بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبْدِهِ ٱلْكِتَٰبَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُۥ عِوَجَا ١
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Hamd”, Allah’a, hepsi de kemal derecede olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî, gizli ve açık nimetleri ile övgülerde bulunmaktır. Mutlak olarak O’nun en üstün nimeti de yüce Kitab’ını kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirmesidir. Yüce Allah da bu sebeple kendi zatını övmektedir. Bu, kulların da kendilerine peygamberler gönderdiği ve bu peygamberlere kitap indirdiği için O’nu övmeleri gerektiği anlamını içermektedir. Daha sonra Yüce Allah, bu Kitab’ı bütün yönleriyle mükemmel bir kitap olduğunu ihtiva eden iki sıfat ile nitelendirmektedir. Bu iki sıfatan biri, onda hiçbir eğriliğin bulunmamasıdır, diğeri ise bu Kitab’ın hem dosdoğru, hem de doğrultucu olmasıdır. Onda hiçbir eğriliğin olmaması, verdiği haberlerde yalan, emir ve yasaklarda da zulüm ve abes bir şey olmamasını ifade eder. Dosdoğru olması ise sadece en üstün haber ve emirleri vermiş olmasını ifade eder ki verdiği bu üstün haberler de kalpleri marifetle, imanla ve akılla doldurur. Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair haberler, önceden geçmiş ve sonradan meydana gelecek gayba dair haberler bunlar arasındadır. Yine bu Kitab’ın emir ve yasakları, nefisleri arındırır, tertemiz eder, geliştirir ve kemale erdirir. Çünkü bu emirler, kemal derecesinde adaleti, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı ihlası ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi içerir. Sözü geçen bu nitelikleri taşıyan bir kitabı indirdiği için Allah’ın kendi zatını övmesi ve onunla kullarına karşı övünmesi elbette ki bu kitaba yakışan bir durumdur.
üce Allah’ın: “kendi katından şiddetli bir azaba karşı uyarmak...” buyruğu şu demektir: Allah bu Kur’an’ı, onunla kendi nezdinde bulunan ilâhi cezaya karşı kulları uyarmak için indirmiştir. Bu azabı “kendi katından” diyerek nitelemesi, bu azabın emrine muhalefet edenlere karşı O’nun bir takdiri ve hükmü olduğundandır. Bu da hem dünyevî cezayı, hem de âhiretteki cezayı kapsar. Yüce Allah’ın kullarını korkutup, kendilerine zarar verecek, kendilerini helak edecek şeylere karşı uyarması da O’nun nimetlerindendir. Nitekim Yüce Allah, bu Kur’an-ı Kerim’de cehennemin niteliklerini söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: “İşte bununla Allah kullarını korkutuyor. Ey benim kullarım, benden korkun!” (ez-Zumer, 39/16) Yüce Allah’ın emrine muhalefet edenlere karşı ağır cezalar koyup bunları kendilerine açıklamış olması ve bu cezalara ulaştıran sebepleri beyan etmesi, kullarına rahmetinin bir tecellisidir.
“Salih ameller işleyen mü’minlere de içinde ebediyen kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” Allah, kuluna bu Kitab’ı kendisine, peygamberlerine ve kitaplarına iman eden, bu imanları kemale erip salih amel işlemelerini sağlayan mü’minleri müjdelemek için indirmiştir. Bu salih ameller ise ihlâs ve peygambere uyma özelliklerini bir arada taşıyan her türlü farz ve müstehab amellerdir. “Güzel bir mükâfat” ise Yüce Allah’ın, iman ve salih amele vereceğini belirttiği mükâfattır. Bu mükâfatın en üstün ve değerli olanı ise Allah’ın rızasına nail olmak ve içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir. Buradaki mükâfatın “güzel” olmakla nitelendirilmesi, bu mükâfatta tadını bozacak, hevesini kursakta bırakacak herhangi bir olumsuzluğun bulunmadığına işarettir. Çünkü bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa o mükâfat tam anlamıyla güzel olmaz. Bununla birlikte “içinde ebediyen” kalacaklardır. Bu güzel mükâfat, onlardan ayrılmayacak, onlar da ondan ayrı kalmayacaklardır. Aksine her an içinde bulundukları nimetler artıp duracaktır. Müjde vermek, müjdelenen şeyin verilmesini gerektiren amellerin söz konusu edilmesini de gerektirir. O yüzden bu Kur’an, nefislerin hoşuna giden ve ruhları neşelendiren o nimetlere ulaştıran salih amellerin bütününü kapsar.
وَيُنذِرَ ٱلَّذِينَ قَالُوا۟ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدًا ٤ مَّا لَهُم بِهِۦ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِـَٔابَآئِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَٰهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا ٥
4-5. “Bir de” bu Kitab’ı yahudi, hristiyan ve müşriklerden “Allah çocuk edindi” diyerek böyle çirkin bir iddiada bulunan kimseleri “uyarmak için” indirmiştir. Onlar, bu sözlerini ne herhangi bir ilme ne de kesin bir kanaate dayanarak söylemiyorlar. Bu konuda ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bir bildiği yoktur. Aksine onlar, ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uymaktadırlar. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” Bu söz, oldukça çirkin ve cezası oldukça ağır bir sözdür. Yüce Allah’ın kemaline aykırı, rububiyet ve uluhiyet sıfatlarında başkalarının da O’na ortak olması anlamına gelen ve O’na iftiradan başka bir şey olmayan böylesi bir çocuk edinme iddiasından daha büyük ve çirkin bir şey olabilir mi? “Allah’a iftira edip yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!” (el-En’âm, 6/144, el-A’râf, 7/37) Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Onlar sadece yalan söylüyorlar.” buyurmaktadır. Yani söyledikleri katıksız bir yalandır, en ufak bir doğruluk payı yoktur. Yüce Allah’ın, bu iddialarını aşama aşama çürütüp bir iddiadan, ondan da çürük olan diğer bir iddiaya nasıl geçtiği üzerinde dikkatle düşünelim. Şöyle ki önce: “Buna dair ne onların ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur” buyurdu. Bilgisizce Allah hakkında söz söylemenin haram, asılsız ve tutarsız olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra onların söyledikleri bu sözün son derece çirkin olduğunu haber vererek: “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak da onun çirkinlik derecesini belirtmekte ve onun doğruya büsbütün aykırı olan bir yalan olduğunu ifade etmektedir.
فَلَعَلَّكَ بَٰخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا۟ بِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَسَفًا ٦
6. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanların hidâyet bulmasını çokça arzuladığından ve bu uğurda pek büyük gayret harcadığından dolayı dine girenlerin hidâyet bulması dolayısıyla sevinir, buna karşılık yalanlayan ve sapıklığa düşenler için de şefkati ve merhameti dolayısıyla üzülürdü. İşte Yüce Allah, burada Kur’an’a iman etmeyen bu gibi kimselere üzülmemesini buyurmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de şöyle buyurmaktadır: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!” (eş-Şuarâ, 26/3) “O halde onlar için üzülüp kendini bitirme!” (Fâtır, 35/8) Burada da: “neredeyse arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin” buyurmaktadır. Yani onlar için duyduğun keder ve üzüntüden dolayı neredeyse kendini yiyip bitireceksin. Böyle yapma! Çünkü Allah, senin ecrini vermeyi üstlenmiştir. Onlara gelince eğer Allah, onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara hidâyet verirdi. Fakat cehennemden başka bir yere yaraşmadıklarını bildiğinden onlara yardımını ihsan etmemiş, böylece onlar da hidâyet bulamamışlardır. O halde kendini onlar için gam ve üzüntü ile doldurup meşgul etmenin sana bir faydası yoktur. Bu âyette ve benzerlerinde bir ibret ve ders vardır. Şöyle ki insanları Allah’a davet etmekle görevli olan kimsenin yerine getirmekle yükümlü olduğu iş, tebliğ etmek, hidâyete ulaştıran yolu ortaya koymak, diğer taraftan elinden gelen bütün imkânlarla sapıklığın ve azgınlığın yollarını tıkamaktır. Bununla birlikte bu hususta Yüce Allah’a tevekkül etmelidir. Eğer bu şartlar altında insanlar hidâyet bulacak olurlarsa ne âla! Zira amaç budur. Aksi takdirde davet yapmakla yükümlü olan kişi üzülmemelidir. Çünkü bu, nefsi zayıf düşürür, gücünü kırar, üstelik bunun bir faydası da yoktur. Aksine davetçi yerine getirmekle yükümlü olduğu ve yöneldiği işini yapmaya devam etmelidir. Çünkü bunun dışında kalan şeyler, onun kudretinin sınırları dışındadır. Yüce Allah, bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Şüphesiz sen sevdiklerini hidâyete erdiremezsin” (el-Kasas, 28/56) diyorsa, Mûsâ aleyhisselam da: “Rabbim, şüphesiz ki ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum.” (el-Maide, 5/25) diyorsa artık başkalarının durumunu var sen hesap et! Yüce Allah bir başka yerde de: “Artık sen öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin” (el-Ğâşiye, 88/21-22) buyurmaktadır.
إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى ٱلْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا ٧
7. Yüce Allah, yeryüzünde bulunan her türlü lezzetli yiyecek ve içecekleri, hoş giyecekleri, ağaçları, ırmakları, ekinleri, meyveleri, göz alıcı manzaraları, zarif bahçeleri, neşelendirici sesleri, güzel manzaraları, altını, gümüşü, atı, deveyi vb. her şeyi bir deneme ve sınama aracı olmak üzere bu dünya yurdu için bir süs olarak yaratmış olduğunu haber vermektedir. “hangisi daha güzel” daha ihlâslı ve daha doğru “amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için...”
وَإِنَّا لَجَٰعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا ٨
8. Bununla birlikte Allah, bütün bu sözü edilenleri fani, yok olup gidici ve zeval bulup nihâyete eren varlıklar kılmıştır. Sonunda yeryüzü bitkisiz, bütün lezzet verici şeyleri yok olmuş, dümdüz bir arazi haline gelecek, ırmakları kuruyup bitmiş, üzerindeki eserler yok olup gitmiş, nimetleri zeval bulmuş olacaktır. İşte dünyanın gerçek yüzü budur. Yüce Allah, bu gerçeği gözümüzle görüyormuşuz gibi açıkça bize göstermiş ve ona aldanmaktan bizi sakındırmış, nimetleri sürekli olan ve orada bulunanların mutlu olacağı ebedî bir yurda rağbet etmemizi istemiştir. Bütün bunlar, Allah’ın bize olan rahmetindendir. Dünyanın iç yüzüne bakmaksızın sadece dış görünüşüne bakanlar, onun süs ve gösterişine kanıp aldanırlar. Böylece onlar, dünyaya hayvanlar gibi bağlanır, otlaklarda gezinen dört ayaklılar gibi ondan yararlanmaya çalışırlar. Rablerinin hakkı nedir diye bakmazlar, onu tanımaya en ufak bir gayret harcamazlar. Aksine onların bütün gayretleri, her türlü arzularını ne şekilde gerçekleşirse ve nasıl denk gelirse öylece gerçekleştirmeye yöneliktir. O nedenle bunlardan herhangi birisine ölüm gelip çattığı zaman işlemiş olduğu günahlar ve kusurlardan dolayı değil de kendisi yok olduğu ve lezzetleri elinden kaçıp gittiği için üzülür. Dünyanın iç yüzüne bakıp hem dünyanın hem kendisinin yaratılışından maksadın ne olduğunu bilene gelince böyle bir kimse, yaratılış gayesini gerçekleştirmek hususunda dünyadan kendisine yardımcı olacak kadarını alır ve şerefli ömründe fırsatları değerlendirmeye gayret eder. Dünyayı kalınıp eğlenilecek bir yer değil gelip geçilecek bir mekan kabul eder. Dünyayı bir yolculuk olarak değerlendirir, ebedî kalınacak bir yer olarak değil. Bu kimse, bütün gayretini Rabbini tanımaya, emirlerini yerine getirmeye ve amellerini güzelleştirmeye harcar. İşte böyle bir kimse, Allah nezdinde en güzel bir mevkidedir. Böyle bir kimse, Allah’ın, bütün lütuf ve nimetlerini ihsan etmesine, onu sevinç ve ikramlara gark etmesine layıktır. İşte aldanış içerisinde olan kişi, dünyanın dış görünüşüne bakarken; böyle bir kişi dünyanın gerçek yüzüne bakar; diğeri dünyası için çalışır dururken o, âhireti için amel eder. Bu iki kesim arasında elbette ki fark vardır ve bu iki grup arasındaki fark gerçekten çok büyüktür!
أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَٰبَ ٱلْكَهْفِ وَٱلرَّقِيمِ كَانُوا۟ مِنْ ءَايَٰتِنَا عَجَبًا ٩
9. “Sen, Kehf ve Rakîm ashabını âyetlerimizin hayret edileceklerinden mi sandın?” Bu, hem olumsuzluk hem de yasaklama anlamında bir sorudur. Yani sen, Kehf ashabı kıssasını, onların başlarından geçenleri, Yüce Allah’ın âyetleri (mucizeleri ve ibretli işleri) arasında şaşılacak ve hikmeti çerçevesinde görülmedik, eşi ve benzeri olmayan bir şey sanma! Aksine Yüce Allah’ın, Kehf ashabındaki ayetleri türünden hatta ondan da büyük olan hayret edilecek pek çok ayetleri vardır. Allah, kullarına hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde, hakkı batıldan ve hidâyeti sapıklıktan açıkça ayırt edecekleri türlü âyetler gösterip durur. Bu olumsuzlamadan kasıt, Kehf ashabının kıssasının hayret edilecek işlerden olmadığının ifade edilmesi değildir. Aksine bu kıssa, elbette ki Allah’ın hayret edilecek ve şaşılacak âyetlerindendir. Bu olumsuzlamadan esas maksat, bunun türünden daha pek çok âyet olduğunu ifade etmektir. O nedenle yalnızca bunu hayret edilecek ve garip karşılanacak bir âyet olarak görmek, ilim ve akıl açısından bir eksikliktir. Aksine mü’minin görevi, Yüce Allah’ın haklarında düşünmeye çağırmış olduğu bütün âyetleri üzerinde tefekkür etmektir. Çünkü bu âyetler, imanın anahtarı, ilme ve kesin bilgiye ulaşmanın yoludur. Bu kişilerin dağda bulunan mağara demek olan “Kehf” ile isim ve kıssalarının yazıldığı kitabe/yazıt anlamındaki “Rakîm”e izafe edilerek “Kehf ve Rakîm ashabı” diye anılmaları çok uzun bir süre orada kalmalarından dolayıdır.
إِذْ أَوَى ٱلْفِتْيَةُ إِلَى ٱلْكَهْفِ فَقَالُوا۟ رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا ١٠
10. Daha sonra Yüce Allah, onların ilerde genişçe açıklayacağı kıssalarını önce özetle zikrederek şöyle buyurmaktadır: “Hani o gençler” kavimlerinin kendilerini dinlerinden dönmek için işkenceye maruz bırakmalarından korunup kendilerini himaye etmek istemişler ve “bir mağaraya sığınmış ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz, bize tarafından” kendisiyle bize sebat vereceğin, bizi kötülükten koruyacağın ve hayra muvaffak kılacağın “bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” Doğruya ulaştıran her yolu bize kolaylaştır, din ve dünya işimizi ıslah eyle! Böylelikle onlar hem fitneden kaçıp kurtulmak kastı ile saklanabilecekleri bir yere doğru koşup gitmiş hem de Yüce Allah’tan işlerini kolaylaştırmayı niyaz etmişlerdir. Ayrıca ne kendilerine ne de diğer yaratıklara bel bağlamamışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onların dualarını kabul buyurmuş ve onlara akıllarına bile gelmeyen bir imkân nasip etmişti.
فَضَرَبْنَا عَلَىٰٓ ءَاذَانِهِمْ فِى ٱلْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا ١١
11. “Bunun üzerine biz de mağarada kulaklarına perde çekip yıllarca” üç yüz dokuz yıl “(onları uyuttuk).” Sözü edilen bu uyku sayesinde kalpleri ıztırap ve korkuya karşı korunduğu gibi kendileri de kavimlerinden de korunmuş oldular. Ayrıca bununla apaçık bir mucize de gerçekleşmiş oldu.
ثُمَّ بَعَثْنَٰهُمْ لِنَعْلَمَ أَىُّ ٱلْحِزْبَيْنِ أَحْصَىٰ لِمَا لَبِثُوٓا۟ أَمَدًا ١٢
12. “Sonra da iki zümreden hangisinin, (mağarada) kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini” yani onların kaldıkları süreyi daha iyi tespit ettiğini “ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.” Nitekim Yüce Allah ilerde şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandırdık.” (el-Kehf, 18/19) Onların kaldıkları sürenin bilinmesi ve hesabın iyice tesbit edilmesi ile Allah’ın kudretinin kemali, O’nun hikmeti ve rahmeti de bilinmiş oldu. Eğer uykuları devam edip gitseydi onların kıssaları ile ilgili bu hususların hiç birisi bilinmeyecekti.
نَّحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِٱلْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ ءَامَنُوا۟ بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَٰهُمْ هُدًى ١٣
13. “Biz sana onların haberini gerçek şekliyle anlatıyoruz.” Bu buyruk ile onların kıssalarına dair tafsilata geçilmiş olmaktadır. Yüce Allah, bu kıssayı Peygamberine gerçek şekliyle ve doğrulukla anlatmaktadır ki onda hiçbir yönden en ufak bir şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. “Gerçekten onlar, birkaç (yiğit) gençti. Rablerine iman etmişlerdi, biz de hidâyetlerini artırmıştık.” Buradaki “فِتۡيَةٌ” kelimesi azlık belirten çoğul kalıptadır ve onların on kişiden az olduklarına delildir. Onlar, kavimlerinden ayrılarak Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnız O’na iman etmişlerdi. Yüce Allah da onların imanlarını mükâfatlandırarak hidâyetlerini artırmıştı. Yani onlar, iman yoluna girip hidâyet bulduklarından ötürü Allah da faydalı ilim ve salih amel anlamındaki hidâyetlerini artırmıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah hidâyete erenlerin hidâyetini artırır.” (Meryem, 19/76)
وَرَبَطْنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا۟ فَقَالُوا۟ رَبُّنَا رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَا۟ مِن دُونِهِۦٓ إِلَٰهًا لَّقَدْ قُلْنَآ إِذًا شَطَطًا ١٤
14. “Biz kalplerine metanet verdik de” Yani onlara sabır ve sebat verdik, oldukça tedirgin edici bu halde kalplerinde huzur ve sükûn var ettik. Yüce Allah’ın onları iman ve hidâyete, sabır, sebat, huzur ve sükûna muvaffak kılması, onlara olan lütuf ve ihsanının bir parçasıdır. “böylece onlar da (krallarının karşısına) dikilip şöyle dediler: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir.” Yani bizi yaratan, bizi rızıklandıran, işlerimizi çekip çeviren, bizi besleyip büyüten ancak gökleri ve yeri yaratan, bütün bu muazzam varlıkları tek başına yaratandır. Hiçbir şey yaratamayan, rızık veremeyen, hiçbir fayda ve zarara güç yetiremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, öldükten sonra diriltemeyen bu putlar, bu heykeller değildir. Böylece onlar, rubûbiyet tevhidini, ulûhiyet tevhidine delil gösterdiler ve şöyle dediler: “Biz, O’ndan başka hiçbir ilâha” yani yaratılmışlardan hiçbirine “yalvarmayız. (Eğer böyle bir şey yaparsak) o takdirde” yani yegane Rab ve kendisinden başkasına ibadetin caiz olmadığı yegâne ilâhın O olduğunu bildikten sonra O’nunla birlikte başka ilâhlara yalvaracak olursak “batıl bir söz söylemiş oluruz.” Haktan alabildiğine uzaklaşmış ve doğrudan oldukça uzak bir yola sapmış oluruz. Onlar, böylelikle hem rubûbiyet tevhidini, hem ulûhiyet tevhidini ikrar etmiş, buna bağlı kaldıklarını, O’nun hak, geri kalanların ise batıl olduğunu açıklamış oldular. Bu da onların Rablerini kemal derecesinde tanımış olduklarına, Yüce Allah’ın da onların hidâyetlerini oldukça artırdığına delildir.
هَٰٓؤُلَآءِ قَوْمُنَا ٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَٰنٍۭ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا ١٥
15. Bu gençler, Yüce Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu iman, hidâyet ve takvayı söz konusu ettikten sonra bu sefer kavimlerinin Allah’tan başka ilahlara tapınmalarını söz konusu ederek bundan dolayı kavimlerine duydukları kızgınlıklarını dile getirdiler ve onların aslında yaptıkları bu işin doğruluğundan emin olmadıklarını, aksine bilgisizliğin ve sapıklığın en ileri derecesinde olduklarını belirterek şöyle dediler: “(Madem öyle) onlar(ın ilahlığına) dair apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi!” İzlemekte oldukları bu batıla dair bir delil ve bir belge getirselerdi. Fakat buna güçleri yetmez. Çünkü onların bu yaptıkları Allah’a bir iftiradır, O’nun hakkında uydurdukları bir yalandır. Bu ise zulmün en büyüğüdür. O’ndan dolayı Yüce Allah: “O halde yalan uydurup da Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” buyurmaktadır.
وَإِذِ ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ فَأْوُۥٓا۟ إِلَى ٱلْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحْمَتِهِۦ وَيُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقًا ١٦
16. Yani onlar, birbirlerine şöyle demişlerdi: Siz, madem ki bedenlerinizle ve dinlerinizle kavminizden ayrıldınız; o halde geriye yalnızca onların yapabilecekleri kötülükten kurtuluşu ve bunu sağlayacak yolları aramak kalmaktadır. Çünkü onlar, kavimleri ile savaşamazlardı. Kavimlerinin dinini kabul etmedikleri için de kavimleri arasında kalmaya devam edemezlerdi. “O halde mağaraya sığının” Oraya girin ve orada saklanın “ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde size faydalı olacak şeyleri kolaylaştırsın.” Daha önceki buyruklarda ise Yüce Allah, onların kendisine: “Rabbimiz bize tarafından bir rahmet ver ve işimizde doğruya ulaşmayı bize kolaylaştır!” sözleri ile dua ettiklerini haber vermişti. Böylelikle hem kendilerinin herhangi bir güç ve imkâna sahip olmadıklarını ifade etmiş hem işlerini düzeltmek için Allah’a sığınıp dua etmiş hem de Yüce Allah’ın bunu gerçekleştireceğine olan güvenlerini dile getirmiş oluyorlardı. Şüphesiz Yüce Allah da onlara rahmetini yaydığı gibi işlerinde de onlara faydalı olan şeyleri hazırlamıştı. Hem dinlerini ve hem bedenlerini korumuş, hem de onları diğer kullarına gösterdiği âyetlerden birisi kılmıştı. O’nun kendilerine olan rahmetinin bir tecellisi olarak da onlardan yaygın bir şekilde övgü ile söz edilmesini sağlamış, onların önünde her türlü yolu kolaylaştırmıştı. Hatta içinde uykuya daldıkları yer bile mümkün olan en ileri derecede korunan bir yerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَتَرَى ٱلشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَٰوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَهُمْ فِى فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَٰلِكَ مِنْ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ مَن يَهْدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُۥ وَلِيًّا مُّرْشِدًا ١٧
17. Yani Yüce Allah, onları güneşten koruyordu. Onlara öyle bir mağara nasip etmişti ki güneş, doğduğunda mağaranın sağ tarafına yönelir, battığında da mağaranın sol tarafına yönelirdi. Böylelikle güneşin sıcaklığı onlara ulaşmaz ve bundan dolayı da bedenleri bozulmazdı. “Onlar da mağaranın genişçe bir yerindedirler.” Bu ise hava ve hafif rüzgârlar kendilerine ulaşsın, dar yerde ve boğuk hava içinde, özellikle de uzun süre kalmakla herhangi bir sıkıntı görmesinler diyedir. Bu da hiç şüphesiz Yüce Allah’ın kudretine ve rahmetine delil olan “âyetlerindendir.” Allah’ın onların dualarını kabul ettiğini, onları bu gibi hususlarda dahi hidâyete ilettiğini göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Allah kimi hidâyete erdirirse işte doğru yolu bulan odur.” Yani Allah iletmedikçe hidâyete yol bulmanın imkânı yoktur. Dünya ve âhiretin iyiliklerine ileten ve bunları gösteren yalnızca O’dur. “Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” Onun iyiliğine olan hususlara iletmek üzere işlerini çekip çeviren, bunları üstlenen, hayra ve felâha onu yönelten hiçbir kimse bulamazsın. Çünkü Yüce Allah, onun hakkında dalalet hükmünü vermiştir. Hiç kimse O’nun hükmünü geri çeviremez.
وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ ٱلْيَمِينِ وَذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَكَلْبُهُم بَٰسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِٱلْوَصِيدِ لَوِ ٱطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا ١٨
18. “Uyudukları halde sen onları uyanık sanırdın.” Ey onlara bakan kişi, sen onları uyanıkmış gibi sansan da gerçekte onlar uykudadırlar. Müfessirler derler ki: Buna sebep, gözlerinin bozulmasın diye açık bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle onlara bakan kişi uykuda oldukları halde onları uyanık sanırdı. “Biz onları sağa sola çeviriyorduk.” Bu da Allah'ın onların bedenlerini korumasına dahildir. Çünkü kendisine bitişik olan cisimleri yiyip çürütmesi, toprağın tabiatındandır. O nedenle Yüce Allah’ın takdiri, yer vücutlarını bozmayacak şekilde onları sağ ve sol yanlarına çevirmesi şeklinde tecelli etti. Yüce Allah, onları sağ ve sollarına çevirtmeksizin dahi yere karşı korumaya kadirdir. Ancak O, hikmeti sonsuz olandır. Kainattaki kanununun cereyan etmesini ve sebepleri sonuçlara bağlamayı murad etmiştir. “Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış duruyordu.” Yani ashab-ı kehf ile bulunan köpek de onları koruduğu esnada onlar gibi uykuya dalmıştı. O, mağaranın kapısında yahut orta düzlüğünde bir yerde ön ayaklarını uzatıp uyumuştu. Yüce Allah, onları bu şekilde yerin zarar vermesinden korumuştu. İnsanlara karşı onları korumasına gelince Allah, onlara vermiş olduğu korkunç manzara ile onları korumuş olduğunu haber vermektedir. Bir kimse, onları görecek olsaydı kalbi hiç şüphesiz korku ile dolar ve gerisin geri kaçarak onlardan uzaklaşırdı. İşte bu kadar uzun süre şehire oldukça yakın olmalarına rağmen kimse onları bulmaksızın bu şekilde kalmalarını sağlayan da bu olmuştur. Şehire yakınlıklarının delili ise uyandıkları vakit aralarından birisini şehirden kendilerine yiyecek almak üzere göndermiş olmaları ve onu beklemek üzere yerlerinde kalmış olmalarıdır. Bu, onların şehire oldukça yakın olduklarının delilidir.
وَكَذَٰلِكَ بَعَثْنَٰهُمْ لِيَتَسَآءَلُوا۟ بَيْنَهُمْ قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا۟ لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا۟ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَٱبْعَثُوٓا۟ أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِۦٓ إِلَى ٱلْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَآ أَزْكَىٰ طَعَامًا فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا ١٩
19. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Biz, işte böylece kendi aralarında birbirlerine sorsunlar, yani gerçekte ne kadar bir süre kaldıklarını araştırsınlar diye uzunca süren uykularından sonra onları uyandırdık. “İçlerinden biri: Ne kadar kaldınız? dedi. Bir gün veya daha az kaldık, dediler.” Bu, bu sözü söyleyenin zannına binaen böyledir. Sanki onlar, kaldıkları uzun süre konusunda şüpheye düşmüşler gibidir. Bu yüzden de: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir” diyerek bu konudaki bilgiyi, bilgisi özeliyle geneliyle her şeyi kuşatmış bulunan Allah’a havale ettiler. Bundan sonra Yüce Allah, onları uykuda kaldıkları süreden haberdar etmiş olabilir. Çünkü Yüce Allah, onları kendi aralarında soruştursunlar diye uyandırmış ve onların birbirlerine soru sorduklarını, bu konuda bilgilerine göre konuştuklarını ve sonunda bu hususta şüpheye düştüklerini haber vermiştir. Bunun kesin haberini Yüce Allah’ın onlara bildirmiş olması kaçınılmaz görünmektedir. Biz, bunu Allah’ın onları uykularından uyandırmasındaki hikmetten ve bunu boş yere yapmadığından çıkartıyoruz. Ayrıca Allah, öğrenilmesi istenen hususlarda hakikati bilmeyi isteyen ve bu uğurda bütün imkânlarını ortaya koyan kimseye rahmetinin bir tecellisi olarak o hususu açıklar. Yine Yüce Allah’ın ilerde zikredeceği: “Böylece bulunmalarını sağladık ki Allah’ın (diriliş) vaadinin hak olduğunu ve kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler” (el-Kehf, 18/21) buyruğunu da buna delil olarak görmekteyiz. Zira eğer durumlarına dair bilgi söz konusu olmasa idi sözü edilen hususa da delil olarak görülemezlerdi.
aha sonra kendi aralarındaki bu soru cevap faslından ve Yüce Allah’ın haber verdiği diğer işlerden sonra aralarından birisini beraberlerinde bulunan gümüş paralarla çıkıp kaçtıkları şehirden kendilerine yiyecek bir şeyler almak üzere gönderdiler. Ona en hoş, en lezzetli ve en temiz yemeği seçmesini söylediler. Ayrıca gidişi, alış-verişi ve geri dönüşü esnasında dikkatlice hareket etmesini, arkadaşlarının durumunu gizleyip kimseye onları farkettirmemesini söylediler. Başkalarının kendilerinden haberdar olup bilmesinin de sakıncasını söz konusu ederek şu iki husustan birisi olacağını şöylece dile getirdiler:
إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُوا۟ عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِى مِلَّتِهِمْ وَلَن تُفْلِحُوٓا۟ إِذًا أَبَدًا ٢٠
20. “Çünkü onlar, sizi bir ele geçirirlerse ya sizi taşa tutarlar yahut da kendi dinlerine döndürürler.” Kavimleri, kendilerini fark edecek olsa ya onları taşa tutar ve dinlerine olan aşırı kin ve öfkelerinden dolayı korkunç bir şekilde onları öldürürlerdi. Yahut da dinlerinden döndürmek için onlara işkence edip kendi dinlerine çevirmeye çalışırlardı. Bu durumda ise ebediyen iflâh olamazlar, aksine dinlerini de dünyalarını da âhiretlerini de kaybederlerdi. Bu son iki âyet-i kerime bazı faydalı hususlara delildir:
1. İlme ve ilmî tartışmalara teşvik. Çünkü Yüce Allah, onları bunun için uyandırmıştı.
2. İlmi hususta herhangi bir şüpheye düşen kimsenin, bu işi daha iyi bilene havale ederek bildiğinin sınırında durması edebine riâyet etmek gerektiği.
3. Alış-verişte vekâletin ve bu hususta ortaklığın sahih olduğu.
4. Eğer Allah’ın yasak kılmış olduğu israf sınırına varmayacak olursa hoş, temiz ve lezzetli şeyleri yemenin caiz olduğu. Çünkü: “baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size azık getirsin” buyurmaktadır. Özellikle de kişinin bünyesine ancak bu tür yiyecekler uygun düşüyorsa bu, böyledir. Muhtemeldir ki bu gençlerin hükümdar çocukları olduğunu söyleyen müfessirlerin birçoğu da buna dayanmışlardır. Çünkü onlar içlerinden gönderdikleri kişiye, ileri gelen zenginlerin yemeyi âdet edindiği şekilde en temiz ve iyi yiyeceklerden almasını söylemişlerdi.
5. Dinde fitneye düşürecek yer ve hususlardan uzak kalmak, gerekli ihtiyat ve tedbirleri almak, saklanmak, bu hususta kişinin gerek kendisi, gerekse de din kardeşleri hakkında gizliliğe riâyet etmesi teşvik edilmektedir.
6. Bu delikanlıların dine aşırı bağlılıkları ve dinleri uğrunda her türlü fitneden kaçıp Allah için vatanlarını terk edişleri vurgulanmaktadır.
7. Şerrin, ihtiva ettiği ve ona karşı nefret uyandırıp onu terk etmeye itecek türden zarar ve kötülüklerinin söz edilmesi gerekir. Bu, geçmişteki mü’minlerin de sonraki mü’minlerin de izlediği bir yoldur. Nitekim ashab-ı kehf de: “O zaman ebediyen iflâh olmazsınız” demişlerdir.
وَكَذَٰلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوٓا۟ أَنَّ وَعْدَ ٱللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَآ إِذْ يَتَنَٰزَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ عَلَيْهِم بُنْيَٰنًا رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ ٱلَّذِينَ غَلَبُوا۟ عَلَىٰٓ أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِم مَّسْجِدًا ٢١
21. Yüce Allah, insanları ashab-ı kehfin durumundan haberdar ettiğini bildirmektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu, uyanmalarından ve içlerinden birisini kendilerine yiyecek almak üzere göndermelerinden, kendisini saklayıp durumlarını gizli tutmasını söylemelerinden sonra olmuştur. Yüce Allah, insanların faydasına, onların da daha çok ecir almalarına sebep olacak bir hususun gerçekleşmesini murad etmişti. Şöyle ki insanlar, Allah’ın diriliş vaadinin hak olduğuna, onda şüphe ve tereddüt bulunmadığına dair Allah’ın âyetlerinden gözle görülür birini onların şahıslarında somut olarak görmüşlerdir. Halbuki daha önceden onların durumunu kendi aralarında tartışıp duruyorlardı. Onlardan kimi, Allah’ın bu vaadini ve amellerin karşılığının görüleceğini kabul ederken kimi de bunu reddediyordu. Şanı Yüce Allah, onların kıssalarını mü’minlerin basiret ve yakînini arttırıcı bir sebep, inkârcılara karşı da bir delil kıldı. Böylelikle onlar da bu hususta ecir almış oldular ve Allah, durumlarını aşikar etti ve onların kadr-u kıymetlerini yükseltti. Öyle ki hallerini bilenler onları yüceltmeye başladılar ve “üzerlerine bir bina yapın”, onların durumlarını ve âkıbetlerini en iyi bilen Allah’tır, dediler. İdareyi elinde bulunduran emir ve yetki sahibi kimseler ise “biz, mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz” Bu mescidde Allah’a ibadet edecek ve orada onların hallerini, başlarından geçenleri hatırlayacağız, dediler. Ancak böyle bir şey, yasak kılınmıştır. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasaklamış ve bunu yapanları yermiştir. Bu olayın burada söz konusu edilmesi, böyle bir işin yerilmediğine delil teşkil etmez. Çünkü ifadeler, ashab-ı kehf’in durumu ve onlardan övgüyle söz edilmesi sadedindedir. O insanlar ise bunda etkilenerek öyle bir hale gelmişlerdir ki “Bunlar üzerinde bir mescid bina edin”, demişlerdir. Oysa daha önce ashab-ı kehf, kavimlerinden yana son derece korkuya kapılmış ve onların kendilerini fark etmesinden çok endişe etmişlerdi. Sonunda ise durum, işte bu hale varmıştı.
u kıssada fitnelerden kurtulmak kastıyla dinini korumak için yurdundan kaçan kimseleri Allah’ın bu fitnelerden esenliğe kavuşturacağına, afiyet bulmak isteyene Allah’ın afiyet vereceğine, Allah’a sığınan kimseyi Allah’ın himayesine alacağına ve onu başkasına hidâyet sebebi kılacağına delil vardır. Yine Allah yolunda ve O’nun rızası için zillete katlanan kimsenin akıbetinin, ummadığı bir yerden çok büyük bir izzete kavuşmak ve güçlenmek olacağına da delildir. “Allah’ın katındakiler, iyiler için daha hayırlıdır.” (Âl-i İmran, 3/198)
سَيَقُولُونَ ثَلَٰثَةٌ رَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًۢا بِٱلْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُل رَّبِّىٓ أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِم مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَآءً ظَٰهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَدًا ٢٢
22. Şanı Yüce Allah, Kitap ehlinin gayba taş atmaları ve bilmedikleri hususlarda yalan söylemeleri sebebiyle ashab-ı kehfin sayıları hususunda ileri derecede bir anlaşmazlık içerisinde olduklarını haber vermektedir. Şöyle ki bu konuda onların üç ayrı görüşü vardır: Kimisi “onlar üç kişidir, dördüncüleri de köpekleridir”, derken kimileri “onlar beş kişidir, altıncıları köpekleridir”, derler. Bu iki kanaatten sonra Yüce Allah, bunun onların gaybı taşlamalarından ibaret olduğunu söz konusu etmektedir ki bu da iki görüşün batıl olduğuna delildir. Aralarından “onlar yedi kişidir, sekizincileri de köpekleridir”, diyenler de vardır. Allah daha iyi bilir ama doğru olan görüş bu olsa gerektir. Çünkü Yüce Allah, ilk iki görüşün batıl olduğunu belirtmekle birlikte bu görüşün batıl olduğuna dair bir ifade zikretmemiştir. İşte bu, bu görüşün doğruluğuna dair bir delildir. Bununla birlikte bu, faydasız bir tartışmadır. Zira onların sayılarını bilmekle insanların dini ya da dünyevi herhangi bir maslahatları tahakkuk etmez. Bundan dolayıdır ki Allah devamla şöyle buyurmaktadır: “De ki: Onların sayısını en iyi Rabbim bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez” Bu pek az kimseler de doğruya isabet ettiren ve isabet ettiklerini de bilen kimselerdir. “O halde onlar hakkında açık (delile dayalı hususlar)” yani ilim ve kat’i kanaate dayalı ve fayda sağlayacak olan şeyler “dışında tartışma!” Çünkü ancak kat’i bilgiye dayalı olan tartışmalarda bir fayda olur. Bilgisizliğe, gayba taş atmaya dayalı yahut da faydasız şeyler hakkındaki tartışmalarda ya karşı taraf inatçı birisidir ya da hiçbir önem taşımayan ve bilinmesi sonucunda dini bir fayda elde edilemeyen hususlarda tartışma yapılmaktadır. Ashab-ı kehf’in sayısı ve buna benzer hususlarda olduğu gibi. Bu hususlardaki çokça münakaşaların, ardı arkası gelmeyen tartışma ve araştırmaların, zaman kaybetmekten ve faydasız yere kalplerdeki sevgiyi zedelemekten başka bir sonucu yoktur. “Onlara” yani ashab-ı kehf’in durumuna “dair” Kitap ehlinden “hiç kimseye de bir şey sorma!” Çünkü onların ashab-ı kehf hakkındaki kanaatlerinin esası, hak adına hiçbir şey ifade etmeyen zan ve “gayba taş atmak”tan ibarettir. Bu buyrukta ya hakkında soru sorulan hususa dair yeterli bilgisi bulunmaması yahut da ne söylediğine aldırmayıp kendisini gelişigüzel konuşmaktan dizginleyecek takvaya sahip olmaması dolayısıyla fetva sorulmaya ehil olmayan kimselere fetva sormanın yasak olduğuna delil vardır. Bu tür kimselere soru sorup fetva istemek yasakladığına göre o kimselerin bizatihi fetva vermelerinin yasak olması öncelikle söz konusudur. Yine bu âyet-i kerime, bir kimseye bazı hususlarda fetva sormanın yasak bazılarında ise yasak olmayacağına delildir. Buna göre ona sadece ehil olduğu hususlarda fetva sorulur. Çünkü Yüce Allah, burada onlara kayıtsız ve şartsız olarak fetva sormayı yasaklamamakta, sadece ashab-ı kehf kıssası ve buna benzer hususlar hakkında onlara fetva/soru sormayı yasaklamaktadır.
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۟ىْءٍ إِنِّى فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا ٢٣
23. Her ne kadar buradaki yasağın özel bir sebebi var ve bu, Allah Rasûlüne yönelik ise de buradaki yasak, diğerleri gibi umumî olup bütün mükellefleri kapsar. Yüce Allah, kulun geleceğe dair hususlar hakkında “Ben yarın mutlaka şunu yapacağım” ifadesini “Allah dilerse (İnşaallah)” ile birlikte söz konusu etmedikçe söylemesini yasaklamaktadır. Çünkü bu, sakıncalı bir husustur. Zira bu, kişinin yapıp yapamayacağını, olup olmayacağını bilemeyeceği, geleceğe dönük ve gayba ait bir sözdür. Ayrıca böyle bir ifadede söz konusu fiili bağımsız olarak kulun kendi meşîetine/dilemesine bağlaması anlamı da çıkar ki bu da sakıncalı ve yasaktır. Zira bütün meşîet ve irade yalnız Allah’ındır: “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (et-Tekvîr, 81/29) Diğer taraftan Yüce Allah’ın meşîeti/dilemesini söz konusu etmek (inşaallah demek), işleri kolaylaştırır, o işlerde bereketin hasıl olmasına ve kulun da Rabbinin yardımına mazhar olmasına vesile olur.
إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ وَٱذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَىٰٓ أَن يَهْدِيَنِ رَبِّى لِأَقْرَبَ مِنْ هَٰذَا رَشَدًا ٢٤
24. Kul, bir beşer olduğundan dolayı “inşaallah” demeyi unutması kaçınılmaz bir şeydir. O bakımdan Yüce Allah, arzulananın gerçekleşmesi ve sakıncalı durumun bertaraf edilmesi için hatırlandığı vakit adının anılmasını ve “inşaallah” denmesini emretmektedir. “Unuttuğun zaman da Rabbini an” buyruğunun umum ifadesinden unutma anında Allah'ın anılması gerektiği de anlaşılmaktadır. Çünkü Allah’ın adını anmak, unutmayı ortadan kaldırır ve kulun yanıldığı şeyi hatırlamasına vesile olur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın adını anmayı unutup gaflete düşen kimseye de Rabbini anması ve gafillerden olmaması emredilir.
ul, hem hakka isabet ettirmek hem de söz ve fiillerinde unutmamak için Yüce Allah’a muhtaç olduğundan dolayı ona: “Umulur ki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana erdirir” demesi emredilmektedir. Bu buyruğuyla Allah, dua etmeyi, O’nun rahmetini ummayı, doğruya ulaştıran en kestirme yola iletmesi hususunda O’na güvenmeyi emretmektedir. Bu hale ulaşan, hidâyeti ve doğruyu bulmak yolunda bütün gayretini ortaya koyan bir kul, bu gayesinde muvaffak kılınmaya ve Rabbi tarafından yardıma mazhar olmaya layık olur.
وَلَبِثُوا۟ فِى كَهْفِهِمْ ثَلَٰثَ مِا۟ئَةٍ سِنِينَ وَٱزْدَادُوا۟ تِسْعًا ٢٥ قُلِ ٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا۟ لَهُۥ غَيْبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِۦ وَأَسْمِعْ مَا لَهُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِىٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِى حُكْمِهِۦٓ أَحَدًا ٢٦
25-26. Allah Teala, Peygamber’e ashab-ı kehf hakkında Kitap ehline bilgileri olmadığı için soru sormayı yasakladıktan sonra ve Allah da gizli açık her şeyi bildiğinden dolayı ona ashab-ı kehf’in mağarada uyudukları süreyi haber vermekte ve buna dair bilginin yalnızca kendi nezdinde olduğunu bildirmektedir. Çünkü bu da göklerdeki ve yerdeki gaybın bir parçasıdır. Bunların gaybını bilmek ise Allah'a mahsustur. O’nun rasulleri vasıtasıyla bildirdiği gaybe dair haberlerde herhangi bir şüphe söz konusu olmaz, bunlar kesin doğrudur ve gerçektir. Kullarını muttali kılmadığı herhangi bir gaybı ise hiçbir yaratılmışın bilmesine imkân yoktur. “O ne iyi görür, ne iyi işitir!” buyruğu, Yüce Allah’ın kemal derecedeki işitme ve görmesinin, işitilecek ve görülecek türden olan her şeyi kuşatmasının gerçekten hayret edilecek bir konumda olduğunu ifade eder ki bu da Yüce Allah’ın bilinme özelliği bulunan her şeyi bilgisiyle kuşattığının haber verilmesinden sonra zikredilmiştir.
aha sonra Allah, genel ve özel gerçek dost ve yardımcının da sadece kendisi olduğunu haber vermektedir. Bütün kainatın işlerini üstlenmiş olan mutlak yönetici O’dur. Mü’min kullarının dostu da O’dur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. En kolay olana doğru yol almalarını kolaylaştırır ve zor olandan da onları uzak tutar. Bundan dolayı Yüce Allah: “Onların O’ndan başka hiçbir dostları yoktur” buyurmaktadır. Yani lütfu ve keremiyle, ashab-ı kehf’in, işlerini üstlenen ve hiçbir yaratılmışa onları terk etmeyen yalnızca O’dur. “O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” Bu, hem kevnî ve kaderî hükmü, hem de şer’î ve dinî hükmü içine alır. Kaza ve kaderiyle, yaratma ve tedbiriyle, bütün mahlukatın yegane hakimi O olduğu gibi, emir ve yasaklarıyla, sevap ve cezası ile de onların gerçek hakimi yalnızca O’dur. Allah, göklerin ve yerin gaybının yalnızca kendisine ait olduğunu, herhangi bir mahlukun -bizzat kendisinin kullarına haber verdiği yolun dışında- bunu bilmeye yol bulmasının imkânsız olduğunu haber verdikten sonra Kur’an, pek çok gaybî hususu kapsadığından dolayı ona yönelmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:
وَٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِهِۦ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلْتَحَدًا ٢٧
27. Tilâvet burada tâbi olmak, demektir. Yani anlamlarını bilmek ve kavramak, verdiği haberleri tasdik etmek, emir ve yasaklarına uymak suretiyle Allah’ın sana vahyettiklerine tabi ol! Çünkü bu Kitap, sözlerinin değiştirilmesi söz konusu olmayan, üstün ve değerli bir kitaptır. Yani bu sözlerin; doğruluklarının, adaletlerinin ve güzelliklerinin ulaşılamayacak derecede olması dolayısıyla değişikliğe uğratılması mümkün değildir. “Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamdır.” (el-En’âm, 6/115) Bu sözlerin kemali, eksiksizliği dolayısıyla bunların değiştirilmeleri, değişikliğe uğratılmaları imkânsızdır. Eğer eksik olsaydı, o takdirde kısmen veya tamamen değişikliğe uğratılmaları söz konusu olurdu. Bu buyruklar ile Kur’an-ı Kerim, O’na yönelmeyi teşvik anlamını da ihtiva ederek ta’zim edilmektedir. “Sen, O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın.” Yani Rabbinden başka himayesine gireceğin bir sığınağın, korumasına gireceğin bir barınağın yoktur. Bütün hususlarda yegane sığınak O olduğuna göre gizli ve açık tüm hallerde yalnız O’nun sevilmesi, O’na yönelinmesi, bütün hallerde O’na muhtaç olunduğunun bilinmesi ve bütün ihtiyaçların yalnızca O’ndan istenmesi gerekir.
وَٱصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِٱلْغَدَوٰةِ وَٱلْعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُۥ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُۥ عَن ذِكْرِنَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ وَكَانَ أَمْرُهُۥ فُرُطًا ٢٨
28. Yüce Allah, Peygamber’i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de bütün emir ve yasaklarda onu izlemesi gerekenlere de şunu emretmektedir: Nefsinizi sabırla Allah’a yönelmiş mümin kullarla birlikte tutun. Onlar ki “sabah-akşam” günün başında da sonunda da “Rablerine dua eden” ve bununla Allah’ın cemalini isteyen kimselerdir. Yüce Allah, bu mü’minleri ibadet etmekle ve ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla nitelendirmektedir. Bu buyrukta iyi kimseler ile arkadaşlık etmek, onlar ile arkadaşlığı sürdürmek için nefse karşı mücadele vermek, fakir olsalar dahi onlarla oturup kalkmak emredilmektedir. Çünkü onlarla arkadaşlık etmenin sayılamayacak kadar çok faydaları vardır. “Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma.” Gözlerini onlardan başka tarafa çevirme. Çünkü dünya hayatının zinetini isteyerek bunun aksini yapmak, faydalı değil zararlıdır, dini maslahatları ortadan kaldırır. Dünya hayatının süsünü istemek, kalbin dünyaya bağlanması sonucunu verir. Böylelikle düşünceler ve duygular dünyaya yönelik olur ve kalpteki âhiret arzu ve isteği sona erer. Dünya hayatının süsü, görenin hoşuna gider ve kalbi büyüler. Bunun sonucunda da kalp, Allah’ı anmaktan yana gaflete düşer. Zevklerine ve arzularına yönelir, vakti zayi olur. İşi çığırından çıkar, ebedî zarara ve sonu gelmez pişmanlığa gömülür. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır: “Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız” Allah’tan gafil olan ve bunun sonucunda Allah’ı anmaktan yana gaflete düşmekle cezalandırılan “hevâsına uymuş, işi gücü haddi aşmak olanlara da itaat etme!” Hevâ ve hevesinin arkasından gidip ona uyan, canının çektiğini yapan ve bu uğurda helak olup hüsrana uğrayacak olsa dahi onu gerçekleştirmek için çabalayıp duran bir kimseye itaat etme. Çünkü böyle bir kimse Yüce Allah’ın: “Kendi hevâsını ilâh edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu kimse hakkında ne dersin?” (el-Câsiye, 45/23) buyruğunda olduğu gibi hevasını ilâh edinmiştir. Dini ve dünyevi maslahatları hususunda da haddi aşmış, yani bu maslahatları zayi edip boşa çıkarmış böyle bir kimseye itaat etme. İşte Yüce Allah bu gibilerine itaati yasaklamaktadır. Çünkü ona itaat, ona uymayı gerektirir. Diğer taraftan böyle bir kimse ancak kendisinin sahip olduğu niteliklere davet eder.
yet-i kerime kendisine itaat edilmesi ve insanlara önder olması gereken kimselerin şu vasıflara sahip olması gerektiğine delildir: Kalbi Allah’ın sevgisi ile dolup bu hali diline taşan, buna bağlı olarak sürekli Allah’ı anan, Allah’ı razı eden şeylere uyan, bunları hevâsından önde tutan, böylelikle vaktini iyi değerlendirip halini düzelten, fiilleri istikamet üzere olan, diğer insanları da Allah’ın kendisine olan bu lütuf ve ihsanına davet eden kimseler. İşte böyleleri, uyulmaya ve önder yapılmaya layıktır. Âyet-i kerimede sözü edilen sabır, sabır türlerinin en yücesi olan Allah’a itaat üzere sabırdır. Bunun sayesinde sabrın diğer çeşitleri de tahakkuk eder. Yine bu âyet-i kerimede günün başında ve sonunda Allah’ı anmanın, dua ve ibadet etmenin müstehap olduğuna da delil vardır. Çünkü Yüce Allah, böylelerini bu vasıflarıyla övmektedir. Yüce Allah’ın yapanı övdüğü her bir fiil de Allah’ın o fiili sevdiğine delildir. Allah o fiili seviyor ise onun yapılmasını emir ve teşvik ediyor demektir.
وَقُلِ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَآءَ فَلْيُؤْمِن وَمَن شَآءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّآ أَعْتَدْنَا لِلظَّٰلِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِن يَسْتَغِيثُوا۟ يُغَاثُوا۟ بِمَآءٍ كَٱلْمُهْلِ يَشْوِى ٱلْوُجُوهَ بِئْسَ ٱلشَّرَابُ وَسَآءَتْ مُرْتَفَقًا ٢٩
29. Yani ey Muhammed! İnsanlara de ki: “Hak, Rabbinizden gelmiştir.” Yani hidâyet ve sapıklık, doğruluk ve eğrilik, bahtiyarların nitelikleriyle bedbahtların nitelikleri birbirinden açıkça ayırt edilip ortaya konmuştur. Bu da Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla yaptığı beyan ile gerçekleşmiştir. Bu, açıkça ortaya çıktığına ve hakkında herhangi bir şüphe söz konusu olmadığına göre “artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Yani geriye -Allah’ın tevfikine mazhar olup olmamaya göre- yalnızca bu iki yoldan birisinin izlemek kalıyor. Çünkü Allah kuluna, kendisi vasıtasıyla iman etmeye de küfre sapmaya da hayrı işlemeye de kötülüğü yapmaya da muktedir olabileceği bir irade vermiştir. İman eden kimse, doğruya muvaffak kılınmış olur. Küfre sapan kimseye de deliller gereği gibi ortaya konmuş olur. Bununla birlikte böyle bir kimse iman etmeye de zorlanmaz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Zira iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.” (el-Bakara 2/256) “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” buyruğundan bu ikisine de izin verildiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine bu, apaçık beyandna sonra küfrü tercih edenler hakkında bir tehdittir. Yine bu buyrukta kafirler savaşın terk edileceğine dair de bir delil yoktur.
aha sonra Yüce Allah, her iki kesimin de âkıbetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten biz” küfür, fasıklık ve isyan ile nefislerine zulmederek zalik olan kimseler “için öyle bir ateş hazırladık ki duvarları” yani surları “onları çepeçevre kuşatmaktadır.” Onlar için oradan kaçıp kurulacak ne bir menfez, ne de bir yol söz konusu değildir. Kızgın ateş, onları bağrında barındıracaktır. “Eğer yardım isterlerse” içine düştükleri o korkunç susuzluğu söndürmek için içecek isterlerse “erimiş” yani aşırı sıcaklığından dolayı erimiş kurşun veya zeytin yağı tortusunu andıran “maden gibi bir su ile imdatlarına yetişilir ki o su, yüzleri kavurur.” Bu su, yüzleri kavurduğuna göre ya bağırsaklarının ve karınlarının durumu ne olur!? Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.” (el-Hac, 22/20-21) Susuzluklarını söndürsün ve azabın bir bölümünü azaltsın diye isteyecekleri o içecek “ne fena içecektir!” zira azaplarını daha da arttıracak, cezalarını daha da ağırlaştıracaktır. Ve o ateş de “ne kötü konaktır!” Bu da ateşin barınılacak bir yer olarak ne kadar kötü olduğunu ifade eden bir yergidir. Çünkü orada barınmak söz konusu değildir. Aksine orada bir an dahi hafifletilmeyecek, oldukça ağır ve büyük bir azap vardır onlar için. Ve onlar, o azap içerisinde her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Onlar, dünya hayatında Allah’ı nasıl unuttularsa Rahim olan Allah da onları o azap içinde öylece unutacaktır.
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا ٣٠
30. Daha sonra Yüce Allah, ikinci kesimi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “İman edip salih amellerde bulunanlara” yani hem Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman eden hem de farz ve müstehap türünden salih ameller işleyenlere “gelince, şüphesiz ki biz, güzel amel işleyenlerin ecrini zayi etmeyiz.” Amelin güzel yapılması kulun, ameliyle Allah’ın rızasını dilemesi ve bu hususta Allah’ın şeriatına tâbi olması ile gerçekleşir. Böyle bir ameli Allah boşa çıkarmaz. O’nun bir bölümünü dahi zayi etmez. Aksine amel edenler için onu muhafaza eder. Kendisinin de lütuf ve ihsanı çerçevesinde onlara amellerinin mükâfatlarını tastamam eder.
أُو۟لَٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّٰتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ ٱلْأَنْهَٰرُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ نِعْمَ ٱلثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا ٣١
31. Yüce Allah, böylelerinin mükâfatını şöylece söz konusu etmektedir: İman ve salih amel niteliğini taşıyanlara öyle yüksek bağlar bahçeler verilir ki ağaçları pek çok olduğundan içindeki şeyleri gizlemiştir. Nehirleri pek çoktur ve bu ağaçlarla yüksek konakların altından akar. Oradaki zinetleri altındır, giyecekleri ise yeşil renkli, kalın ipek ile ince ipeklerdendir. Orada oldukça süslü ve değerli örtülerle güzelleştirilmiş tahtlar üzerinde yaslanarak oturacaklardır. Çünkü bu şekilde olmadıkça oturulan yere “taht (أريكة)” denmez. Tahtlar üzerinde yaslanarak oturmaları, rahatlarının mükemmel olduğuna, herhangi bir yorgunluk duymayacaklarına, hizmetçilerin canlarının arzuladığı şeyleri hemen getireceklerine delildir. Bütün bunları tamamlayıcı olmak üzere bir de ebedî kalıcılık ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu vardır. İşte bu mükemmel yurt, güzel amellerde bulunanlar için “ne güzel mükâfattır! Orası ne güzel konaktır!” Onlar orada konaklayacaklar, içinde bulunan canların çektiği, gözlerin zevk alacağı, pek büyük sevinç, sürekli ferah, ardı arkası kesilmeyen lezzetler ve pek bol nimetlerden istifade edeceklerdir. Orada nimet bakımından en aşağı derecede olanları dahi sahip olduğu yerlerde, nimetlerde, köşk ve bahçelerde bir baştan bir başa iki bin yılda ancak gezebilecek ve o, hiçbir kimsenin kendisinden daha üstün nimetlere sahip olmadığı kanaatinde olacaktır. O halde bundan daha mükemmel bir yurt, bir konak olabilir mi? Üstelik Yüce Allah, böyle bir kimseye her türlü istek ve arzusunu ihsan edeceği gibi temenni etmeyi hatıra getiremeyeceği pek çok şeyleri de fazladan verecektir. O yurdun sakinlerinin nimetleri devamlıdır. Güzelliği ve nitelikleri de sürekli artacaktır. Keremi sonsuz Allah, nezdinde bulunan ihsandan, kusur ve isyanlarımız sebebiyle bizleri mahrum etmesin. Bu ve benzeri diğer âyet-i kerimeler cennette zinetlerin, hem erkekler hem de kadınlar için umumî olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim sahih hadislerde de böylece varid olmuştur. Zira Yüce Allah “süslenirler” buyruğunu mutlak olarak kullanmıştır. İpek ve benzeri zinetler de durum aynıdır.
وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا رَّجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَٰبٍ وَحَفَفْنَٰهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا ٣٢
32. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şunu emretmektedir: İnsanlara birisi Allah’ın nimetlerine şükreden, diğeri ise bunlara nankörlük eden iki kişiyi örnek ver ve bu ikisinin söyledikleri sözlerle yaptıkları davranışlarını ve bunun neticesinde husule gelen dünyevî ve uhrevî ceza ile mükâfatı anlat ki bu iki kişinin hallerinden gerektiği gibi öğüt alsınlar, onların akıbetlerinden ibret alsınlar. Bu iki kişinin kim olduklarını, hangi zamanda ve hangi yerde yaşadıklarını bilmenin herhangi bir faydası yahut sağlayacağı olumlu bir sonuç yoktur. Çünkü esas fayda, onların başından geçen olayın (kıssanın) anlatılmasıyla anlaşılır, bunun dışındaki şeyleri öğrenmeye kalkışmak ise tekellüftür. Bu iki kişiden biri olan ve Allah’ın büyük nimetlerine nankörlük eden kişiye Yüce Allah, üzüm bağlarından oluşan ve “etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış” olduğu iki bahçe vermişti. Bu iki bahçede her türlü meyveden vardı. Özellikle de ağaçların en değerlileri olan üzüm ve hurma ağaçları vardı. Üzüm bağı, bahçenin ortasında, hurma ağaçları ise onun etrafını çevirip sarmış bulunuyordu. Bahçe, gerçekten güzel bir görünüşe sahipti. Bahçe ve hurma ağaçları, meyveleri tam olarak olgunlaştıracek ve lezzetine lezzet katacak şekilde rüzgar ve güneş alıyordu. Üstelik Allah, bu ağaçların arasında bir de ekin vermişti.
كِلْتَا ٱلْجَنَّتَيْنِ ءَاتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِم مِّنْهُ شَيْـًٔا وَفَجَّرْنَا خِلَٰلَهُمَا نَهَرًا ٣٣
33. Artık bu iki bahçe hakkında geriye sadece: Peki, bu iki bahçenin meyveleri, mahsülleri nasıldı? Bunların yeterince suları var mıydı? diye sormaktan başka birşey kalmıyor. İşte Yüce Allah, bu iki bahçenin de yemişlerini, mahsüllerini ve ekinlerini kat kat verdiklerini ve “hiçbir şeyi eksik bırakmamış” yani yiyecek mahsüllerinden çok az bir miktarı dahi fire vermemiş olduğunu bildirmektedir. Irmaklar da bu iki bahçenin aralarında bol bir şekilde akıyordu.
وَكَانَ لَهُۥ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَٰحِبِهِۦ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَنَا۠ أَكْثَرُ مِنكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا ٣٤
34. “Onun” yani bu iki bağın sahibi olan adamın “ayrıca bir geliri daha vardı.” “Gelir” anlamındaki kelimenin (ثَمَرٞ ) nekire/belirtisiz gelmesi, bu gelirin çok büyük olduğunu ifade eder. Yani bu iki bahçesi meyvelerini ve mahsüllerini mükemmel bir şekilde vermiş, bahçedeki ağaçların bol meyveler dolayısıyla dalları yere sarkmış, bununla birlikte herhangi bir afet, hastalık veya mahsüllerini eksik vermek gibi olumsuz bir şeye de maruz kalmamışlardı. Bu ise dünyada alınacak mahsül ve ekinlerin en ileri derecesidir. Bundan dolayı da o adam gurura kapıldı, böbürlendi ve âhiretini unuttu.
34. Mü’min arkadaşı ile konuşurken, yani günlük alışılmış hususlardan birisi hakkında birbirlerine söz söylerlerken mü’min arkadaşına karşı övünerek: “Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” dedi ve hem malının çokluğu ile hem de kölelerinin, hizmetkârlarının ve yakınlarının oluşturduğu kendisini destekleyenlerin sayısıyla daha güçlü olduğunu ileri sürdü. Bu, onun cahilliğinden kaynaklanan bir iddiadır. Bir kimsenin bizatihi bir üstünlüğü, manevi bir niteliği bulunmadığı halde kendi dışında olan herhangi bir şeyle iftihar edip böbürlenmesinin ne anlamı var? Bu, ancak küçük bir çocuğun hiçbir aslı olmayan hayali şeylerle övünmesi kabilindendir.
وَدَخَلَ جَنَّتَهُۥ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ قَالَ مَآ أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَٰذِهِۦٓ أَبَدًا ٣٥ وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآئِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَىٰ رَبِّى لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِّنْهَا مُنقَلَبًا ٣٦
35. Sonunda kendi cahilliği ve zulmünün mahkûmu oldu. Bağına girdiği sırada: “Bu bağın yok olacağını asla düşünmüyorum.” yani harab olup sonunun geleceğini sanmıyorum, dedi. Böylelikle dünya hayatı ile tatmin olup ona razı oldu. Öldükten sonra dirilişi de inkâr ederek şöyle dedi:
36. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer” söz gelimi “Rabbime döndürülecek olursam, mutlaka döneceğim yerde bundan daha iyisini bulurum.” Hiç şüphesiz Allah, bana bu iki bahçeden daha iyisini verir. Bu sözler ile ilgili olarak iki ihtimal söz konusudur: Bu kimse ya işin hakikatini bilen birisidir ve bu sözleri alay ve dalga geçme amacıyla söylemektedir ki o zaman bu, küfrüne küfür katması demek olur. Yahut bu sözleri, onun gerçek kanaatini ifade etmektedir. Bu durumda ise o, insanların en bilgisizi ve en kıt akıllısı demektir. Zira dünyadaki lütuf ve ihsan ile âhiretteki lütuf ve ihsan arasında ayrılmaz bir ilişki olduğunu nereden çıkarmaktadır ki dünyada kendisine lütuf ve ihsan verilen kimselere âhirette de lütuf ve ihsanda bulunulacağı düşüncesine sahip olmuştur?! Hatta çoğunlukla görülen şudur ki Allah, gerçek dost ve seçkin kullarına dünyalığı kısar, buna karşılık âhirette herhangi bir payları bulunmayan düşmanlarına da dünyalığı bol bol verir. Anlaşıldığı kadarıyla bu kimse, gerçek durumu bilmekle birlikte bu sözü alay olsun diye söylemiştir. Buna delil de Yüce Allah’ın: “Kendi nefsine zulmeder bir halde bağına girdi” buyruğudur. Onun bahçesine girişini zulüm ile nitelendirerek o sözleri zulümle söylediğini belirtilmiş olması, onun azgınlığına ve inadına delildir.
قَالَ لَهُۥ صَاحِبُهُۥ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَكَفَرْتَ بِٱلَّذِى خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّىٰكَ رَجُلًا ٣٧
37. Yani mü’min arkadaşı ona öğüt vererek, Yüce Allah’ın onu dünyada ilk olarak yaratmış olduğu halini hatırlatarak ve: “Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan haline getireni” diyerek ona Allah’ı hatırlatmaktadır. Yani seni var eden, ihtiyaçlarını karşılayan, nimetlerini ihsan edip kesintisiz olarak bağışlayan, seni bir halden bir hale naklederek sonunda bir adam yapıp azaları ve aklî melekeleri ile kâmil bir hale getiren, böylelikle senin için sebepleri kolaylaştırıp bunca dünya nimetlerini ihsan eden yüce Allah'tır. Sen bu nimetleri kendi güç ve imkânlarınla elde etmedin. Aksine bunlar Yüce Allah’ın sana bir lütfudur. Peki, seni önce topraktan yaratan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir insan yapan Allah’ı inkar etmen olacak şey değil? O’nun nimetlerini nasıl bilmezlikten gelebilirsin? O’nun seni diriltmeyeceğini, diriltse dahi şu anda sahip olduğun bahçenden daha iyisini vereceğini nasıl iddia edebilirsin? Bu yapılmaması gereken ve hiç uygun olmayan bir iddiadır.
لَّٰكِنَّا۠ هُوَ ٱللَّهُ رَبِّى وَلَآ أُشْرِكُ بِرَبِّىٓ أَحَدًا ٣٨
38. Mü’min arkadaşı onun halini, küfür ve azgınlığını sürdürdüğünü görünce Rabbine şükretmek ve bu gibi tartışma ve şüphelerin varid olması halinde bile dinini açıkça ilan etmek üzere şunları söylemiştir: “Ama ben (böyle yapmam). O Allah, benim Rabbim’dir ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” Bu sözleriyle Rabbinin rububiyetini ve rububiyetinde tek oluşunu ikrar edip O’na itaat ve ibadete bağlılığını, O’na hiçbir yaratılmışı ortak koşmayacağını açıkça ilan etmektedir.
Daha sonra da -mal ve çocuklarının azlığına rağmen- Yüce Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu iman ve İslâm nimetinin, gerçek nimet olduğunu, bunların dışındaki nimetlerin ise yok olmaya mahkum olduğunu, hatta bunlardan dolayı azaba ve ibretli cezalara maruz kalınabileceğini hatırlatarak şunları söylemektedir:
وَلَوْلَآ إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِ إِن تَرَنِ أَنَا۠ أَقَلَّ مِنكَ مَالًا وَوَلَدًا ٣٩
39. Yani mü’min arkadaşı, kâfire dedi ki: Sen malının ve çocuklarının çokluğu ile bana karşı böbürlensen ve beni mal ve evlatça kendinden daha az görsen bile hiç şüphesiz, Allah’ın nezdindeki mükâfaat daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O’ndan beklenen hayır ve lütuf, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür.
فَعَسَىٰ رَبِّىٓ أَن يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِّن جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا ٤٠
40. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin” yani kendisi sebebiyle azgınlaştığın ve seni gurura sevketmiş bulunan bağının “üzerine ise gökten bir felaket” büyük bir yağmur veya daha başka türden bir azap ve musibet “gönderir de” bunun sonucunda “orası kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani bağ ve bahçenin ağaçları sökülmüş, mahsülleri yok olmuş, ekini su altında kalmış ve faydasını tamamen yitirmiş bir hale gelebilir.