmakla birlikte bir de bunları Allah’a nispet edenlerin yalanlarından daha ileri yalan mı olur?
قَالَ يَٰقَوْمِ لَيْسَ بِى سَفَاهَةٌ وَلَٰكِنِّى رَسُولٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ٦٧
67. “Ey kavmim, aklımda hiçbir” yönden “hafiflik yok.” Aksine o, doğru yola ileten ve doğru yol üzere bulunan bir peygamberdi. “Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim, dedi.”
أُبَلِّغُكُمْ رِسَٰلَٰتِ رَبِّى وَأَنَا۠ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ ٦٨
68. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” O halde sizin göreviniz, bunları kabul ile ve boyun eğerek karşılamanız, kulların gerçek Rabbine itaat etmenizdir.
أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَآءَكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَىٰ رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَٱذْكُرُوٓا۟ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَآءَ مِنۢ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِى ٱلْخَلْقِ بَصْۜطَةً فَٱذْكُرُوٓا۟ ءَالَآءَ ٱللَّهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ٦٩
69. “Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbiniz tarafından size bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?” Yani siz hiç de şaşılmaması gereken bir işe nasıl şaşarsınız? Bu iş Allah’ın durumunu bildiğiniz bir kişiyi peygamber olarak göndermesidir. Bu peygamber, faydanıza olan şeyleri hatırlatmakta, öğüt vermekte ve sizin için yararlı olan şeylere teşvik etmektedir. Siz ise bu işe, inkâr edenlerin hayret etmesi gibi hayret edip şaştınız.
“Hatırlayın ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı.” Yani Rabbinize şükür ve hamdetmelisiniz. Çünkü O, yeryüzünde size güç ve imkân verdi. Sizden önce peygamberleri yalanlayarak helak olmuş ümmetlerin yerlerine halifeler kıldı. Allah onları helak etti, sizi bıraktı. Bunun sebebi sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden onların sürdürdükleri şekilde siz de yalanlamayı sürdürmekten sakının. Çünkü o vakit onlara gelen musibetler sizi de gelip bulur. Yine Allah’ın özel olarak ihsan etmiş olduğu bir nimetini de hatırlayın ki O “yaratılış itibari ile” güç ve kuvvet bakımından “size üstünlük verdi” yani sizi iri yarı kılıp güçlü kuvvetli yaptı.
“O halde Allah’ın nimetlerini” üzerinizdeki pek büyük nimetlerini ve birbiri ardınca gelen ihsanlarını “düşünün” şükrederek ve hakkını eda ederek bunları anın “ki felaha eresiniz.” istediğinizi elde edip korktuğunuzdan da kurtulasınız.
قَالُوٓا۟ أَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ ٱللَّهَ وَحْدَهُۥ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ ءَابَآؤُنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ٧٠
70. Peygamberleri Hud onlara öğüt verdi, onlara hatırlattı ve Allah’ı tevhid etmelerini emretti. Kendilerine asıl niteliğini ve onlara güvenilir ve samimi olarak öğüt veren birisi olduğunu hatırlattı. Allah’ın kendilerinden önceki kavimleri azap ile yakalaması gibi onları da azaba duçar etmesine karşı onları uyardı. Allah’ın onların üzerindeki nimetlerini, onlara bol bol rızık ihsan etmiş olduğunu da hatırlattı. Ancak onun emirlerine itaat ve çağrısını kabul etmediler. Aksine Hud’un bu çağrısını şaşkınlıkla karşıladılar ve ona itaat etmelerinin imkânsız olduğunu bildirerek şöyle dediler: “Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini terk edelim diye mi geldin?” Kahrolasıcalar! En baş göreve ve mükemmel bir işe karşı çıkmak için atalarının üzerinde bulundukları hali ileri sürdüler. Sapkın atalarının üzerinde bulundukları şirki ve putlara ibadeti, peygamberlerin davet ettikleri yalnızca Allah’ı -O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın- tevhid etmeye tercih ettiler, peygamberlerini yalanladılar ve ona: “O halde eğer doğru söyleyenlerden isen bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) başımıza getir.” dediler. Bu ise kendi aleyhlerine bir hükmün verilmesini istemeleri idi.
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ أَتُجَٰدِلُونَنِى فِىٓ أَسْمَآءٍ سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّا نَزَّلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَٰنٍ فَٱنتَظِرُوٓا۟ إِنِّى مَعَكُم مِّنَ ٱلْمُنتَظِرِينَ ٧١
71. Hud aleyhisselâm “dedi ki: Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap hak olmuştur.” Bunun gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunu gerektiren sebepler ortaya çıkmış ve artık helak olma vaktiniz gelmiştir. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” Yani hakikatleri olmayan, ilah diye adlandırdığınız o putlar hakkında benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki bunların ilahlık namına en ufak bir özellikleri ve zerre ağırlığı kadar dahi hakları yoktur. Allah, bunların gerçekliklerine dair bir delil indirmiş de değildir. Bunların ilahlıkları doğru bir şey olsaydı elbette Allah onlara dair bir delil indirirdi. O’nun bu hususta bir delil indirmemiş olması bunların batıl olduklarının delilidir. Çünkü ne kadar maksat ve istek varsa özellikle de önemli hususlar hakkında mutlaka Allah onlara delil olacak belgeleri ve delilleri indirmiş, açıklamış ve bu hususta kapalı bir taraf bırakmamıştır.
“O halde” başınıza gelecek ve benim sizi kendisi ile tehdit ettiğim azabı “bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Bu iki bekleyiş arasında ise önemli bir fark vardır. Başına azabın geleceğinden korkanın bekleyişi ile Allah’tan zafer ve mükâfaat umanın bekleyişi... Bu yüzden Yüce Allah her iki kesim arasında verdiği hükmünü şöylece beyan buyurmaktadır:
فَأَنجَيْنَٰهُ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا وَمَا كَانُوا۟ مُؤْمِنِينَ ٧٢
72. “Bunun üzerine biz onu” yani Hud’u “onunla beraber olanları” iman edenleri “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.” Çünkü onları imana ileten O’dur. İmanlarını da kendisi ile rahmetine nail olacakları bir sebep kılan O’dur. İşte onları bu rahmeti ile kurtarmıştır.
“Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin ise köklerini kestik.” Biz o çetin azap ile onların kökünü kazıdık ve onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Allah onlara kısır bir rüzgarı musallat etti. “Bu rüzgar neye uğrarsa onu mutlaka kül gibi savuruyordu.” (ez-Zariyat, 51/42) Helak oldular ve “sabah olduğunda meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” (Ahkaf, 46/25) “Bak bakalım uyarılanların akıbeti nice oldu!” (Yunus, 10/73) İşte kendilerine karşı delil ortaya konulup da bunlara itaat etmeyen, iman etmeleri emrolunup da iman etmeyen toplumun akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Sonuçta helak edildiler, rezil ve rüsvay oldular. Yüce Allah Hud kavminin helaki ile ilgili olarak bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Bu dünyada da kıyamet gününde de onlara lanet arkalarından yetiştirildi. Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rab’lerini inkâr ettiler ve yine haberiniz olsun ki Hud’un kavmi olan Âd -Allah’ın rahmetinden- uzak düştü.” (Hud, 11/60)
“Ayetlerimizi yalanlayıp” hiçbir şekilde “iman etmeyenlerin ise köklerini kestik” Bunların özellikleri yalanlamak, inat, büyüklenme ve fesatçılıktan ibarettir.
وَإِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَٰلِحًا قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥ قَدْ جَآءَتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَٰذِهِۦ نَاقَةُ ٱللَّهِ لَكُمْ ءَايَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِىٓ أَرْضِ ٱللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ٧٣
73. “Semûd’a” yani Hicaz ve Arap Yarımadası’nda Hicr diye bilinen yerde ve etrafında yerleşmiş bulunan ve meşhur bir kabile olan Semud’a da Allah, “kardeşleri Salih’i” onları imana ve tevhide davet edip şirk ve ortak koşmayı yasaklayan bir peygamber olarak gönderdi. “O da: Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yoktur.” Yani onun da daveti diğer peygamber kardeşlerinin davetleri gibi idi: Allah’a ibadeti emretmek, kullara Allah’tan başka hiçbir ilahları olmadıklarını açıklamak. “Size Rabbinizden apaçık” insanların güç yetiremeyecekleri ve ancak semavi bir belge olabilecek olağanüstü “bir delil gelmiştir.” Daha sonra bu delili şu sözlerle açıkladı:
“İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi” Yani bu oldukça şerefli ve üstün bir devedir. Çünkü şerefine işaret olmak üzere Yüce Allah’a izafe edilmiştir. İşte bu dişi devede size büyük bir delil vardır. Onun mucize oluş şekli bir buyrukta şöyle söz konusu edilmektedir: “Onun da belli bir su içme nöbeti vardır, sizin de belirli bir günde su içme nöbetiniz vardır.” (eş-Şuara, 26/155) Şöyle ki Salih’in kavminin oldukça büyük bir kuyusı vardı. Bu da “dişi deve kuyusu” diye bilinmektedir. Salih’in kavmi ile dişi deve, bu kuyu başına sıra ile giderlerdi. Bir gün sıra deveye ait olup suyu o içerdi. Onlar da o günde onun memelerinden süt içerlerdi. Kendilerine ait diğer günde ise kendileri kuyunun başına gider, dişi deve ise kuyudan ayrılıp uzaklaşırdı. İşte Peygamberleri Salih aleyhisselâm onlara: “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” onun beslenmesi konusunda size düşen bir şey yoktur. “Ona” kesmek veya başka bir surette “herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar, dedi.”
وَٱذْكُرُوٓا۟ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَآءَ مِنۢ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ ٱلْجِبَالَ بُيُوتًا فَٱذْكُرُوٓا۟ ءَالَآءَ ٱللَّهِ وَلَا تَعْثَوْا۟ فِى ٱلْأَرْضِ مُفْسِدِينَ ٧٤
74. “Hatırlayın ki O,” helak ettiği “Âd’den sonra sizi” yeryüzünde “halifeler kılıp” oradan yararlanmanızı ve ihtiyaçlarınızı gerçekleştirmenizi sağlayarak “yeryüzüne yerleştirdi.” Size orada imkânlar verdi, istediklerinizi gerçekleştirecek ve arzularınıza ulaştıracak yolları kolaylaştırdı. “Ki siz onun ovalarında” yani dağlık olmayan, düzlük yerlerinde “köşkler yapıyor ve dağlarında da evler yontuyorsunuz.” Nitekim bugün bile onların dağlarda yaptıkları bu meskenler görülebilmektedir. Bu eserleri şimdiye kadar kaldığı gibi dağlar var olmaya devam ettiği müddetçe de kalacaktır.
“O halde Allah’ın nimetlerini” size ihsan etmiş olduğu rızkı ve gücü “hatırlayın ve fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Yani fesat ve masiyetlerle yeryüzünü harap etmeyin. Çünkü bayındır olan ülkeler, masiyetler sebebi ile ıssız kalır. İşte onların ülkeleri de ıssız kalmıştır. Orayı bırakıp gitmişlerdir. Meskenleri de onlardan sonra sessiz ve ıssız kalmıştır.
قَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ لِلَّذِينَ ٱسْتُضْعِفُوا۟ لِمَنْ ءَامَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَٰلِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِۦ قَالُوٓا۟ إِنَّا بِمَآ أُرْسِلَ بِهِۦ مُؤْمِنُونَ ٧٥
75. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” yani hakka karşı büyüklenen liderler ve soylular “zayıf görülenler arasından iman edenlere” bütün zayıflar, mü’min olmadıklarından dolayı onlardan bir kısmı kastedilerek böyle buyurulmuştur “şöyle dediler: Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?” Yani sizce o doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor?
Bunun üzerine zayıf kabul edilenler: “Doğrusu biz onunla gönderilene” tevhide, Allah’tan getirdiğini bildirdiği şeylere, emir ve yasaklarına “iman edenleriz, dediler. “
قَالَ ٱلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوٓا۟ إِنَّا بِٱلَّذِىٓ ءَامَنتُم بِهِۦ كَٰفِرُونَ ٧٦
76. Büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, dediler” Büyüklük taslamaları, onları zayıf kabul edilenlerin boyun eğdikleri hakka boyun eğmemeye itti.
فَعَقَرُوا۟ ٱلنَّاقَةَ وَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُوا۟ يَٰصَٰلِحُ ٱئْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ ٧٧
77. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler.” Halbuki Salih ona kötülük edecek olurlarsa can yakıcı azabın gelip kendilerini bulacacağına dair tehditte bulunmuştu. “Rablerinin emrine büyüklenerek isyan ettiler.” Yüce Allah’ın emrine karşı büyüklük tasladılar. Halbuki Allah’ın emrine başkaldıranları Allah çetin bir azaba uğratır. Şüphesiz Allah da başkalarına gelmeyen ibretli cezalarla onları cezalandırdı.
Onlar bu fiilleri ile birlikte Yüce Allah’a karşı küstahlık ederek, O’nu aciz kabul ederek ve yaptıklarına da aldırmayarak, hatta yaptıkları ile övünerek: “Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen” ve doğru da söylüyorsan “bizi tehdit edip durduğun (azabı) başımıza getir, dediler.” Salih de onlara: “Dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” (Hud, 11/65)
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا۟ فِى دَارِهِمْ جَٰثِمِينَ ٧٨
78. “Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” Allah onları helak etti ve köklerini kesti.
فَتَوَلَّىٰ عَنْهُمْ وَقَالَ يَٰقَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّى وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَٰكِن لَّا تُحِبُّونَ ٱلنَّٰصِحِينَ ٧٩
79. “O da” yani Salih aleyhisselâm, Allah onları azaba uğratınca “onlardan yüz çevirdi ve” Allah kendilerini helak ettikten sonra onları azarlamak ve onlara sitem etmek üzere: “dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz.” Yani Allah’ın bana bütün gönderdiklerini ben size bildirdim. Hidâyet bulmanız için gayret gösterdim. Dosdoğru yolu ve sağlam dini kabul edip izlemeniz için elimden geleni yaptım. “Fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz” aksine öğüt verenlerin sözlerini reddettiniz. Kovulmuş her bir şeytana itaat ettiniz.
Şunu belirtelim ki çoğu müfessirler bu kıssada şöyle ayrıntılara yer verirler: Bu dişi deve Salih’in kavminin bir mucize isteği olarak yalçın bir kayadan çıkmıştır. Hatta bu kaya (deve çıkmadan önce) hamile bir hayvanın doğumu yaklaştığında inlediği gibi inlemiş ve gözlerinin önünde dişi deve o kayadan çıkmıştır. Bu dişi deveyi kestiklerinde ise onun bir de yavrusu vardır ve bu yavru, o esnada üç defa böğürmüştür. Bunun üzerine dağdaki kaya parçası açılmış ve o da oraya girmiştir. Salih aleyhisselam da kavmine: Azabın tepenize ineceğinin alameti şudur dedi: Size tanınan üç günlük sürenin birincisinde yüzleriniz sararacak, ikincisinde kızaracak, üçüncüsünde kararacaktır, demiş ve dediği gibi de olmuştur.
Ancak bunlar, Allah’ın Kitabının tefsirinde aktarılmaması gereken İsrailiyata dayalı bilgilerdir. Kur’an-ı Kerim’de bunlardan herhangi birine delil olacak hiçbir ifade yoktur. Aksine bunlar doğru olsalardı Yüce Allah bunları zikrederdi. Çünkü gerçekten bu anlatılanlarda hayret verici hususlar, oldukça ibretli ve açık belgeler vardır. Ne var ki Allah’ın bunların sözünü etmeyip ihmal etmesi ve böylece onların güvenilir olmayan yollardan nakledilmesi olacak şey değildir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözü geçen bu hususların bazısını da yalanlamaktadır. Çünkü Salih aleyhisselam kendilerine: “Yurdunuzda üç gün daha (dünya nimetlerinden) faydalanın.” (Hud, 11/65) demişti. Yani bu oldukça kısa sürelik zaman zarfında nimetlerden yararlanıp zevk alın. Çünkü artık bunun dışında sizin alacak bir zevk ve lezzetiniz kalmayacaktır. Peygamberleri tarafından azabın geleceği ile tehdit edilen üstelik azabın belirtileri kendilerine bildirilen ve dediği de gibi de gerçekleşen bu kimselerin herhangi bir nimetten yararlanmaları veya lezzet almaları mümkün olur mu? Halbuki bu anlatılanlara göre bu azabın belirtileri günbegün hepsini genel olarak kuşatacak şekilde meydana gelmiştir. Zira yüzlerinin kızarması, sararması ve kararması bu azaptan dolayı idi! Peki, bu Kur’an ile çelişmiyor mu? Ona zıt değil mi? Gerçek şu ki Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları yeterlidir, başkasına ihtiyaç bırakmamaktadır ve tek başına bize hidâyeti göstermektedir.
Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den Allah’ın Kitabı ile çelişmeyen herhangi bir sahîh rivâyet bize ulaşacak olursa onun başımız, gözümüz üstünde yeri vardır ve bu, Kur’an-ı Kerim’in kendisine uyulmasını emrettiği hususlar arasındadır: “Peygamberin size verdiğini alın, sizi alıkoyduğundan da uzak durun.” (el-Haşr, 59/7)
Allah’ın Kitabının İsrailiyat yolu ile gelen haberlerle tefsir edilmesinin caiz olmadığına dair açıklamalar daha önce geçmişti. Her ne kadar yalan oldukları kesin olmayan hususlara dair onlardan rivâyet caiz görülse de bu böyledir. Çünkü Yüce Allah’ın Kitabının içerdiği anlamlar, kat’idir. Onlardan gelen bu tür rivâyetler ise tasdik de edilmez, tekzib de edilmez (doğruluğu kesin değildir). O halde bu iki ayrı özellikteki tarafın, bir arada bulunmalarına imkân yoktur.
وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَتَأْتُونَ ٱلْفَٰحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّنَ ٱلْعَٰلَمِينَ ٨٠
80. Yani sen kulumuz “Lût’u da” an. Biz onu kavmine göndermiştik. O da onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emredip kendilerinden önce âlemlerden hiçbir kimsenin işlemediği hayasızlığı yasaklıyor idi. “Hani o kavmine: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı” büyüklük ve çirkinliği itibari ile hayasızlığın her türünü geride bırakacak seviyeye ulaşmış bir “hayasızlığı mı yapıyorsunuz? demişti.”
Bunun hayasız bir iş olması, başlıbaşına bir çirkinliktir. Bu işi ilk olarak onların yapmaya başlamaları ve kendilerinden sonra gelenlerin önünde böyle bir yol açmış olmaları da ayrı bir çirkinliktir.
إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ ٱلرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ ٱلنِّسَآءِ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ ٨١
81. Daha sonra bu hayasızlığın mahiyetini şöyle açıklamaktadır: “Zira siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz.” Yani Allah Teala’nın sizler için yaratmış olduğu kadınları nasıl bırakırsınız da erkeklere yaklaşırsınız? Halbuki şehvete ve fıtrata uygun şekilde yararlanma yeri kadınlardır. Siz ise onları bırakıyor, alabildiğine çirkin ve kötü bir iş olan erkeklere arka yoldan yaklaşıyorsunuz. Halbuki oraya yaklaşmak ve ilişki kurmak şöyle dursun, sözünü etmek etmek dahi utanç verici olan türlü pislikler ve murdarlıklar oradan çıkmaktadır.
“Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz.” Allah’ın çizdiği sınırları aşan ve Allah’ın haram kıldığı şeylere cüretkarca atılan kimselersiniz.
وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُوٓا۟ أَخْرِجُوهُم مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ ٨٢
82. “Kavminin cevabı yalnızca: Çıkarın onları ülkenizden, çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen” yani bu hayasızlığı işlemekten uzak duran “insanlarmış, demek oldu.” Halbuki “Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.” (el-Buruc, 85/8)
فَأَنجَيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ إِلَّا ٱمْرَأَتَهُۥ كَانَتْ مِنَ ٱلْغَٰبِرِينَ ٨٣
83. “Bunun üzerine Biz de hem onu hem de ailesini kurtardık. Ancak karısı hariç; o, geride kal(ıp da helâke uğray)anlardan” azaba uğratılanlardan “oldu.” Allah Lut’a aile halkı ile birlikte geceleyin yola çıkmasını emretti. Çünkü azap, kavmine sabah vakti gelecekti. O da geceleyin aile halkı ile yola koyuldu. Ancak (ona iman etmeyen) karısı hariç. Böylece kavmine isabet eden aynı azap ona da isabet etti.
وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُجْرِمِينَ ٨٤
84. “Onların üzerine bir yağmur yağdırdık.” Yani özel olarak pişirilmiş, oldukça sıcak taşlar yağdırdık. Böylece Allah, ülkelerinin altını üstüne getirmişti. “Günahkârların” helak edilme ve sürekli bir rüsvaylığa düçar olma şeklindeki “sonunun nasıl olduğuna bir bak!”
وَإِلَىٰ مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥ قَدْ جَآءَتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَوْفُوا۟ ٱلْكَيْلَ وَٱلْمِيزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا۟ ٱلنَّاسَ أَشْيَآءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَٰحِهَا ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ٨٥
85. “Medyen’e de” orada yaşayan malum kabileye, soyca “kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” O, onları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet ediyor, onlara ölçü ve teraziyi tastamam yapmalarını, insanların mallarını eksik vermemelerini, masiyetleri çoğaltmak sureti ile yeryüzünde fesat çıkartmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını emrediyordu. Bundan dolayı onlara: “... ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz böylesi hakkınızda daha hayırlıdır” demişti. Çünkü Allah’ın emrine uyup O’na yakınlaşmak gayesi ile günahları terk etmek, elbette ki kul için Cebbar olan Allah’ın gazabını ve cehennem azabını gerektiren o günahları işlemekten daha hayırlı ve daha faydalıdır.
وَلَا تَقْعُدُوا۟ بِكُلِّ صِرَٰطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ مَنْ ءَامَنَ بِهِۦ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا وَٱذْكُرُوٓا۟ إِذْ كُنتُمْ قَلِيلًا فَكَثَّرَكُمْ وَٱنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُفْسِدِينَ ٨٦
86. “Öyle” insanlara karşı “her yolun başında oturup da” çokça kullanılan yolları tutarak oradan geçenleri “tehdit etmeyin, Allah’a iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoymayın” Allah’ın yolunu izleyip de hidâyet bulmak isteyenleri engellemeyin “ve O’nun yolunu eğri göstermeye çalışmayın.” Hevalarınıza uyup da Allah'ın yolunu eğri ve haktan uzak göstermeye çabalamayın. Tam aksine hem size hem de herkese düşen vazife, Yüce Allah’ın, rızasını elde etsinler, lütuf ve ihsan yurduna ulaşsınlar diye kulları için belirlemiş olduğu ve bununla da kullarına en büyük rahmetini ihsan etmiş olduğu bu yola gereken saygının gösterilmesidir. Sizler, insanları bu yolu izlemekten alıkoyan ve onları engelleyen kimseler değil, aksine bu yolun yardımcıları, davetçileri ve onu koruyanlar olmalıydınız. Çünkü böyle bir şey Allah’ın nimetine karşı bir nankörlük, O’nun emrine bir isyan ve en güzel, en doğru yolu saptırma girişimidir. Üstelik siz bu yolu izleyenleri çok çirkin bir şekilde ayıplamaktasınız.
Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini de “hatırlayın ki siz (sayıca) az idiniz de O, sizi çoğalttı.” Size ihsan etmiş olduğu zevceler, nesiller ve sağlık sayesinde sizi sayıca artırıp çoğalttı. Ayrıca O, sizleri veba yahut da sayınızı azaltıcı birtakım hastalıklara müptela kılmadığı gibi sizi imha edecek düşmanları da üzerinize musallat etmedi. Yine birliğinizi bozup sizi darmadağın etmedi. Aksine size bir arada bulunma, bol rızık ve çokça nesil nimetlerini ihsan etti.
“Bir de fesat çıkaranların sonu nice olmuştur bir bakın.” Sizler, onların topluluklarının darmadağın olduğunu, yaşadıkları yerlerin de ıssız ve bomboş kaldığını göreceksiniz. Onlardan geriye güzel hiçbir anı kalmamıştır. Aksine lanet bu dünyada onların peşlerine takılmıştır. Kıyamet gününde de onlar daha da hor, hakir ve rezil olacaklardır.
وَإِن كَانَ طَآئِفَةٌ مِّنكُمْ ءَامَنُوا۟ بِٱلَّذِىٓ أُرْسِلْتُ بِهِۦ وَطَآئِفَةٌ لَّمْ يُؤْمِنُوا۟ فَٱصْبِرُوا۟ حَتَّىٰ يَحْكُمَ ٱللَّهُ بَيْنَنَا وَهُوَ خَيْرُ ٱلْحَٰكِمِينَ ٨٧
87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene iman eder, bir kısmı da iman etmezse” ki bunlar çoğunluklarını teşkil ediyordu “artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Dolayısıyla haklı olanı yardımı ile zafere kavuşturcak, haksız olanı da cezalandıracaktır.
قَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ لَنُخْرِجَنَّكَ يَٰشُعَيْبُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَعَكَ مِن قَرْيَتِنَآ أَوْ لَتَعُودُنَّ فِى مِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَٰرِهِينَ ٨٨
88. “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler” Bunlar, hevalarına uyan ve zevkleri ile oyalanan soylular ve ileri gelenlerdir. Bunlara hak geldiğinde onun, kendi alçak arzularına uygun düşmediğini görünce hakkı reddettiler ve ona karşı büyüklük tasladılar. Peygamberleri Şuayb aleyhisselâm’a ve onunla birlikte zayıf gördükleri mü’minlere “şöyle dediler: Ey Şuayb, andolsun seni de seninle beraber iman edenleri de ülkemizden çıkaracağız ya da kaçarı yok siz bizim dinimize döneceksiniz!” Hakka karşı aslan kesilerek güç kullandılar. Ne dine, ne anlaşmaya ne de hakka hukuka riâyet etmediler. Sadece ve sadece hevalarının, kendilerini bu anlamsız ve tutarsız sözleri söylemeye iten düşük akıllarının peşine takıldılar ve dediler ki: Ya sen ve seninle beraber iman edenler dinimize geri döneceksiniz yahut da andolsun ki sizleri ülkemizden çıkartacağız.
Şuayb aleyhisselâm, önceleri iman ederler ümidi ile onları davet ediyordu. Ancak sonra öyle bir duruma geldi ki onların şerrinden yana emin olamadı. Zira kavmi, kendilerine tâbi olmayacak olursa onu ve beraberindekileri vatanından sürmekle tehdit ettiler. Oysa Şuayb ve beraberindekiler o vatanda kalmaya onlardan daha fazla hak sahibidirler. Bu yüzden de Şuayb aleyhisselâm onların bu sözlerine hayret ederek: “Biz istemesek de mi?! dedi.” Yani biz, batıl olduğunu bildiğimiz için sizin dininize girmeyi kabul etmeyecek olsak bile yine de böyle mi yapacaksınız? Halbuki o dine ancak ona girmeyi arzu eden kimseler çağrılabilir. Onu izlemeyi açıktan açığa alıkoymaya çalışan ve izleyenleri de yanlışlarını söyleyerek tenkit eden kimseler, nasıl olur da o dini kabule çağırılabilirler?
قَدِ ٱفْتَرَيْنَا عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِى مِلَّتِكُم بَعْدَ إِذْ نَجَّىٰنَا ٱللَّهُ مِنْهَا وَمَا يَكُونُ لَنَآ أَن نَّعُودَ فِيهَآ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ رَبُّنَا وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا عَلَى ٱللَّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا ٱفْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِٱلْحَقِّ وَأَنتَ خَيْرُ ٱلْفَٰتِحِينَ ٨٩
89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönecek olursak kesinlikle Allah’a iftira etmiş oluruz.” Yani Allah, bizi ondan kurtarmış ve onun kötülüğünden korumuşken, biz tekrar sizin dininize dönecek olursak şahit olun ki biz, Allah’a karşı yalan uyduran ve iftira eden kimseleriz. Çünkü biz kesinlikle şunu biliyoruz ki Allah’a ortak koşan kimsenin iftirasından daha büyük bir iftira olamaz. Çünkü O birdir ve tektir, eşsizdir, hiç kimseye muhtaç olmayan Samed’dir. Eş ve çocuk edinmemiştir, mülkünde de O’nun hiçbir ortağı yoktur.
“Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç ona dönmemiz olacak şey değildir.” Yani bizim gibi kimselerin tekrar sizin dininize dönmesine imkân yoktur. Böyle bir şey muhaldir. Şuayb aleyhisselâm onlara herhangi bir şekilde uymalarının mümkün olmadığını birkaç şekilde ifade etmiştir:
1. Öncelikle kavimlerinin dininden tiksindiklerini ve işlemekte oldukları şirke kin beslediklerini ifade etmiştir.
2. Diğer taraftan onların izledikleri yolun, yalan ve iftira olduğunu belirtip eğer kendisi ve yanındakiler de onların dinine uyacak olurlarsa kendilerinin de yalan ve iftira sahibi olacaklarına dair kavmini şahit tutmuştu.
3. Allah'ın kendilerini o dinden kurtarmasını bir nimet olarak sunmuştur.
4. Allah, kendilerine hidâyet verdikten sonra bu batıl dine geri dönüşlerinin imkânsız bir şey olduğunu ifade etmekle de kavimlerinin bu doğrultudaki ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü mevcut halleri, kalplerinde Yüce Allah’ı tazim etmeleri, Allah’ın ubudiyetini, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığını, yalnızca O’na ibadet edilmesi ve O’na ortak koşulmaması gerektiğini, müşriklerin kabul ettikleri uydurma ilahların batılın en batılı ve imkânsızın en imkânsızı olduklarını itiraf etmeleri ile böyle bir dine tekrar dönmelerinin imkânsız olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Zira Yüce Allah’ın ihsan ettiği akıllar vasıtası ile hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan ayırt edebilecek durumdaydılar.
Yüce Allah’ın meşieti, yaratıkları hakkında geçerli olan ve hiçbir kimsenin dışına çıkma imkânını bulamadığı iradesi açısından da eğer bütün sebepler bir araya gelse ve bütün güçler bir arada toplansa dahi onlar, hiçbir zaman kendileri hakkında bir şeyi yapabileceklerine yahut o şeyi terk edebileceklerine dair kesin hüküm veremezler. İşte bu yüzden Şuayb aleyhisselam: “Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi hariç” diyerek istisnada bulunmuştur. Yani bizim de başka kimselerin de Allah’ın ilim ve hikmetine tâbi olan meşietinin dışına çıkabilme imkânımız yoktur. Çünkü “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır.” O, neyin kullarının faydasına olduğunu ve hangi esaslar çerçevesinde onların işlerini çekip çevirdiğini çok iyi bilendir.
“Biz ancak Allah’a güvenip dayandık.” Bizler bize dosdoğru yol üzerinde sebat vereceği ve cehenneme ulaştıran bütün yollardan da bizi koruyacağı hususunda yalnız O’na güvendik. Şüphesiz ki Allah kendisine güvenip dayananlara yeter, onlara dinini de dünyasını da kolaylaştırır.
“Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet!” Mazlum ve hak sahibi kimselere, hakka karşı inatlaşan zalime karşı yardım et ve zafer ver. “Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” Yüce Allah’ın kulları hakkındaki hükmü iki türlüdür: Birincisi hakkı batıldan, doğruyu sapıklıktan, dosdoğru yol üzerinde yürüyenleri, o yoldan sapmış olanlardan ayırdetmeyi sağlayan ilmî (bilgiye dair) hükmü. İkincisi de Yüce Allah’ın zalimleri cezalandırması, salih kimseleri de kurtarıp onlara lütfunu ihsan etmesi şeklindeki hükmüdür. İşte mü’minler de Yüce Allah’ın kendileri ile kavimleri arasında hak ve adalet ile hüküm vermesini, kendilerine her iki kesimi birbirinden ayıracı hükmü teşkil edecek şekilde âyetlerini, mucize ve ibretlerini göstermesini istemişlerdi.
وَقَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ لَئِنِ ٱتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا إِنَّكُمْ إِذًا لَّخَٰسِرُونَ ٩٠
90. “Kavminden kâfir olan ileri gelenler” Şuayb’e uymaktan sakındırmak üzere “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dediler” Ancak bu, nefislerinin kendilerine süslediği bir batıldan ibaretti. Onlara göre bedbahtlık ve zarar, doğruluğa ve hidâyete tâbi olmaktadır. Oysa onlar, en ileri derecedeki zararın, üzerinde bulundukları sapıklığın ve saptırmanın devamı olduğunu bilmiyorlardı. Bu gerçeği ancak ibretli ceza ve intikam gelip kendilerini bulduğunda öğrenebildiler.
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا۟ فِى دَارِهِمْ جَٰثِمِينَ ٩١
91. “Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı” yani o çok çetin zelzele “onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar” ölü ve hareketsiz bir halde yere serildiler.
ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ شُعَيْبًا كَأَن لَّمْ يَغْنَوْا۟ فِيهَا ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ شُعَيْبًا كَانُوا۟ هُمُ ٱلْخَٰسِرِينَ ٩٢
92. Yüce Allah, başlarına gelen felaketi haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” Yani sanki yurtlarında hiç kalmamış, oradan hiç yararlanmamış, gölgeliklerinde hiç oturmamış, ırmaklarının kıyılarında hiç dolaşıp vakit geçirmemiş ve ağaçlarının meyvelerinden hiç yememiş gibi oldular. Azap onları yakalayarak oyun, eğlence ve lezzet yurdundan ebedî hüzün, bedbahtlık ve ceza yurduna ve azap çukurlarına taşıdı. İşte bundan dolayı devamla “Şuayb’ı yalanlayanlar, işte zarara uğrayanlar onlar oldular” buyrulmaktadır. Yani âdeta zarara uğramak sadece onlara hastır. Çünkü onlar kıyamet gününde hem kendilerini hem de aile halklarını zarara uğratmış olacaklardır ki apaçık hüsran işte budur. Yoksa onların: “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz, andolsun ki büyük bir zarara uğrayacaksınız” dedikleri kimseler hüsrana uğramamışlardır.
فَتَوَلَّىٰ عَنْهُمْ وَقَالَ يَٰقَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَٰلَٰتِ رَبِّى وَنَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ ءَاسَىٰ عَلَىٰ قَوْمٍ كَٰفِرِينَ ٩٣
93. Şuayb’ın kavmi helak olduktan sonra peygamberleri onlardan yüz çevirerek döndü, onları azarlayarak ve ölümlerinden sonra onlara hitap ederek: “Dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size Rabbimin bildirdiklerini tebliğ ettim.” Sizlere ulaştırdım ve açıkladım. Öyle ki bu tebliğim, bu konuda ulaşılabilecek en ileri dereceye kadar ulaştı ve sizin kalplerinizin derinliklerine kadar vardı. “Ve size içtenlikle öğüt verdim.” Ancak siz benim öğüdümü kabul etmediniz, irşadıma itaat etmediniz, aksine fasıklık ve azgınlık ettiniz.
“Artık ben, kâfir bir topluma nasıl üzüleyim ki?!” Ben, hayır kendilerine ulaşınca onu reddeden, kabul etmeyen, kötülükten başka bir şeyi kendilerine yakıştırmayan, hayır namına hiçbir özellikleri bulunmayan bir topluma nasıl üzülür, nasıl tasalanırım? Onlar için üzülmeye değmez. Onlar buna layık değildirler. Aksine böylelerinin helakine ve yok edilmelerine sevinilir. Allah’ım, rezillikten, rüsvaylıktan sana sığınırız. İnsanlar arasında en ileri derecedeki samimiyetle onların iyiliklerini isteyen bir kimsenin şimdi onlardan uzak olduğunu ilan edecek bir noktaya gelmesinden daha ileri bir bedbahtlık ve daha büyük bir ceza olabilir mi?
وَمَآ أَرْسَلْنَا فِى قَرْيَةٍ مِّن نَّبِىٍّ إِلَّآ أَخَذْنَآ أَهْلَهَا بِٱلْبَأْسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ ٩٤
94. “Biz hangi memlekete” Allah’a ibadet etmeye çağıran ve içinde bulundukları kötülüklerden alıkoyan “bir peygamber gönderdiysek” de halkı o peygambere itaat etmediyse biz “halkını boyun büküp yakarsınlar diye mutlaka fakirlik ve hastalığa” ve çeşitli belâlara “uğratmışızdır.” Allah onları bu gibi musibetlere uğratmıştır ki belki bu sayede nefisleri yola gelir de Yüce Allah’a yalvarıp yakarırlar ve hakka boyun eğerler.
ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ ٱلسَّيِّئَةِ ٱلْحَسَنَةَ حَتَّىٰ عَفَوا۟ وَّقَالُوا۟ قَدْ مَسَّ ءَابَآءَنَا ٱلضَّرَّآءُ وَٱلسَّرَّآءُ فَأَخَذْنَٰهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٩٥
95. “Sonra” bu imtihan bir fayda sağlamayınca, aksine büyüklenmeleri devam edip azgınlıkları artınca “bu kötü hali değiştirip yerine güzel bir hal verdik.” Allah onlara bol bol rızıklar ihsan edip bedenlerine afiyet vermiş ve üzerlerindeki türlü bela ve musibetleri kaldırmıştır. “Nihâyet çoğaldılar” Sayıca arttılar, rızıkları çoğaldı, Allah’ın nimet ve lütuflarından bol bol yararlandılar. Önceden karşı karşıya kaldıkları bela ve musibetleri unuttular ve: “(Bizim gibi) atalarımız da hem darlık hem bolluk görmüştü, dediler.” Yani bu, öteden beri devam edegelen bir durumdur, öncekilerde de vardı sonrakilerde de görülen bir haldir. Bu yüzden insanlar kimi zaman bolluk ve rahatlık içinde, kimi zaman darlık ve sıkıntı içinde, kimi zaman sevinç, kimi zaman keder içinde olurlar. Zamanın değişmesine ve günlerin dönüp durmasına bağlı olarak halleri değişip durur.
Böylece onlar, karşı karşıya kaldıkları bu hallerin öğüt ve hatırlatma olmadığını, onları yavaş yavaş azaba sürükleme ve durumlarına bir tepki amacı taşımadığını zannettiler. Nihâyet durumlarına memnun oldular, kendilerine verilenler dolayısı ile şımardılar, dünya onlar için en ileri derecede neşe kaynağı oldu “bunun üzerine biz de kendileri farkında olmadan” helak edilmek hatırlarına bile gelmediği bir sırada azap ile “onları ansızın yakalayıverdik.” Halbuki onlar Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri ellerinde tutabileceklerine, onların hiçbir şekilde yok olmayacağına ve bunlardan ayrı kalmayacaklarına inanmışlardı.
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ ٱلْقُرَىٰٓ ءَامَنُوا۟ وَٱتَّقَوْا۟ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَٰتٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ وَلَٰكِن كَذَّبُوا۟ فَأَخَذْنَٰهُم بِمَا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ ٩٦
96. Yüce Allah peygamberleri yalanlayan kimselerin öğüt ve uyarı olmak üzere darlıkla, yavaş yavaş azaba sürüklenmek üzere de bollukla denenip imtihan edildiklerini söz konusu ettikten sonra şunu ifade etmektedir: Şayet o ülkelerin halkları kalpleri ile samimi olarak iman edip amelleri ile de o imanlarını doğrulayacak olsalardı, Allah’ın haram kıldığı her şeyi terk etmek sureti ile zahiren ve batınen O’na karşı takvalı olacak olsalardı Allah, gökten ve yerden üzerlerine bereket kapılarını açardı. Semadan üzerlerine bol bol yağmur yağdırırdı, yerden de öyle bol bitkiler çıkarırdı ki hem kendilerinin hem de davarlarının yaşamı en bol ve en rahat bir şekilde sürer, herhangi bir sıkıntı ve yorgunluk da çekmezlerdi. Ancak onlar iman etmediler, Allah’tan korkmadılar ve takvalı olmadılar. Bu nedenle “Biz de kazanmakta oldukları yüzünden onları” çeşitli cezalar, belalar, bereketlerin çekilip alınması ve pek çok afetlerle “yakalayıverdik.” Bunlar ise amellerine karşılık olarak verilecek cezanın sadece bir kısmıdır. Çünkü kazandıkları bütün günahlar karşılığında onları azapla yakalayacak olsaydı yeryüzünde canlı namına hiçbir varlık bırakmaması gerekirdi: “İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesad başgösterdi. (Bu) işlediklerinin bazısını onlara tattırsın ve belki dönerler diyedir.” (er-Rum, 30/41)
أَفَأَمِنَ أَهْلُ ٱلْقُرَىٰٓ أَن يَأْتِيَهُم بَأْسُنَا بَيَٰتًا وَهُمْ نَآئِمُونَ ٩٧
97. “Acaba o ülkelerin halkı” ayetlerin gelişinden de anlaşılacağı üzere bunlar peygamberleri yalanlan kavimlerdir “geceleyin uyurlarken” yani gafil bir halde dinlenmekte iken, hiç beklemedikleri bir anda o çetin ”azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?”
أَوَأَمِنَ أَهْلُ ٱلْقُرَىٰٓ أَن يَأْتِيَهُم بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ ٩٨
98. “Yahut o ülkelerin halkı, azabımızın kendilerine kuşluk vakti oynarlarken gelmeyeceğinden yana emin mi oldular?” Yani bu konuda onlara güven veren nedir? Onlar azabı hak etmelerine sebep olan işleri yaptıkları, sadece bir bölümü bile helak edilmeyi gerektiren pek çok büyük günah işledikleri halde azaptan yana emin olmalarını sağlayan nedir?
أَفَأَمِنُوا۟ مَكْرَ ٱللَّهِ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْقَوْمُ ٱلْخَٰسِرُونَ ٩٩
99. “Yoksa onlar Allah’ın tuzağından emin mi oldular?” Yani Allah'ın, hiç bilmedikleri bir yerden kendilerini yavaş yavaş azaba yaklaştırmasından ve onlara mühlet vermesinden emin mi oldular? Şüphesiz ki O’nun tuzağı pek sağlamdır.
“Halbuki hüsranda olanlardan başkası Allah’ın tuzağından emin olmaz.” Çünkü Allah’ın ansızın gelen azabından yana emin olan bir kimse, amellere karşılık verileceğine inanmamış, peygamberlere de gerçek anlamı ile iman etmemiş demektir.
Bu âyet-i kerimede yer alan ileri derecedeki korkutma dolayısı ile kul, hiçbir zaman sahip olduğu imandan yana emin olmamalıdır. Aksine sahip olduğu imanı alıp götürecek bir bela ile sınanacağından yana endişe etmeli, bundan dolayı korkup titremelidir. Her zaman Yüce Allah’a: “Ey kalpleri evirip çeviren! Kalbimi dinin üzere sabit kıl” diye dua etmelidir. Fitnelerin başgöstermesi halinde kendisini kötülükten kurtarabilecek her türlü sebebe yapışmalıdır. Çünkü kul, hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın azaptan kesinlikle kurtulduğu kanaatine sahip olamaz.
أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلْأَرْضَ مِنۢ بَعْدِ أَهْلِهَآ أَن لَّوْ نَشَآءُ أَصَبْنَٰهُم بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ١٠٠
100. Yüce Allah geçmiş ümmetlerin helak edilmesinden sonra geriye kalan ümmetlerin dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzüne (önceki) sahiplerinden sonra varis olanlara şu (gerçek) hâlâ belli olmadı mı: Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere duçar ederdik...” Yani şu kendilerinden önceki ümmetlerin günahları sebebi ile helak edilmesinden sonra yeryüzüne mirasçı olan ve sonra da o helak edilen ümmetlerin ameli gibi amelde bulunan diğer ümmetlere şu husus açık seçik bir şekilde belli olmadı mı: Eğer Yüce Allah dilemiş olsaydı günahları sebebi ile onları da cezaya çarptırırdı. Çünkü Allah’ın hem öncekiler hem sonrakiler hakkındaki sünneti/kanunu budur.
“(O zaman) kalplerini mühürleriz de artık işitmez oluverirler.” Yani eğer Yüce Allah, onları uyarıp dikkatlerini çekmesine rağmen uyanmayacak, öğüt vermesine rağmen öğüt almayacak, âyetlerle ve ibret alınacak hususlarla hidâyete iletmesine rağmen hidâyet bulmayacak olurlarsa şüphesiz Yüce Allah onları cezalandırır ve kalplerini mühürler de artık günah kirleri kalplerini kuşatır. Nihâyet kalplerine mühür basılır da artık o kalplere hak diye bir şey girmez, hayır namına bir şey ulaşmaz. Kendilerine fayda sağlayacak hiçbir şeyi de işitmezler. Onlar ancak kendileri hakkında aleyhlerine delil olabilecek şeyleri işitmekle kalırlar.
تِلْكَ ٱلْقُرَىٰ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنۢبَآئِهَا وَلَقَدْ جَآءَتْهُمْ رُسُلُهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَمَا كَانُوا۟ لِيُؤْمِنُوا۟ بِمَا كَذَّبُوا۟ مِن قَبْلُ كَذَٰلِكَ يَطْبَعُ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلْكَٰفِرِينَ ١٠١
101. “İşte” daha önce kendilerinden söz edilen “o ülkelerin haberlerinden” ibret alacak olanlara ibret olacak, zalimlerin zulümlerinden vazgeçmelerini sağlayacak, takva sahipleri için de öğüt olacak “bir kısmını sana anlatıyoruz. Gerçekten peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi.” Yani bu yalanlayan kimselere peygamberler gelmiş ve onları mutluluklarını sağlayacak şeylere davet etmişlerdi. Yüce Allah da bu peygamberleri apaçık mucizelerle, hakkı açıkça ortaya koyan ve eksiksiz bir şekilde açıklayan apaçık delillerle desteklemişti. Ancak bütün bunların o ümmetlere hiçbir faydası olmadı ve onlara en ufak bir yarar sağlamadı.
“Fakat daha önce (hakkı) yalanlamaları sebebiyle (onlara) iman etmediler.” Yani ilk defasında hakkı yalanlamaları ve reddetmeleri sebebi ile Allah, hakkı reddetmelerinin bir cezası olarak onları imana iletmedi. Nitekim Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.” (el-En’am, 6/110)
“İşte Allah, kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.” Bu, yaptıklarının bir cezasıdır. Allah onlara zulmetmedi, fakat asıl onlar kendilerine zulmettiler.
وَمَا وَجَدْنَا لِأَكْثَرِهِم مِّنْ عَهْدٍ وَإِن وَجَدْنَآ أَكْثَرَهُمْ لَفَٰسِقِينَ ١٠٢
102. “Onların çoğunda ahde vefa bulamadık.” Yüce Allah’ın kendilerine peygamber göndermiş olduğu ümmetlerin çoğunda ahde bağlılık diye bir şey bulamadık. Yani Allah’ın bütün alemlere yapmış olduğu tavsiye ve emirleri üzerinde bir sebat ve bir bağlılık görmediğimiz gibi onlar, Allah’ın peygamberleri vasıtası ile kendilerine göndermiş olduğu emirlere en ufak bir itaat de göstermediler.
“Onların çoğunun gerçekten fasık kimseler olduğunu gördük.” Allah’ın itaati dışına çıkan ve Allah’tan herhangi bir hidâyet olmaksızın kendi hevalarının arkasından giden kimseler olduğunu gördük. Allah peyamberler göndermekle, kitaplar indirmekle kulları imtihan etmiş ve onlara kendi ahit ve hidâyetine tabi olmalarını emretmiştir. Ancak O’nun emrine insanlar içinde Yüce Allah’ın ezelden beri mutlu olacaklarını takdir buyurduğu az bir kısmı uymuştur. İnsanların çoğunluğu ise hidâyetten yüz çevirmişler ve peygamberlerin getirdiklerine karşı büyüklük taslamışlardır. Yüce Allah da onları göndermiş olduğu çeşitli cezalarla cezalandırmıştır.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنۢ بَعْدِهِم مُّوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَإِي۟هِۦ فَظَلَمُوا۟ بِهَا فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُفْسِدِينَ ١٠٣
103. Yani biz o peygamberlerden sonra o büyük önder, o şerefli peygamber Mûsâ Kelîmullahı oldukça azgın ve zorba bir kavim olan Firavun kavmi ile onların soyluları ve ileri gelenlerine gönderdik. Yüce Allah onlara benzeri görülmedik türden büyük mucizeler gösterdi. “Onlarsa bu mucizelere karşı zalimlik ettiler.” Çünkü bu mucizelerin gereği olan Mûsâ’ya itaatten kaçındılar. Bu itaatten kaçınanlar ise zalimdir. İşte onlar, itaat edecek yerde bu mucizelere karşı büyüklük tasladılar. “Fesatçıların sonu nice oldu bir bak!” Allah’ın onları nasıl helak ettiğine, laneti ve yerilmeyi dünyada da kıyamet gününde de peşlerine nasıl taktığına bir bak! Onlara verilen bu şeyler ne kötüdür!
Yüce Allah bu buyruğunda öz ve topluca ifade ettiği hususları şu buyrukları ile etraflıca açıklamaktadır:
وَقَالَ مُوسَىٰ يَٰفِرْعَوْنُ إِنِّى رَسُولٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ١٠٤
104. Mûsâ Firavun’a gelip onu imana davet ederek “Dedi ki: Ey Firavun, şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” Yani ben yüce biri tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Beni gönderen, âlemlerin Rabbidir. O’nun rubûbiyeti ulvi alemi de süfli alemi de kuşatmıştır. O, bütün mahlukatını çeşitli ilâhî tedbirler ile gözetip kollar. Onları başıboş bırakmaması da O’nun rububiyetinin bir gereğidir. Bu yüzden onlara peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıp korkutucular olmak üzere gönderir. Hiç kimse O’na karşı cüretkârlık edip de peygamber olarak gönderilmediği halde peygamber olduğunu iddia edemez.
حَقِيقٌ عَلَىٰٓ أَن لَّآ أَقُولَ عَلَى ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُم بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِىَ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ ١٠٥
105. O yüce Rabbin şanı bu olduğuna, risaleti için de beni seçtiğine göre ben O’nun hakkında yalan hiçbir şey söyleyemem. O’nun hakkında hak olmayan hiçbir sözü “O bana söylememi emretti” diye iddia edemem. Çünkü ben O’nun hakkında haktan başka söz söyleyecek olursam elbette ki vakit geçmeden beni cezalandırır. Beni aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile yakalar.
Bu durum, onların Mûsâ’ya itaat etmelerini ve ona tâbi olmalarını gerektiren bir husustur. Üstelik o, Yüce Allah’tan getirdiklerinin hak olduğuna dair apaçık deliller de getirmişti. O halde onların, Mûsâ’nın gönderiliş maksadına uygun olarak amel etmeleri gerekirdi. Bu gönderilişin de iki önemli maksadı vardı: Kendisine iman edip ona tâbi olmaları ve İsrailoğulları’nı onunla birlikte göndermeleri idi. O İsrailoğulları ki Allah, onları kendi zamanlarında bütün alemlere üstün kılmıştır. Onlar peygamberlerin torunlarıdır ve Yakub’un soyundan gelen kimselerdir ki Mûsâ aleyhisselam da onlardan biridir.