بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَجَعَلَ ٱلظُّلُمَٰتِ وَٱلنُّورَ ثُمَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ ١
1. Bu buyruk, Allah'ın hem kemâl sıfatları, azamet ve celal nitelikleri ile genel olarak, hem de sözü edilen hususlar dolayısı ile de özel olarak övgüye ve yüceltilmeye layık olduğunu haber vermektedir. Allah tebâreke ve teâlâ, kudretinin kemaline, ilim ve rahmetinin genişliğine, hikmetinin genelliğine ve mahlukatı yalnız başına yaratıp idare etmesine delil olan “gökleri ve yeri” yaratması, “karanlıkları ve aydınlığı var” etmesi dolayısı ile yüce zatını övmektedir. Karanlıkların ve aydınlığın yaratılması, hem gece ve gündüz, güneş ve ay gibi maddi olan varlıkları; hem cehalet, şüphe, şirk, masiyet, gaflet gibi manevi karanlıkları; hem de ilmin, imanın, yakînin ve itaatin nuru gibi manevi aydınlıkları kapsamaktadır. Bütün bunlar, Yüce Allah’ın yalnız başına ibadete layık olduğuna, dinin yalnızca O’na halis kılınacağına delildir.
“Sonra da” bu delile ve bu konudaki kat’i belgenin bütün açıklığına rağmen “kâfir olanlar Rablerine denk tutuyorlar.” O’ndan başka varlıkları, O’na eşit tutuyorlar. Yani bu varlıkları ibadet ve ta’zimde O’na denk tutarlar. Halbuki bu varlıkların kemâl konulardaki hiçbir hususta Allah’a eşit olmaları mümkün değildir. Aksine hepsi Allah’a muhtaç, her bakımdan eksik ve acizdirler.
هُوَ ٱلَّذِى خَلَقَكُم مِّن طِينٍ ثُمَّ قَضَىٰٓ أَجَلًا وَأَجَلٌ مُّسَمًّى عِندَهُۥ ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ ٢
2. “O, sizi çamurdan yaratan” Bu, sizin asıl maddeniz ve ilk atanız olan Adem aleyhisselam’ın yaratılışıdır. “sonra da bir ecel takdir edendir”; yani sizin bu dünya yurdunda ikamet süreniz için bir süre tayin etmiştir. Bu süre zarfında siz dünyadan yararlanır, imtihandan geçirilir ve peygamberlerin getirdikleri ile “Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere” (el-Mülk, 67/2) sınanırsınız. Öğüt alan kimselerin öğüt almaları için yeterli olacak kadar bir süre sizi yaşatır. “O’nun katında belirli bir ecel daha vardır.” Bu ise kulların bu dünyadan kendisine göçecekleri âhiret yurdudur. Hayır veya şer türünden yaptıkları amellerin karşılığını O, onlara orada verecektir.
“Sonra” bu eksiksiz açıklamaya, ileri sürebileceğiniz hiçbir karşı delil bırakmayan beyana rağmen “siz (hâla) şüphe ediyorsunuz.” Yani Allah’ın vaatleri, tehditleri, kıyamet gününde amellerin karşılığının görülmesi konularında tereddüttesiniz.
İlk ayette “karanlıklar” kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi, karanlık unsurlarının çokluğundan ve yollarının çeşitliliğinden dolayıdır. Buna karşılık “aydınlık/nur” kelimesinin tekil olarak zikredilmesi ise Yüce Allah’a ulaştıran yolun birden çok olmayıp tek olmasından dolayıdır ki bu da hakkı bilmek ve gereğince amel etmek demek olan Sırat-ı Müstakîmdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.” (el-En’am, 6/153)
وَهُوَ ٱللَّهُ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَفِى ٱلْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ ٣
3. Yani göklerde ve yerde ilâh edinilecek ve kendisine ibadet edilecek olan yalnız O’dur. Göklerde ve yerde bulunanlar, Rablerine ibadet eder, azameti önünde zilletle boyun eğer, O’nun izzet ve celali önünde boyun bükerler. Mukarreb melekler, peygamberler, rasûller, sıddıklar, şehidler ve salihler... “O, gizlinizi de açığınızı da bilir. O, ne kazandığınızı da bilir.” Öyleyse O’na isyan olan işlerden sakının. Sizi O’na ve rahmetine yakınlaştıran amellere yönelin. Sizi O’ndan ve rahmetinden uzaklaştıran her bir amelden de kaçının.
وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ ءَايَةٍ مِّنْ ءَايَٰتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا۟ عَنْهَا مُعْرِضِينَ ٤
4. Bu, Yüce Allah’tan müşriklerin yüz çevirişlerine, onların ileri derecedeki yalanlama ve düşmanlıklarına dâir bir haberdir. Gösterilen mucizelerin ve gelen âyetlerin, başlarına türlü musibetler gelmedikçe fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Onlara Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet” yani hakka kat’i olarak delil olan, onları hakka uyup kabul etmeye davet eden belgelerden bir belge “(ne zaman) geldiyse mutlaka ondan yüz çevirmişlerdir.” O belgelere aldırış etmezler. Kulak asmazlar. Kalplerini başka taraflara yöneltir, onlara arkalarını dönerler.
فَقَدْ كَذَّبُوا۟ بِٱلْحَقِّ لَمَّا جَآءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنۢبَٰٓؤُا۟ مَا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ ٥
5. “Onlar hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar.” Oysa hakka tâbî olmaları ve hakkı kendilerine kolaylaştırması ve gönderip bildirmesi dolayısı ile Allah’a şükretmeleri gerekirdi. Onlarsa buna karşı göstermeleri gereken tutumun tam zıddını gösterdiler. Böylece feci azabı hak ettiler.
“Fakat kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri onlara gelecektir.” Yani kendisi ile alay ettikleri şeyin, bizâtihi hak ve gerçek olduğunu görecekler. Yüce Allah yalanlayıcılara yalanlarının ve iftiralarının iç yüzünü gösterecektir. Zira onlar, öldükten sonra dirilişle, cennet ve cenennemle alay ediyorlardı. Kıyamet günü geldiğinde yalanlayanlara: “İşte bu, daha önce kendisini yalan saydığınız ateştir.” (et-Tur, 52/14) denilecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar var güçleri ile: Ölen kimseyi Allah diriltmez, diye Allah’a yemin ettiler. Hayır, öyle değil! Bu, onun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Ta ki hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklasın, küfre sapanlar da kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.” (en-Nahl, 16/38-39)
أَلَمْ يَرَوْا۟ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّٰهُمْ فِى ٱلْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ وَأَرْسَلْنَا ٱلسَّمَآءَ عَلَيْهِم مِّدْرَارًا وَجَعَلْنَا ٱلْأَنْهَٰرَ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَٰهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَنشَأْنَا مِنۢ بَعْدِهِمْ قَرْنًا ءَاخَرِينَ ٦
6. Daha sonra Allah Teala geçmiş ümmetlerin halinden ibret almalarını emrederek şöyle buyurmaktadır: “Görmediler mi ki Biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik?” Yani yalanlayan pek çok ümmeti arka arkaya helâk ettik, helâk etmeden önce de onlara mühlet vermiş, “Üstelik onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş” mal, evlat, refah ve bolluk vermiştik. “gökten üzerlerine bol bol yağmur göndermiş ve altlarından da ırmaklar akıtmıştık.” Bu ırmaklar, kendilerine Allah’ın dilediği türden ekinler ve mahsüller bitiriyor, onlar da bunlardan yararlanıyor ve arzuladıkları şekilde onları alıp kullanıyorlardı. Fakat Yüce Allah’a nimetleri dolayısı ile şükretmediler, aksine arzu ve isteklerine yöneldiler, zevk onları oyalayıp durdu. Peygamberleri kendilerine pek çok âyet ve belgelerle geldikleri halde bunları tasdik etmediler. Aksine hepsini reddettiler ve yalanladılar.
“Böyle iken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.” İşte Allah’ın geçmiş ve gelecek bütün ümmetlerdeki kanunu ve âdeti budur. Sizler de Allah’ın bu geçmiş ümmetlere dair anlatmış olduğu haberlerden gerektiği gibi ibret alın.
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَٰبًا فِى قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ ٧
7. Bu, kâfirlerin aşırı derecedeki inatlarına dair Allah’ın, peygamberine verdiği bir haberidir. Onların yalanlamaları, senin getirmiş olduklarında bulunan bir kusurdan ve onların bilgisizliklerinden kaynaklanmıyor. Aksine bu tutumları sade bir zalimlik ve bir azgınlıktır. Sizin de buna karşı koyabilecek bir çareniz yoktur. İşte Yüce Allah onların durumunu şöylece dile getirmektedir: “Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleri ile ona dokunsalardı” ve onun gerçek olduğunu kesin olarak anlasalardı “kâfir olanlar yine de” zulmedip büyüklenerek: “Bu ancak apaçık bir büyüdür” derlerdi.” Şimdi bu delilden daha büyük ne olabilir? Buna karşılık böyle bir delil hakkında onların şu çirkin sözlerine bakın. Onlar akıldan yana azıcık bir nasibi olan herhangi bir kimsenin bile kabul edeceği maddi olan bir şeye karşı, bile bile inat göstermişlerdir.
وَقَالُوا۟ لَوْلَآ أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكًا لَّقُضِىَ ٱلْأَمْرُ ثُمَّ لَا يُنظَرُونَ ٨
8. Yine onlar cahilliklerine ve aklın gereklerini bilmeyişlerine dayalı inatlarını sürdürerek “Ona bir melek indirilse ya!, dediler.” Yani niçin Muhammed ile birlikte ona içinde bulunduğu bu durumda yardımcı olsun, destek versin, diye bir melek indirilmedi? Çünkü batıl zanlarına göre o bir beşer olduğundan, Allah’ın risaleti ise ancak melekler eli ile gönderilebildiğinden, onun yanında bir melek olmalıydı.
Allah ise kullarına lütuf ve rahmetini insanlara kendilerinden olan birisini peygamber göndermekle beyan etmektedir. Çünkü böyle bir peygamberin getirdiklerine bilgi ve basirete dayanarak ve görmeden inanılır. “Eğer biz” risaletimizi getirmek üzere “bir melek indirseydik” o zaman iman, hakkı bilmekten dolayı olmazdı. Bu görülen ve tanık olunan şeylere iman etmek olurdu ki böyle bir iman da tek başına hiçbir fayda sağlamaz. Bu da onların iman etmeleri halinde böyledir. Ancak böyle bir durumda bile onların iman etmeyecekleri ihtimali yüksektir. İman etmedikleri takdirde de “iş” acilen helâk edilmeleri ve onlara süre tanınmaması ile “bitirilmiş olur.” Çünkü kendileri tarafından teklif edilen mucizelere iman etmeyen kimseler hakkındaki Allah’ın sünneti/kanunu budur.
Allah’ın insanlara -kullar için daha uygun ve daha merhametlice olduğunu bildiği- kendilerinden bir beşeri apaçık belgelerle göndermesi, bununla birlikte kâfir ve yalanlayanlara da Allah’ın mühlet vermesi elbette ki daha hayırlıdır. Melek indirilmesini istemeleri ise -eğer bilmiş olsalardı- kendileri için bir kötülüktür.
وَلَوْ جَعَلْنَٰهُ مَلَكًا لَّجَعَلْنَٰهُ رَجُلًا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم مَّا يَلْبِسُونَ ٩
9. Bununla birlikte eğer onlara melek indirilmiş ve peygamber olarak gönderilmiş olsaydı, onlar o melekten ilâhi mesajları alamazlar, buna tahammül edemezler ve fani güçleri buna yetmezdi. “Eğer o (peygamberi) bir melek yapsaydık, yine bir adam (suretinde) yapardık.” Çünkü ilâhi hikmet bundan başkasını gerektirmemektedir “ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.” Yani iş onlar için karışık ve içinden çıkılmaz bir hal alırdı. Buna sebep ise kendi kendilerini şüpheye düşürmeleridir. Çünkü onlar kendilerini hem karışıklık içeren, hem de hakkı açıkça ortaya koymaya elverişli olmayan böyle bir kurala bağlamışlardı. Hak, sağlıklı yolları ile ve aslî kâideleri ile kendilerine gelince başkaları bu hak ile hidâyet bulurken, aynı hak kendilerine hidâyet sebebi olmadı. Suç kendilerinindir. Çünkü hidâyet kapısını kendi yüzlerine kendileri kapattılar ve önlerine sapıklığın kapılarını açtılar.
وَلَقَدِ ٱسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِٱلَّذِينَ سَخِرُوا۟ مِنْهُم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ ١٠
10. Yüce Allah Rasûlüne teselli vererek, sabırlı olmasını telkin ederek ve düşmanlarını da tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki senden önce gelen rasullerle de alay edildi”; o peygamberler ümmetlerine apaçık delilleri getirdiklerinde ümmetleri onları yalanladılar, onlarla ve getirdikleri ile alay ettiler. Allah da bu küfür ve yalanlamaları sebebi ile onları helâk etti ve paylarına düşen azabı onlara tastamam verdi. Böylece “içlerinden alay edenleri o alaya aldıkları şey, çepeçevre kuşatıverdi.” Öyleyse ey yalanlayıcılar! Artık bu yalanlamayı sürdürmekten sakının. Yoksa onlara gelip çatan sizi de bulacaktır.
قُلْ سِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ ثُمَّ ٱنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُكَذِّبِينَ ١١
11. “De ki:” Eğer bu konuda sizin bir şüphe ya da bir tereddüdünüz varsa haydi “Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonu nice oldu bir bakın.” Siz ancak helâk edilmiş kavimlerle ve ibretlik cezalar içinde yok olup gitmiş ümmetlerle karşılaşacaksınız. Meskenleri ıssız kalmıştır; o geniş alanlarda sevinç ile konaklayıp nimetlerden yararlanan hiçbir kimse yoktur. Her şeyin mutlak sahibi ve hükümranı, onları yok etti. Onlara dâir haberler gerçeği gören basiret sahipleri için bir ibrettir. Burada emrolunan gezip dolaşma, ibret alma sonucunu veren kalp ve bedenle gezip dolaşmadır. İbret almaksızın sadece gezip görmek ise hiçbir fayda sağlamaz.
قُل لِّمَن مَّا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ قُل لِّلَّهِ كَتَبَ عَلَىٰ نَفْسِهِ ٱلرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ١٢
12. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Şu müşriklere, tevhidi itiraf ve kabul etmelerini sağlamak üzere “De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” Yani bunları yaratan, bunlara mutlak malik olan ve bunlarda dilediği gibi tasarruf eden kimdir? Onlara “de ki: Allah’ındır.” Zaten onlar da bunu kabul etmekte ve inkâr etmemektedirler. Peki, Yüce Allah’ın tek başına mutlak malik ve mutlak idareci olduğunu itiraf ediyorlar da niçin ihlas ile yalnızca O’na yönelmeyi ve tevhidi kabul etmiyorlar?
“O rahmeti kendi üzerine yazmıştır” Yani ulvi alem de süfli alem de O’nun yönetimi ve idaresi altındadır. O yüce Zat rahmet ve ihsanını bunlara yazmıştır. Onları rahmet ve lütfuna gark etmiştir. O kendi Zatı hakkında rahmetinin gazabını geçtiğini yazmıştır.[1] Bağış ve ihsanda bulunmak, alıkoyup vermemekten daha çok sevdiği bir şeydir. Eğer günahları sebebi ile bu kapıları kendi yüzlerine kapatmayacak olurlarsa Allah bütün kullara rahmetinin kapılarını açmıştır. Eğer masiyet ve kusurları bu rahmeti talep etmelerine engel değilse O, onları bu kapılara davet etmektedir.
“Andolsun ki hepinizi hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır.” Haber verenlerin en doğrusu olduğu halde Allah, bu buyruğunda yemin etmektedir. Halbuki bu hususa dair pek çok delil ve belgeyi de ortaya koymuştur. Bu belgeler bunu hakk-ı yakîn (kesin gerçek) haline getirmiştir. Fakat zalimler küfürden başka bir yola yönelmiyorlar. Yüce Allah’ın, ölüleri diriltme kudretini inkâr ediyorlar, O’na isyana dalıp gidiyorlar. O’na kafirlik etme cüretkârlığını gösteriyorlar. Böylelikle dünyalarını da âhiretlerini de kaybetmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler.”
وَلَهُۥ مَا سَكَنَ فِى ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ ١٣
Şu bilinmelidir ki, bu şerefli sûre aklî ve naklî bütün deliller ile tevhidin beyanını içermektedir. Hatta neredeyse sûre bütünüyle tevhide ve Allah’a ortak koşup peygamberini yalanlayan müşrikler ile tartışma konusuna münhasırdır. İşte bu âyet-i kerimelerde de Yüce Allah hidâyeti açıkça ortaya çıkartan ve şirki yok eden hususları söz konusu etmiş ve şöyle buyurmuştur:
13. “Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur.” O yüce Zatındır. Çünkü insanı ile, cinni ile, melekleri ile, canlı ve cansız tüm yaratılmışlar O’nundur. Bunların hepsi işleri idare olunan yaratılmışlardır. Her şeye gücü yeten mutlak malikin ve azameti sonsuz Rabbin emri altındadırlar. Aklî bakımdan ve nakil açısından, hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremeyen ve mutlak olarak Allah’ın mülkü olan bu varlıklardan birisine ibadet edip de her şeyi yaratan, idare eden, mutlak malik, zarar ve fayda verme gücüne sahip yaratıcıya ihlası terk etmek doğru görülebilir mi? Selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve umudu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmeye çağırmıyor mu?
“O, Semi’dir,” diller istenildiği kadar farklı, ihtiyaçlar istenildiği kadar çeşitli olsun O, bütün sesleri işitir. “Alîmdir.” Olmuşu, olacağı ve olmamışı eğer olsa ne şekilde olacağını bilir. Görülenlere de görülmeyenlere de muttali olur.
قُلْ أَغَيْرَ ٱللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّىٓ أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ ١٤
14. Allah’a şirk koşan şu kimselere “de ki: O göklerin ve yerin yaradanı Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim?” Şu aciz olan yaratılmışlardan bana dost olacak ve yardım edecek kimseler mi var? Ben O’ndan başka hiçbir kimseyi dost edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edip yaratan, onları idare edendir. “Üstelik O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Onlara herhangi bir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatın rızkını O veriyor. O halde yaratan, rızık veren, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ğani) ve her övgüye layık olan, o yüce Zattan başkasını dost ve yardımcı edinmem nasıl uygun olur?
“De ki: Ben” tevhid ile ve boyun eğerek Allah’a “İslam/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” Rabbimin emirlerini başkalarından önce benim yerime getirmem gerekir. “ve (bana): Sakın müşriklerden olma!” (dendi).” Yani bana müşriklerden olmak da yasak kılındı. Hem inançları, hem onlarla oturup kalkmak, hem onlarla bir araya gelmek yasaklandı. Bu, üzerimdeki en önemli farz ve en öncelikli yükümlülüktür.
قُلْ إِنِّىٓ أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّى عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ ١٥
15. “De ki: “Ben, eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” Çünkü şirk masiyeti cehennemde ebedi kalmayı ve mutlak egemen Allah’ın gazabına uğramayı gerektirir. O büyük gün ise Allah’ın azabından korkulan ve cezasından sakınılan bir gündür. Çünkü;
مَّن يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُۥ وَذَٰلِكَ ٱلْفَوْزُ ٱلْمُبِينُ ١٦
16. “O gün (o azap) kimden uzak tutulursa (Allah) ona rahmet buyurmuştur. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.” O gün azap kimden uzaklaştırılırsa o kimse rahmete nail olmuş demektir. O gün kim kurtulursa işte gerçek kurtuluş budur. O günün azabından kurtulamayanlar ise helâk ve bedbaht olmuştur.
وَإِن يَمْسَسْكَ ٱللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُۥٓ إِلَّا هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ١٧
17. Yüce Allah’ın vahdaniyetinin delilleri arasında sıkıntıları açıp giderenin, hayrı ve bolluğu sağlayanın yalnız O oluşu da vardır. Bu yüzden O, şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah sana” fakirlik, hastalık, darlık, gam, keder ve buna benzer “bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa (bil ki) O her şeye gücü yetendir.” Fayda veren de zarar veren de yalnızca O olduğuna göre, ubudiyyete ve uluhiyyete müstehak olan da yalnız O’dur.
وَهُوَ ٱلْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِۦ وَهُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْخَبِيرُ ١٨
18. “O, kullarının üstünde kahirdir.” Tasarrufta bulunanların hiçbiri O dilemedikçe tasarrufta bulunamaz, hareket edenlerin hiçbiri O dilemedikçe hareket edemez, duranların hiçbiri de O dilemedikçe duramaz. Ne hükümdarların ne de yöneticilerin veya başkalarının O’nun yönetimi ve egemenliği dışına çıkma yetki ve imkânları yoktur. Onları çekip çeviren, yöneten ve mutlak kahır ve galibiyeti altında onları tutan O’dur. Mutlak kahir O’dur; O’ndan başka herkes O’nun kahrı ve galebesi altında bulunduğuna göre ibadete layık olan da yalnız O’dur.
“O, Hakîmdir” emirlerinde, yasaklarında, mükâfat ve cezalarında, yaratmasında ve takdirinde hikmeti sonsuzdur; “Habîrdir.” Gizliliklere de kalplere de işlerin gizli ve saklı olan yönlerine de muttalidir, her şeyden haberdardır. İşte bütün bunlar, Allah’ın tevhidinin delilleridir.
قُلْ أَىُّ شَىْءٍ أَكْبَرُ شَهَٰدَةً قُلِ ٱللَّهُ شَهِيدٌۢ بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِىَ إِلَىَّ هَٰذَا ٱلْقُرْءَانُ لِأُنذِرَكُم بِهِۦ وَمَنۢ بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ ٱللَّهِ ءَالِهَةً أُخْرَىٰ قُل لَّآ أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ وَإِنَّنِى بَرِىٓءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ ١٩
19. Hidâyeti açıklamış olduğumuz ve izlenmesi gereken yolları açıkça bildirdiğimiz için onlara sorarak “de ki:” Bu büyük ve temel ilke (tevhid) hakkında “Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Allah,” şahitliği en büyük olan Allah'tır ve “benimle sizin aranızda O şahittir.” Çünkü şahitliği O’ndan daha büyük, O’ndan daha azametli hiçkimse yoktur ve O, ikrarı ve fiili ile benim lehime şahitlik etmektedir. Size söylediklerim hususunda O da beni onaylamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz elbette onu yakalar, sonra da kalp (can) damarını koparırdık.” (el-Hâkka, 69/44-46) Yüce Allah hikmeti sonsuz olan ve her şeye gücü yetendir. Kendisini peygamber olarak göndermediği halde Allah’ın kendisini gönderdiğini iddia eden ve ona böyle bir şeyi emretmemekle birlikte bütün insanları davet etmeyi emrettiğini, üstelik kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını esir almayı mubah kıldığını söyleyen bir yalancıyı bu hali üzere bırakması, Allah’ın hikmetine ve kudretine yakışmaz. Eğer bu kişi bütün iddialarında yalancı ise Allah’ın onu bu halinde bırakıp ona ilişmemesi, fiiliyle de onu tasdik ederek göz kamaştırıcı mucizelerle, apaçık belgelerle onu desteklemesi, ona yardımcı olması, ona muhalif hareket eden ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması, Allah’ın hikmet ve kudretine yakışmaz. Acaba bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik vardır?
“Bu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu.” Yani Allah, bu Kur’an’ı bana sizin faydanız ve maslahatınız için onunla sizi can yakıcı azaba karşı uyarayım diye vahyetti. Uyarma, uyarılan şeyin özendirme ve sakındırma suretinde hatırlatılması ile, uyarılara kulak verenlere de uyarıldıkları şeylerden kendilerini sakındıracak zahiri ve batıni söz ve amellerin açıklanması ile olur ki bunları yerine getiren uyarıyı kabul etmiş olur. İşte bu Kur’an-ı Kerim de sizin için -ey muhataplar- gerekli uyarılar vardır. Kıyamet gününe kadar bu Kur’an’ın kendisine ulaşacağı herkes için de bu, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kendisine ihtiyaç duyulan bütün ilahî maksat ve gayeler açıklanmıştır.
Şanı Yüce Allah, tevhide dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirdiklerine karşı çıkan ve peygamberlerini yalanlayan şu kimselere de ki: “Şimdi, siz Allah ile birlikte başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben (buna asla) şahitlik etmem.” Yani eğer onlar buna şahitlik edecek olurlarsa sen onlarla şahitlik etme. Şimdi şu iki şahitlik arasında bir değerlendirme yapalım: Bir yanda O, en doğru sözlü ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın ve yaratılmışların en temizi olan, üstelik kat’i belgelerle ve göz kamaştırıcı delillerle desteklenen Rasulü’nün hiçbir ortak tutulmaksızın Allah’ın birleneceğine dair şahitliği; diğer yanda akılları ve dinleri karmakarışık, içinden çıkılmaz bir hal almış, görüşleri ve ahlâkları bozulmuş, aklı başında olanları kendilerine güldürecek dereceye gelmiş müşriklerin şahitliği! Üstelik müşriklerin bu şahitliği, kendi fıtratlarına dahi aykırıdır. Yüce Allah ile birlikte başka ilahların varlığını kabul etmeye dair sözleri birbiri ile çelişmektedir. Halbuki onların muhalefet ettiği şey hakkında -aleyhte delil getirmek şöyle dursun- en ufak bir şüphe dahi yoktur. Artık sen -eğer aklını kullanabilen bir kimse isen- bu iki şahitlikten dilediğini tercih et. Bizler kendimiz için Allah’ın, peygamberi için seçip tercih ettiğini seçiyoruz. Zira Allah bize o peygambere uymamızı emretmiştir.
Yüce Allah Peygamberine hitaben: “De ki: O ancak tek bir ilahtır” buyurmaktadır. Yani O’ndan başka hiçbir kimsenin ubudiyet ve uluhiyete layık olması söz konusu değildir. O yaratmak ve yaratılmışların işlerini çekip çevirmekte tek olduğu gibi ubudiyet ve uluhiyetinde de tektir.
“Ve ben sizin” O’na “ortak koştuklarınızdan” putlardan, Allah’a eş koştuklarınızdan, Allah’a ortak koşulan her bir şeyden “tamamen berîyim.” yani uzağım. İşte tevhidin hakikatı budur: Yalnızca Allah’ın uluhiyetini kabul etmek ve O’nun dışındaki bütün varlıkların uluhiyetlerini reddetmek.
ٱلَّذِينَ ءَاتَيْنَٰهُمُ ٱلْكِتَٰبَ يَعْرِفُونَهُۥ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَآءَهُمُ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٢٠
20. Allah hem kendisinin ve Rasûlünün tevhide dair şahitliklerini, hem de buna karşılık herhangi bir bilgiye sahip olmayan müşriklerin şahitliklerini açıkladıktan sonra yahudi ve hristiyanlardan olan kitap ehlinden de şöylece söz etmektedir: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu” yani tevhidin doğruluğunu “kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani onlar babalar, kendi öz çocuklarından, özellikle de çoğu vakit babaları ile birlikte bulunan oğullarından şüphe etmedikleri gibi tevhid hakkında da herhangi bir şüpheleri yoktur. “onu” buyruğundaki zamirin Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olması ve kitap ehlinin onun doğruluğu hususunda herhangi bir şüphe ve tereddüde sahip olmadıkları anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar onun gelişi ile ilgili pek çok müjdeleri ve ona büsbütün uyan ve başkasında bulunmayan nitelikleri bilmektedirler. Esasen bu iki anlam birbirinden ayrı düşünülemez.
“Kendilerini zarara uğratanlar” yani kendilerini yaratılış sebepleri olan iman ve tevhidi kabul etmek fırsatından yoksun bırakarak her şeyin mutlak maliki ve şanı pek yüce (Mecîd) olanın lütfundan mahrum bırakanlar “işte onlar iman etmezler.” İman etmediklerine göre karşı karşıya kalacakları zararın ve kötülüğün boyutlarını hiç sorma.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِـَٔايَٰتِهِۦٓ إِنَّهُۥ لَا يُفْلِحُ ٱلظَّٰلِمُونَ ٢١
21. Yani bu iki nitelikten birisine sahip olan kimseden daha zalim ve daha büyük bir inatçı olamaz. Peki, ya Allah üzerine yalan uydurmak ve peygamberlerin getirmiş oldukları âyet ve mucizelerini yalanlama şeklindeki bu iki niteliği bir arada taşıyanların hali ne olur? Hiç şüphesiz böyleleri insanların en zalimleridir. Zalim olan bir kimse ise ebediyyen iflâh olmaz. Bunun kapsamına Yüce Allah’a ortak koşarak, O’nun yardımcısı bulunduğunu iddia ederek, O’ndan başkasına da ibadet edilmesi gerektiğini yahut da O’nun eş ve çocuk sahibi olduğunu iddia ederek Allah'a iftirada bulunan herkes girmektedir. Aynı şekilde peygamberlerin getirmiş olduğu yahut onların mirasçısı durumunda olanların ifade ettikleri hakkı reddeden herkes de bu durumdadır.
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوٓا۟ أَيْنَ شُرَكَآؤُكُمُ ٱلَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ ٢٢
22. Allah kıyamet gününde müşriklerin âkıbetini, onların sorgulanacaklarını, azarlanacaklarını ve onlara: ““Hani (Allah'la berbaer bulunduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?” denileceğini haber vermektedir. Yani Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. O’nun ortak sahibi olduğu sözü ancak onların delilsiz bir iddiaları ve iftiralarıdır.
ثُمَّ لَمْ تَكُن فِتْنَتُهُمْ إِلَّآ أَن قَالُوا۟ وَٱللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ ٢٣
23. “Onlar bir mazeret bulamayacaklar da” Yani bu soru ile sınanıp sorguya çekilince onların verecekleri cevap ancak şirk koştuklarını inkâr etmek ve müşrik olmadıklarına dair yemin etmek olacaktır.
ٱنظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا۟ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يَفْتَرُونَ ٢٤
24. “Bak,” Onların bu sözlerine ve hallerine hayretle bir bak “kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediler” yani sonuçta kendilerini zarara uğratan ve -Allah’a andolsun ki- son derece hüsran ile karşı karşıya bırakan bir şekilde nasıl da yalan söylediler “ve uydurdukları şeyler” Yani Allah ile birlikte ortak olduklarını iddia ettikleri varlıklar “nasıl da önlerinden kaybolup gitti!” Yüce Allah onların söylediklerinden alabildiğine yücedir, münezzehtir.
وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِىٓ ءَاذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِن يَرَوْا۟ كُلَّ ءَايَةٍ لَّا يُؤْمِنُوا۟ بِهَا حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوكَ يُجَٰدِلُونَكَ يَقُولُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ إِنْ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ ٢٥
25. Yani kimi zaman şu müşriklerden bazıları bazı nedenlerden dolayı senin söylediklerini dinleyelebilir. Ancak onların seni dinlemeleri hakka yönelmek, hakka tabi olmak maksadı ile değildir. Onlar hayrı elde etmek istemeyince bu dinlemelerinden de yararlanamazlar. “Kalplerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk.” Yani Allah’ın kelamını anlayamasınlar diye kalplerini örtülerle örttük. Böylelikle Yüce Allah bu gibi kimselere karşı kelamını korumuştur. Kulaklarına da sağırlık vermiştir, böylelikle kendilerine fayda sağlayacak sözleri işitemezler.
“Onlar her bir âyeti görseler de ona iman etmezler.” Bu ise zulüm ve inadın en ileri derecesidir. Çünkü onlar hakka açıkça delil olan apaçık âyet ve belgelere itaat ile boyun eğmezler. Onları doğrulamazlar. Aksine hakkı çürütmek amacıyla da batılı ileri sürerek tartışmaya koyulurlar: “Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar da o kâfirler: Bu eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir, derler.” Yani senin bu söylediklerin öncekilerin yazılı sahifelerinden alınmıştır. Allah’tan da gelmiş değildir, peygamberlerinden de. Bu sözleri, küfürlerinden kaynaklanmaktadır. Yoksa geçmişlerin ve geleceklerin haberlerini, peygamber ve rasûllerin getirdikleri gerçekleri ihtiva eden, hakkı ve mutlak adaleti her yönü ile ortaya koyan bu kitap, nasıl öncekilerin efsaneleri olabilir?
وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُ وَإِن يُهْلِكُونَ إِلَّآ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ٢٦
26. “Onlar” yani Allah’a şirk koşan, peygamberlerini yalanlayan bu kimseler hem kendileri sapıktırlar, hem başkalarını saptırmaktadırlar. İnsanları hakka uymaktan alıkoyarlar, bundan sakındırırlar. Bizzat kendileri de bu haktan uzaklaşıp dururlar. Ancak onlar bu davranışları ile Allah’a da O’nun mü’min kullarına da hiçbir şekilde zarar veremezler. Onlar bu şekilde “ancak kendilerini helâk ediyorlar; ama farkında değiller.”
وَلَوْ تَرَىٰٓ إِذْ وُقِفُوا۟ عَلَى ٱلنَّارِ فَقَالُوا۟ يَٰلَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِـَٔايَٰتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٢٧
27. Yüce Allah kıyamet gününde müşriklerin durumunu, onların ateşin yanıbaşına getirileceklerini haber vermektedir: Azarlanmaları ve kötülüklerinin başlarına kakılması için ateşin yanıbaşında durdurulduklarını bir görsen; oldukça dehşete düşer ve korkunç bir halle karşı karşıya kalmış olurdun. Onların kendi aleyhlerinde, kâfir ve fasık olduklarını nasıl itiraf ettiklerini ve “Keşke dünyaya geri döndürülseydik” diye temenni ettiklerini görürdün.
بَلْ بَدَا لَهُم مَّا كَانُوا۟ يُخْفُونَ مِن قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا۟ لَعَادُوا۟ لِمَا نُهُوا۟ عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَٰذِبُونَ ٢٨
28. “Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı (da bu pişmanlıkları ondan).” Onlar yalancı olduklarını kendi içlerinde gizliyor ve bu çoğu zaman kalplerinde ortaya çıkıyordu. Ancak kötü maksatları bundan (bu gerçeği itiraf etmekten) kendilerini alıkoyduğu gibi, kalplerini de hayırdan uzak tutup çevirmiştir. Esasen (âhirette yapacakları) bu temennilerinde de yalan söyleyeceklerdir. Bundan maksatları sadece azabın kendilerinden uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Çünkü “eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi.”
وَقَالُوٓا۟ إِنْ هِىَ إِلَّا حَيَاتُنَا ٱلدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ ٢٩
29. “Onlar” öldükten sonra dirilişi inkâr ederek: “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir” yani işin aslı ve bizim var edilişimizin maksadı, sadece dünya hayatıdır, başka bir şey değildir. “Biz diriltilecek değiliz, dediler.”
وَلَوْ تَرَىٰٓ إِذْ وُقِفُوا۟ عَلَىٰ رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَٰذَا بِٱلْحَقِّ قَالُوا۟ بَلَىٰ وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا۟ ٱلْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ ٣٠
30. “Rablerinin huzurunda durdurulacakları zaman onları” yani o kâfirleri “bir görsen” büyük bir işle karşı karşıya kalır ve muazzam bir dehşete kapılırdın. Yüce Allah, onları azarlayarak ve başlarına kakarak: “(Nasıl!?) Bu” gördüğünüz azap “hak değil miymiş? buyuracak. Onlar da: Rabbimize yemin olsun ki evet, diyecekler.” Böylelikle faydasını görmeyecekleri bir zamanda hakkı ikrar ve itiraf etmiş olacaklar. ancak Allah “Öyle ise küfre saptığınızdan dolayı tadın azabı” buyuracak.”
قَدْ خَسِرَ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِلِقَآءِ ٱللَّهِ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَتْهُمُ ٱلسَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا۟ يَٰحَسْرَتَنَا عَلَىٰ مَا فَرَّطْنَا فِيهَا وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَىٰ ظُهُورِهِمْ أَلَا سَآءَ مَا يَزِرُونَ ٣١
31. Yani Allah’a kavuşmayı yalanlayarak bu yalanları dolayısıyla da haram fiilleri işlemek, kişiyi helâke götüren günahları irtikab etmek cesaretini gösteren kimseler hüsrana uğramış, her türlü hayırdan mahrum kalmışlardır. “Nihâyet kıyamet kendilerine” onlar en kötü ve çirkin hallerinde bulunurlarken “ansızın gelip çattığı zaman günahlarını sırtlarına yüklenmiş halde” son derece pişman olduklarını açığa vurarak: “Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!, diyeceklerdir.” Ancak bu zamanı geçmiş bir pişmanlıktır. “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür.” Sırtlarındaki bu yük onlara ağır gelecek, ondan kurtulmaya da güç yetiremeyeceklerdir. Bundan dolayı da ebedî olarak cehennemde kalacaklar ve hükmü herkese geçen, cebbar olan Allah’ın gazabında da ebedî kalmaya müstehak olacaklar.
وَمَا ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَآ إِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ ٱلْـَٔاخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ ٣٢
32. Dünya ve ahiret hayatının aslı işte budur: Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bedenler için bir oyun, kalpler için bir eğlencedir. Kalpler dünyaya bağlıdır. Nefisler ona aşıktır. Gayretler ona yöneliktir. Dünya ile meşgul olmak tıpkı çocukların oyunlarına benzer. Âhirete gelince o, nitelikleri ile kalıcılığı ile sürekliliği ile “takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır.” Orada canların arzuladığı, gözlerin görmekten zevk aldığı, kalbi ve ruhi bütün nimetler, pek çok sevinçler vardır. Fakat bu, herkese değil sadece takva sahipleri içindir ki onlar, Allah’ın emirlerini yerine getiren, O’nun yasaklarından ve yaklaşılmamasını istediği şeylerden uzak duranlardır.
“Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yani bu iki yurttan hangisinin daha tercih edilmeye layık olduğunu idrak edecek akıllarınız yok mu?
قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُۥ لَيَحْزُنُكَ ٱلَّذِى يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَٰكِنَّ ٱلظَّٰلِمِينَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ يَجْحَدُونَ ٣٣
33. Yani yalanlayanların senin hakkında söylediklerinin seni üzdüğünü, hoşuna gitmediğini biliyoruz. Bizim sana sabretmeyi emredişimizin sebebi ancak senin üstün mevkilere erişmen ve ulaşılması zor makamlara sahip olmandır. Onların söyledikleri sözler senin gerçek durumun hakkında şüpheye düştüklerinden, senin hakkında bir tereddüt içerisinde olduklarından kaynaklanıyor sanma. Zira “onlar aslında seni yalanlamıyorlar” çünkü onlar senin doğru söylediğini, senin nereden gelip nereye gittiğini, kısaca senin bütün hallerini biliyorlar. O kadar ki onlar peygamber olarak gönderilmesinden önce yüce Peygamber’e “el-emin (son derece güvenilir)” diyorlardı. “Fakat o zalimler” Allah’ın senin ile gönderdiği âyetlerini ve mucizeleri yalanlamak sureti ile “(bile bile) Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”
وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ فَصَبَرُوا۟ عَلَىٰ مَا كُذِّبُوا۟ وَأُوذُوا۟ حَتَّىٰٓ أَتَىٰهُمْ نَصْرُنَا وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِ ٱللَّهِ وَلَقَدْ جَآءَكَ مِن نَّبَإِى۟ ٱلْمُرْسَلِينَ ٣٤
34. “Andolsun senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti.” O halde onların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar nasıl zafere eriştilerse sen de öylece zafere erişeceksin. “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı” kalbine sebat verecek, onu huzura kavuşturup mutmain kılacak kadarı “sana gelmiştir.”
وَإِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ فَإِنِ ٱسْتَطَعْتَ أَن تَبْتَغِىَ نَفَقًا فِى ٱلْأَرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِى ٱلسَّمَآءِ فَتَأْتِيَهُم بِـَٔايَةٍ وَلَوْ شَآءَ ٱللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى ٱلْهُدَىٰ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ ٱلْجَٰهِلِينَ ٣٥
35. “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa” onlara düşkünlüğün, iman etmelerini arzu edişin sebebi ile bu tutumları sana ağır geliyorsa sen bu yolda iman etmeleri için elinden geleni yap. Ancak Allah’ın hidâyete erdirmek istemediğini hidâyete erdirmeye gücün yetmez. “haydi yere bir menfez açıp yahut göğe bir merdiven dayayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa (hiç durma yap)!” Bunun dahi onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Bu buyruk ile Peygamber’e bu gibi inatçıların hidâyet bulmalarına dair ümit beslememesi telkin edilmektedir. “Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı” fakat Yüce Allah’ın hikmeti onların sapıklıkları üzere kalmalarını gerektirmektedir. “O halde sakın cahillerden olma!” İşlerin gerçeğini bilmeyen ve onları yerli yerinde değerlendirmeyen bilgisizlerden olma!
إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ ٱلَّذِينَ يَسْمَعُونَ وَٱلْمَوْتَىٰ يَبْعَثُهُمُ ٱللَّهُ ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ ٣٦
36. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Senin davetini “ancak” kalpleri ile kendilerine faydalı olan şeyleri “dinleyenler kabul ederler” ve ancak onlar senin risaletine olumlu cevap verirler, emir ve yasaklarına itaat ederler. İşte asıl akıl sahibi ve dinleyen kimseler böyleleridir. Burada dinlemekten maksat, kalpten dinlemek ve çağrıyı kabul etmektir. Yoksa sadece kulağın işitmesi noktasında iyi kimseler ile kötü kimseler ortaktır. Allah’ın âyetlerinin işitilmesi sureti ile bütün mükelleflere karşı Allah’ın delili ortaya konulmuş bulunmaktadır. Artık kabul etmeyişlerine mazeret gösterebilecekleri bir şey kalmamıştır.
“Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra yalnız O’na döndürüleceklerdir.” Bu anlamın sözü geçen anlama karşılık zikredilmiş olma ihtimali vardır. Yani senin çağrını ancak kalpleri diri olanlar kabul eder. Kalpleri ölmüş bulunan, mutluluklarının farkına varamayan, kendilerini neyin kurtaracağını algılamayan kimseler ise böyle bir çağrıya icabet edemezler, itaatle boyun eğmezler. Bunlara vaadolunan gün kıyamet günüdür. Allah bu günde onları diriltecek sonra da yalnız O’na döndürüleceklerdir.
Âyetten, zahirinden anlaşılan mananın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Buna göre Yüce Allah bu buyruğu ile öldükten sonra dirilişi açıklamakta ve kıyamet gününde bütün ölüleri dirilteceğini, sonra da onlara dünyada iken yaptıkları şeyleri haber vereceğini anlatmaktadır. O zaman bu ifade, Allah ve Rasûlünün çağrısını kabul etmeye bir teşvik, aksi bir tutum takınmaktan da sakındırma anlamı içeriyor demektir.
وَقَالُوا۟ لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ ءَايَةٌ مِّن رَّبِّهِۦ قُلْ إِنَّ ٱللَّهَ قَادِرٌ عَلَىٰٓ أَن يُنَزِّلَ ءَايَةً وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٣٧
37. Peygamber’i yalanlayanlar işi yokuşa sürmek için ve inat olsun diye: “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya, dediler.” Bu sözle, doğru dürüst çalışmayan akılları ve kısır görüşleri ile teklif ettikleri mucizeleri kastetmektedirler. Mesela şu âyet-i kerimelerde teklif ettikleri mucizeler buna bir örnektir: “Dediler ki: Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız. Yahut senin hurmalıklardan, asmalıklardan bir bahçen olsun da aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın. Ya da iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin. Yahut Allah’ı ve melekleri topluca karşımıza getiresin.” (el-İsra, 17/90-92)
Onlara cevap vermek üzere “de ki: Allah bir mucize indirmeye elbette kadirdir” O, bunları yerine getirmekten aciz değildir. Her şey O’nun izzet ve gücüne itaat edip O’nun egemenliğine boyun eğerken nasıl buna güç yetiremesin ki? “Fakat onların çoğu bilmezler.” Onlar bilgisizlikleri ve cahillikleri yüzünden -iman etmedikleri takdirde- kendileri hakkında daha kötü olacak olan mucizelerin gösterilmesini isterler. Çünkü kendilerinin teklif ettikleri bu mucizeler gelecek olur da iman etmeyecek olurlarsa, daha dünyada iken onlara cezaları verilir. Nitekim değiştirilmesi söz konusu olmayan Allah’ın sünneti/kanunu böyledir. Bununla beraber eğer onlar mucizeleri, hakkı kendilerine açıkça göstersin ve yolu netleştirsin diye istemiş iseler esasen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kat’i her türlü âyet ve mucizeyi, doğruya delâlet eden göz kamaştırıcı delil ve belgeyi getirmiştir. Bu sayede kul, din ile ilgili her bir hususta onun getirdikleri arasında pek çok aklî ve naklî deliller bulabilmekte ve bunun sonucunda kalplerde en ufak bir şüphe ve tereddüde mahal kalmamaktadır.
Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderip apaçık âyetler ve belgeler ile destekleyen Allah’ın şanı ne yücedir! Tâ ki helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olsun; hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalsın. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, her şeyi çok iyi bilendir.
وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا طَٰٓئِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّآ أُمَمٌ أَمْثَالُكُم مَّا فَرَّطْنَا فِى ٱلْكِتَٰبِ مِن شَىْءٍ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ ٣٨
38. Yani ister yerde, ister havada yaşasın bütün canlılar, ehli ve yabani hayvanlar ve kuşlar, sizin gibi ümmetlerdir. Biz sizi yarattığımız gibi onları da yarattık ve sizi rızıklandırdığımız gibi onları da rızıklandırdık. Bizim kudretimiz ve meşîetimiz sizin hakkınızda nasıl geçerli ise onlar hakkında da öyle geçerlidir. “Biz Kitapta” yani Levh-i Mahfuz’da “hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” Yani hiçbir şeyi ihmal etmedik, hiçbir şeyi unutmadık. Aksine küçüğü ile büyüğü ile her şey Levh-i Mahfuz’da asıl mahiyetleri ile tespit edilmiştir. Bütün olaylar, kalemin kaydettiği şekle tıpatıp uygun olarak meydana gelir.
Bu âyet-i kerimede ilk Kitabın, olacak olan her şeyi içerdiğine delil vardır ki bu da kaza ve kader mertebelerinden birisidir. Zira kaza ve kaderin dört mertebesi vardır: Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi ile bunları bilmesi, bütün varlıkları kuşatan yazısı, her şeyde geçerli olan genel ve kapsamlı meşiet ve kudreti, kulların fiilleri de dahil olmak üzere bütün mahlukatı yaratması.
Buradaki “Kitap” ile Kur’an’ın kastedilme ihtimali de vardır. O zaman bu buyruğun anlamı Yüce Allah’ın: “Biz sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayacı olarak... indirdik.” (en-Nahl, 16/89) buyruğunun anlamına benzemektedir.
Yüce Allah’ın: “Sonra ancak Rablerinin huzurunda toplanacaklardır” buyruğuna gelince; yani bütün ümmetler kıyamet gününde hesap için mahşer meydanında bir araya getirilecek ve toplanacaklardır. O dehşetli ve büyük buluşma yerinde... Allah da adalet ve ihsanı ile amellerinin karşılığını onlara verecek ve önce gelenlerin de sonrakilerin de göktekilerin de yerdekilerin de kendisi sebebi ile Zatına övgüde bulunacakları hükmünü onlara uygulayacaktır.
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِى ٱلظُّلُمَٰتِ مَن يَشَإِ ٱللَّهُ يُضْلِلْهُ وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ ٣٩
39. Bu buyruk, Allah’ın âyetlerini ve O’nun peygamberlerini yalanlayanların halini beyan etmekte, kendi kendilerine hidâyet kapısını kapatmış olduklarını ve helâke götüren kapıyı açtıklarını açıklamaktadır. Onlar hakkı işitmekten yana “sağır”, hakkı ifade etmekten yana da “dilsiz kimselerdir”, konuşurlarsa ancak batıl konuşurlar. Üstelik “karanlıklarda kalmış” kimselerdirler. Yani cahilliğin, küfrün, zulmün, inadın ve günahların karanlıklarına gömülmüşlerdir. Bu da Yüce Allah’ın onları saptırmasına dahildir. Çünkü “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar.” Lütuf ve hikmetinin gereğine göre hidâyete ileten ve dalâlette bırakan yalnızca O’dur.
قُلْ أَرَءَيْتَكُمْ إِنْ أَتَىٰكُمْ عَذَابُ ٱللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ ٱلسَّاعَةُ أَغَيْرَ ٱللَّهِ تَدْعُونَ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ٤٠
40. Yüce Allah Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah’a şirk koşan ve başka varlıkları O’na denk tutanlara “de ki: Eğer başınıza Allah’ın azabı gelir yahut kıyamet gelip çatarsa Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Şâyet doğru söyleyen kimseler iseniz söyleyin haydi!” Yani bu zorluklar ve mutlaka önlenmesi zorunlu olan bu sıkıntılar baş gösterecek olursa, kendi uydurma ilah ve putlarınıza mı dua edersiniz, onları mı yardıma çağırırsınız, yoksa mutlak egemen ve hak olan, hakkı batıldan ayırt eden Rabbinize mi dua eder ve onu mu yardıma çağırırsınız?
بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِن شَآءَ وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ ٤١
41. “Hayır, aksine yalnız O’na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir ve (o vakit) şirk koştuklarınızı da unutursunuz.” İşte zorlu ve sıkıntılı hallerinizde putlarınıza karşı durumunuz... Onları hemen unutursunuz. Çünkü onların herhangi bir zarar veremeyeceklerini, bir fayda sağlayamayacaklarını, öldüremeyeceklerini, hayat veremeyeceklerini, ölümden sonra diriltemeyeceklerini bilmektesiniz. O vakit Allah’a ihlasla dua edersiniz. Çünkü asıl fayda ve zarar verenin O olduğunu, darda kalmışın duasını kabul edenin O olduğunu bilmektesiniz. Durum böyle olduğuna göre rahat ve bolluk halinde ne diye O’na ortak koşarsınız? Ne diye O’nun ortakları bulunduğunu iddia edersiniz? Bunun böyle olduğuna dair aklî veya naklî bir delile sahip misiniz? Bu konuda elinizde bir belge mi var, yoksa siz Allah’a karşı yalan uydurup iftira mı etmektesiniz?
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَآ إِلَىٰٓ أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَأَخَذْنَٰهُم بِٱلْبَأْسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ ٤٢
42. Yüce Allah: “Andolsun ki senden önceki ümmetlere” geçmiş ümmetlere, önceki nesiller arasından senden önceki ümmetlere biz nice “peygamberler gönderdik.” Ancak peygamberlerimizi yalanladılar ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettiler. “Belki” bize “yalvarırlar diye” ve sıkıntı esnasında bize sığınırlar diye bizden onlara bir rahmet olmak üzere “onları darlığa ve sıkıntıya” fakirlik, hastalık, çeşitli afet ve musibetlere “uğrattık.”
فَلَوْلَآ إِذْ جَآءَهُم بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا۟ وَلَٰكِن قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيْطَٰنُ مَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ ٤٣
43. “Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı! Fakat kalpleri katılaşmış” adeta taş kesilmiş ve hakka karşı yumuşamaz bir hal almıştı “ve şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti.” İzledikleri yolun gerçek din olduğunu sandılar ve bir süre batılları içerisinde oyalanıp durdular, şeytan onların akılları ile oynadı.
فَلَمَّا نَسُوا۟ مَا ذُكِّرُوا۟ بِهِۦ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَٰبَ كُلِّ شَىْءٍ حَتَّىٰٓ إِذَا فَرِحُوا۟ بِمَآ أُوتُوٓا۟ أَخَذْنَٰهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ ٤٤
44. “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de üzerlerine” dünya ve dünyanın lezzetleri ve gafletleri türünden “her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilenlerle şımarınca ansızın onları yakalayıverdik de ümitsizce kalakaldılar.” Her türlü hayırdan yana ümitlerini kestiler. Bu ise olabilecek en şiddetli azaptır. Yani farkında olmadan, gaflet içerisinde iken, huzur ve rahat içinde iken azabın onları gelip yakalaması... Böylelikle azapları daha ağır, musibetleri daha büyük olur.
فَقُطِعَ دَابِرُ ٱلْقَوْمِ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ٤٥
45. “Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi.” Yani azaba duçar oldular ve önlerinde bütün kurtuluş çareleri tükendi. O’nu yalanlayanların helâkine dair kaza ve kaderi dolayısıyla “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” Çünkü böylelikle Allah’ın âyetleri, gerçek dostlarına lütuf ve ihsanı, düşmanlarını hakir ve küçük göstermesi ve peygamberlerinin getirdiklerinin doğru olduğu ortaya çıkmaktadır.
قُلْ أَرَءَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ ٱللَّهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَٰرَكُمْ وَخَتَمَ عَلَىٰ قُلُوبِكُم مَّنْ إِلَٰهٌ غَيْرُ ٱللَّهِ يَأْتِيكُم بِهِ ٱنظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ ٱلْـَٔايَٰتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ ٤٦
46. Yüce Allah, her şeyi yaratıp idare edenin yalnızca kendisi olduğunu bildirip vahdaniyet ve uluhiyetin de yalnız O’na has olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Söyleyin bakalım: Eğer Allah sizin kulaklarınızı ve gözlerini alsa, kalplerinize mühür vursa” ve böylelikle siz sağır ve kör olsanız, aklınız da hiçbir şeye ermeyecek olsa, “Allah’tan başka onları size geri verecek ilah kimdir?” Bunları Allah’tan başka size geri verecek kimse olmadığına göre niye onunla birlikte -Allah’ın dilemesi müstesna- hiçbir şeye güç yetiremeyen varlıklara/kimselere ibadet ediyorsunuz? İşte bu da tevhidin delillerinden ve şirkin batıl olduğunu ortaya koyan belgelerdendir. Bundan dolayı Yüce Allah daha sonra: “Bak, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz” çeşitli şekillerde ortaya koyuyor, her çeşitten âyet getiriyor ve açıklıyoruz ki hakkı aydınlatsın, günahkârların izledikleri yol da açıkça ortaya çıksın. “Sonra onlar” bu derece tam ve eksiksiz açıklamaya rağmen Allah’ın âyetlerinden “yüz çeviriyorlar” ve onlara doğru yönelmiyorlar.
قُلْ أَرَءَيْتَكُمْ إِنْ أَتَىٰكُمْ عَذَابُ ٱللَّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ إِلَّا ٱلْقَوْمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ٤٧
47. “De ki: “Söyleyin haydi: Size Allah’ın azabı ansızın veya açıktan açığa gelse” yani ister ansızın isterse de ondan önce gelen öncü olaylar ile ne zaman vukua geleceğini bildiğiniz bir şekilde gelse “zalimler topluluğundan başkası helak olur mu hiç?” Kendilerinin azaba düşmelerine, zulüm ve inatları sebep olan bu kimselerden başkaları helâk olur mu? O halde zulüm üzere devam etmekten sakının. Çünkü bu, ebedi bir helâkve sonsuz bir bedbahtlıktır.
وَمَا نُرْسِلُ ٱلْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ ءَامَنَ وَأَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٤٨
48. Yüce Allah peygamberleri ile gönderdiği mesajın özünü söz konusu etmekte, bunun müjde ve uyarma olduğunu haber vermektedir. Bu ise müjde verenin, müjdelenen şeyin ve kul tarafından yerine getirilmesi halinde müjdelenen hususun elde edilmesini sağlayacak amellerin; uyaranın, kendisi ile uyarılan hususun ve kul tarafından işlenmesi halinde uyarılan akıbetin gerçekleşmesine yol açacak amellerin açıklanmasını gerektirmektedir. İnsanlar peygamberlerin çağrısını kabul edip etmemek bakımından iki kısma ayrılmışlardır: “Artık kim iman edip (halini) düzeltirse” yani kim Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman edip imanını, amellerini ve niyetini ıslah edip düzeltirse gelecekte “onlara korku yoktur ve” geçmişleri dolayısıyla da “onlar üzülmeyeceklerdir de.”
وَٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا يَمَسُّهُمُ ٱلْعَذَابُ بِمَا كَانُوا۟ يَفْسُقُونَ ٤٩
49. “Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fasıklık edip durdukları için azap dokunacaktır.” Yani azap onlara erişecek ve onlar da bu azabı tadacaklardır.
قُل لَّآ أَقُولُ لَكُمْ عِندِى خَزَآئِنُ ٱللَّهِ وَلَآ أَعْلَمُ ٱلْغَيْبَ وَلَآ أَقُولُ لَكُمْ إِنِّى مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَىٰٓ إِلَىَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِى ٱلْأَعْمَىٰ وَٱلْبَصِيرُ أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ ٥٠
50. Yüce Allah, Peygamberine kendisinden mucizeler göstermesini isteyen yahut da ona: Sen bizi seni de Allah ile birlikte bir ilah edinelim diye davet ediyorsun, diyen kimselere hitap etmesini ve şöyle demesini emretmektedir: “Ben size Allah’ın hazineleri” rızık ve rahmetinin anahtarları “benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem.” Çünkü gayb bütünü ile Allah nezdindedir. “Allah insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa onu tutacak kimse olamaz. Tuttuğunu da ondan başka salıverecek olmaz.” (Fatır, 35/2) Gaybı da görüneni de bilen yalnızca O’dur: “O kendi gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Ancak beğenip seçtiği bir peygamber olması hariç.” (el-Cin, 72/26-27)
“Size: Ben bir meleğim de demiyorum”, tasarrufu geçerli ve güçlü bir kimse de değilim. Ben Allah’ın beni yerleştirmiş olduğu gerçek konumumdan daha üstün bir konumda olduğum iddiasında değilim. “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” İşte benim nihai durumum, vardığım son nokta ve en yüksek mevki budur. Ben ancak bana vahyolunana uyarım ve kendi hakkımda onun gereğini yerine getirir, bütün insanları da ona davet ederim. Benim gerçek konumumun ne olduğunu anlaşıldığına göre, bana karşı bir takım şeyleri araştıran neyi araştırmakta yahut da niçin benden iddia etmediğim bir konumun gereğini istemektedir ? İnsan hiç sözünü ettiği şeyin başkasından sorumlu tutulur mu? Ben sizleri bana vahyolunan şeye davet ettiğime göre sizler benim mertebem dışında sahip olduğumu iddia etmediğim şeyleri benden neye dayanarak istemektesiniz? Bu sizin yaptığınız bir haksızlık, bir inat ve bir ayak diretmeden başka bir şey değildir.
Şimdi davetini kabul edip sana vahyolunan şeye bağlılık gösteren kimse ile bu şekilde olmayan kimse arasındaki farkı açıklamak üzere onlara “de ki: hiç körle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” Keşke düşünseniz de her şeyi yerli yerince oturtabilseniz ve seçilip tercih edilmeye daha layık olanı seçebilseniz.
وَأَنذِرْ بِهِ ٱلَّذِينَ يَخَافُونَ أَن يُحْشَرُوٓا۟ إِلَىٰ رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُم مِّن دُونِهِۦ وَلِىٌّ وَلَا شَفِيعٌ لَّعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ٥١
51. Bu Kur’an bütün insanlara bir uyarıdır. Fakat ondan ancak “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar” yararlanabilirler. Bunlar bu diyardan ebedi kalıcılık diyarına intikal edeceklerine kesinlikle inananlardır. İşte bundan dolayı kendilerine fayda sağlayacak şeyleri yerine getirmeye çalışır ve zarar verecek şeyleri terk ederler. “Onlar için O’ndan” yani Yüce Allah’tan “başka ne bir dost” yani işlerini üstlenecek, arzuladıklarını elde edebilsinler ve sakındıkları şeylerden uzaklaşabilsinler diye yardımcı olacak bir kimse “ne de bir şefaatçi” yani aracılık edebilecek kimse “vardır.” Çünkü mahlukatın hiçbir işte herhangi bir yetki sahibi olmaları söz konusu değildir. “Olur ki korkup sakınırlar.” Yani Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak sureti ile muttakilerden olurlar. Çünkü uyarıp korkutmak, bunu gerektirir ve bunun sebeplerindendir.
وَلَا تَطْرُدِ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِٱلْغَدَوٰةِ وَٱلْعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُۥ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَىْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَىْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ٥٢
52. “Sırf O’nun rızasını isteyerek sabah akşam Rab’lerine dua edenleri kovma!” Yani başkaları ile oturup kalkmak arzusu ile ibadet ve ihlas sahibi olan kimseleri yanından, seninle birlikte oturup kalkmaktan uzak tutma. Bunlar Rablerine hem sürekli zikir, namaz ve buna benzer ibadet duası yapanları, hem de gündüzün başında ve sonunda, dilekte bulunmak kastı ile istek duası yapan, bu amelleri ile Allah’ın rızasını maksat edinen ve bunun dışında bir maksat gütmeyen kimselerdir. Böyleleri kovulmaya ve kendilerinden yüz çevrilmeye layık değildirler. Aksine bunlar senin kendilerini dost edinmene, onları sevmene, kendine yakınlaştırmana layıktırlar. Çünkü bunlar fakir olsalar dahi insanların arasından süzülmüş seçkin kimselerdir. İnsanlar nezdinde zelil kabul edilseler dahi gerçekte aziz olanlar da onlardır.
“Onların hesabından sana bir şey düşmez. Senin hesabından da onlara bir şey düşmez” Herkesin hesabı kendinedir. İyi ameli lehine, kötü ameli de aleyhinedir. “ki onları kovup da zalimlerden olasın.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu emre en ileri derecede uymuş ve riâyet etmişti. Mü’min fakirlerle oturduğu vakit onlarla birlikte kalmaya gayret eder, onlara güzel ve yumuşak davranır, onlara karşı güzel ahlak sergiler, onları kendisine yakınlaştırırdı. Hatta böyleleri onun meclisine gelenlerin çoğunluğunu teşkil etmekteydi. -Allah onlardan razı olsun.-
Bu âyetin nüzul sebebi şudur: Kureyş’ten yahut da Arapların ileri gelenlerinden kabul görmüş birtakım kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dediler: “Sana iman etmemizi ve uymamızı istiyor isen -ashab-ı kiram’ın fakirlerinden bazı kimseleri zikrederek- filan ve filanı yanından uzaklaştır. Çünkü Arapların bu fakir kimseler ile birlikte bizi otururken görmelerinden utanırız.”[2] Peygamber’in de bunların İslâm’a girmelerini ve kendisine uymalarını arzu etmesi dolayısı ile içinden dediklerini yapmak geçti. Allah da bu âyet-i kerime ve benzerleri ile ona sitemde bulundu.
وَكَذَٰلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولُوٓا۟ أَهَٰٓؤُلَآءِ مَنَّ ٱللَّهُ عَلَيْهِم مِّنۢ بَيْنِنَآ أَلَيْسَ ٱللَّهُ بِأَعْلَمَ بِٱلشَّٰكِرِينَ ٥٣
53. “Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile sınadık ki: “Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” desinler. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” Yani Yüce Allah'ın onların bir kısmını zengin, bir kısmını fakir, bir kısmını şerefli ve güçlü kılması, Allah’ın kullarını bir sınamasıdır. Allah fakir ya da alt tabakada olan bir kimseye imanı lütfedecek olursa bu, zengin ve güçlü kimse için bir sınamadır. Eğer bu güçlü ve zenginin maksadı hakkı bulmak ve ona uymak ise o da imana gelir, İslâm’a girer. Kendisinden zenginliği ya da güç ve şerefi itibari ile daha aşağılarda gördüğü kimse ile aynı makamı paylaşması, iman etmesine engel olmaz. Eğer hakkı aramak ve bulmak isteğinde samimi değil ise o takdirde bu, kendisini hakka tâbi olmaktan alıkoyacak bir engel teşkil eder. İşte bunlar kendilerinden daha aşağılarda gördükleri kimseleri hakir görerek: “Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulunmuş?!” derler ve bu durum, kavrayışları yerli yerinde olmadığı için hakka tâbi olmaktan onları alıkoyar.
Yüce Allah bu gibi kimselere Allah’ın hidâyet vermesine, buna karşılık kendilerini hidâyete iletmemesine itirazlarını da ihtiva eden bu sözlerine cevap olmak üzere: “Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyurmaktadır. Allah kendi nimetini bilip itiraf ve ikrar eden ve bu nimetin gerektirdiği salih ameli işleyenleri elbette en iyi bilendir. O, lütuf ve minnetini böylelerine ihsan eder. Şükretmeyen kimselere değil. Şüphesiz ki Yüce Allah, hikmet sahibidir, lütfunu ehil olmayan kimselere vermez. Bu sebep dolayısıyla itiraz eden bu kimseler, Allah’ın kendilerine iman etmeyi lütfetmiş olduğu fakir ve onlarla birlikte iman eden diğerlerinden farklıdırlar. İman edenler asıl şükredenlerdir.
وَإِذَا جَآءَكَ ٱلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِـَٔايَٰتِنَا فَقُلْ سَلَٰمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَىٰ نَفْسِهِ ٱلرَّحْمَةَ أَنَّهُۥ مَنْ عَمِلَ مِنكُمْ سُوٓءًۢا بِجَهَٰلَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنۢ بَعْدِهِۦ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُۥ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ٥٤
54. Yüce Allah Peygamberine, Rablerine itaatle boyun eğen mü’minleri kovmayı yasakladıktan sonra bu mü’minlere ikram, tazim, tebcil ve ihtiram ile karşılık vermesini emrederek şöyle buyurmaktadır: “Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde de ki: Selam sizlere!” Yani mü’minler senin yanına gelecek olurlarsa sen onlara selam ile karşılık ver ve onları güzel bir şekilde karşıla. Onları selamla, esenlik dileklerini ilet. Onların gayret ve çabalarını daha bir coşturacak şekilde Allah’ın rahmetini, O’nun cömertliğinin ve ihsanının bolluğunu müjdele. Bu, rahmet ve ihsana ulaştıran her bir yolu izlemeye onları teşvik et. Günahlar üzerinde ısrar etmekten de onları sakındır. Onlara masiyetlerden tevbe etme emrini ver ki, Rablerinin mağfiretine, lütuf ve ihsanına nail olabilsinler.
Bu nedenle devamla şöyle buyrulmuştur: “Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Şöyle ki: İçinizden kim cahillikle kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe edip (halini) düzeltirse…” Günahın terk edilmesi, ondan vazgeçilmesi, günahtan dolayı pişmanlık duyulması ile birlikte amelleri düzeltmek, Allah’ın farz kıldıklarını eda etmek, zahir ve batın amellerden bozulanları ıslah etmek kaçınılmazdır. İşte bütün bunlar gerçekleşecek olursa “(bilsin ki) O, Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani böylelerinin üzerine emirlerini yerine getirmelerine uygun olarak Allah, mağfiret ve rahmetinden bol bol yağdıracaktır.
وَكَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلْـَٔايَٰتِ وَلِتَسْتَبِينَ سَبِيلُ ٱلْمُجْرِمِينَ ٥٥
55. “Günahkârların” Allah’ın azap ve gazabına ulaştıran “yolu belli olsun diye âyetleri işte böyle açıklıyoruz.” Âyetleri böylelikle açıklıyor ve beyan ediyoruz, hidâyet ile sapıklık, doğruluk ile eğrilik yollarını birbirinden ayırt ediyoruz. Tâ ki böylece hidâyet bulacak olanlar doğru yolu bulsunlar ve izlenmesi gereken hak da açık seçik ortaya çıksın.
Ayrıca günahkârların yolu açık seçik ortaya çıkacak olursa, o yoldan sakınmak ve uzak durmak mümkün olacaktır. Onların yolları şüpheli kalır ve net bir şekilde ortaya çıkmayacak olursa durum böyle olmaz. Onların yolları da açıkça ortaya çıkmadan bu üstün maksat gerçekleşemez.
قُلْ إِنِّى نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ ٱلَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ قُل لَّآ أَتَّبِعُ أَهْوَآءَكُمْ قَدْ ضَلَلْتُ إِذًا وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلْمُهْتَدِينَ ٥٦
56. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Allah ile birlikte başka ilahlara da dua edip yalvaran müşriklere “de ki: Sizin Allah’tan başka yalvarıp durduklarınıza” hiçbir fayda ve zarar veremeyen, öldürmek, hayat vermek, öldükten sonra diriltmek güç ve imkânına sahip bulunmayan putlara ve diğer ortak koştuğunu şeylere “ibadet etmem bana yasaklandı.” Çünkü onlara ibadet batıldır. Bu hususta sizin bir deliliniz, delili andıran bir gerekçeniz dahi yoktur. Bütün yaptığınız heva ve hevesinize tâbi olmaktan başka bir şey değildir. Heva ve heveslere uymak ise sapıklığın en büyüğüdür. Bu yüzden Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam. O taktirde” yani hevalarınıza uyacak olursam “sapmış olurum da” hiçbir şekilde “hidâyete erenlerden olmam.”
قُلْ إِنِّى عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّى وَكَذَّبْتُم بِهِۦ مَا عِندِى مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِۦٓ إِنِ ٱلْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ يَقُصُّ ٱلْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ ٱلْفَٰصِلِينَ ٥٧
57. Benim izlemekte olduğum Allah’ın tevhidi, amelin O’na ihlas ile yapılmasına gelince; işte hakkında her türlü kat’i delil ve belgenin ortaya konulduğu gerçek odur. “Şüphesiz ben Rabbimden gelmiş apaçık bir delil” doğruluğuna dair apaçık ve kesin bir bilgi, onun dışında kalan her şeyin de batıl olduğuna dair kat’i bir belge “üzerindeyim.” Bu ise herhangi bir tereddüdü kabil olmayan, Allah Rasûlü tarafından yapılmış kati bir şahitliktir ki kayıtsız ve şartsız tüm insanlar içinde şahitlerin en adil ve doğrusu odur. Mü’minler de bu şahitliği tasdik etmişler ve Allah’ın bu hususta kendilerine lütuf ve ihsanı çerçevesinde bu şahitliğin doğruluğunu açıkça görmüş bulunmaktadırlar. Fakat siz, ey müşrikler “onu yalanladınız.” Oysa siz bunu yapmak hakkına sahip değilsiniz, size tasdik etmekten başka bir şey yakışmaz. Eğer yalanlamaya devam edecek olursanız şunu bilin ki kaçınılmaz olarak azap gelip sizi bulacaktır ve bu azap Allah’ın katındadır. Onu -dilediği takdirde ve dilediği şekilde- üzerinize indirecek olan O’dur.
Siz o azabın çabucak gelmesini isteseniz bile bu konuda benim elimden hiçbir şey gelmez. Çünkü “hüküm ancak Allah’ındır.” Şer’î hükümleri koyan, emir ve yasaklar buyuran O olduğu gibi, amellerinizin karşılığını hükme bağlayacak olan, hikmetinin gereğine göre mükâfaatlandırıp cezalandırandıracak olan da O’dur. O’nun hükmüne itiraz etmek, kayıtsız ve şartsız olarak geçersizdir. Çünkü O, izlenmesi gereken yolu açıkça ortaya koymuştur. Kullarına hakkı anlatmıştır. Onların da ileri sürebilecekleri bir mazeretleri kalmamıştır. O’na karşı getirebilecekleri bir delilleri de yoktur. Tâ ki helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olsun; hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalsın.
“O doğruyu haber verir ve O” dünyada da âhirette de kulları arasında hüküm verip “(hakkı batıldan) ayırt edenlerin en hayırlısıdır” Onların arasında O hüküm verecektir. Aleyhine hüküm verilen ve haksızlığı belirtilen kimseler tarafından dahi O, verdiği hükümden dolayı övülecektir.