İçeriğe geç

Mâide Suresi tefsiri

تفسير سورة المائدة

es-Sa’dî Tefsiri92–120. ayetler

Mâide Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

وَأَطِيعُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُوا۟ ٱلرَّسُولَ وَٱحْذَرُوا۟ فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَٱعْلَمُوٓا۟ أَنَّمَا عَلَىٰ رَسُولِنَا ٱلْبَلَٰغُ ٱلْمُبِينُ ۝٩٢

92. Allah’a itaat ile Rasûlüne itaat aynı şeydir. Çünkü Allah’a itaat eden, Allah’ın Rasûlüne itaat etmiş; Rasûle itaat eden de Allah’a itaat etmiş olur. Bu itaat, Allah’ın ve Rasûlünün emretmiş olduğu, Allah’ın hakları ile de kulların hakları ile de alakalı bulunan farz ve müstehap, zahir ve batın bütün söz ve amelleri işlemeyi, aynı şekilde Allah ve Rasûlünün yasakladığı şeylerden uzak kalmayı içine alır. Bu emir, en geniş kapsamlı emirlerdendir. Görüldüğü gibi bunun kapsamına zahir olsun, batın olsun her türlü emir ve yasak girmektedir.

“(isyandan) sakının” yani Allah’a isyan etmekten ve Rasûlüne asi olmaktan sakının. Çünkü onlara isyan etmek en büyük şerdir ve apaçık bir hüsrandır. “Eğer” size emredilen ve yasak kılanan şeylerden “yüz çevirirseniz bilin ki peygamberimize düşen açıkça tebliğden ibarettir” ve o da bu görevini eksiksiz yerine getirmiştir. Eğer hidâyet yolunu izlerseniz bu, lehinizedir ve eğer kötülük işleyecek olursanız bu da aleyhinizedir. Sizi hesaba çekecek olan Allah’tır. Rasûl ise görevini ve kendisine yüklenen sorumluluğu eksiksiz olarak yerine getirmiştir.

لَيْسَ عَلَى ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوٓا۟ إِذَا مَا ٱتَّقَوا۟ وَّءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ ثُمَّ ٱتَّقَوا۟ وَّءَامَنُوا۟ ثُمَّ ٱتَّقَوا۟ وَّأَحْسَنُوا۟ وَٱللَّهُ يُحِبُّ ٱلْمُحْسِنِينَ ۝٩٣

93. İçkiyi haram kılan, ona dâir kesin yasağı ve bu yasağın ağırlığını ifade eden buyruklar nazil olunca mü’minlerden bazı kimseler, içkinin haram kılınışından önce müslüman olarak ama içki içmeye devam ederken ölen kardeşlerinin durumunun ne olduğunu öğrenmeyi arzu ettiler. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi ve şunu haber verdi: “İman edip salih ameller işleyenlere... takdirde (geçmişte) tattıklarından” haram kılınışlarından önce içki içmelerinden ve kumar oynamalarından “dolayı bir vebal” bir günah, bir sorumluluk “yoktur.” Günahın olmaması, hem sözü edilen hususları hem de diğer günahları kapsadığından dolayı Yüce Allah buna dâir: “sakındıkları, iman edip salih ameller işledikleri…” kaydını getirmiştir. Yani bunun için masiyetleri terk eden, Allah’a salih amel işlemelerini gerektirecek sahih bir iman ile iman eden ve sonra da bu şekilde devam eden kimseler olmaları şarttır. Aksi takdirde eğer kul, kimi zaman bu niteliğe sahip olmakla birlikte, bazen bu niteliklere sahip olmuyor ise bu, yeterli değildir. Aksine onun her zaman bu seviyede olması, bu durumunu eceli gelinceye kadar devam ettirmesi ve bu ihsan halini sürdürmesi gerekir. Şüphesiz Allah Yaratıcıya ibadetlerinde ihsan makamına erişen, kullara da iyilikte bulunan, gerçek anlamda ihsan sahibi olan kullarını sever.

Bu âyet-i kerimenin kapsamına haram olan bir şeyi haram kılınışından sonra tadan yahut da başka bir haramı işleyen, daha sonra da günahını itiraf ederek Allah’a tevbe eden ve salih amel işleyerek takva sahibi olan kimseler de girer. Şüphesiz Allah böylelerine de mağfiret buyurur ve böyle kimselerden günah kalkar.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَيَبْلُوَنَّكُمُ ٱللَّهُ بِشَىْءٍ مِّنَ ٱلصَّيْدِ تَنَالُهُۥٓ أَيْدِيكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ ٱللَّهُ مَن يَخَافُهُۥ بِٱلْغَيْبِ فَمَنِ ٱعْتَدَىٰ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَلَهُۥ عَذَابٌ أَلِيمٌ ۝٩٤

94. Bu, Yüce Allah’ın kullarına lütuf ve ihsanlarındandır. Çünkü onlara kaza ve kaderinin bir tecellisi olarak ne yapacağını haber vermektedir. Bundan maksat ise O’na itaat etmeleri ve bu işin üzerine basiretle gitmeleridir. Tâ ki helak olan apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayat bulan apaçık bir delil üzere hayat bulsun diyedir.

İşte Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler!” Allah’ın sizin imanınızı sınaması kaçınılmazdır. “Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları bilip” yani sevap ve cezayı gerektirecek şekilde ve yaratılmışlar için de zahir olan bir ilim ile “ortaya çıkarmak için ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği bir kısım avla” yani çok olmayan bir miktarla “sizi muhakkak deneyecektir.” Böylelikle bu sınama Yüce Allah’ın bir hafifletmesi ve bir lütfu sonucu kolay olacaktır. Allah’ın sizi kendisi ile sınayacağı bu ava “elleriniz ve mızraklarınız erişebilecektir” yani siz bu hayvanları avlamak imkânına sahip olabileceksiniz ki bu yolla imtihan gerçekleşsin. Bu av, el ile ele geçirilemeyecek veya mızrakla avlanamayacak türden olmayacaktır. Çünkü o takdirde sınamanın bir anlamı olmaz.

Yüce Allah bu sınamadaki hikmetin mükâfat ve cezayı gerektirecek şekilde ve yaratıklar tarafından zahir olarak bilinecek tarzda kimlerin görmedikleri halde Allah’tan korktuğunu ortaya çıkarmak olduğunu bildirmiştir. Allah’ın yasakladığı bir şeyi yapabilecek güç ve imkânı bulmakla birlikte ondan uzak duran bir kimseyi şüphesiz Allah bolca mükâfatlandıracaktır. Gıyaben Allah’tan korkmayıp O’na isyandan uzak durmayan ve böylelikle imkân bulduğu av hayvanını avlamaya kalkışan kimsenin durumu ise elbette farklı olacaktır. İşte bu imtihanla bu iki grup birbirinden ayırt edilip ortaya çıkacaktır.

“Artık bundan” yani ileri sürülebilecek mazeretleri ortadan kaldıran ve izlenmesi gereken yolu açıkça belirten bu beyandan “sonra” sizden “kim aşırı giderse onun için pek elemli” yani oldukça can yakıcı ve niteliğini Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği derecede acı verici “bir azap vardır.” Çünkü artık haddi aşan kimsenin ileri sürebilecek bir mazereti kalmaz. Gerçek Allah korkusu, kişinin O’nu görmediği ve yanında herhangi bir insan bulunmadığı bir halde Allah’tan korkmasıdır. İnsanlar arasında Allah’tan korktuğunu açığa vurmak ise bazen insanlardan korkmaktan dolayı olabilir ve bundan dolayı kişi herhangi bir sevap ve mükâfat almaz.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَقْتُلُوا۟ ٱلصَّيْدَ وَأَنتُمْ حُرُمٌ وَمَن قَتَلَهُۥ مِنكُم مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآءٌ مِّثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ ٱلنَّعَمِ يَحْكُمُ بِهِۦ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ هَدْيًۢا بَٰلِغَ ٱلْكَعْبَةِ أَوْ كَفَّٰرَةٌ طَعَامُ مَسَٰكِينَ أَوْ عَدْلُ ذَٰلِكَ صِيَامًا لِّيَذُوقَ وَبَالَ أَمْرِهِۦ عَفَا ٱللَّهُ عَمَّا سَلَفَ وَمَنْ عَادَ فَيَنتَقِمُ ٱللَّهُ مِنْهُ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ ذُو ٱنتِقَامٍ ۝٩٥

95. Daha sonra Yüce Allah, ihramlı iken av hayvanının öldürülmesi yasağını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler,” hac veya umrede “ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin.” Av yasağına, onun öldürülmesine yol açacak şeyler, öldürmeye ortak olmak, onun yerini göstermek, öldürülmesine yardımcı olmak da girmektedir. Hatta bu yasağın tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere ihramlı bir kimsenin, kendisi için öldürülmüş yahut kendisi için avlanmış bir hayvanın etinden yemesi de yasaktır. Bütün bunlar bu büyük ibadete tazim içindir. Bu amaçla ihramlı olan bir kimseye, ihramdan önce kendisi için helâl olan avlanma artık haramdır.

“İçinizden kim onu” yani av hayvanını “bilerek” kasten “öldürürse bunun cezası, Kâbe’ye ulaştırılmak üzere” yani Harem bölgesinde kesilmek üzere “öldürdüğü hayvanın benzeri olacak” deve, inek veya koyun türünden ona benzer “bir ehlî hayvan (kurban etmek)”tir. Öldürdüğü hayvanın bunlar arasında benzerinin hangisi olduğuna bakılır. Bu kimsenin öldürdüğü hayvanın benzerini boğazlayıp tasadduk etmesi icabeder. Bu konuda esas alınacak olan benzerliğin olmasıdır. “iki adil kimsenin hükmü ile belirlenecek” Yani hüküm vermeyi bilen ve benzerlik yönünü kestirebilen adil iki kişi bu konuda hüküm vermelidir. Nitekim ashab-ı kiram -Allah onlardan razı olsun- böyle yapmışlardır. Onlar bir güvercine karşılık bir koyun, deve kuşuna karşılık bir deve veya inek, çeşitli türleri ile yaban ineğine karşılık da bir inek kesilmesine hüküm vermişlerdir. Aynı şekilde bu ehli hayvanlar içinde av hayvanının benzeri hangisi ise ona karşılık olarak o kesilir ve tasadduk edilir. Eğer avlanan hayvan, bu ehli hayvanlardan herhangi birisine benzemiyor ise o takdirde telef olan mallardaki kâide gereğince onun da kıymeti ödenir.

“Yahut yoksullara yemek yedirmek şeklinde bir keffâret” Bu işin kefâreti, yoksul kimselere yemek yedirmektir. Yani av hayvanının benzeri kabul edilen ehli hayvanın karşılığı, yemek olarak tespit edilir ve bu, yoksullara yedirilir. Birçok alim şöyle demiştir: Ceza olarak ön görülen hayvanın kıymeti tespit edilir ve onunla yiyecek satın alınır. Böylece her bir yoksula bir müd buğday yahut da onun dışındaki yiyeceklerinden yarım sâ’ verilir.

“Veya bunun” bu yiyeceğin “dengi oruç tutmaktır.” Yani her bir yoksula yemek yedirmeye karşılık bir gün oruç tutar. “Tâ ki” sözü edilen ceza onun hakkında vacip kılınmak sureti ile “ettiğinin vebalini tatmış olsun. Allah geçmiştekileri bağışlamıştır. Fakat kim” bundan sonra “bir daha böyle yaparsa Allah ondan intikam alır. Allah Azîzdir, intikam sahibidir.”

Kefaret kasten öldüren için de hataen öldüren için de söz konusu olmakla birlikte yalnızca av hayvanını kasten öldürenin cezası söz konusu edilmiştir. Nitekim bu konuda şer’î kaide şudur: Korunulması gereken can ve malları telef eden kimse, eğer bu telefi haksız ise hangi halde olursa olsun onun tazminatını ödemekle yükümlüdür. İşte Yüce Allah burada böyle bir fiil yapana karşılık kefareti, ilahi cezalandırmayı ve intikamı söz konusu etmektedir. Bunlar kasten bu fiili işleyen kimseler hakkındadır. Hataen bu işi işleyene gelince, onun hakkında ilâhi bir ceza söz konusu değildir; ama o kimsenin yalnızca kefaret ödemesi gerekmektedir. İlim adamlarının cumhurunun görüşü budur. Sahih olan görüş ise âyet-i kerimenin açıkça ifade ettiği gibi bu fiili kasti olarak işlemeyen kimse hakkında günah söz konusu olmadığı gibi kefaret de söz konusu değildir.

أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ ٱلْبَحْرِ وَطَعَامُهُۥ مَتَٰعًا لَّكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ ٱلْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا وَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ ٱلَّذِىٓ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ۝٩٦

96. Av hayvanı, kara ve denizdeki av hayvanlarını kapsadığından dolayı Allah, deniz av hayvanlarını istisnâ ederek şöyle buyurmaktadır: “Deniz avı ve yiyeceği” yani ihramlı iken denizdeki canlı hayvanlar da bu hayvanların ölüleri de size helâl kılındı. Bu da denizin ölüsünün de helâl olduğunun delilidir. Bu “size de yolcuya da bir fayda olmak üzere” helâl kılınmıştır. Yani bunun size mubah kılınmasının faydası, sizin ve sizinle birlikte yolculuk yapanların yararlanmasıdır.

“İhramda bulunduğunuz sürece kara avı ise size haram kılındı” Av hayvanı ifadesinden bu hayvanın mutlaka vahşi olması gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü evcil hayvan av hayvanı değildir. Yine bu hayvanın yenilir cinsten bir hayvan olması gerekir, çünkü yenilmeyen hayvan avlanılmaz ve ona av hayvanı adı da verilmez.

“Sonunda huzuruna varacağınız Allah’tan korkup sakının” Yani emirlerini yerine getirerek ve yasakladığı şeyleri terk ederek O’ndan sakının, takvalı olun. O’ndan sakınmanızı sağlama hususunda da O’nun huzurunda toplanacağınıza dair bilginizin katkısı olsun. Zira huzurunda toplanacağınız vakit O, amellerinizin karşılığını size verecektir. Takvâsının gereğini yerine getirdiniz ise bol bol sizleri mükâfatlandıracaktır. Eğer getirmediniz ise sizi cezalandıracaktır.

جَعَلَ ٱللَّهُ ٱلْكَعْبَةَ ٱلْبَيْتَ ٱلْحَرَامَ قِيَٰمًا لِّلنَّاسِ وَٱلشَّهْرَ ٱلْحَرَامَ وَٱلْهَدْىَ وَٱلْقَلَٰٓئِدَ ذَٰلِكَ لِتَعْلَمُوٓا۟ أَنَّ ٱللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ وَأَنَّ ٱللَّهَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ ۝٩٧

97. Yüce Allah: “Kâbe’yi, o Beyt-i Haram’ı... insanlar için bir kıyam sebebi” kıldığını haber vermektedir. Yani bunları tazim etmek sureti ile insanların dinleri de dünyaları da kıyam bulur, dosdoğru olur. Bununla İslâm tamam olur, bu yolla onların günahları silinir, Beyt-i Haram’a yönelip gitmek sureti ile de büyük bağışlara ve pek çok ihsanlara nail olurlar. Bu uğurda mallar harcanır, o yolda sıkıntılara katlanılır. Orada dört bir yandan gelen ve çeşitli ırklardan oluşan Müslümanlar toplanıp bir araya gelerek tanışırlar, birbirlerinin yardımını alırlar, hepsini ilgilendiren maslahatlar hususunda istişare ederler. Aralarında dinî ve dünyevî maslahatlara dair sağlam bağlar kurulur. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Tâ ki kendileri için menfaatlere tanık olsunlar, belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.” (el-Hac, 22/28)

Beytullah’ın insanlar için bir kıyam sebebi kılınması nedeniyle bazı alimler şöyle demişlerdir: Beytullah’ı her yıl haccetmek farz-ı kifayedir. Bütün insanlar Beytullah’ı haccetmeyi terk edecek olurlarsa onu haccetmeye gücü yeten herkes günahkâr olur. Hatta insanlar orayı haccetmeyi terk edecek olurlarsa, onların hayatlarını ayakta tutan sebepler ortadan kalkar ve Kıyamet kopar.

“kurbanı ve gerdanlıkları” Yani Yüce Allah hediye kurbanlarını da hediye kurban türlerinin en şereflileri olan boyunları gerdanlıklı kurbanlıkları da böyle “bir kıyam sebebi” kılmıştır. İnsanlar bu ikisinden de yararlanırlar ve bunlar dolayısı ile sevap kazanırlar.

“Bu da Allah’ın göklerde ve yerde olan herşeyi bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir.” İşte bu Beyt-i Haram’ı, sizin menfaatinize olduğunu bildiği dinî ve dünyevî maslahatlarınız için var etmiş olması da O’nun ilminin bir tecellisidir.

ٱعْلَمُوٓا۟ أَنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلْعِقَابِ وَأَنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ۝٩٨

98. “Bilin ki Allah, cezası şiddetli olandır ve yine (bilin ki) Allah Ğafûr ve Rahîmdir.” İşte bu iki hususa dâir bilginiz, sizin kalbinizde son derece kesin ve tam bir yakîn ile var olmalıdır. Bilin ki Allah, dünyada da âhirette de kendisine isyan edenlere karşı cezası pek şiddetli olandır. Yine bilin ki Allah, tevbe edip kendisine dönen ve itaat eden kimseleri mağfiret eden ve çokça merhamette bulunandır. Sizin bu hususa dâir bilginiz, O’nun cezasından korkma, mağfiret ve mükâfatını umma sonucunu verir ve siz, O’ndan korkmanın, mağfiret ve mükâfatını ummanın gerektirdiği şekilde amel edersiniz.

مَّا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلَّا ٱلْبَلَٰغُ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ۝٩٩

99. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rasûl’e düşen, ancak tebliğdir” ve o emrolunduğu gibi tebliğ etmiş, görevini yerine getirmiştir. Bunun dışında onun herhangi bir şeye (hidâyet ve dalâlet konusunda bir yetkiye) hiçbir şekilde sahip olması söz konusu değildir. “Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz (her şeyi) bilir.” ve sizin halinizi bilmesine uygun olarak da amellerinizin karşılığını verir.

قُل لَّا يَسْتَوِى ٱلْخَبِيثُ وَٱلطَّيِّبُ وَلَوْ أَعْجَبَكَ كَثْرَةُ ٱلْخَبِيثِ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ يَٰٓأُو۟لِى ٱلْأَلْبَٰبِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ۝١٠٠

100. Kötülüklerden sakındırmak ve hayra teşvik etmek üzere insanlara: “De ki:” hiçbir konuda “Pis ile temiz (hiçbir zaman) bir olmaz.” İmân ile küfür, itaat ile isyan, cennetliklerle cehennemlikler, kötü ameller ile iyi ameller, hiçbir zaman bir olmayacağı gibi, haram olan mal da hiçbir zaman helâl olan mal ile aynı değildir. “pisin çok oluşu hoşuna gitse bile…” Çünkü onun sahibine hiçbir faydası olmaz. Aksine dininde de dünyasında da ona zarar verir.

“Ey olgun akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının ki kurtuluşa eresiniz.” Yüce Allah üstün ve olgun akıl sahiplerine, mükemmel görüş sahiplerine emir vermekte ve bu hususta ilâhi hitabı onlara yöneltmektedir. Çünkü kendilerine önem verilen ve kendilerinde hayır olması umulan kimseler yalnızca özlü akıl sahipleridir. Daha sonra Yüce Allah kurtuluşun O’ndan korkup sakınmaya, yani takvaya bağlı olduğunu haber vermektedir. O’ndan korkup sakınmak ise emir ve yasakları hususunda Allah’ın isteğine uygun hareket etmektir. O’ndan korkan, tam bir kurtuluşa erer. O’ndan sakınmayı terk eden kimse ise hüsrana uğrar ve her türlü kazanç ve kârı elden kaçırıp kaybeder.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَسْـَٔلُوا۟ عَنْ أَشْيَآءَ إِن تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ وَإِن تَسْـَٔلُوا۟ عَنْهَا حِينَ يُنَزَّلُ ٱلْقُرْءَانُ تُبْدَ لَكُمْ عَفَا ٱللَّهُ عَنْهَا وَٱللَّهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ ۝١٠١

101. Yüce Allah, mü’min kullarına kendilerine açıklandığı takdirde hoşlarına gitmeyecek ve onları kederlendirecek hususlara dâir soru sormalarını yasaklamaktadır. Kimi müslümanların Allah Rasûlüne, babaları ve onların durumu hakkında, cennette mi cehennemde mi olduklarına dâir soru sormaları buna bir örnektir. Olur ki bu husus sorana açıklanır da soran için bunda bir hayır bulunmaz. Yine meydana gelmemiş hususlara dâir sorular sormak ve şer’î açıdan birtakım zorluklara ve hükümlerin ümmeti sıkıntıya sokacak şekilde ağırlaşmasına sebep olacak türden sorular da böyledir. Anlamsız ve faydsız şeyler hakkında soru sormak da buna örnek gösterilebilir. İşte yasak olan, bu ve benzeri hususlara dâir soru sormaktır. Bu gibi sonuçlar doğurmayan hususlara dâir soru sormaya gelince bu, (yasaklanmamış aksine) emredilmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Eğer bilmiyorsanız zikir/ilim ehline sorun” (en-Nahl, 16/43) buyurmaktadır.

“Eğer Kur’ân indirilmekteyken soracak olursanız da size açıklanır.” Yani eğer sorunuz uygun olup uygun yerde ve Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği dönemde sorulursa, anlaşılması güç bir âyet yahut sizin için izâhı yapılamayan bir hükme dâir ise ve vahyin semadan indirilmesi mümkün olan bir zamana denk düşerse o zaman o hüküm size açıklanır; aksi takdirde Allah’ın açıklamayıp sükut geçtiği hususlar hakkında siz de soru sormayıp susun.

“Allah onları affetmiştir.” yani Allah bu hususta kullarına afiyet ve esenlik vererek, onları sorumlu tutmayarak hükmü açıklamamıştır. Allah’ın susup hüküm belirtmediği her bir husus Allah’ın mubah kıldığı ve affettiği şeyler arasındadır.

“Allah Ğafûrdur, Halîmdir.” O, ezeli olarak mağfiret sahibidir, hilmi ve ihsanı da bilinen bir husustur. Öyleyse O’nun mağfiret ve ihsanına nail olmaya çalışın, rahmet ve rızasını elde etmeye gayret edin.

قَدْ سَأَلَهَا قَوْمٌ مِّن قَبْلِكُمْ ثُمَّ أَصْبَحُوا۟ بِهَا كَٰفِرِينَ ۝١٠٢

102. “Sizden evvel de bir kavim (bu tür sorular) sordu.” Size haklarında soru sorulması yasaklanmış olan bu hususlara dair, onların türünden ve onlara benzer hususlar hakkında, doğruyu arayıp bulmak kastı ile değil de işi yokuşa sürmek kastı ile sorular sormuşlardı. Ancak onlara bu sordukları hususlar açıklanıp buna dâir emirler verilince de “onları inkar ettiler.” Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahih bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Ben, size neyi yasakladımsa ondan uzak durun. Size neyi emrettiysem gücünüz yettiğince onu yapın. Çünkü sizden öncekileri çokça soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri helâk etmiştir.”

مَا جَعَلَ ٱللَّهُ مِنۢ بَحِيرَةٍ وَلَا سَآئِبَةٍ وَلَا وَصِيلَةٍ وَلَا حَامٍ وَلَٰكِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ يَفْتَرُونَ عَلَى ٱللَّهِ ٱلْكَذِبَ وَأَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ۝١٠٣

103. Bu buyruk, Allah’ın izin vermediği bir din icat ederek O’nun helâl kıldığı şeyleri haram kılan müşrikleri yermektedir. Bu müşrikler, kendi bozuk görüşlerine dayanarak Allah’ın indirdiklerine aykırı birtakım isimler uydurup sahip oldukları bazı hayvanları haram kıldılar. İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah ne bahîre” yani kulağını yarıp da sırtına binmeyi haram kıldıkları ve saygıdeğer gördükleri dişi deve, “ne sâibe” yani üzerinde anlaştıkları belli bir yaşa ulaşınca serbest bırakıp sırtına binmedikleri, yük vurmadıkları ve etini yemedikleri dişi deve, inek veya koyun. Bazıları da malından belli bir şeyi adar ve onu saibe yapardı. “ne de hâm” yani aralarında bilinen belli bir duruma ulaşan, sırtına binilmesi ve yük vurulması yasak olan deve “(diye bir şey meşru) kılmamıştır.”

Bütün bunlar müşriklerin herhangi bir delil ve belgeye dayalı olmaksızın haram kıldıkları şeyler arasındadır. Bu haram kılmaları ancak Allah’a bir iftiradır. Bunları kendi bilgisizliklerinden ve akılsızlıklarından uydurmuşlardır. Bundan dolayı Yüce Allah: “Fakat kâfirler Allah üzerine yalan uydurup iftira ediyorlar. Onlarının pek çoğunun aklı ermez.” buyurmaktadır. Bu hususta ne bir nakli delilleri vardır ne de akli bir delilleri vardır.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا۟ إِلَىٰ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ وَإِلَى ٱلرَّسُولِ قَالُوا۟ حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ ءَابَآءَنَآ أَوَلَوْ كَانَ ءَابَآؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ ۝١٠٤

104. Bununla birlikte onlar, ancak cehalet ve zulme dayalı görüşlerini beğenmişlerdir. Bu nedenle de onlar “Allah’ın indirdiğine ve Rasûlüne” davet olunduklarında yüz çevirir ve bunu kabul etmeyerek: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler.” Doğru olmasa bile, Allah’ın azabından kurtaracak bir din olmasa dahi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol, din bizim için yeterlidir. Eğer ataları yetkin dirâyet ve bilgi sahibi kimseler olsaydı sorun yoktu. Ancak ataları da hiçbir şey bilmeyen kimselerdi. Ataları akli bakımdan da hiçbir özelliğe sahip değillerdi. İlim ve hidâyet namına da ellerinde hiçbir şeyleri yoktu. O halde sağlıklı bir bilgisi bulunmayan, üstün bir akla sahip olmayan kimseleri taklit ederek Allah’ın indirdiği şeylere ve kalpleri ilim, iman, hidâyet ve yakîn ile dolduran peygamberlere uymayı terk eden kimselere yazıklar olsun!

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا ٱهْتَدَيْتُمْ إِلَى ٱللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ۝١٠٥

105. “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın.” Yani nefislerinizi ıslah etmeye, kemâle erdirmeye, Sırat-ı Müstakîm’i izlemeye mecbur etmeye gayret edin. Çünkü sizler halinizi düzeltecek olursanız, dosdoğru yoldan sapan ve dosdoğru dinin yolunu izlemeyen kimselerin size bir zararı olmaz. Onlar ancak kendi nefislerine zarar verebilirler.

Bu ayet, iyiliği emretmeyi ve kötülükten alıkoymayı terk ve ihmal etmenin kula zarar vermeyeceğine delil olmaz. Çünkü hiçbir kimse yerine getirmekle yükümlü olduğu iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma görevini ifa etmedikçe tam anlamıyla “doğru yolda” gitmiş olamaz (ki Yüce Allah onların zarar verememelerini “doğru yolda gitme” şartına bağlamıştır.) Evet, bir kimse eliyle ve diliyle kötülüğe karşı koymaktan aciz olur da onu sadece kalbi ile reddederse, ona da hiç şüphesiz başkasının sapıklığının bir zararı olmaz.

“Hepinizin dönüşü yalnız Allah’adır.” Kıyamet gününde O’nun huzuruna dönecek ve Allah’ın huzurunda bir araya gelip toplanacaksınız. “O zaman O, yaptıklarınızı” hayır olsun şer olsun “size haber verecektir.”

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ شَهَٰدَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ ٱلْمَوْتُ حِينَ ٱلْوَصِيَّةِ ٱثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ أَوْ ءَاخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ إِنْ أَنتُمْ ضَرَبْتُمْ فِى ٱلْأَرْضِ فَأَصَٰبَتْكُم مُّصِيبَةُ ٱلْمَوْتِ تَحْبِسُونَهُمَا مِنۢ بَعْدِ ٱلصَّلَوٰةِ فَيُقْسِمَانِ بِٱللَّهِ إِنِ ٱرْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرِى بِهِۦ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَىٰ وَلَا نَكْتُمُ شَهَٰدَةَ ٱللَّهِ إِنَّآ إِذًا لَّمِنَ ٱلْـَٔاثِمِينَ ۝١٠٦

106. Şanı Yüce Allah emir ihtiva eder bir şekilde bir kimsenin ölüm öncesi haller ve alâmetler ile karşı karşıya kalması durumunda vasiyetine iki kişiyi şahit tutması gerektiğini haber vermektedir. Böyle bir kimse vasiyetini yazmalı ve buna şahitlikleri muteber olan adalet sahipleri arasından iki kişiyi şahit tutmalıdır. “Sizden olmayan başka iki erkek” yani sizin dininize mensup olmayan yahudi, hristiyan veya onlardan başka iki kişi, demektir. Bu, ihtiyaç ve zaruret halinde, müslümanlardan şahitlik edecek kimselerin bulunmaması durumunda söz konusudur. “siz yolculuk halinde iken başınıza ölüm (hali) gelmişse” yani onları o zaman şahit tutun, demektir. Yüce Allah’ın böylelerini şahit tutmayı emretmesinin tek sebebi, onların sözlerinin ancak böyle bir durumda kabul edilebilir olmasından dolayıdır. Ayrıca bu konuda tazim ettikleri “namazdan sonra” alıkonulmaları sureti ile onlara karşı iş sıkı tutulur ve “yemin ederler”; doğru söylediklerine, herhangi bir değişiklik yapmadıklarına, bir şeyi bir başkasının yerine koymadıklarına dair yemin ederler. Bu ise onların şahitlikleri hususunda “haklarında şüpheye düşerseniz” yapılır. Eğer onların şahitliklerini tasdik edecek olursanız bu şekilde yemin etmelerine ihtiyaç yoktur.

Yemin edecekleri vakit de şöyle derler: “Akraba dahi olsa” bize olan yakınlıkları dolayısıyla onları kayırmayacak “yeminimizi hiçbir bedel karşılığında satmayacağız” Dünyalık için bu hususta yalan söylemeyiz, “ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyeceğiz.” Aksine bu şahitliği işittiğimiz şekilde eda edeceğiz. “Yoksa” yani şahitliğimizi gizleyecek olursak “mutlaka günahkârlardan oluruz.”

فَإِنْ عُثِرَ عَلَىٰٓ أَنَّهُمَا ٱسْتَحَقَّآ إِثْمًا فَـَٔاخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ ٱلَّذِينَ ٱسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ ٱلْأَوْلَيَٰنِ فَيُقْسِمَانِ بِٱللَّهِ لَشَهَٰدَتُنَآ أَحَقُّ مِن شَهَٰدَتِهِمَا وَمَا ٱعْتَدَيْنَآ إِنَّآ إِذًا لَّمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ ۝١٠٧

107. “Eğer o ikisinin” yani şahitlik eden kimselerin, karineler yolu ile yalan söylediklerine ve hainlik ettiklerine delâlet edecek bazı hususlara binaen “bir günah kazandıkları anlaşılırsa” o takdirde “haksızlığa uğrayanlardan (ölüye) en yakın iki kişi onların yerine geçer.” Yani ölenlerin yakınlarından iki kişi şahitlik yapsınlar ve bunlar da ölene en yakın kimselerden olsunlar. “Bizim şahitliğimiz o iki kişinin şahitliğinden daha doğrudur” yani onlar yalan söylediler, değişiklik yaptılar, hainlik ettiler “haksızlık da yapmadık. Yoksa” eğer zulmeder, haksızlık yapar ve hak olmayan bir şahitlikte bulunacak olursak “muhakkak zalimlerden oluruz, diye Allah adına yemin ederler.”

ذَٰلِكَ أَدْنَىٰٓ أَن يَأْتُوا۟ بِٱلشَّهَٰدَةِ عَلَىٰ وَجْهِهَآ أَوْ يَخَافُوٓا۟ أَن تُرَدَّ أَيْمَٰنٌۢ بَعْدَ أَيْمَٰنِهِمْ وَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَٱسْمَعُوا۟ وَٱللَّهُ لَا يَهْدِى ٱلْقَوْمَ ٱلْفَٰسِقِينَ ۝١٠٨

108. Yüce Allah bu şahitliğin, bu şekilde pekiştirilmesinin ve vasiyette şahitlik edenlerin hainliklerinin ortaya çıkması halinde ölenin yakınlarının şahitlik etmelerinin istenmesinin hikmetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Bu” onlara karşı şahitliğin pekiştirilmesi ile “şahitliği gereği gibi eda etmelerine veya” yeminlerin kabul edilmemesi durumunda ölenin yakınlarına tevcih edilerek “yeminlerinden sonra yeminlerin (reddedilerek mirasçılara) havale edilmesinden korkmalarına karşıdaha uygundur. Allah’tan korkup sakının. Allah fasıklar topluluğuna yol göstericilik etmez.” Yani fasıklıkla nitelenmiş kimselere yol göstermez; böylece onlar ne hidâyeti isterler ne de sırat-ı mustakîmi.

Bu ayetlerin özeti şudur: Yolculuk ve benzeri gibi şahitlikleri muteber kimselerin az bulunduğu hallerde ölmek üzere olan kimsenin, müslüman ve adalet sahibi iki şahide vasiyette bulunması gerekir. Eğer kâfir iki şahitten başka kimse bulamıyor ise onlara vasiyetini bildirmesi de caiz olur. Fakat kâfir olmaları sebebi ile ölenin yakınları onlardan şüpheye düşecek olurlarsa namazdan sonra onlara hainlik etmediklerine, yalan söylemediklerine, vasiyette değişiklik yapmadıklarına dâir yemin ettirirler. Böylelikle bu iki şahit kendileri nezdinde söz konusu edilecek herhangi bir haktan temize çıkmış olurlar. Eğer ölenin yakınları şahitleri tasdik etmeyecek ve şahitlerin yalan söylediklerine delalet edecek bir karine bulacak olurlarsa, diledikleri takdirde ölenin yakınlarından iki kişi kalkar ve Allah adına: Bizim şahitliğimiz bu ilk iki şahidin şahitliğinden daha doğrudur, onlar hainlik ettiler ve yalan söylediler, diyerek yemin ederler. Böylece o şahitler hakkında hainlik ettiklerini iddia ettikleri hususta hak sahibi olurlar.

Bu âyet-i kerimeler Temîm ed-Dârî ile Adiy bin Bedda’nın başından geçen ve el-Adevi’nin vasiyetini o ikisine bildirmesine dâir meşhur bir olay hakkında inmiştir. Doğrusunu da en iyi bilen Allah’tır.

Bu âyet-i kerimeler birtakım hükümlere delil gösterilmiştir:

1. Vasiyette bulunmak meşrudur. Ölümü yakınlaşan kimsenin vasiyette bulunması gerekir.

2. Bir kimse ölüm öncesi haller ile karşı karşıya kalmış olsa dahi aklı yerinde olduğu sürece vasiyeti muteberdir.

3. Vasiyete adil iki kişinin şahitlik etmesi şarttır.

4. Böyle bir vasiyet ve benzerlerinde kâfirlerin şahitliği ancak zaruret sebebi ile kabul edilir. İmam Ahmed’in görüşü budur. İlim ehlinden pek çok kimsenin görüşüne göre ise bu hüküm neshedilmiştir. Ancak bu iddianın bir delili yoktur.

5. Buradaki hükmün ve manasının işaretinden şu da anlaşılabilir. Kâfirlerin şahitliği -bu mesele dışındaki meselelerde olsa bile- başkaları yoksa makbüldür. Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiye’nin görüşü de budur.

6. Eğer herhangi bir sakınca yoksa müslüman bir kimsenin kâfir ile birlikte yolculuğu caizdir.

7. Ticaret maksadı ile yolculuk yapmak caizdir.

8. Şahitlerden şüphe edilmekle birlikte onların hainliklerine delil teşkil edecek bir karine ortada yoksa ölenin yakınları da yemini pekiştirmek isterlerse, namazdan sonra şahitleri alıkoyarlar, şahitler de Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde yemin ederler.

9. Eğer herhangi bir itham ve herhangi bir şüphe söz konusu değilse onları namazdan sonra alıkoymaya ve yapacakları yemini pekiştirmeye gerek yoktur.

10. Şahitlik gerçekten büyük bir iştir. Çünkü Yüce Allah (“Allah'ın şahitliğini” ifadesinde) şahitliği kendisine izafe etmiş bulunmaktadır. O nedenle şahitliğe gereken itinanın gösterilmesi ve adil bir şekilde yerine getirilmesi gerekmektedir.

11. Şahitlerden şüphe edilmesi halinde onların yaptıkları şahitliğin doğruluk veya yalan açısından durumunun tespit edilebilmesi için şahitlerin sınanmaları ve birbirlerinden ayrı tutulmaları caizdir.

12. Böyle bir meselede vasi olan kimselerin yalan söylediklerine delâlet eden karineler bulunacak olursa, ölenin yakınlarından iki kişi kalkar ve şöylece yemin ederler: Bizim yeminlerimiz ötekilerinin yeminlerinden daha doğrudur ve gerçekten bunlar hainlik ettiler, yalan söylediler. Bu şekilde yemin etmelerinden sonra iddia ettikleri şey onlara verilir ve yeminleri ile birlikte var olan karine, delil yerine geçer.

يَوْمَ يَجْمَعُ ٱللَّهُ ٱلرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَآ أُجِبْتُمْ قَالُوا۟ لَا عِلْمَ لَنَآ إِنَّكَ أَنتَ عَلَّٰمُ ٱلْغُيُوبِ ۝١٠٩

109. Yüce Allah Kıyamet gününe ve o gündeki dehşetli hallere dair haber vermekte ve o günde bütün peygamberleri toplayıp onlara: “Size ne cevap verildi?” diye soracağını bildirmektedir. Yani, Ümmetlerinizin size verdiği karşılık ne oldu?, diyecektir. “Onlar da: Bizim hiçbir bilgimiz yok” ey Rabbimiz, bunu bilen ancak sensin, sen bizden daha iyi bilirsin “şüphesiz gaybı en iyi bilen ancak sensin” yani Sen gayb olan hususları da halihazırdaki hususları da bilirsin “diyecekler.”

إِذْ قَالَ ٱللَّهُ يَٰعِيسَى ٱبْنَ مَرْيَمَ ٱذْكُرْ نِعْمَتِى عَلَيْكَ وَعَلَىٰ وَٰلِدَتِكَ إِذْ أَيَّدتُّكَ بِرُوحِ ٱلْقُدُسِ تُكَلِّمُ ٱلنَّاسَ فِى ٱلْمَهْدِ وَكَهْلًا وَإِذْ عَلَّمْتُكَ ٱلْكِتَٰبَ وَٱلْحِكْمَةَ وَٱلتَّوْرَىٰةَ وَٱلْإِنجِيلَ وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ ٱلطِّينِ كَهَيْـَٔةِ ٱلطَّيْرِ بِإِذْنِى فَتَنفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًۢا بِإِذْنِى وَتُبْرِئُ ٱلْأَكْمَهَ وَٱلْأَبْرَصَ بِإِذْنِى وَإِذْ تُخْرِجُ ٱلْمَوْتَىٰ بِإِذْنِى وَإِذْ كَفَفْتُ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ عَنكَ إِذْ جِئْتَهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِنْهُمْ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ ۝١١٠

110. “Allah (o gün) şöyle diyecek: Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla!” Yani sen bu nimeti kalbinle ve dilinle an. Rabbine şükür olmak üzere bu nimetin gereğini yerine getir. Çünkü Allah sana başka kimselere vermemiş olduğu nimetleri vermiştir.

“Hani ben seni Ruhu’l-Kudüs’le desteklemiştim.” Yani Ben seni temizleyen, arındıran ve buna bağlı olarak Allah’ın emrini yerine getirme ve O’nun yoluna davet etme gücünü elde ettiğin bir ruh ve vahiy ile seni güçlendirmiş idim. “Ruhu’l-Kudüs”ten kastın Cebrail aleyhisselam olduğu da söylenmiştir. Buna göre Allah, Cebrail ile, Cebrail’in onunla birlikte bulunması ile ve zorluk hallerinde ona sebat vermesi ile İsa’ya yardımcı olmuştur.

“Beşikte iken de yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun.” Burada konuşmaktan kasıt mücerred söz söylemekten ibaret olan alışılmış bir konuşma değildir. Bundan kasıt muhatabın kendisi ile fayda gördüğü konuşmadır. Bu ise Allah’a davettir. İsa aleyhisselam’ın bu konudaki durumu kardeşleri olan diğer Ulu’l-azm peygamberlerin durumu gibidir. Bunlar yetişkinlik dönemlerinde risalet, hayra davet etmek, kötülüğü sakındırmak sureti ile konuşmuşlardır. Ancak İsa onlardan farklı olarak insanlarla beşikte iken de konuşmuş ve şöyle demiştir: “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti.” (Meryem, 19/30-31)

“Hani sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim.” Kitap, önceden indirilmiş kitapları ve özellikle Tevrat’ı kapsar. İsa, bütün İsrailoğulları peygamberleri arasında -Mûsâ’dan sonra- Tevrat’ı en iyi bilen kimsedir. İncil ise Allah’ın İsa’ya indirdiklerini kapsamaktadır. Hikmet ise şeriatın sırlarını, faydalarını, hikmetlerini bilip güzelce davette ve talimde bulunmak, gereken şeylere gerektiği şekilde riâyet etmek demektir.

“Hani benim iznimle çamurdan kuş şekli yapıyordun” yani canı bulunmayan şekil verilmiş bir kuş yapıyordun “ve ona üfürüyordun da iznimle bir kuş oluyordu. Anadan doğma körü” yani görmeyen ve gözü de bulunmayan kimseyi “alacalıyı da yine benim iznimle iyi ediyordun. Yine benim iznimle ölüleri (kabirlerinden diri olarak) çıkartıyordun.” İşte bunlar apaçık belgeler ve göz kamaştırıcı mucizelerdir. Doktorlar da başkaları da bunların benzerini meydana getirmekten yana acizdirler. Allah İsa’yı bunlarla desteklemiş ve bunlar vasıtası ile onun davetini güçlendirmiştir.

“Hani İsrailoğullarını (seni öldürmek istediklerinde) senden uzak tutmuştum ki o zaman sen kendilerine apaçık deliller getirmiştin de içlerinden kâfir olanlar:” hak kendilerine İsa’ya imanı gerektirecek şekilde apaçık belgelerle desteklenmiş olarak geldiğinde: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” demişlerdi.” İsa’yı öldürmek istemişler, bu uğurda da çabalarını ortaya koymuşlardı. Allah ise onların İsa’ya zarar vermelerini önlemiş, onlardan İsa’yı korumuş ve muhafaza etmişti.

İşte bunlar Allah’ın kulu ve Rasûlü, Meryem oğlu İsa’ya ihsan ettiğini belirttiği lütuflarıdır. Bunlar dolayısı ile İsa’yı Allah’a şükretmeye ve bu nimetlerin gereğini yerine getirmeye davet etmektedir. İsa da bunları tam anlamıyla yerine getirmiş, kardeşleri arasından Ulu’l-azm olan peygamberlerin sabrettiği gibi sabretmiştir.

وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى ٱلْحَوَارِيِّـۧنَ أَنْ ءَامِنُوا۟ بِى وَبِرَسُولِى قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا وَٱشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ ۝١١١ إِذْ قَالَ ٱلْحَوَارِيُّونَ يَٰعِيسَى ٱبْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَن يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ ٱلسَّمَآءِ قَالَ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ۝١١٢ قَالُوا۟ نُرِيدُ أَن نَّأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ أَن قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ ٱلشَّٰهِدِينَ ۝١١٣ قَالَ عِيسَى ٱبْنُ مَرْيَمَ ٱللَّهُمَّ رَبَّنَآ أَنزِلْ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ ٱلسَّمَآءِ تَكُونُ لَنَا عِيدًا لِّأَوَّلِنَا وَءَاخِرِنَا وَءَايَةً مِّنكَ وَٱرْزُقْنَا وَأَنتَ خَيْرُ ٱلرَّٰزِقِينَ ۝١١٤ قَالَ ٱللَّهُ إِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَن يَكْفُرْ بَعْدُ مِنكُمْ فَإِنِّىٓ أُعَذِّبُهُۥ عَذَابًا لَّآ أُعَذِّبُهُۥٓ أَحَدًا مِّنَ ٱلْعَٰلَمِينَ ۝١١٥ وَإِذْ قَالَ ٱللَّهُ يَٰعِيسَى ٱبْنَ مَرْيَمَ ءَأَنتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ ٱتَّخِذُونِى وَأُمِّىَ إِلَٰهَيْنِ مِن دُونِ ٱللَّهِ قَالَ سُبْحَٰنَكَ مَا يَكُونُ لِىٓ أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِى بِحَقٍّ إِن كُنتُ قُلْتُهُۥ فَقَدْ عَلِمْتَهُۥ تَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِى وَلَآ أَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنتَ عَلَّٰمُ ٱلْغُيُوبِ ۝١١٦ مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَآ أَمَرْتَنِى بِهِۦٓ أَنِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ رَبِّى وَرَبَّكُمْ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَّا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِى كُنتَ أَنتَ ٱلرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنتَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ ۝١١٧ إِن تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ ۝١١٨ قَالَ ٱللَّهُ هَٰذَا يَوْمُ يَنفَعُ ٱلصَّٰدِقِينَ صِدْقُهُمْ لَهُمْ جَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدًا رَّضِىَ ٱللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا۟ عَنْهُ ذَٰلِكَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ ۝١١٩ لِلَّهِ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌۢ ۝١٢٠

111. “Hani Havarilere…” Yani üzerindeki şu nimetimi de hatırla ki sana uyacak kimseler ve yardımcılar ihsan etmiştim. Ben havarilere “vahyetmiştim”, yani ilham etmiştim, kalplerine bana ve peygamberime iman etmeleri ilhamını yerleştirmiştim. Veya senin ağzından, senin vasıtanla onlara vahyetmiştim. Yani Allah’tan sana gelen vahiy ile onlara emretmiştim, onlar da bu emri kabul ederek boyun eğmiş ve: “İman ettik, müslümanlar olduğumuza şahit ol, demişlerdi.” Böylelikle zahiren, salih ameller ile emre itaat etmeyi kapsayan İslâm’ı ve kişiyi münafıklıktan ve iman zafiyetinden kurtaran batınî imanı bir arada ifade ettiler.

Havariler, ensar/yardımcılar demektir. Nitekim Meryem oğlu İsa aleyhisselam havarilere: “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kim olacak? demiş, Havariler de: Biziz Allah yardımcıları, demişlerdi.” (es-Saff, 61/14)

112. “Bir vakit Havariler: “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” Yani üzerinde yiyecek şeyler bulunan bir sofra indirebilir mi? “dediler.” Onların bu şekilde soru sormaları, Yüce Allah’ın kudreti ve buna güç yetirebilmesi hususunda herhangi bir şüpheden ileri gelmiyordu. Onların sözlerinde bir teklif ve edebe riâyet eden bir üslup görülmektedir. Bu gibi mucizelerin gösterilmesini istemek, hakka bağlılığa aykırıdır. Havarilerden sadır olan bu sözlerin böyle bir şeyi vehmettirme ihtimali bulunduğundan dolayı İsa aleyhisselam onlara öğüt vererek: “Eğer mümin iseniz, Allah’tan korkup sakının, dedi.” Çünkü mü’min bir kimsenin sahip olduğu iman, Allah’ın emrine itaat etmesini ve sonra ne olacağı belli olmayan türden bir takım mucizelerin gösterilmesi talep etmemesini gerektirir.

113. Havariler bu istekte bulunmaktan maksatlarının böyle olmadığını, aksine iyi bir maksatla ona ihtiyaç duyduklarından dolayı bu talepte bulunduklarını haber verdiler ve “dediler ki: Biz istiyoruz ki o sofradan yiyelim”; bu onların sofraya ihtiyaçlarının bulunduğuna delildir. Gözlerimizle bakacağımız mucizeleri görelim de “kalplerimiz” iman ile “tatmin olsun” daha önce ilme’l-yakîn olan imanımız böylelikle ayne’l-yakîn olsun. Nitekim İbrahim el-Halil aleyhisselam da Yüce Rabbinden, ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyince: “(Rabbi:) İnanmadın mı yoksa? buyurdu, o da: İnandım, fakat kalbimin tatmin olması için demişti.” (el-Bakara, 2/260)

Kulun her zaman için ilminin, yakînin ve imanının artmasına ihtiyacı vardır. Bundan dolayı Allah azze ve celle: “Senin bize doğru söylediğini (yakinen) bilelim” dediklerini aktarmaktadır. Yani senin getirdiklerinin doğru, hak ve gerçek olduğunu bilelim. “ve ona şahitlik edenlerden olalım.” Böylelikle bu, bizden sonrakiler için de bir maslahat olsun. Biz senin doğruluğuna şahit olalım da bu yolla başkalarına karşı delil ortaya konmuş olsun ve senin doğruluğunun delili daha bir pekişsin.

114. İsa aleyhisselam bu sözü işitip de onların maksatlarını öğrenince onların isteklerini kabul ederek şöyle dedi: “Ey Allah’ım, ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki bizim için hem önceden gelenlerimize, hem sonra geleceklerimize bir bayram ve senden bir mucize olsun.” Yani sofranın ineceği vakit bu büyük mucizenin hatırlanacağı bir bayram olsun. Bu, iyice bellensin ve zaman boyunca unutulmasın, yıllar geçtikçe hatırlanmaya devam edilsin. Nitekim Allah azze ve celle müslümanların bayramlarını ve belli vakitlerdeki ibadetlerini de ilâhi belgelerini hatırlatan, peygamberlerin sünnetlerine, onların izledikleri dosdoğru yola, Allah’ın üzerlerindeki lütuf ve ihsanına dikkat çeken birer sebep kılmıştır. “Bizi rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” Yani o sofrayı bize bir rızık olarak ihsan et. İsa aleyhisselam bu sofranın indirilmesini birisi kalıcı bir mucize olması şeklindeki dini maslahat, diğeri ise rızık olması şeklindeki dünyevi maslahat olmak üzere iki maslahat için istemişti.

115. “Allah buyurdu ki: “Ben onu size elbette indiririm. Ama ondan sonra içinizden her kim küfre saparsa, ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azap ile azap ederim.” Çünkü o, bu göz kamaştırıcı mucizeyi görmekle birlikte sırf inat ve zulmü dolayısı ile küfre sapmış demektir. Böylece can yakıcı azabı ve çetin cezayı hak etmiş olur.

Yüce Allah hem bu sofrayı indireceği vaadinde bulunmuş hem de eğer küfre sapacak olurlarsa bu azap ile onları tehdit etmiştir. Ancak sofranın indirildiğinden söz etmemiştir. Buna göre onların bunu tercih etmemiş olmaları sebebi ile sofranın inmemiş olma ihtimali vardır. Şu anda hristiyanların elinde bulunan İncillerde bundan hiçbir şekilde söz edilmemesi de buna delalet etmektedir. Ancak Allah’ın vaadettiği gibi bu sofranın indirilmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü O, sözünden caymaz. Bu durumda hristiyanların ellerinde bulunan İncillerde bu sofradan söz edilmemesi kendilerine verildiği halde sonradan unuttukları bölümlerden olması sebebiyledir. Yahut da İncil’de bundan söz edilmemiş, bu sadece aralarında sonrakilerin öncekilerden nakledegeldikleri bir bilgi mirası olmuştur. Bu yüzden de Allah azze ve celle bununla yetinerek ayrıca İncil’de bundan söz etmemiş olabilir. Nitekim Yüce Allah’ın: “ve biz de ona şahitlik edenlerden olalım” buyruğu da buna delil teşkil etmektedir. Durumun gerçek mahiyetini en iyi bilen Allah’tır.

116. “Allah: “Ey Meryem oğlu İsa, insanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin, diye sen mi söyledin?” diyeceği zaman…” Bu buyruk, “Şüphesiz Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen hristiyanlara bir azarlamadır. Yüce Allah bu sözü İsa’ya söyleyecek, İsa ise böyle bir sözle ilişkisinin olmadığını belirtip: “Seni” böyle bir çirkin bir sözden ve sana yakışmayan her husustan “tenzih ederim” diyecektir. “Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yaraşmaz.” Benim niteliklerim arasında yer almayan, haklarım arasında bulunmayan herhangi bir sözü söylemek bana yakışmaz ve bu benim yapabileceğim bir şey değildir. Çünkü ne mukarreb melekler ne mürsel peygamberler ne de onlardan başka herhangi bir yaratılmışın, uluhiyet makamında hakkı yoktur, böyle bir hakka sahip olması, böyle bir hakkı elde etmesi de söz konusu değildir. Aksine bütün kullar Yüce Allah’ın idaresi altındadır. Allah'ın idaresine boyun eğmişlerdir ve hepsi de muhtaç ve acizdirler.

“Şâyet ben onu söylemiş isem zaten sen onu bilirsin. Sen içimde olanı bilirsin, ama ben Sende olanı bilemem.” Zira Sen benim kalbimde olanı benden de iyi bilirsin. “Şüphesiz Sen gaybı en iyi bilensin.” Bu, Mesih aleyhisselam’ın Rabbine hitabında kemal derecesinde edepli olduğunu göstermektedir. Çünkü O: “Ben böyle bir şey söylemedim” dememiştir. Aksine kendisinin o şerefli ve üstün makamına aykırı hiçbir söz söylemeyeceğini ve böyle bir şeyin esasen imkânsız olduğunu haber vererek, Rabbini böyle bir sözden tam anlamı ile tenzih etmiş; sonra da bu husustaki kesin bilgiyi gizliyi de açığı da bilen Allah’a havale etmiştir.

117. Daha sonra İsa İsrailoğullarına neyi emretmiş olduğunu açıkça söz konusu ederek şöyle demiştir: “Ben onlara bana emrettiğinden başkasını söylemedim.” Çünkü ben senin emrine uyan bir kulum. Senin azametine karşı cüretkârlık gösterebilmem ise söz konusu değildir. “Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin” dedim. Yani ben onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini, dini sadece O’na halis kılmalarını emrettim. Benim bu emrim, Allah’tın dışında beni ve anamı iki ilâh edinmelerini yasaklama anlamı ihtiva ettiği gibi, aynı zamanda benim, senin rububiyetini kabul eden bir kul olduğuma dair bir açıklamayı da ihtiva etmekteydi. Zira ben: O, sizin Rabbiniz olduğu gibi benim de Rabbimdir, dedim.

“Aralarında bulunduğum sürece üzerlerinde şahit idim.” Bu emri kimin yerine getirdiği, kimin de getirmediği hususunda tanıklık ediyordum. “Beni aralarından aldıktan sonra artık onlar üzerinde (tek) gözetleyici Sen oldun.” ve onların sırlarına da gizlediklerine de sen muttali oldun. “Sen her şeye” ilminle, işitmenle, görmenle “şahitsin.” Senin ilmin, ilme konu olan her şeyi; işitmen, işitmeye konu olan her şeyi; görmen de görülebilecek her şeyi kuşatmıştır. Kullarına onların yaptıklarını bildiğin hayra ve şerre göre karşılık, mükâfat veya ceza veren sensin.

118. “Şayet onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın)” Sen onlara kendilerinden daha çok acırsın. Onların hallerini en iyi sen bilirsin. Eğer onlar bile bile azgınlıkta direnen kullar değillerse zaten onlara azap etmezsin. “Eğer onları mağfiret edersen şüphe yok ki Sen Azîzsin” yani sen acizliğinden ve kudretsizliğinden dolayı mağfiret ve affeden değilsin. Mağfireti, kemal derecesindeki izzet ve kudretinden tecelli edensin “Hakîmsin.” Senin hikmetin, günahlarının bağışlanmasını gerektiren sebepleri yerine getiren kimselere mağfiret etmeni gerektirir.

119. “Allah (bütün bunlardan sonra)” Kıyamet gününde kullarının halini, onlardan kimin kurtulacağını, kimin helâk olacağını, kimin bedbaht, kimin de bahtiyar olacağını açıklayarak “buyurur: Bugün doğru olanların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür.” Doğru olanlar (sadıklar); sözleri, amelleri ve niyetleri, Sırat-ı müstakim üzere ve hidâyete uygun şekilde dosdoğru olan kimselerdir. Bunlar bu doğruluğun meyvesini Kıyamet gününde Allah subhanehu’nun onları “her şeye gücü yeten mutlak hükümdar nezdindeki doğruluk makamına” (el-Kamer, 54/55) çıkartacağı vakit alacaklardır. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurulmaktadır: “Onlara altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebediyyen kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte en büyük kurtuluş budur.” Yalancılar ise doğru olanların tam zıddıdırlar. Onlar da söyledikleri yalanların ve iftiraların zararını, bozuk amellerinin neticesini göreceklerdir.

120. “Göklerin, yerin ve onlarda ne varsa hepsinin hükümranlığı Allah’ındır.” Onları yaratan, hem kaderî hükmü gereğince hem şer’î hükmü gereğince hem de amellere karşılık olmak üzere koyduğu cezai hükmü gereğince onları idare edip yöneten O’dur. Bundan dolayı da: “O, her şeye gücü yetendir” buyurmuştur. Hiçbir şey O’nu aciz bırakmaz. Aksine her şey, O’nun meşîetine ve emrine boyun eğmektedir.

Yüce Allah’ın lütuf ve ihsanı ile Mâide Sûresi’nin tefsiri burada sona ermiştir.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

***

2 Kasım 2026 Pazartesi 22 جمادى الأولى 1448 هـ