İçeriğe geç

Furkân Suresi tefsiri

تفسير سورة الفرقان

es-Sa’dî Tefsiri1–56. ayetler

Furkân Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

تَبَارَكَ ٱلَّذِى نَزَّلَ ٱلْفُرْقَانَ عَلَىٰ عَبْدِهِۦ لِيَكُونَ لِلْعَٰلَمِينَ نَذِيرًا ۝١

1. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kemal derecesindeki azametini, her açıdan tek olduğunu, hayır ve ihsanlarının pek çok olduğunu beyan etmektedir. “Cin ve insanlara” Allah’ın azap ve intikamına karşı “uyarıcı olsun diye kuluna” kulluk mertebelerinin kemal derecesine ulaşan ve bütün rasûllerin üstünde olan Muhammed’e “Furkân’ı” yani helâl ile haramı, hidâyet ile sapıklığı, bahtiyarlar ile bedbahtları birbirinden ayıran Kur’ân-ı Kerîm’i “indiren (Allah), ne yücedir!” Ne büyüktür, vasıfları ne mükemmeldir, hayırları ne kadar çoktur! O’nun hayırlarının en büyüklerinden biri hiç şüphesiz bu niteliklere sahip Kuran-ı Kerîm’i indirmiş olmasıdır. Bununla onlara Allah’ın nelerden razı olduğunu, nelere gazap ettiğini açıklayıp beyan eder. Böylece onun uyarıp korkutmasını kabul eden ve gereğince amel eden kimse, dünya ve âhirette kurtulur, ebedi muttuluğu elde eder. Sonu gelmez mülklere sahip olur. Acaba bu nimetten daha üstün, bu lütuf ve bu ihsandan daha büyük bir şey olabilir mi? İhsan ve bereketlerinden biri de bu olan Yüce Allah’ın şanı gerçekten yücedir!

ٱلَّذِى لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُۥ شَرِيكٌ فِى ٱلْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَىْءٍ فَقَدَّرَهُۥ تَقْدِيرًا ۝٢

2. “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur.” Her ikisinde de yalnız O tasarruf eder. Her ikisinde bulunan bütün varlıklar, O’nun kullarıdır, O’nun mülküdür. O’nun azameti önünde itaatle boyun eğerler, rububiyetinin önünde zilletle eğilirler. Hepsi de O’nun rahmetine muhtaçtır. “O, hiçbir çocuk edinmemiştir. Hükümranlığında da hiçbir ortağı yoktur.” Hem nasıl O’nun evladı veya ortağı olabilir ki? Çünkü O, mutlak maliktir, hükümrandır. O’nun dışındaki her şeyse O’nun mülküdür. O, hepsinin hakimidir, O’nun dışındaki her şey de O’nun emrinin mahkûmudur. O, bütün yönleriyle bizatihi hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Bütün yaratılmışlar ise her yönleriyle O’na muhtaçtırlar. O halde nasıl olur da O’nun mülkte, hükümranlıkta ortağı olabilir? Halbuki bütün kulların mukadderatı, idaresi O’nun elindedir. O’nun izni olmaksızın hareket edemezler. Hareket halindeyken de duramazlar. Hiçbir tasarrufta da bulunamazlar. Çocuk edinmekten de ortağı bulunmaktan da pek yücedir, münezzehtir. O’nun hakkında bu gibi çirkin iddialarda bulunanlar elbette ki Allah’ı gereği gibi tanımış olamazlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her bir şeyi yaratmış ve onu bir ölçü dahilinde takdir ve tayin etmiştir.” O’nun yaratması ulvi ve süfli âlemi, canlılarıyla, bitkileriyle, cansızlarıyla tüm dünyayı büsbütün kuşatmıştır. O, hepsini yaratmış ve her bir yaratılmışa yakışan, yaratılışına uygun ve hikmetinin gerektirdiği türden özellikler vermiştir. Öyle ki akl-ı selim, her bir mahluk hakkında onun daha başka şekilde olmasını, görülen sûretinden başka bir biçimde olmasını tasavvur edememektedir. Hatta her bir varlığın tek bir parçasının, tek bir organının dahi bulunduğu yerden başka bir yerde olması uygun değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O en yüce Rabbinin ismini tesbih et. O ki yaratıp düzenleyen, şekil verendir. O ki bir ölçü dahilinde takdir edip yol gösterendir.” (el-Âla, 87/1-3); “Rabbimiz, her şeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir.” (Taha, 20/50).

Yüce Allah, kemal ve azametini, ihsanının çokluğunu beyan etmiştir ki bu da yalnızca O’nun sevilen, tazim edilen ilâh olmasını ve hiçbir ortak koşmaksızın yalnızca O’na ihlâsla bağlanılmasını gerektirir. Bu yüzden bundan sonra kendisi dışındaki uydurma ilâhlara ibadetin batıl olduğunu dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

وَٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً لَّا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَوٰةً وَلَا نُشُورًا ۝٣

3. En hayret edilecek ve onların kıt akıllı olduklarına dair en ileri delil, hatta onların zalimliklerine ve Rablerine karşı küstahlıklarına dair en açık delil, onların, bu nitelikteki birtakım varlıkları ilâhlar edinmeleridir. Zira bu ilâhlar, o derece acizdir ki hiçbir şeyi yaratmaya güçleri yetmez. Aksine onlar yaratılmıştır. Hatta bunların bir kısmını kendi elleriyle yapmışlardır. Bunlar, “kendi kendilerine bile” az ya da çok hiçbir “zarar ve fayda veremeyen” aciz varlıklardır. “öldürmeye, yaşatmaya ve (ölümden sonra) diriltmeye” güçleri de yetmez bu uydurma ilâhların. Aklın vereceği en açık hükümlerden biri, onların ilâhlıklarının batıl ve tutarsız olduğu, bunları ilâh kabul eden, diğer yaratıkları yaratan yüce yaratıcıya herhangi bir ortaklıkları olmadığı halde bunları O’na ortak kabul edenlerin akılsız olduklarıdır. Çünkü bu uydurma ilâhların Yüce Allah’a hiçbir ortaklıkları yoktur. Fayda sağlamak, zarar vermek, bağışlamak, alıkoymak sadece O’nun elindedir. Öldüren, hayat veren, kabirlerden diriltecek olan ve onları bir araya getirecek olan da yalnız O’dur. O; birisi, kendisiyle birlikte başka ilâh edinenlere ait olup bedbahtlık, rüsvaylık ve ibretlik ceza yurdu; diğeri ise kendisine ibadet eden kimselere ayırdığı kurtuluş, mutluluk ve ebedi nimetler yurdu olmak üzere iki yurt hazırlamıştır.

llah, kesin ve açık delil ile tevhidin doğruluğunu, onun zıttı olan şirkin de batıl olduğunu ortaya koyduktan sonra risaletin doğruluğunu, buna karşılık ona karşı çıkıp itiraz edenlerin iddialarının da batıl olduğunu ortaya koymak üzere şöyle buyurmaktadır:

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ إِنْ هَٰذَآ إِلَّآ إِفْكٌ ٱفْتَرَىٰهُ وَأَعَانَهُۥ عَلَيْهِ قَوْمٌ ءَاخَرُونَ فَقَدْ جَآءُو ظُلْمًا وَزُورًا ۝٤

4. Yani Allah’ı inkâr eden kâfirler, küfürlerinin bir gereği olarak Kur’ân ve Rasûl hakkında şunları söylediler: “Bu Kur’an, Muhammed’in düzüp uydurduğu bir yalandır. O, bunu uydurup Allah’a isnat etmiştir. Bunu yapmak için de bu hususta başka birtakım kimseler de ona yardımcı olmuştur.” Allah, onların bu iddialarını şöyle reddetmektedir: Onların bu karşı çıkışları, bile bile hakka karşı kibirlenmektir. Zulme ve yalan söylemeye kalkışmaktır. Çünkü, Allah Rasûlünün halini, doğruluğunun kemalini, ne derecede emin olduğunu, çok iyi bir kimse olduğunu, onun da diğer tüm insanların da en üstün ve en değerli söz olan bu Kur’ân-ı Kerim’in benzerini asla meydana getiremeyeceğini, onun bu hususta kendisine yardımcı olmak üzere hiçbir kimseyle bir araya gelmediğini insanlar arasında en iyi bilenler onlardır. Bu yüzden onların bu iddialarının akla sığması mümkün değildir. Onlar, bu sözleriyle gerçekten haksızlık edip zalim oldular. Aslı astarı bulunmayan, yalan bir iddiada bulundular.

وَقَالُوٓا۟ أَسَٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ ٱكْتَتَبَهَا فَهِىَ تُمْلَىٰ عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ۝٥

5. Onların Kur'ân hakkındaki sözleri arasında şunlar da vardır: Muhammed’in getirmiş olduğu bu Kitap “öncekilerin efsaneleridir. Onları başkalarına yazdırmıştır.” Yani bu, dilden dile dolaşan, herkesin aktarıp durduğu ve Muhammed’in de yazdırdığı öncekilere ait hikayeler ve masallardır, “ve sabah akşam onlar kendisine okunmaktadır.” Onların bu sözleri birkaç büyük ve asılsız iddiayı içermektedir:

1- Evvela insanların en iyisi, en doğru sözlüsü olan Allah Rasûlünü yalancılıkla ve Allah’a karşı cüretkârlıkla itham etmektedirler.

2- Sözlerin en doğrusu, en büyüğü ve en değerlisi olan bu Kur’ân-ı Kerîm’in yalan ve iftira olduğunu söylemektedirler.

3- Bu iddiaları, onların Kur'ân’ın benzeri bir söz söyleyebilecekleri ve her açıdan eksik olan insanın, her bakımdan kamil olan Yaratıcı’ya sıfatlarından birisi olan kelam sıfatında denk olduğu anlamını içermektedir.

4- Allah Rasûlünün durumu onlar tarafından bilinmekteydi. Onu en iyi bilenler onlardı. Ve onlar bilirlerdi ki o, yazmayı bilen birisi değildi. Kendisi için bir şeyler yazan kimselerle de bir araya gelmemişti. Onlar, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın böyle bir iddiada bulunmuşlardı. Bundan dolayı Allah, onların iddialarını reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:

قُلْ أَنزَلَهُ ٱلَّذِى يَعْلَمُ ٱلسِّرَّ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا ۝٦

6. “De ki: Onu göklerde ve yerde olan gizlilikleri bilen Allah indirmiştir.” Yani bu Kitabı ilmiyle göklerde ve yerde bulunan her bir şeyi, görüneni ve görünmeyeni, gizliyi ve açığı bilen indirmiştir. Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak bu, âlemlerin Rabbinin indirdiğidir. Onu uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine Ruhu’l-Emin indirdi.” (eş-Şuara, 192-194) Bu buyrukta onlara karşı getirilen delilin açıklaması şöyledir: Bu Kitabı indirenin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Dolayısıyla herhangi bir yaratılmışın bu Kur’ân-ı Kerîm’i uydurup Allah’a isnat etmesi ve Allah tarafından gönderilmediği halde: “Bu Allah’tandır”, demesi imkânsızdır. Buna dayanarak kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helâl sayması, üstelik bunu Yüce Allah’ın kendisine emrettiğini iddia etmesine imkân yoktur. Çünkü Allah her şeyi bilir. Diğer taraftan O, bu kulunu desteklemekte ve düşmanlarına karşı ona yardım etmektedir. Onlara ve ülkelerine onu hakim kılmaktadır. Ona bu imkânları vermektedir. O halde bir kimsenin, Allah’ın ilmini inkâr etmedikçe bu Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmesine imkân yoktur. Allah’ın ilmini ise Ademoğulları içinde materyalist (Dehri) filozoflar dışında inkâr eden hiçbir fırka yoktur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın her şeyi kuşatan ilminin söz konusu edilmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’e dikkatlerini çekmekte ve onun üzerinde iyice düşünmeye teşvik etmektedir. Çünkü onlar, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde gereği gibi düşünecek olurlarsa orada Yüce Allah’ın ilminden ve hükümlerinden öyle şeyler görürler ki bunlar, o Kitabın ancak gizliyi de açığı da bilen Allah tarafından geldiğini onlara ispatlar.

nların tevhid ve risaleti inkâr etmesine rağmen Allah'ın, onları zulümleriyle başbaşa bırakmaması da Allah’ın lütfunun bir tecellisidir. Aksine O, onları tevbeye ve kendisine dönüşe davet etmiş ve tevbe edip döndükleri takdirde de şu buyruğuyla mağfiret ve rahmet vaadinde bulunmuştur: “Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O, günah ve suç işleyenleri mağfirete nail olmanın sebepleri olan masiyetlerinden dönüp tevbeyi yerine getirdiklerinde bağışlayıp affetme sıfatına sahiptir. Onlara karşı çok merhametlidir. Çünkü cezalandırılmaları gerektiren işleri yapmakla birlikte onları hemen cezalandırmaz ve masiyetlerden sonra tevbelerini kabul eder. Geçmiş günahlarını siler, iyiliklerini de kabul eder. Kendisinden kaçmış olanları, yüz çevirdikten sonra kendisine yönelenleri, itaatkârların ve kendisine dönenlerin makamına yüseltir.

وَقَالُوا۟ مَالِ هَٰذَا ٱلرَّسُولِ يَأْكُلُ ٱلطَّعَامَ وَيَمْشِى فِى ٱلْأَسْوَاقِ لَوْلَآ أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُۥ نَذِيرًا ۝٧

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir: “Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı” (el-Furkan, 25/20) “Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.

أَوْ يُلْقَىٰٓ إِلَيْهِ كَنزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُۥ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا وَقَالَ ٱلظَّٰلِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَّسْحُورًا ۝٨

8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:

ٱنظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا۟ لَكَ ٱلْأَمْثَٰلَ فَضَلُّوا۟ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا ۝٩

9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?

تَبَارَكَ ٱلَّذِىٓ إِن شَآءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِّن ذَٰلِكَ جَنَّٰتٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ وَيَجْعَل لَّكَ قُصُورًۢا ۝١٠

10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir: “altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.

بَلْ كَذَّبُوا۟ بِٱلسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنَا لِمَن كَذَّبَ بِٱلسَّاعَةِ سَعِيرًا ۝١١

11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.

إِذَا رَأَتْهُم مِّن مَّكَانٍۭ بَعِيدٍ سَمِعُوا۟ لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا ۝١٢

12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.

وَإِذَآ أُلْقُوا۟ مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُّقَرَّنِينَ دَعَوْا۟ هُنَالِكَ ثُبُورًا ۝١٣

13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.

لَّا تَدْعُوا۟ ٱلْيَوْمَ ثُبُورًا وَٰحِدًا وَٱدْعُوا۟ ثُبُورًا كَثِيرًا ۝١٤

14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara: “Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.

üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

قُلْ أَذَٰلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ ٱلْخُلْدِ ٱلَّتِى وُعِدَ ٱلْمُتَّقُونَ كَانَتْ لَهُمْ جَزَآءً وَمَصِيرًا ۝١٥

15. Yani sen, onlara görüşlerinin tutarsızlığını ve zararlıyı faydalı olana tercih ettiklerini açıklamak üzere de ki: “Bu mu” yani size niteliklerini belirttiğim azap mı “iyi yoksa takvâ sahiplerine vaat edilen” ve ona ulaştırıcı azığı takvâ olan “ebedilik cenneti mi?” Çünkü takvânın gereğini yerine getiren kimseye Yüce Allah cenneti vaat etmiştir. Bu cennet, takvâlarına karşılık “onların mükâfatı ve dönüş yeri”dir. Onlar sonunda oraya varacaklar, orada yerleşecekler ve ebediyen orada kalacaklardır.

لَّهُمْ فِيهَا مَا يَشَآءُونَ خَٰلِدِينَ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ وَعْدًا مَّسْـُٔولًا ۝١٦

16. “Orada onlar için diledikleri herşey vardır.” İstedikleri, temenni edecekleri ve dileyecekleri her türlü lezzetli yiyecekler, içecekler, görkemli elbiseler, güzel eşler, yüksek köşkler, geniş bahçeler, güzelliklerinden, çeşitlerinden ve türlerinin fazlalığından dolayı seyredenlerin de yiyenlerin de çok hoşlandığı meyveler, cennet bahçeleri ve dalları arasında akıp duran ve diledikleri yerlere yönlendirebilecekleri bozulmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere hoş bir lezzet veren şaraptan, saf baldan akan ırmaklar, güzel kokular, pek süslü meskenler, coşturucu güzellikleriyle kalbi hoş eden sesler, kardeşlerin birbirlerini ziyaret etmeleri, ahbaplarla neşeli görüşmeler, bütün bunlardan daha üstün olmak üzere de Rahim olan Rabbin yüzüne bakmak, sözünü işitmek ve O’na yakın olma lutfuna mazhar olmakla elde edilecek nimetler, O’nun rızası ile mutlu olmak, gazabından yana emin olmak, üstelik bütün bu nimetlerin sürekli ve devamlı oluşları, zaman geçtikçe artıp durmaları… İşte bütün bunlar, orada onlar içindir. “Bu, Rabbinin üzerine aldığı (ve kendisinden yerine getirmesi) istenen bir vaadidir.” Böyle bir cennete girmeyi ve buna ulaşıp kavuşmayı, takvâ sahibi kulları O’ndan hem halleriyle hem de sözleriyle ister ve dilerler.

imdi, sözü edilen bu iki yurdun hangisi daha iyidir ve hangisi tercih edilmeye değerdir? Acaba bedbahtlık yurdu için amel edenler mi yoksa mutluluk yurdu için amel edenler mi daha üstün, daha akıllı ve daha çok övünmeye layıktır? Ey özlü akıl sahipleri, söyleyin! Andolsun ki hak apaçık ortadır. Yol apaydınlıktır. Haddi aşan ve kusurlu davranan herhangi bir kimsenin delili terk etmekte kendisini haklı çıkartacak hiçbir mazereti kalmamıştır. Ey bazı kimseler hakkında bedbahtlık, bazıları hakkında da bahtiyarlık hükmünü vermiş olan yüce Rabbimiz! Senden bizleri kendilerine o güzel mükâfat yurdu olan cenneti ve cemalini takdir etmiş olduğun kimselerden kılmanı niyaz ederiz. Allah’ım, bedbahtların hallerinden sana sığınır ve bu hallerden yana senden esenlik dileriz.

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ فَيَقُولُ ءَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِى هَٰٓؤُلَآءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا۟ ٱلسَّبِيلَ ۝١٧

17. Allah, kıyamet gününde müşriklerin ve ortak koştukları varlıkların durumlarını, o varlıkların onlardan uzak olduklarını söyleyeceklerini ve müşriklerin yaptıklarının boşa gideceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır: “O gün O, onları” yani o yalanlayıcı müşrikleri “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak” ve kendilerine ibadet edilen varlıklara, ibadet edenler için bir azar olmak üzere şöyle buyuracaktır: “Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” Siz, bunlara kendinize ibadet etmelerini emredip bu işi onlara güzel ve çekici mi gösterdiniz yoksa onlar kendiliklerinden mi bu işi yaptılar?

قَالُوا۟ سُبْحَٰنَكَ مَا كَانَ يَنۢبَغِى لَنَآ أَن نَّتَّخِذَ مِن دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَآءَ وَلَٰكِن مَّتَّعْتَهُمْ وَءَابَآءَهُمْ حَتَّىٰ نَسُوا۟ ٱلذِّكْرَ وَكَانُوا۟ قَوْمًۢا بُورًا ۝١٨

18. “Diyecekler ki: “Seni tenzih ederiz!” Bu sözleriyle Yüce Allah’ı, ortak koşanların ortak koşmalarından tenzih edip kendilerinin bundan uzak olduklarını söyleyecekler. “Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz.” Yani Senden başka varlıkları dost ve hami edinmemiz, onlara dua ve ibadet etmemiz bize yakışmaz. Sana ibadet etmeye ihtiyacı bulunan aciz kimseler olduğumuza ve Senden başkasına ibadetten de uzak olduğumuza göre nasıl olur da Sen herhangi bir kimseye bize ibadet etmesini emredebilirsin? (Seni bundan tenzih ederiz.) Bu, olacak şey değildir. Mana şöyle de olabilir: Biz Senin yanı sıra veli ve ilah edinilmekten “Seni tenzih ederiz!” Buna göre bu ayet, Meryem oğlu İsa Mesih aleyhisselam’ın ahirette söyleyeceği bildirilen şu sözleri andırmaktadır: “Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin? diyeceği zaman (İsa) der ki: Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şâyet onu ben söylemiş isem zaten onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin; ama Ben sende olanı bilemem. Şüphesiz Sen, gaybları çok iyi bilensin. Ben onlara bana emrettiğinden başkasını söylemedim: Rabbim ve Rabbimiz olan Allah’a ibadet edin, diye (söyledim)” (el-Maide 5/116-117) Buna benzer bir ayet de şöyledir: “O gün onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni! Bizim velimiz/mabudumuz onlar değil, Sensin. Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.” (Sebe, 30/40-41); “İnsanlar bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.” (el-Ahkâf, 46/6)

nlar, kendilerinin başkalarını Allah’tan başkasına ibadete davet etmekten yahut da onları saptırmış olmaktan uzak olduklarını belirttikten sonra müşriklerin sapmasını gerektiren sebebi de dile getirerek şöyle diyeceklerdir: “Fakat sen onları ve atalarını” dünyevi arzu ve nefsi istekler bakımından “faydalandırdın, öyle ki sonunda” dünya zevkleri ve arzularıyla meşgul olup “(seni) anmayı unuttular.” Böylelikle dünyalarını korurken dinlerini kaybettiler “ve helâki hak eden bir kavim oldular.” Hayırsız bir kavim, iyi hiçbir şeye elverişli olmayan birileri oldular. Helâk olmaktan başka bir şeye müstehak değildiler. Bu sözleriyle onlar, müşriklerin hidâyete niçin uymalarına engel olan şeyi dile getirmiş olacaklardır ki bu engel, dünya nimetlerinden kendilerini hidâyete yönelmekten alıkoyacak derecede çok faydalanmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebep ise kendilerinin hayırsız olmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebeple hidâyet bulmalarına mani olan engel bir arada olunca artık sen böylelerinde kötülük namına ne ararsan bulabilir, helâklarına sebep olacak ne varsa onlarda bulunduğunu görebilirsin.

فَقَدْ كَذَّبُوكُم بِمَا تَقُولُونَ فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا وَلَا نَصْرًا وَمَن يَظْلِم مِّنكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا ۝١٩

19. Ortak koştukları varlıklar onlardan uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah inat edenleri azarlamak üzere şöyle buyuracaktır: “İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar.” Sizin iddianıza göre bunlar, size kendilerine ibadet etmenizi emretmiş, sizin yaptıklarınıza razı olmuş ve Rabbinizin huzurunda size şefaatçi olacaklarını söylemişlerdi. İşte şimdi bu iddianızı yalandılar ve size en büyük düşmanlardan oldular. O bakımdan sizin azaba uğramanız hak olmuştur. “Artık ne azabı” kendi gücünüzle yahut fidye vererek veya başka bir yolla “savabilirsiniz, ne de” acizliğiniz dolayısıyla ve yardımcınız bulunmadığı için “bir yardım bulabilirsiniz.” Görüldüğü gibi başkalarını taklit eden sapık cahiller hakkında verilen bu hüküm, çok ağır ve kötü bir hüküm, akibetleri de en şerli ve fena bir akibet olacaktır. Hakkı bilmekle birlikte ondan sapıp uzaklaşan inatçılara gelince böylesi hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizden” kim zalimlik ederek ve inat ile hakkı terk edip “(şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız.” Öyle ki hiçbir beşer miktarını takdir edemez, mahiyetini anlatamaz.

وَمَآ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ إِلَّآ إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ ٱلطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِى ٱلْأَسْوَاقِ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا ۝٢٠

20. Daha sonra Yüce Allah, yalanlayanların az önce geçen sözlerine cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır: “Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı.” Çünkü biz, onları yemek yemeyen bir ceset kılmadığımız gibi onlar melek de değillerdi. İşte senden önceki peygamberler örnek olarak sana yeter. Zenginlik ve fakirliğe gelince o, bir sınama aracıdır ve Yüce Allah’ın bunda bir hikmeti vardır. O nedenle Allah: “Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık” buyurmaktadır. Peygamber, kendilerine peygamber gönderilenler için bir imtihan aracıdır. Onunla itaat edenlerle isyankârlar ortaya çıkartılır. Biz, peygamberleri de insanları davet etmekle sınadık. Zenginler, fakir için bir sınavdır. Fakirler de zenginler için bir sınavdır. İşte bu şekilde bu dünya yurdundaki her çeşit insan böyledir. Bu yurt sınama, imtihan ve deneme yurdudur. Bu denemeden maksat ise şudur: “Sabredecek misiniz?” Yani sabredip yerine getirmeniz gereken görevinizi ifa edip Mevlanızın mükâfatına mı layık olacaksınız yoksa sabretmeyerek O’nun tarafından cezalandırılmayı mı hak edeceksiniz? “Rabbin her şeyi görendir.” O, sizin hallerinizi görür ve bilir. Risalete elverişli olduğunu bildiği kimseleri seçer ve lütfuyla onlara bu görevi ihsan eder. O, sizin amellerinizi bilir ve onların karşılığını size verecektir. Hayır ise hayır, şer ise şer.

وَقَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَآءَنَا لَوْلَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ أَوْ نَرَىٰ رَبَّنَا لَقَدِ ٱسْتَكْبَرُوا۟ فِىٓ أَنفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا ۝٢١

21. Yani Allah Rasûlünü, Allah’ın vaadini ve tehdidini yalanlayan, kalplerinde tehdit korkusu ve yaratana kavuşma umudu bulunmayanlar dediler ki: “Bize melekler indirilmeli yahut Rabbimizi görmeli değil miydik?” Niçin melekler inip de senin peygamberliğine tanıklık etmiyor? Bu hususta seni desteklemiyor? Yahut da niye rasûl olarak melekler inmiyor? Ya da niye Rabbimizi görmüyoruz? O, bizimle konuşarak: Bu, benim rasûlümdür; ona tâbi olun, demiyor? Bu, Allah Rasûlüne hiçbir gerekçesi olmayan bir karşı çıkıştır. Bir kibirlenme, boş bir büyüklük taslama ve inatlaşmadır. “Andolsun ki onlar” böyle bir teklifte bulunup bu şekilde bir cüretkârlık göstermekle “kendilerini çok büyük gördüler ve azgınlıkta çok ileri gittiler.” Ey zavallılar, sefiller! Siz kim oluyorsunuz ki Allah’ı görmek talebinde bulunuyor ve risaletin ispatı için bunun şart olduğunu ileri sürebiliyorsunuz? Bundan daha büyük bir kibir olabilir mi? “Azgınlıkta çok ileri gittiler.” Hakka karşı alabildiğine katılaştılar. Büyük bir direnç gösterdiler. Kalpleri taşlardan daha katı, demirden daha serttir. O nedenle hakka karşı yumuşamaz. Öğüt verenlere de kulak vermiyorlar. Bu yüzden hiçbir öğüt ve hatırlatmanın onlara faydası olmuyor. Uyarıcı peygamberler kendilerine geldiklerinde de hakka uymuyorlar. Aksine hem insanların en doğru sözlüsüne ve onların iyiliklerini en çok isteyene hem de Allah’ın apaçık âyetlerine yüz çevirmekle ve onları yalanlamakla karşılık veriyorlar. Acaba bundan daha büyük bir azgınlık var mı? İşte bundan dolayı amelleri boşa çıkmış, yok olup gitmiş, en büyük hüsrana ve mahrumiyete mahkûm olmuşlardır.

يَوْمَ يَرَوْنَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ لَا بُشْرَىٰ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَّحْجُورًا ۝٢٢

22. “Gün gelecek” inmelerini istedikleri o “melekleri göreceklerdir; ama o gün günahkârlar için hiçbir sevindirici haber olmayacaktır.” Bu suç ve günahlarına, inatlarına devam ettikleri sürece onları, ancak kendilerine ceza ve ilâhi azabı indirirken göreceklerdir. Onlarla karşılaşacakları ilk hal, ölüm esnasında üzerlerine meleklerin ineceği vakittir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen zalimleri ölümün sıkıntıları içinde meleklerin, ellerini uzatarak: Ruhlarınızı çıkarın, Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden O’nun âyetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız, derken bir görsen!” (el-En’am, 6/93) Daha sonra kabirde onları göreceklerdir; şöyle ki münker ve nekir onlara gelerek Rableri, peygamberleri ve dinleri hakkında soru soracaklar, onlar ise kendilerini kurtaracak bir cevap veremeyeceklerdir. İşte o zaman ilâhi azap üzerlerine inecek ve artık onlar rahmetten, rahmet de onlardan uzak kalacaktır. Sonra kıyamet gününde onları göreceklerdir ki o vakit melekler, onları cehenneme doğru sürecekler ve onları azaba sokup cezalandıracak olan cehennem bekçilerine teslim edeceklerdir. İşte onların teklifleri ve istedikleri budur ve eğer bu suçlarını işlemeye devam edecek olurlarsa mutlaka onları görecek ve onlarla karşılaşacaklardır. Ama o vakit meleklerden Allah’a sığınacak ve onlardan kaçmaya çalışacaklardır. Fakat kaçış yerleri olmayacaktır. “(Aksine melekler onlara:) “Size cennet yasaktır, yasak!” diyeceklerdir.” Yüce Allah başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerle yerin bucaklarından kaçmaya güçünüz yetiyorsa kaçın; ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki... (er-Rahman, 55/33)

وَقَدِمْنَآ إِلَىٰ مَا عَمِلُوا۟ مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَٰهُ هَبَآءً مَّنثُورًا ۝٢٣

23. “Biz de işledikleri (iyi görünümlü) amellerine” yani iyi olduğunu umdukları ve uğrunda didinip durdukları amellerine “yönelip onları havaya saçılmış toz zerreleri yapacağız.” Yani amelleri geçersiz olacak, yok olup gidecektir. Bu amellerini kaybetmiş olacaklar, ecrinden de mahrum edileceklerdir. Üstelik bundan dolayı ceza da göreceklerdir. Bunun sebebi ise amellerinin imanla yapılmamış olması, bu amellerin Allah’ı ve peygamberlerini yalanlayan kimselerden sadır olmasıdır. Yüce Allah’ın kabul edeceği amel; ihlâslı, peygamberleri tasdik eden ve amelinde onlara tâbi olan mü’minden sadır olan amellerdir.

أَصْحَٰبُ ٱلْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُّسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا ۝٢٤

24. “Cennetliklere gelince” dehşetli ve sıkıntıları pek çok olan “o günde onların” Allah’a iman edip salih amel işleyen ve Rablerinden korkanların “kalacakları yer” cehennemliklerinkinden “daha iyi ve dinlenecekleri yer de daha güzeldir.” Onların cennette kalacakları mekan ve öğle vaktindeki dinlenme yerleri, işte fayda sağlayan yer ve tam bir rahat buradadır. Çünkü orası, en ufak bir kederin bulandırmadığı, eksiksiz ve mükemmel nimetleri içermektedir. Cehennemliklerin durumu ise böyle değildir. Orası çok kötü bir kalma yeri ve çok fena bir dinlenme yeridir. Buradaki “daha iyi” ve “daha güzel” ism-i tafdilleri, karşısında kıyas kabul edecek hiçbir şey bulunmayan türdeki tafdildir. (Yani “en iyi” ve “en güzel” anlamındadır) Çünkü bunlara mukabil cehennemliklerin dinlenecekleri ve kalacakları yerde hayır namına hiçbir şey yoktur. O nedenle bu ifade: “Allah mı daha hayırlıdır yoksa onların ortak koştukları mı?” (en-Neml, 27/59) buyruğuna benzemektedir.

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ ٱلسَّمَآءُ بِٱلْغَمَٰمِ وَنُزِّلَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ تَنزِيلًا ۝٢٥ ٱلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ ٱلْحَقُّ لِلرَّحْمَٰنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ عَسِيرًا ۝٢٦

25-26. Yüce Allah, kıyamet gününün azametini, o gündeki zorluk ve sıkıntıları, kalpleri oldukça dehşete düşüren halleri haber vererek şöyle buyurmaktadır: “O gün gökyüzü beyaz bulutla yarılacak” Bu, içinde Yüce Allah’ın semavâtın üstünden ineceği buluttur. Bundan dolayı semavat çatlayıp yarılacak ve her bir semadan melekler inecek (bkz. el-Bakara, 2/210 -çev-), sonra da ya ayrı ayrı saflar halinde olacaklar yahut da bütün mahlukatı kuşatan tek bir saf olacaklar ya da her bir semadaki melekler sırasıyla tek bir saf olacak, diğerleri de bu halde saf tutacaklardır. Kastedilen şudur: Melekler çokluklarına ve güçlerine rağmen bütün mahlukatı çevrelemiş bir halde Rablerinin emirlerine itaatle inecek ve onlardan hiçbiri Allah’tan izin almaksızın konuşmayacaktır. Peki ya o gün mutlak Malikine karşı pek büyük günahlarla isyan eden, O’nu gazaplandıran şeyleri yapma cesaretini gösteren, sonra da tevbe etmeksizin büyük-küçük her türlü günahlarla Rabbinin huzuruna gelen aciz Ademoğlunun hali ne olacaktır? Her şeyi yaratan ve her şeyin mutlak maliki Allah, onun hakkında haksızlık içermeyen, zerre ağırlığı kadar dahi zulüm bulunmayan hükmü ile hükmedecektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O, kâfirler için çok zor bir gündür.” Çünkü o gün, çok çetin ve zorlu bir gündür. Kâfire işleri alabildiğine zorlaşacaktır. Mü’min ise böyle olmayacaktır. O gün mü’mine pek kolay gelecek, mü’minin yükü hafifleyecektir: “O gün takva sahiplerini (konuk) heyet halinde Rahman’ın huzuruna toplarız. Günahkarları da susuz olarak cehenneme süreriz.” (Meryem, 19/85-86)

“O gün” yani kıyamet gününde “gerçek hükümranlık (mülk), yalnız Rahman’ındır.” Yaratıklardan hiçbir kimsenin dünyada olduğu gibi şeklen dahi olsa hiçbir mülkleri, hükümranlıkları olmayacakdır. Aksine o günde hükümdarlarla yönettikleri, hürlerle köleler, şerefli kabul edilenlerle diğerleri eşit olacaklardır. Burada kalbe rahatlık veren, nefisleri huzurlandıran ve gönüle genişlik veren hususlardan biri, Yüce Allah’ın Kıyamet günündeki mülkü/hükümranlığı “Rahman” ismine izafe etmesidir. O Rahman ki rahmeti her şeyi kuşatmış, bütün canlıları kapsamıştır. Bütün kainatı doldurmuş, dünya ve âhiret o rahmetle mamur olmuştur. Eksik olan her bir şey onunla tamam olmuş, her bir kusur onunla ortadan kalkmıştır. Ayrıca Allah'ın ilahi rahmete delâlet eden isimleri gazaba delâlet eden isimlerinden fazladır. O’nun rahmeti gazabını geçmiş ve geride bırakmıştır. O bakımdan rahmetin ileri geçmesi ve üstünlüğü söz konusudur. O, bu zayıf Ademoğlunu da onun üzerindeki nimetini tamamlasın ve onu rahmetine daldırsın diye yaratıp şerefli kılmıştır. İşte onlar da zillet ve itaat konumunda, O’nun huzurunda boyun eğmiş bulunacaklar, O’nun, haklarında vereceği hükmü ve kendilerine ne yapacağını bekleyeceklerdir. O yüce Zat ise onlara karşı kendi nefislerinden de anne ve babalarından da daha merhametlidir. O halde onlara nasıl bir muamelede bulunacağı beklenir? Şüphesiz eğer bir kimse bizzat kendisini helâke sürüklememiş ise Allah onu helâk etmez. Bedbahtlığın kendisine baskın geldiği ve azap sözünün haklarında hak olduğu kimselerden başkası da O’nun rahmetinin dışına çıkmaz.

وَيَوْمَ يَعَضُّ ٱلظَّالِمُ عَلَىٰ يَدَيْهِ يَقُولُ يَٰلَيْتَنِى ٱتَّخَذْتُ مَعَ ٱلرَّسُولِ سَبِيلًا ۝٢٧

27. “O gün” şirki, küfrü ve peygamberleri yalanlaması ile “zalim” olan kimse “ellerini” esefle, pişmanlıkla, üzüntü ve keder ile “ısırıp: Keşke peygamber ile birlikte” hak yolu, ona iman etmek, onu tasdik etmek, ona uymak sûretiyle doğru yolu “tutmuş olsaydım, der.”

يَٰوَيْلَتَىٰ لَيْتَنِى لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا ۝٢٨

28. “Yazıklar olsun bana! Keşke filanı” bu ya ins şeytanı ya da cin şeytanıdır “dost” samimi ve sevdiğim bir arkadaş “edinmeseydim.” Ben, insanlar arasında iyiliğimi en çok isteyen, bana en çok iyilik yapan, bana karşı en şefkatli ve en merhametli olan zata düşmanlık ettim. Buna karşılık en ileri düşmanımı da dost bildim. Onun dostluğunun da bana hiçbir faydası olmadı. Sadece benim bedbahtlığımı, hüsranlığımı, rezilliğimi ve helâkimi artırdı.

لَّقَدْ أَضَلَّنِى عَنِ ٱلذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَآءَنِى وَكَانَ ٱلشَّيْطَٰنُ لِلْإِنسَٰنِ خَذُولًا ۝٢٩

29. “Andolsun ki bana gelmiş olan Zikir’den/Kur'ân’dan” içinde bulunduğu sapıklığı ve aldatıcılığı olmadık şekilde güzel ve süslü göstermek sûretiyle “beni o saptırdı. Zaten şeytan insanı (helake sürükler sonra da) yüzüstü ortada bırakır.” Ona batılı süslü gösterir, hakkı çirkin gösterir, olmadık boş kuruntularla ona vaatlerde bulunur. Sonra da onu yalnız bırakır ve ondan uzaklaşır. Nitekim şeytan iş olup biteceğinde Yüce Allah da bütün insanların hesabını gördükten sonra kendisine tâbi olanlara şöyle diyebilmektedir: “Şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti; ben de size söz verdim; ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayın. Bilakis kendinizi kınayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Esasen ben daha önce beni (Allah'a) ortak tutmanızı da kesinlikle kabul etmemiştim. (İbrahim 14/22) O halde kul, durumunu iyice değerlendirsin, henüz elde zaman ve imkân varken, telafinin imkânsızlaşacağı vakit gelmeden önce mümkün olanı telafi etsin. Mutluluğuna sebep olacak kimseleri dost edinsin, düşmanlığı kendisine faydalı olacak ve dostluğu kendisine zarar verecek kimseye düşmanlık etsin. Başarı Allah’tandır.

وَقَالَ ٱلرَّسُولُ يَٰرَبِّ إِنَّ قَوْمِى ٱتَّخَذُوا۟ هَٰذَا ٱلْقُرْءَانَ مَهْجُورًا ۝٣٠

30. “Rasûl” Rabbine niyaz edip kavminin, getirdiklerinden yüz çevirmelerinden şikâyet ederek ve onların bu tutumlarına üzülerek: “Ey Rabbim! Gerçekten” beni kendilerine hidâyete eriştirmek ve onlara tebliğde bulunmak üzere göndermiş olduğun “kavmim, bu Kur’ân’ı terk etti, dedi.” Ondan yüz çevirdiler, uzaklaştılar. Onu bırakıp gittiler. Oysa onun hükmüne bağlı kalmaları, ahkâmına yönelmeleri, ardından yürümeleri gerekirdi. Allah, Rasûlünü teselli ederek, bu insanların geçmişlerinin de böyle olduğunu ve bunların yaptıkları gibi yaptıklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا مِّنَ ٱلْمُجْرِمِينَ وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا ۝٣١

31. “İşte bu şekilde biz, her bir peygambere günahkârlardan bir düşman var ettik.” Yani hayra elverişli olmayan, hayır ile arınıp temizlenmeyen kimselerden peygamberlere karşı çıkacak, onların sözlerini reddedecek ve batıl ile mücadedele edecek kimseler kıldık. Ki bu gibilerin birtakım faydaları vardır: Hak batıla üstünlük sağlar. Hak açıklık kazanır ve çok büyük oranda netleşir. Çünkü batılın hakka karşı çıkması, hakkın açıklığını ve delillerinin mükemmelliğini arttırır. Ayrıca Yüce Allah’ın hak ehline ihsan ettiği lütufları ve batıl ehline uyguladığı cezaları açıkça görülür. O halde onlar için üzülme ve arkalarından kendini neredeyse öldürecek hale de getirme! “Yol gösterici” sana hidâyet veren ve böylelikle arzuladığını gerçekleştirip din ve dünya menfaatlerini elde etmeni sağlayacak “ve yardımcı” düşmanlarına karşı sana zafer verecek, din ve dünya işlerinde hoşuna gitmeyen her hususu senden uzaklaştıracak merci “olarak Rabbin yeter.” Sen de O’nu yeterli bil ve yalnızca O’na güvenip dayan.

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ ٱلْقُرْءَانُ جُمْلَةً وَٰحِدَةً كَذَٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِۦ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَٰهُ تَرْتِيلًا ۝٣٢

32. Bu da kâfirlerin nefislerinin kendilerine telkin etmiş olduğu tekliflerinden birisidir. Onlar dediler ki: “Kur’ân ona” önceki kitapların indirildiği gibi “toptan, bir defada indirilmeli değil miydi?” Yani “Kur’ân’ın bu dediğimiz şekilde inişindeki sakınca nedir? Hatta bu şekilde indirilmesi daha mükemmel, daha güzeldir.” Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık.” Biz Kur’ân-ı Kerîm’i bu şekilde kısım kısım indirdik. Çünkü Kur’ân’dan bir bölüm nazil oldukça senin huzurun ve sebatın daha da artar. Özellikle de tedirgin edici sebepler varken Kur’ân-ı Kerîm’in gerektikçe nazil olmasının çok büyük bir etkisi olur ve kalbe pek büyük ölçüde sebat verir. Hiç şüphesiz ki bu etki ve sebat, bundan önce o buyruğun nazil olup da o sebebin meydana gelmesi esnasında hatırlanmasından daha ileri derecede etkilidir. “Ve onu ağır ağır okuduk.” Biz, o Kur’ân-ı Kerîm’i zaman içerisinde, ara ara indirdik ve onu sana kısım kısım bellettik. Bütün bunlar, Yüce Allah’ın, Kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyli ve sellem’e ne kadar itina gösterdiğinin delilidir. Çünkü Yüce Allah Kitabını, Allah Rasûlünün durumuna ve dini maslahatlarına uygun olarak indirmiştir. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:

وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْنَٰكَ بِٱلْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا ۝٣٣

33. “Onlar sana” kendisi ile hakka karşı çıkmak ve senin peygamberliğini reddetmek amacıyla “bir misal getirdikleri her seferinde biz (ona karşılık) sana hakkı ve en güzel açıklamayı getiririz.” Yani biz, sana manalarında hakkı, lafızlarında da tam bir beyanı içeren Kur’ân’ı indirdik ki onun bütün manaları haktır ve doğrudur. Herhangi bir batıl ya da şüphe hiçbir şekilde söz konusu değildir. Onun lafızları ve varlıkları beyanı en açık lafızlar, en güzel açıklamalardır. O, gerekli manaları eksiksiz bir şekilde beyan etmektedir.

u âyet-i kerimede şuna delil vardır: Gerek muhaddis, gerek öğretmen, gerekse vaiz olsun, ilme dair konuşan herhangi bir kimsenin, Rabbinin Rasûlünün halini göz önünde bulundurmasını örnek almalıdır. Alimler de aynı şekilde yapmalıdır. Gerektirici herhangi bir olay yahut bir münasebet meydana geldikçe ona uygun Kur’ânî âyetleri ve nebevi hadisleri hatırlatmalı ve ona uygun öğütler vermelidirler. Yine bu buyrukta Kur’ân naslarının pek çoğunun zahir anlamından farklı şekilde yorumlanacağını ve bunların kendilerinden anlaşılan manalardan başka manaları bulunduğunu kabul eden Cehmiye ve benzeri gibi Kur’ân’ın tefsirinde olmadık yollara başvuranların bu kanaatleri reddedilmektedir. Zira onların bu iddialarına göre Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği açıklama, başkalarının açıklamasından daha güzel olmaz. Çünkü onların bozuk iddialarına göre en güzel açıklama, kendilerinin Kur’ân’ın anlamları alabildiğine tahrif ettikleri açıklamalardır.

ٱلَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ إِلَىٰ جَهَنَّمَ أُو۟لَٰٓئِكَ شَرٌّ مَّكَانًا وَأَضَلُّ سَبِيلًا ۝٣٤

34. Allah, burada Rasûlünü yalanlayan müşriklerin halini ve onların akibetlerini bize haber vermektedir. Onlar: “Yüzleri üzere” en çirkin görünümde, en korkunç şekilde, azap melekleri tarafından yüzleri üzerinde sürükleneceklerdir. Her türlü azap ve cezayı içeren “cehenneme toplanacak olanlar; işte onlar” bu halde bulunanlar Allah’a iman edip Peygamberlerini tasdik edenlere göre “yerleri daha kötü ve yolları daha sapık olanlardır.” Buradaki “daha kötü” ve “daha sapık” ifadeleri, kıyaslama amacı taşımamaktadır (en kötü ve en sapık anlamındadır). Çünkü mü’minlerin kalacakları yer de yerleşecekleri yer de güzeldir, hiçbir kötülük içermemektedir. Yol olarak da onlar, dünya hayatında Sırat-ı Müstakime, âhirette de nimet dolu cennetlere ulaştıran en doğru yolu bulmuş kimselerdir.

وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا مُوسَى ٱلْكِتَٰبَ وَجَعَلْنَا مَعَهُۥٓ أَخَاهُ هَٰرُونَ وَزِيرًا ۝٣٥ فَقُلْنَا ٱذْهَبَآ إِلَى ٱلْقَوْمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَٰتِنَا فَدَمَّرْنَٰهُمْ تَدْمِيرًا ۝٣٦ وَقَوْمَ نُوحٍ لَّمَّا كَذَّبُوا۟ ٱلرُّسُلَ أَغْرَقْنَٰهُمْ وَجَعَلْنَٰهُمْ لِلنَّاسِ ءَايَةً وَأَعْتَدْنَا لِلظَّٰلِمِينَ عَذَابًا أَلِيمًا ۝٣٧ وَعَادًا وَثَمُودَا۟ وَأَصْحَٰبَ ٱلرَّسِّ وَقُرُونًۢا بَيْنَ ذَٰلِكَ كَثِيرًا ۝٣٨ وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ ٱلْأَمْثَٰلَ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا ۝٣٩ وَلَقَدْ أَتَوْا۟ عَلَى ٱلْقَرْيَةِ ٱلَّتِىٓ أُمْطِرَتْ مَطَرَ ٱلسَّوْءِ أَفَلَمْ يَكُونُوا۟ يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا۟ لَا يَرْجُونَ نُشُورًا ۝٤٠

35-40. Yüce Allah, daha önce başka âyet-i kerimelerde genişce açıklamış olduğu birtakım kıssalara burada kısaca işaret etmektedir. Bu yolla peygamberlerini yalanlamaya devam eden muhatapları sakındırmak ve böylelikle geçmiş bu ümmetlere isabet eden azabın onlara da isabet etmesine karşı onları uyarmaktadır. Çünkü bu ümmetler, onlara yakın yerlerde idiler. Onların kıssalarını yaygınlığı ve onlar hakkında meşhur olan bilgilerden biliyorlardı. Nitkeim bu kavimlerin kimilerinden geriye kalanları gözleriyle görmekteydiler. Hicr’de Salih kavminin kalıntıları, pişirilmiş çamurdan taşlarla feci bir yağmura tutulan (Lut kavminin) şehri vb. gibi. Bunların yanından yolculuklarında geceleyin de gündüzün de geçip giderlerdi. İşte o ümmetler bunlardan daha kötü olmadıkları gibi onlara gönderilen rasûller de bunlara gönderilen rasûlden daha üstün değildi: “Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mıdır? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var?” (el-Kamer 54/43) Fakat bunları, gördükleri o kadar âyet ve delillere rağmen iman etmekten alıkoyan şey, onların öldükten sonra diriltileceklerini ümit etmeyişleridir. Rablerine kavuşacaklarını ummuyorlar, O’nun ibretli cezasından korkmuyorlardı. Bundan dolayı da inatları devam edip gitti. Yoksa bunlara da en ufak bir şüphe, tereddüt, açıklanamayacak bir durum, şüpheyi gerektirecek bir hal kalmayacak şekilde âyetler ve belgeler gönderilmişti.

وَإِذَا رَأَوْكَ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا ٱلَّذِى بَعَثَ ٱللَّهُ رَسُولًا ۝٤١

41. “O (müşrikler)” Ey Muhammed, seni yalanlayan, Allah’ın âyetlerine karşı inat eden, yeryüzünde büyüklük taslayan, seninle alay edip seni küçük gören bu kimseler “seni gördüklerinde” küçümseyip hakir görerek: “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur? diyerek seni mutlaka alaya alırlar.” Yani “Allah’ın bu adamı peygamber olarak göndermesi hiç de uygun değildir. Yakışık almaz.” Bu, aşırı dereceki zalimliklerinden ve inatlarından, hakikatleri tersyüz etmelerinden dolayıdır. Bu sözlerinden anlaşıldığına göre Allah Rasûlü -haşa- son derece değersiz ve hakirdir. Ve eğer risalet bir başkasına verilmiş olsaydı daha uygun olurdu. Nitekim “dediler ki: Bu Kur’ân iki şehirden birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (ez-Zuhruf, 43/31) Böyle bir söz ancak insanların en cahil, en sapık yahut da en ileri derecede inatçı ve bilmezlikten gelenleri tarafından söylenebilir. Bu sözün maksadı ise hakka ve hakkı getirene dil uzatmak ve sahip olduğu batılın propagandasını yapmaktır. Yoksa Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyli ve sellem’in halini dikkatle düşünen bir kimse, onun dünyanın en yiğit, en gayretli kişisi, akıl, ilim, zeka, vakar, üstün ahlâkî değerler, güzel sıfatlar, iffet, şecaat ve erdem sayılan her türlü huy itibariyle de insanların en önde geleni olduğunu görür. Onu hakir gören ve onu ayıplayan kimse ise bilgisizliğin, beyinsizliğin, sapıklığın, çelişkinin, zulmün, haksızlığın her türlüsünü başka hiçbir kimsenin kendisinde toplayamayacağı oranda toplamıştır. Böyle büyük bir peygambere, böyle gayretli ve şerefli birisine dil uzatmaya kalkışması cahillik ve sapıklık olarak ona yeter. Onların Peygambere dil uzatmaktan ve onunla alay etmekten maksatları, batıllarını inatla sürdürmek ve kıt akıllıları da aldatmaktır. Bundan dolayı şöyle dediklerini görüyoruz:

إِن كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ ءَالِهَتِنَا لَوْلَآ أَن صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ ٱلْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلًا ۝٤٢

42. “Eğer ilâhlarımıza (bağlılıkta) sebat göstermeseydik az kalsın” bu adam “bizi onlardan” bunca ilâhı tek bir ilâh kabul ettirmek sûretiyle “saptıracaktı.” Kahrolasacılar! Tevhidi sapıklık diye izlemekte oldukları şirki de doğru yol olarak göstermeye çalıştılar. Bundan dolayı bu konuda birbirlerine sabır tavsiye ederek şöyle demişlerdi: “Onların ele başları: Yürüyün ve ilâhlarınıza (ibadette) sebat edin!” (Sâd, 38/6) Bu buyrukta da onların: “Eğer ilâhlarımıza (bağlılıkta) sebat/sabır göstermeseydik” dedikleri bildirilmektedir. Sabır esasen bunun dışındaki bütün hallerde övülmeye değerdir. Çünkü böyle bir durumda sabır, gazabı gerektiren sebepler üzerinde sebat göstermektir. Cehennem odununu daha da arttırmak için gösterilen bir dirençtir. Mü’minlere gelince onlar, Yüce Allah'ın haklarında buyurduğu gibi “hem hakkı birbirlerine tavsiye ederler hem de sabrı birbirlerine tavsiye ederler.” (Asr, 103/3)

u sözleriyle kendilerinin hidâyet üzere, Peygamberin ise sapık olduğuna hüküm verdiklerinden ve artık onlara karşı yapılacak bir şey kalmadığından dolayı Yüce Allah, onları azap ile tehdit etmekte ve onların “azabı gördüklerinde” kesin olarak “asıl kimin yoldan sapmış olduğunu” bileceklerini haber vermektedir. Zira “O gün zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte (hak) yolu tutmuş olsaydım” (27. ayet)

أَرَءَيْتَ مَنِ ٱتَّخَذَ إِلَٰهَهُۥ هَوَىٰهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا ۝٤٣

43. Acaba hevasını ma’bud edinen kimseden daha sapık, hevâsı ne istiyorsa onu yapanın sapıklığından daha ileri derecede sapıklık var mıdır? Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” Buna rağmen kendisinin yüksek mevkilere sahip olduğunu ileri sürdüğü için böylesinin haline hayret etmiyor ve içinde bulunduğu sapıklığı hiç düşünmüyor musun? “Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?” Sen böyle birisinin üzerinde hakim ve zorba bir konumda değilsin. Sen sadece korkutup uyarırsın. Bu vazifeni de yerine getirmiş bulunuyorsun. Onun hesabını görmek ise Allah’a aittir.

أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَٱلْأَنْعَٰمِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا ۝٤٤

44. Daha sonra Yüce Allah onların ileri derecedeki sapıklıklarını tescil etmektedir. Zira O, (yaptıklarının cezası olarak) akıllarını ve işitme duyularını almıştır. Sapıklıklarında da onları bağırıp çağırıştan başka hiçbir şey duymayan sağır, dilsiz ve kör gibi otlaklarda otlayan ve hiçbir şey anlamayan davarlara benzetmektedir. Hatta onlar bu hayvanlardan daha da sapıktırlar. Çünkü hayvanlara çobanları yol gösterir, onlar da onun arkasından giderler. Yine kendilerini ölüme götürecek yolu bildiklerinden o yollardan uzak dururlar. Aynı zamanda hayvanların akibeti de bu gibi kimselerin akibetinden daha iyidir. Böylelikle şu açıkca ortaya çıkmaktadır ki Allah Rasûlünün sapık olduğunu ileri sürenlerin kendileri bu vasfa daha layıktırlar. Hiçbir şey bilip anlamayan hayvanlar bile bunlardan daha doğru yoldadırlar.

أَلَمْ تَرَ إِلَىٰ رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ ٱلظِّلَّ وَلَوْ شَآءَ لَجَعَلَهُۥ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا ٱلشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا ۝٤٥ ثُمَّ قَبَضْنَٰهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا ۝٤٦

45-46. Yani sen, gözünle ve basiretinle Rabbinin kudretini, kemalini ve rahmetinin genişliğini görmedin mi? O gölgeyi kulların üzerine uzatıp çeker. Bu güneşin doğuşundan önce olan bir şeydir. “Sonra ona güneşi delil kıldık.” Yani güneşi gölgeye delil kıldık. Güneş olmasaydı gölgenin varlığı bilinmezdi, çünkü zıt şeyler birbirleriyle tanınırlar. Güneş yükseldikçe gölge de yavaş yavaş kısalır ve nihâyet tamamen ortadan kalkar. Gözleriyle bu vakıayı gören insanlar için gölge ve güneşin gelmesi ve bunun sonucu olarak da gece ile gündüzün değişip durması, birinin diğerinin ardından gelmesi, mevsimlerin birbirlerini izlemesi ve bundan dolayı da pek çok maslahatların meydana gelmesi, hiç şüphesiz Allah’ın kudret, azamet ve rahmetinin kemalinin, kullarına gösterdiği inâyetin en açık delillerindendir. Yine O’nun tek başına mabud, yaptıklarından dolayı hamde layık, sevgi ve tazimi hak eden, celâl ve ikram sahibi olduğuna da delildir.

وَهُوَ ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيْلَ لِبَاسًا وَٱلنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ ٱلنَّهَارَ نُشُورًا ۝٤٧

47. Yani geceyi sizin için üzerinizi örten bir elbise gibi kılıp bunu geceleyin dinlenmeniz, uyuyarak rahat bulmanız ve uyku esnasında hareketsiz kalmanız için yaratmış olması, O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisidir. Gece olmasaydı kullar sükun ve rahat bulamazlardı, ama işlerini görmeye de devam edemezlerdi. O takdirde de bu, onlara son derece zararlı olurdu. Aynı şekilde karanlık da devam edip gitseydi elbette ki onların hayatları durur ve menfaatlerine olan pek çok şey de gerçekleşmezdi. Fakat Allah, gündüzü insanların ticaretleri, yolculukları ve işleri için etrafa dağılacakları ve böylelikle de menfaatlerine olan işleri görüp yerine getirecekleri bir vakit olarak tayin etmiştir.

وَهُوَ ٱلَّذِىٓ أَرْسَلَ ٱلرِّيَٰحَ بُشْرًۢا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِهِۦ وَأَنزَلْنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً طَهُورًا ۝٤٨ لِّنُحْـِۧىَ بِهِۦ بَلْدَةً مَّيْتًا وَنُسْقِيَهُۥ مِمَّا خَلَقْنَآ أَنْعَٰمًا وَأَنَاسِىَّ كَثِيرًا ۝٤٩

48. Yani kullarına rahmet edip de üzerlerine rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak göndermek sûretiyle rızkını bol bol indiren, yalnızca O’dur. Rüzgarların müjdeledikleri rahmet ise yağmurdur. Bu rüzgarlar sayesinde bulutlar yükselir, birbirleriyle kaynaşır ve üst üste yığılır. Rüzgarlar tasarruf yetkisini elinde bulunduranın izniyle bu bulutları aşılar ve yağmur yağdırtırlar. Böylelikle kullar yağmur yağmasından önce müjdesini alırlar ve ansızın yağmura yakalanmamak için gerekli hazırlıklarını yaparlar. “Biz gökten de tertemiz bir su indirdik.” Bu su manevi ve maddi pisliklerden, kirliliklerden temizleyip arındırır.

49. Bu suda Allah’ın bereketlerinden bir bereket vardır. O bu suyu, onunla ölmüş bir beldeyi diriltmek ve böylelikle insanların ve davarların yedikleri türden pek çok bitki ve ağaçları orada bitirmek üzere indirir. “Yarattığımız nice hayvanı ve pek çok insanı da onunla sulayalım diye.” Bu su ile Biz, sizin de davarlarınızın da su ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Rüzgarları müjdeciler olarak gönderip çeşitli etkilere sahip kılan, gökten kullara ve davarlarına bir rızık içeren o tertemiz ve mübarek suyu indiren o yüce zat, kendisine başka hiçbir şey ortak koşulmaksızın tek başına ibadete layık değil midir?

وَلَقَدْ صَرَّفْنَٰهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا۟ فَأَبَىٰٓ أَكْثَرُ ٱلنَّاسِ إِلَّا كُفُورًا ۝٥٠

50. Allah gözle görülen, şahit olunan bu kadar ilâhi belgeyi gözler önüne sermiş, bunları kullara tekrar tekrar hatırlatmış, kendisini bilip tanısınlar, şükretsinler ve ansınlar diye tekrar tekrar söz konusu etmiştir. Bununla birlikte “insanların çoğu” ahlâklarının ve tabiatlarının bozukluğu dolayısı ile “nankörlükte başka bir yol izlemezler.”

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِى كُلِّ قَرْيَةٍ نَّذِيرًا ۝٥١

51. Allah meşietinin dilediği şekilde geçerli olduğunu ve eğer dilemiş olsaydı her bir şehre mutlaka kendilerini uyarıp sakındıracak bir uyarıcı yani bir peygamber gönderebileceğini haber vermektedir. O, bunu yapamayacak değildir. Ama O’nun hikmeti ve -ey Muhammed- hem sana hem de kullara olan rahmeti, seni beyazlarıyla, siyahlarıyla, Arap olanlarıyla, olmayanlarıyla, insanlarıyla, cinleriyle onların hepsine bir peygamber olarak göndermeyi gerektirmiştir.

فَلَا تُطِعِ ٱلْكَٰفِرِينَ وَجَٰهِدْهُم بِهِۦ جِهَادًا كَبِيرًا ۝٥٢

52. “O halde kâfirlere” seninle gönderilen herhangi bir şeyi terk etme hususunda “itaat etme!” Aksine seninle gönderilenlerin tümünü tebliğ etmek uğrunda bütün gayretinde çalışıp çabala ve “onlara karşı bu (Kur’ân) ile büyük bir cihad ortaya koy!” Hakkın zafere kavuşması, batılın ortadan kaldırılması için ne kadar gücün varsa hepsini ortaya koy, hiçbir şeyi esirgeme! Onların seni yalanladıklarına ve cüretkârlıklarını gösterdiklerine ne kadar çok tanık olsan bile yine de sen bütün gayretinle çalış, bütün gücünü ortaya koy, onların hidâyet bulacaklarından yana ümit kesme, onların hevâ ve isteklerine uyarak onlara tebliği asla terk etme!

وَهُوَ ٱلَّذِى مَرَجَ ٱلْبَحْرَيْنِ هَٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَٰذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَّحْجُورًا ۝٥٣

53. Yani tatlı deniz olan yeryüzü ırmakları ile tuzlu denizi salıp birbirine kavuşturan yanlızca O’dur. Bunların her birisinin sağladığı faydayı kulların maslahatına O yaratmıştır. “O ikisi arasına da bir engel ve aşılmaz” sağlam mı sağlam “bir sınır koymuştur.” Böylelikle bu denizlerin birinin diğerine karışması ve bunlardan gözetilen menfaatin yok olması bu engelle önlenmektedir.

وَهُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ مِنَ ٱلْمَآءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُۥ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا ۝٥٤

54. İnsan oğlunu hakir bir sudan yaratan, sonra ondan pek çok sayıda soy sop türeten, bunları nesep ve evlilik yoluyla akrabalar kılarak, ayrı ayrı kılan ve bir arada toplayan O’dur. Halbuki bütün bunların hepsinin ana yaratılış maddesi, o hakir sudur. Bu da O’nun kudretinin kemaline delildir. Çünkü “Rabbin kudret sahibidir” Ayrıca bu, yalnızca O’na ibadetin hak olduğuna, başkasına ibadetin ise batıl olduğuna da delil teşkil etmektedir. Çünkü sonraki ayette Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ وَكَانَ ٱلْكَافِرُ عَلَىٰ رَبِّهِۦ ظَهِيرًا ۝٥٥

55. Yani onlar fayda da zarar veremeyen putlara, cansız varlıklara ibadet ederler. Bunları, tek başına fayda ve zarar verme gücüne sahip, tek başına verme ve engelleme kudretine sahip olana ortak koşarlar. Halbuki onlara düşen, Rablerinin irşadı sayesinde O’nun dinini koruyup himaye eden, peygamberine uyan kimseler olmaktır. Ancak onlar tam aksini işlediler.

“Zaten kâfir, Rabbine karşı hep (şeytana/batıla) arka çıkar.” Batıl olan putlar ve heykeller Allah’a düşmandırlar. Kâfirler ise bu putlara yardımcı olmuş, Rablerine karşı bunlara destek vermiştir. Böylelikle kâfir, düşmanlık ve savaşta Yüce Allah’a karşı çıkan biri ve Rabbinin düşmanıdır. Halbuki insanı yaratan, ona rızık veren O’dur. Görülen ve görünmeyen bunca nimetleri O ihsan etmiştir. Hiçbir şekilde o, Allah’ın mülkü, saltanatı, mutlak egemenliği kapsamının dışına çıkamaz. Buna rağmen Yüce Allah, ona ihsanını ve iyiliğini de kesmez. Ama kâfir, cahilliği sebebiyle Rabbine karşı bu düşmanlığı ve karşı çıkışı sürdürüp gider.

وَمَآ أَرْسَلْنَٰكَ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا ۝٥٦

56. Allah bizlere, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i insanlara bir zorba olarak göndermediğini, onu melek de kılmadığını, ona her şeyin hazinelerini de vermediğini, bunun yerine onu, sadece Allah’a itaat eden kimselerin dünya ve âhirette sevap ve mükâfat göreceklerini bildirmek üzere “bir müjdeci ve” Allah’a isyan eden kimseleri de dünya ve âhirette cezalar ile korkutan bir “uyarıcı olarak” gönderdiğini haber vermektedir. Bu ise müjde ve uyarmayı gerçekleştirmek için birtakım emir ve yasakların da açıklanmasını gerektirmektedir.

8 Kasım 2026 Pazar 28 جمادى الأولى 1448 هـ