İçeriğe geç

Mâide Suresi tefsiri

تفسير سورة المائدة

es-Sa’dî Tefsiri16–51. ayetler

Mâide Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

يَهْدِى بِهِ ٱللَّهُ مَنِ ٱتَّبَعَ رِضْوَٰنَهُۥ سُبُلَ ٱلسَّلَٰمِ وَيُخْرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِ بِإِذْنِهِۦ وَيَهْدِيهِمْ إِلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ ۝١٦

16. Bu Kur’ân-ı Kerîm ile kimler hidâyet bulacaktır? Bu hidâyetin gerçekleşmesi için kulun yerine getirmesi gereken şeyler nelerdir? Bu konuda da Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:

“Ki Allah onunla, rızası ardınca gidenleri selamet yollarına iletir” Allah’ın rızasını elde etmeye gayret ve çaba göstermek sureti ile güzel bir maksada sahip olan kimseleri Allah, selamet yollarına iletir, hidayet eder. O yolları izleyenler azaptan yana selamette olurlar ve bu da o kimseyi selamet yurduna (cennete) ulaştırır. Hidayet de icmali ve tafsili olarak hakkı bilmek ve gereğince amel etmektir. “Onları izni ile karanlıklardan” küfür, bid’at, masiyet, bilgisizlik ve gafletin karanlıklarından “aydınlığa” imanın, sünnetin, itaatin, ilim ve zikrin aydınlığına “çıkarır.” Bütün bunlar ise Allah’ın izni ile hidâyetin kapsamı içerisine girerler. O Allah ki ne dilerse olur, dilemediği hiç bir şey de olmaz. “ve dosdoğru yola iletir.”

لَّقَدْ كَفَرَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓا۟ إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلْمَسِيحُ ٱبْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَن يَمْلِكُ مِنَ ٱللَّهِ شَيْـًٔا إِنْ أَرَادَ أَن يُهْلِكَ ٱلْمَسِيحَ ٱبْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُۥ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا وَلِلَّهِ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَآءُ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ۝١٧

17. Yüce Allah Kitap ehlinden ahit aldığını, onların bu ahdin gereğini yerine getirmeyip bozduklarını söz konusu ettikten sonra onların son derece çirkin sözlerini de zikretmekte ve Hristiyanların, kendilerinden başka hiçbir kimsenin söylemediği: “Allah Meryem oğlu Mesihtir” şeklindeki sözlerini bildirmektedir. Onların bu konuda şüphe ve tereddüde düşmelerinin sebebi ise İsa’nın babasız olarak dünyaya gelmesidir. Onlar, İsa hakkında böyle batıl bir inanca saplandılar. Ama Havva da İsa’ya benzemektedir. Zira o da annesiz yaratılmıştır. Adem ise bu konuda ondan daha ileridedir. Zira o hem babasız, hem de annesiz olarak yaratılmıştır. O halde niye Mesih’in ilah olduğunu ileri sürdükleri gibi bunların da ilâh olduğunu iddia etmiyorlar? İşte bu, onların sözlerinin delilsiz olduğunun, hatta şüphe dahi söz konusu olmaksızın hevaya uymaktan ibaret olduğunun göstergesidir. Yüce Allah da onların bu iddialarını açık ve akli delillerle reddederek şöyle buyurmaktadır:

“De ki: “Eğer Allah Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse O’ndan kim bir şey kurtarabilir?” Allah sözü edilenleri helâk etmeyi dileyecek olsa bunu engelleme güç ve imkânları bulunmadığına, buna karşı koyacak kudretleri olmadığına göre bu, kendisinin helâk edilmesini engelleyemeyen kimsenin ilâhlığının söz konusu olamayacağına ve hiçbir kurtuluş gücüne sahip olmadığına açık bir delildir. Yüce Allah’ın bir ve tek olduğunun delillerinden birisi de şudur: “Göklerin, yerin ve iki arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’ındır.” O kevnî, şer’î ve cezaî hükmü gereğince onlarda tasarrufta bulunur. Onlar da Allah’ın egemenliği ve idaresi altındadırlar. O halde hiç muhtaç ve mülkiyet altındaki bir kulun, her bakımdan muhtaç olmayan, bir mabud ve ilâh olması mümkün olabilir mi? Bu, imkânsız şeylerin en ileri derecede olanlarındandır.

Ayrıca onların Meryem oğlu İsa Mesih’in babasız olarak yaratılmasını garip karşılamalarının açıklanabilir bir tarafı da yoktur. Çünkü Şüphesiz Allah “dilediğini yaratır.” Dilerse baba ve anneden -diğer Âdemoğulları gibi- dilerse Havva’da olduğu gibi bir babadan fakat annesiz, dilerse de İsa’da olduğu gibi babasız, sadece anneden yaratır. Dilerse de Âdem gibi hem babasız, hem annesiz yaratır. Allah azze ve celle’nin herhangi bir şekilde yaratması, O’nun her hususta geçerli olan meşiet ve iradesi iledir ve hiçbir şey O’nun irade ve meşieti açısından zor değildir. Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah her şeye gücü yetendir.” buyurmaktadır.

وَقَالَتِ ٱلْيَهُودُ وَٱلنَّصَٰرَىٰ نَحْنُ أَبْنَٰٓؤُا۟ ٱللَّهِ وَأَحِبَّٰٓؤُهُۥ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُم بِذُنُوبِكُم بَلْ أَنتُم بَشَرٌ مِّمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَن يَشَآءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَلِلَّهِ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ ٱلْمَصِيرُ ۝١٨

18. Yahudi ve hristiyanların iddialarından birisi de kendilerini temize çıkarmak üzere ortaya attıkları batıl bir iddiada bulunmalarıdır. Şöyle ki onların her birisi ayrı ayrı: “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz” demişlerdi. Onların dinlerine göre “oğul” sevgili demektir. Bununla gerçek oğulluğu kastetmemişlerdi. Çünkü gerçek oğulluk sadece hristiyanların Mesih hakkındaki görüşleri için söz konusudur. Yüce Allah delilsiz bir iddiada bulunduklarından dolayı onların bu görüşlerini reddetmek üzere şöyle buyurmuştur: “Öyle ise günahlarınız yüzünden niçin size azap ediyor?” Sizler gerçekten O’nun sevdikleri olsaydınız sizi cezalandırmazdı. Allah azze ve celle ancak kendisini razı edecek olan işleri yapan kimseleri sever. “Hayır, siz de O’nun yarattığı insanlardansınız.” Sizin hakkınızda da ilâhi adalet ve lütfun hükümleri cereyan eder. “O, dilediği kimseyi” mağfirete layık olursa “mağfiret eder”; azabı gerektiren sebepleri yerine getiren “dilediği kimseye de azap eder.”

“Göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir. Dönüş de yalnız O’nadır.” Yani sizler O’nun egemenliği altındaki varlıklardansınız. Âhiret yurdunda da Allah’ın huzuruna dönecek kimselersiniz ve O, size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu böyle olduğuna göre sizi özel olarak böyle bir üstünlüğe sahip kılan nedir?

يَٰٓأَهْلَ ٱلْكِتَٰبِ قَدْ جَآءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَىٰ فَتْرَةٍ مِّنَ ٱلرُّسُلِ أَن تَقُولُوا۟ مَا جَآءَنَا مِنۢ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ فَقَدْ جَآءَكُم بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ۝١٩

19. Allah Teala Kitap ehlini, kendilerine ihsan etmiş olduğu lütufları sebebi ile Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmeye, “peygamberlerin arasının kesildiği” ve ona ihtiyacın şiddetle arttığı “bir zamanda” onu kendilerine gönderen Allah’a şükretmeye davet etmektedir. Bu durum ona imanı gerektiren bir husustur. Ayrıca o peygamber kendilerine bütün ilâhi talepleri ve şer’î hükümleri açıklamaktadır. Allah böylelikle onların ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeret bırakmamış ve onların: “Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı gelmedi” demelerini önlemiş olmaktadır. Çünkü “İşte size, gerçekten müjdeleyici ve uyarıcı gelmiş bulunuyor.” Onlara gönderilen bu peygamber, dünya ve âhiretteki mükâfatı müjdelemekte, bunları kazandıran amelleri ve bu amelleri işleyenlerin niteliklerini açıklamaktadır. Buna karşılık dünya ve âhiretteki ceza ile korkutmakta, bunların gereği olan amellerden ve bu amelleri işleyenlerin niteliklerinden de sakındırmaktadır.

“Allah’ın her şeye gücü yeter.” Tüm varlık alemi, itaatle boyun eğerek O’nun kudretine teslim olmuştur. Onlardan hiçbiri O’na karşı gelmeye, isyana kalkışamaz. Peygamberler göndermesi, Kitaplar indirmesi, onlara itaat edenleri mükâfatlandırması, onlara karşı gelip isyan edenleri de cezalandırması Allah’ın kudretinin bir tecellisidir.

وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِۦ يَٰقَوْمِ ٱذْكُرُوا۟ نِعْمَةَ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنۢبِيَآءَ وَجَعَلَكُم مُّلُوكًا وَءَاتَىٰكُم مَّا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِّنَ ٱلْعَٰلَمِينَ ۝٢٠

20. Yüce Allah Mûsâ ve kavmine Firavun ve kavminden de esaret ve kölelikten de kurtulma nimetini ihsan edince onlar, kendi vatan ve meskenleri olan Beytu’l-Makdis ile civarına gitmek üzere yola çıkmışlardı. Beytü’l-Makdis’e yaklaştıkları vakit Allah onlara düşmanları yurtlarından çıkarmak üzere cihadı farz kılmıştı. Mûsâ, cihada atılmaları için onlara öğüt vermiş ve hatırlatmalarda bulunup şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın” yani kalplerinizle hatırlayıp dillerinizle anın. Çünkü bunları hatırlayıp anmak, Allah’ı sevmeye ve O’na ciddiyetle ve gayretle ibadete sevkeder.

“İçinizden peygamberler göndermiş” Bu peygamberler de sizleri hidâyete çağırmış, helâk olmakla sonuçlanacak yolları izlemekten sizleri sakındırmış, sizleri ebedi mutluluğu elde etmeye teşvik etmişlerdi. Ayrıca onlar size bilmediğiniz şeyleri de öğretiyorlardı. “Sizi hükümdar yapmış” yani kendi işinizin, idarenizin söz sahibi kendiniz oldunuz. Düşmanlarınızın sizi köleleştirmesi ortadan kalkmış, bunun sonucunda da kendi işlerinizi kendiniz çekip çevirmeye ve yönetmeye başlamış ve dininizi uygulama imkânı bulmuştunuz.

“Alemlerden hiç kimseye vermediğini” dini ve dünyevi nimetleri “de size vermişti.” Onlar o dönem içerisinde insanların en hayırlıları ve Allah nezdinde en değerlileri idi. Allah onlara başkalarına vermediği nimetleri ihsan etmişti. İşte Musa iman edip imanlarını sağlamlaştırmalarını, cihad üzere sebat göstermelerini ve cihada cesaretle atılmalarını sağlayacak şekilde kendilerine ihsan edilmiş olan dini ve dünyevi nimetleri hatırlattı ve sonra şöyle dedi:

يَٰقَوْمِ ٱدْخُلُوا۟ ٱلْأَرْضَ ٱلْمُقَدَّسَةَ ٱلَّتِى كَتَبَ ٱللَّهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا۟ عَلَىٰٓ أَدْبَارِكُمْ فَتَنقَلِبُوا۟ خَٰسِرِينَ ۝٢١

21. “Ey kavmim, Allah’ın size yazdığı Arz-ı Mukaddes’e” tertemiz kılınmış toprak parçasına “girin” dedi. Böylelikle eğer Allah’ın haberini tasdik eden iman ehli kimseler iseler ruhlarının huzur ve sükûnla dolmasını sağlayacak bir haberi onlara verdi. Allah’ın kendilerine oraya girmelerini takdir etmiş olduğunu, düşmanlarına karşı da muzaffer olacaklarını yazdığını bildirdi ve devamla şöyle dedi: “Arkanıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak geri dönersiniz.” Düşmanlarınıza karşı elden kaçıracağınız zafer ve kendi ülkenizi fethetme imkânını kaybedişiniz dolayısı ile dünyanızı kaybedersiniz. Elden kaçıracağınız mükâfat ve masiyetiniz sebebi ile hak edeceğiniz ceza sebebiyle de âhiretinizi kaybedersiniz.

قَالُوا۟ يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ وَإِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا حَتَّىٰ يَخْرُجُوا۟ مِنْهَا فَإِن يَخْرُجُوا۟ مِنْهَا فَإِنَّا دَٰخِلُونَ ۝٢٢

22. Onlar da imanlarının zayıflığına, nefislerinin gevşekliğine, Allah ve peygamberinin emrine aldırışsızlıklarına delil olacak bir söz söylediler: “Ey Mûsâ, orada zorba” oldukça güçlü ve yiğit kimselerden oluşan “bir topluluk var” yani bu bizim oraya girişimizin engelleri arasındadır. “Doğrusu onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa o zaman gireriz.” Bu ise korkaklıktan ve yakîn azlığından ötürü söylenmiş bir sözdür. Aksi takdirde akıllarını başlarına toplamış olsalardı, kendilerinin de onların da insanoğlu olduklarını ve asıl güçlü kimsenin Allah’ın kendi tarafından bir kuvvet ile destek verdiği kimseler olduğunu bilirlerdi. Çünkü güç, kuvvet ve takat, ancak Allah iledir. Yine onlara karşı zafer kazanacaklarını da bilirlerdi. Çünkü Allah onlara bu konuda özel olarak vaatte bulunmuştu.

قَالَ رَجُلَانِ مِنَ ٱلَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْعَمَ ٱللَّهُ عَلَيْهِمَا ٱدْخُلُوا۟ عَلَيْهِمُ ٱلْبَابَ فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَٰلِبُونَ وَعَلَى ٱللَّهِ فَتَوَكَّلُوٓا۟ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ۝٢٣

23. “Korkanlardan” yani Allah’tan korkanlardan; kavimlerini yüreklendiren, düşmanlarına karşı savaşıp yurtlarını ele geçirmeye azmettiren, “Allah’ın kendilerine” tevfik ve böyle bir yerde önemli derecede ihtiyaç hissedilen hak sözü söyleme başarısı, sabır ve yakîn ile “nimet verdiği iki kişi dedi ki: Üzerlerine kapıdan girin. Oradan girdiniz mi muhakkak siz galip gelirsiniz.” Yani sizin onlara karşı zafer kazanmanızın arasında tek engel, onlara hücum etme kararını verebilmeniz ve üzerlerine kapıdan girmenizdir. Siz üzerlerine kapıdan girdiniz mi onlar bozguna uğrayıverecekler. Daha sonra en güçlü hazırlığı onlara emrederek: “Eğer iman edenler iseniz yalnız O’na güvenip dayanın” dediler. Özellikle böyle bir konumda Allah’a tevekkül, işi oldukça kolaylaştırır ve düşmanlara karşı zaferi sağlar. Bu, tevekkülün farz olduğuna ve kulun tevekkülünün, imanı oranında söz konusu olacağına bir delildir.

قَالُوا۟ يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّا لَن نَّدْخُلَهَآ أَبَدًا مَّا دَامُوا۟ فِيهَا فَٱذْهَبْ أَنتَ وَرَبُّكَ فَقَٰتِلَآ إِنَّا هَٰهُنَا قَٰعِدُونَ ۝٢٤

24. Ancak böyle bir söz de onlara fayda sağlamadı, onları kınamanın da bir yararı olmadı. Böylece ancak en aşağılık kimselerin söyleyeceği şu sözleri söylediler: “Ey Mûsâ, onlar orada bulundukça biz asla oraya girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz şuracıkta oturuyoruz.” Bu sözleri ne kadar da çirkin bir sözdür! Böyle zorlu ve önemli bir konumda peygamberlerine karşı verdikleri cevap ne kötüdür! Oysa bu konumda peygamberlerine yardımcı olmaları ve kendi maneviyatlarını pekiştirip yükseltmeleri gerekirdi. Hatta bu önemli bir ihtiyaçtı. İşte bu ve benzeri konumlar, diğer ümmetler ile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. Çünkü ashab-ı kiram Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e -Bedir günü savaşma hususunda onlarla istişare ettiği ama onlara savaşmayı kesin olarak emretmediği halde- şöyle demişlerdi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer sen bizimle şu denize dalacak olursan şüphesiz biz de seninle birlikte ona dalarız. Eğer sen bizi ölüme kadar götürecek dahi olsan bizden hiçbir kimse senden geri kalmayacaktır. Biz, Mûsâ’nın kavminin Mûsâ’ya dedikleri gibi: “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz şuracıkta oturuyoruz.” demeyiz. Aksine biz şöyle diyoruz: Sen ve Rabbin savaşın, şüphesiz biz de sizinle birlikte senin önünde, arkanda, sağında ve solunda savaşacağız.”

قَالَ رَبِّ إِنِّى لَآ أَمْلِكُ إِلَّا نَفْسِى وَأَخِى فَٱفْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ ٱلْقَوْمِ ٱلْفَٰسِقِينَ ۝٢٥

25. Mûsâ aleyhisselam onların kendisine başkaldırdıklarını görünce şöyle dedi: “Ey Rabbim, ben kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum.” Yani onlarla savaşmak hususunda bize itaat edilmiyor ve ben bunlar üzerinde zorbalık edecek durumda da değilim. “Artık bizimle o fasıklar topluluğunun arasını ayır.” Hikmetinin gerektirdiği cezayı üzerlerine indirmek sureti ile bizimle onlar arasında hükmünü ver. İşte bu, onların söz ve fiillerinin fasıklığı gerektiren büyük günahlardan olduğuna delildir.

قَالَ فَإِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ أَرْبَعِينَ سَنَةً يَتِيهُونَ فِى ٱلْأَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى ٱلْقَوْمِ ٱلْفَٰسِقِينَ ۝٢٦

26. Yüce Allah azze ve celle Mûsâ’nın duasına cevap vermek üzere: “Buyurdu ki: Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. O yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır.” Yani onlara verilen cezanın bir bölümü de şudur: Allah’ın kendilerine yazıp takdir etmiş olduğu bu şehire girmelerini biz kırk yıl süre ile haram (yasak) kılacağız. Yine bu müddet zarfında yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar, yollarını bulamayacaklar ve rahat edemeyecekler. Bu dünyevi bir ceza idi. Muhtemeldir ki Allah bununla onların günahlarını örtmüş ve bundan daha büyük cezayı bu yolla onlardan uzaklaştırmıştır. Bu buyrukta işlenen günahın cezasının, mevcut nimetin zeval bulması ile yahut varlık sebebi meydana gelmiş bir nimetin engellenmesi ile yahut da bir başka zamana ertelenmesi ile gerçekleşebileceğine delil vardır. Bu sürenin hikmeti de bu sözlerin sahiplerinin çoğunun ölmesi olabilir. Zira o sözler ne sabrı ne de sebatı bulunmayan, aksine düşmanına köleliğe alışmış, kendisini yüceltecek, bulunduğu halden yükseltip ilerletecek herhangi bir gayretten yoksun kalplerden sadır olmuştu. O habis nesil ölünce, kalpleri ve akılları ile düşmanlarını kahretmeye talip olan, köleliği kabul etmeyen, mutluluğa engel olan zillete razı olmayan, eğitilmiş yeni bir nesil oluşacaktı.

Allah kulu Mûsâ aleyhisselam’ın genel olarak bütün insanlara, özellikle de kavmine karşı çok merhametli olduğunu bildiği, onlara karşı kalbinin oldukça yumuşayacağını ve kendisini böyle bir ceza dolayısı ile onlar hakkında üzüntü duymaya itecek bir şefkate sahip olduğunu yahut da bu cezanın kalkması için -Allah onu kesin ve kaçınılmaz kılmakla birlikte- dua edebileceği ihtimali dolayısı ile de: “Artık sen de o fasıklar topluluğu için üzülme” buyurdu. Yani onlar için esef duyma, kederlenme. Çünkü onlar fasıklık edip yoldan çıkmışlardır. Onların fasıklıkları da başlarına bu musibetin gelmesini gerektirmiştir. Yoksa biz onlara bu yolla zulmetmiş olmuyoruz.

وَٱتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ٱبْنَىْ ءَادَمَ بِٱلْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ ٱلْـَٔاخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ ٱللَّهُ مِنَ ٱلْمُتَّقِينَ ۝٢٧

27. “Bir de onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını hak ile oku.” Yani insanlara Adem’in iki oğlu arasında meydana gelen olayı hak ile anlat, yalan değil doğru, oyun değil ciddi olan bu hadiseyi onlara haber verip oku ki ibret alacak olanlar ondan ibret alsın. Adem’in iki oğlundan kasıt, âyetin zahirinin ve siyakın da delâlet ettiği üzere kendi sulbünden olan iki oğludur. Müfessirlerin büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Yani sen insanlara onların, sonu sözü geçen duruma kadar varan kurban sunmaları ile ilgili haberlerini oku:

“Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı” Onların her birisi Yüce Allah’a yakınlaşmak kastı ile malının bir bölümünü ayırmıştı. “birininki kabul olunmuş, diğerinden ise kabul olunmamıştı.” Bu ise semadan gelen haber ile yahut da geçmiş ümmetlerde görülen âdet ile anlaşılmıştır ki o dönemlerde kurbanın Allah tarafından kabul olunduğunun alâmeti, semadan gelen bir ateşin o kurbanı yakması idi.

Adem’in, kurbanı kabul olunmayan oğlu kıskançlık ve çekememezlik ederek diğerine: “Seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Diğeri ise bu hususta onu yumuşatmak üzere: “Allah ancak muttakilerden kabul eder” diye cevap vermişti. Ben beni öldürmeni gerektiren ne günah işledim, ne suçum var? Ben sadece bana da sana da herkese de farz olan takvayı ıerine getirip Allah’tan korkup sakındım, o kadar! Burada sözü geçen muttakilerin açıklanması ile ilgili en sahih görüş; bu ameli yerine getirme hususunda Allah'tan korkup sakınanlar, yani Yüce Allah’ın rızasını talep ederek, ihlas ile ve Allah Rasûlü’nün sünnetine ittiba ile amel etmektir.

لَئِنۢ بَسَطتَ إِلَىَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِى مَآ أَنَا۠ بِبَاسِطٍ يَدِىَ إِلَيْكَ لِأَقْتُلَكَ إِنِّىٓ أَخَافُ ٱللَّهَ رَبَّ ٱلْعَٰلَمِينَ ۝٢٨

28. Daha sonra, onu öldürmeyi ne saldırma ne de savunma şeklinde istemediğini haber vererek: “Sen beni öldürmek için bana elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim.” dedi. Bu, benim korkaklığım ve acizliğim dolayısı ile değil, aksine “ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” Allah’tan korkan bir kimse ise günahlara özellikle de büyük günahlara kalkışmaz. Bu, kendisini öldürmek isteyen kardeşine bir uyarı, Allah’tan korkup O’na karşı takvâlı olması gerektiğine dair bir hatırlatma idi.

إِنِّىٓ أُرِيدُ أَن تَبُوٓأَ بِإِثْمِى وَإِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ أَصْحَٰبِ ٱلنَّارِ وَذَٰلِكَ جَزَٰٓؤُا۟ ٱلظَّٰلِمِينَ ۝٢٩

29. “Ben isterim ki; sen kendi günahını da benim günahımı da yüklenip cehennemliklerden olasın.” Yani eğer ben katil veya maktul olmaktan birisi olacaksam, senin beni öldürmeni tercih ederim. Böylelikle her iki günahı da sen yüklenmiş olursun. “İşte zalimlerin cezası budur” Bu da öldürmenin büyük günahlardan olduğuna ve cehenneme girmeyi gerektiren suçlardan olduğuna delildir.

فَطَوَّعَتْ لَهُۥ نَفْسُهُۥ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُۥ فَأَصْبَحَ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ ۝٣٠

30. Anca cani bu sözlerden dolayı cinâyeti işlemekten geri durmadı. Bu azarın ona bir faydası olmadı. Kararını sürdürdü ve sonunda nefsi kendisine kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı. Oysa şeriat ve insan tabiatı cana gereken saygıyı göstermeyi gerektirmektedir. “O da onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu..” Dünya ve âhiretini kaybedenlerden oldu. Her katilin önünde böyle bir yolu ilk açan kişi o oldu. “Kim kötü bir yol açacak olursa onun vebali ve kıyamet gününe kadar onun ile amel edecek olanların vebali o kimsenin üzerinedir.” İşte bu bakımdan sahih hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabittir: “Bir can öldürüldü mü mutlaka onun kanının (cezasının) yarısı, Adem’in (katil olan) ilk oğlunun boynuna yüklenir. Çünkü öldürme çığrını ilk açan kişi odur.”

فَبَعَثَ ٱللَّهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِى ٱلْأَرْضِ لِيُرِيَهُۥ كَيْفَ يُوَٰرِى سَوْءَةَ أَخِيهِ قَالَ يَٰوَيْلَتَىٰٓ أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَٰذَا ٱلْغُرَابِ فَأُوَٰرِىَ سَوْءَةَ أَخِى فَأَصْبَحَ مِنَ ٱلنَّٰدِمِينَ ۝٣١

31. Kardeşini öldürdükten sonra onu ne yapacağını bilememişti. Çünkü Âdemoğullarından ilk ölen kişi o idi. Bunun üzerine “Allah ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini” bu yolla “göstermek için yeri eşeleyen” ölmüş bir kargayı gömmek üzere toprağı bir kenara çeken “bir karga gönderdi.” Yüce Allah burada “ceset”e (avret anlamına da gelen) “سوأة” demiştir. Çünkü ölenin cesedi bir çeşit avrettir. “Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu” İşte bütün masiyetlerin akibeti bu şekilde pişmanlık ve hüsrandır.

مِنْ أَجْلِ ذَٰلِكَ كَتَبْنَا عَلَىٰ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ أَنَّهُۥ مَن قَتَلَ نَفْسًۢا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِى ٱلْأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ ٱلنَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَآ أَحْيَا ٱلنَّاسَ جَمِيعًا وَلَقَدْ جَآءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِٱلْبَيِّنَٰتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم بَعْدَ ذَٰلِكَ فِى ٱلْأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ ۝٣٢

32. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte bundan dolayı” Adem’in iki oğlunun kıssalarında anlatıldığı üzere onlardan birinin kardeşini öldürüp kendinden sonrakiler için öldürme yolunu açması, öldürmenin âkıbetinin dünya ve âhirette çok vahim ve büyük bir zarar olması nedeniyle “İsrailoğullarına” kendilerine semavi Kitap indirilmiş olan bu kavme “şöyle yazdık: Her kim bir cana veya yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın” yani haksız yere “birini öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur.” Çünkü onun bu şekilde davranışını açıklayabilecek ve ancak haklı olarak öldürdüğünü ortaya koyabilecek herhangi bir gerekçesi bulunmamaktadır. Böyle bir kimsenin öldürülmeyi hak etmemiş bir canı öldürme cüretkârlığını göstermesi, onun öldürdüğü kimse ile başkaları arasında bir fark görmediğini (herkesi öldürebileceğini) ortaya koymaktadır. Yine onun bu öldürmesinin tek sebebinin de kötülüğü emreden nefsine uyması olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısı ile böyle bir kimseyi öldürme cüretkârlığını göstermesi, bütün insanları öldürmesi gibidir.

Diğer taraftan bir kimse de “birini yaşatırsa” yani nefsi kendisine onu ölürmeyi telkin etmekle birlikte öldürmeyip hayatta kalmasına vesile olur, Allah korkusu onu öldürmekten alıkoyarsa bu kimse de “bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Çünkü onun sahip olduğu Allah korkusu, öldürülmeyi hak etmemiş bir kimseyi öldürmesine engel teşkil eder.

Âyet-i kerime öldürmenin iki sebepten birisi ile caiz olabileceğine delildir: Ya bir kimse kasten ve haksız yere bir başkasını öldürdüğü için -ki eğer mükellef ve maktüle denk olursa, maktülün babası da değilse- onun öldürülmesi helâl olur yahut da yeryüzünde insanların dinlerini, bedenlerini, mallarını ifsad etmek sureti ile fesat çıkartan bir kimse olursa onun öldürülmesi de caizdir. Mesela mürted kâfirler, muharip kafirler, öldürmekten başka bir yolla kötülükleri önlenemeyen bid’at davetçileri vb. gibi. İnsanları öldürmek yahut da mallarını almak kastı ile üzerlerine saldıran yol kesiciler, eşkıya ve benzerleri de bu kabildendir.

“Andolsun peygamberlerimiz onlara” hiçbir kimsenin karşı delil getirmeye imkân bulamayacağı “apaçık belgelerle geldiler. Sonra içlerinden” insanlardan “birçoğu (bütün) bunlardan sonra” yeryüzünde dosdoğru yürümeyi gerektiren ve karşı delil ileri sürme imkânı bırakmayan bu açıklamalardan sonra “yeryüzünde” masiyetler işlemek ve bu apaçık belge ve delilleri getiren peygamberlere aykırı davranmak sureti ile “taşkınlık etmekteler.”

إِنَّمَا جَزَٰٓؤُا۟ ٱلَّذِينَ يُحَارِبُونَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ وَيَسْعَوْنَ فِى ٱلْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوٓا۟ أَوْ يُصَلَّبُوٓا۟ أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَٰفٍ أَوْ يُنفَوْا۟ مِنَ ٱلْأَرْضِ ذَٰلِكَ لَهُمْ خِزْىٌ فِى ٱلدُّنْيَا وَلَهُمْ فِى ٱلْـَٔاخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ ۝٣٣

33. “Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan”; Bunlar Allah Rasulü’ne karşı açıktan açığa düşmanlık gösteren, yeryüzünde küfür, haksız yere öldürme, malları alma ve yollarda korku salma sureti ile fesad çıkartan kimselerdir. Meşhur olan görüşe göre bu âyet-i kerime kasaba ve çöllerde insanların önlerini kesip mallarını gasbeden, onları öldüren ve onları korkutan yol kesiciler (eşkıya) hakkındadır ki insanlar, bu yol kesicilerin bulundukları yolları izlemekten kaçınırlar ve böylece bu yollar işlemez hale gelir. İşte Yüce Allah had uygulanması esnasında böylelerinin cezasının, sözü geçen hususlardan birisi olduğunu haber vermektedir.

Müfessirler bu cezalar konusunda ihtilaf etmişlerdir: Bunlardan birisini seçmede muhayyerlik var mıdır ve yönetici ya da naibi her bir yol kesici hakkında zikredilen cezalardan maslahata uygun gördüğünü uygulayabilir mi? Ki ayetin zahirinden anlaşılan böyle olacağıdır. Yoksa cezaları, işledikleri suçlara göre mi olacaktır; zira işledikleri her bir suç için adaletli bir karşılık vardır ki ayetteki hikmet buna delalet etmektedir ve Allah’ın hikmetine uygun olan da budur. Şöyle ki eğer hem cana kıyar hem de mala el koyarlarsa öldürülmeleri ve asılmaları gerekir. Tâ ki teşhir edilip rezil olsunlar ve başkaları da ibret alarak bu işten vazgeçsin. Eğer sadece adam öldürmüş, ama mal almamış iseler yalnızca öldürülmeleri kesinlik kazanır. Eğer mal alıp kimseyi öldürmemiş iseler çaprazlama olarak el ve ayaklarının kesilmesi gerekir ki bu durumda sağ el ile sol ayakları kesilir. Şâyet insanlara korku salmış olmakla birlikte kimseyi öldürmemiş ve mal da almamış iseler sürgün edilirler ve tevbe ettikleri açıkça ortaya çıkıncaya kadar herhangi bir şehirde barınmalarına izin verilmez. İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın da önder ilim adamlarının bir çoğunun da -teferruata dair hususlardaki farklılık ile birlikte- kanaati budur.

“Bu” ibretli ceza “onlar için dünyada bir zillettir” rezilliktir ve utanç sebebidir. “Âhirette ise onlara büyük bir azap vardır.” İşte bu, yol kesiciliğin dünyada horlanıp rezil olmaya âhirette de azap görmeye sebep teşkil eden en büyük günahlardan olduğunun delili olup bu işi yapanın, Allah’a ve Rasûlüne karşı savaş açmak olduğunu göstermektedir.

Böyle bir suçun büyüklüğü bu olduğuna göre yeryüzünün bu bozgunculardan arındırılması, yollarda yolcuların öldürülmemesi, mallarının alınmaması ve gidip gelenlerin korkutulmaması için gerekli önlemlerin alınıp emniyetin sağlanması en büyük iyiliklerden ve en üstün itaatlerden olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine bu, yeryüzünü ıslah etmek demekti, zira zıddı, yeryüzünde fesad çıkarmaktır.

إِلَّا ٱلَّذِينَ تَابُوا۟ مِن قَبْلِ أَن تَقْدِرُوا۟ عَلَيْهِمْ فَٱعْلَمُوٓا۟ أَنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ۝٣٤

34. “Ancak elinize geçirmezden önce” bu savaş açanlardan “tevbe edenler müstesnadır. Bilin ki Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Yani Allah böyle birisinden öldürülmek, asılmak, elinin ve ayağının çaprazlama kesilmesi, sürgüne gönderilme gibi kendi hakkını düşürür. Aynı şekilde yol kesicinin önce kâfir iken sonra İslâm’a girmesi üzerindeki kul hakkını da düşürür. Eğer yol kesen kişi müslüman ise üzerindeki öldürme ve mal alma şeklindeki kul hakları düşmez.

Âyetin mefhumu, yol kesenin ele geçirilmesinden sonra tevbe etmesinin, hiçbir cezasını düşürmeyeceğine delildir. Buradaki hikmet açıkça anlaşılmaktadır, (yani tevbesinin samimi olması zayıf bir ihtimaldir). Tevbenin, yol kesenin ele geçirilmesinden önce olması halinde bu, ona yol kesenlere uygulanan haddin uygulanmasına engel teşkil ettiğine göre diğer günahlarda kişi, ele geçirilmeden önce vazgeçip tevbe ederse, hakkında söz konusu olan hadlerin bağışlanması öncelikle söz konusu olur.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَٱبْتَغُوٓا۟ إِلَيْهِ ٱلْوَسِيلَةَ وَجَٰهِدُوا۟ فِى سَبِيلِهِۦ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ۝٣٥

35. Bu, Allah’tan mü’min kullarına, imanlarının gereklerinden olan Allah’tan korkup sakınmaya, gazabına ve öfkesine uğramaktan kaçınmaya dair bir emirdir. Bunun için kulun çalışması, gücü ve imkanları yettiğince tüm gayretini harcaması, Allah’ı öfkelendiren kalbin, dilin ve diğer azaların zahiri ve batıni masiyetlerinden uzaklaşması gerekir. Bunları terk edebilmek için de Allah’tan yardım dilemelidir. Ta ki O’nun gazabından ve azabından kurtulabilsin.

“Ona vesile” yani O’na yakınlaşmak, O’nun nezdinde makbul bir kimse olmak ve O’nun sevgisini kazanmak için yol “arayın.” Bu da Allah için sevmek, Allah yolunda sevmek, korku, ümit, kalbi yöneliş, tevekkül gibi kalbe ait farzları, zekât ve hac gibi bedeni farzları; namaz, Kur’ân okuma ve zikir gibi hem kalbi hem bedeni farzları; insanlara mal, ilim, mevki ve beden ile çeşitli türlerde iyilikte bulunma ve Allah’ın kullarına nasihat etme (samimi olarak iyiliklerini istemek) gibi amelleri yapmakla olur. Çünkü bütün bu ameller, Allah’a yakınlaştırıcı amellerdir. Kul bu amellerle Allah’a yakınlaşmaya devam ederse sonunda Allah onu sever. Allah onu sevdi mi bu sefer onun kendisi ile işittiği kulağı, kendisi ile gördüğü gözü, kendisi ile tuttuğu eli, kendisi ile yürüdüğü ayağı olur ve Allah, onun duasını kabul eder.

Daha sonra Allah tebâreke ve teâlâ kendisine yakınlaştırıcı bir ibadet olan kendi yolunda cihad etmeyi özellikle söz konusu etmektedir. Cihad: Kâfirlerle savaşmak için kişinin malıyla, canıyla, görüşleriyle, diliyle, Allah’ın dininin zafere ulaşması için güç yetirebildiği her şeyi ile bu uğurda bütün gayretini ortaya koyması demektir. Bu tür bir ibadet itaatlerin en üstünü ve Allah’a yakınlaştırıcı ibadetlerin en faziletlisidir. Bu ibadeti gereği gibi yerine getiren bir kimse diğer ibadetleri haydi haydi yerine getirir.

“ki kurtuluşa/felaha eresiniz” yani masiyetleri terk edip itaatleri işleyerek O’ndan korkup sakınır, O’nun rızasını aramak sureti ile yolunda cihad ederek Allah’a vesile arayacak olursanız, felaha erersiniz. Felah, istenip arzu edilenleri elde etme başarısını elde etmek ve korkulup istenmeyen her şeyden yana da emin olmaktır. Bunun gerçek mahiyeti ise ebedi mutluluk ve sürekli nimetler içerisinde bulunmaktır.

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُۥ مَعَهُۥ لِيَفْتَدُوا۟ بِهِۦ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ۝٣٦ يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُوا۟ مِنَ ٱلنَّارِ وَمَا هُم بِخَٰرِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ ۝٣٧

36-37. Yüce Allah Kıyamet gününde kâfirlerin durumlarının oldukça feci olacağını ve onlar için çok şiddetli bir azap bulunduğunu haber vermektedir. Şayet O’nun azabından kurtulmak için yeryüzü dolusu altını ve bir o kadarını daha feda edecek olsalar dahi bunun onlardan kabul olunmayacağını ve onlara hiçbir fayda sağlamayacağını bildirmektedir. Çünkü fidye verecek yer artık geçmiştir. Geriye yalnızca ebediyyen içinden çıkamayacakları, aksine sonsuza dek içinde kalmaya devam edecekleri sürekli ve can yakıcı azaptan başka bir şey kalmamıştır.

وَٱلسَّارِقُ وَٱلسَّارِقَةُ فَٱقْطَعُوٓا۟ أَيْدِيَهُمَا جَزَآءًۢ بِمَا كَسَبَا نَكَٰلًا مِّنَ ٱللَّهِ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ ۝٣٨

38. Hırsız (السارق); başkasının el sürülmemesi gereken malını, onun rızası olmaksızın gizlice alan kimseye denir. Hırsızlık böyle ağır bir cezayı gerektirdiği için büyük günahlardandır. Söz konusu ağır ceza ise -sahabeden bazılarının kıraatinde de olduğu gibi- sağ elinin kesilmesidir. Mutlak olarak “el” zikredildiği vakit onun sınırı bilekten başlar. Buna göre hırsızlık yapan bir kimsenin eli bilekten kesilir ve damarların tıkanıp kanın durması için zeytinyağında dağlanır. Ancak sünnet, bu âyetin umumi ifadesini bir kaç yönden kayıtlamış bulunmaktadır. Bu kayıtlardan birisi hırz; yani malın muhafaza altında olmasıdır. Hırsızlığın cezayı gerektirmesi için malın, mutlaka muhafaza edilen bir yerden alınması gerekir. Her malın muhafazası da âdeten kendisine uygun olan korunma şeklidir. Koruma altında olmayan bir yerden çalan kimsenin eli kesilmez. Diğer bir kayıt ise çalınan malın nisab miktarını bulması gerekir ki bu da ya çeyrek dinar yahut üç dirhem veya bunlardan herhangi birisine eşit olan bir kıymettir. Bundan daha aşağı değerde bir şey çalacak olursa elin kesilmesi söz konusu değildir.

Bu hususlar, “hırsızlık (السرقة)” kelimesinden ve onun anlamından da çıkartılabilir. Çünkü bu kelime, kendisine karşı korunulması mümkün olmayan bir şekilde herhangi bir şeyi almak demektir. Bu da malın koruma altında olması anlamına gelir. Eğer mal koruma altında değilse bu, şer’an bir hırsızlık olmaz. Yine hikmetin bir gereği olarak elin, oldukça basit ve değersiz birşey dolayısı ile kesilmemesi gerekir. Belli bir miktarın tesbiti kaçınılmaz bir şey olduğuna göre şer’î olarak sünnette varid olan mikar, Kitabın umumi hükmünü tahsis edici olmaktadır.

Hırsızlıkta elin kesilmesinin hikmeti; bu yolla malların korunması, bu konuda gereken ihtiyati tedbirlerin alınması ve bizzat cinâyeti işleyen organın kesilmesidir. Eğer tekrar aynı fiili işleyecek olursa bu sefer sol ayağı kesilir. Bir daha hırsızlık yaparsa; sol elinin bir daha yaparsa sağ ayağının kesileceği söylendiği gibi ölünceye kadar hapsedileceği de söylenmiştir.

Yüce Allah’ın “hem işlediklerine bir karşılık” buyruğu şu demektir: Bu şekildeki el kesme, hırsızın başkalarına ait olan malı çalmasının bir cezasıdır; “hem de Allah tarafından ibret verici bir ceza” yani hırsızlar, hırsızlık yaptıkları vakit ellerinin kesileceğini bilecek olurlarsa bu işten vazgeçerler; böylelikle bu, hem hırsız için hem başkası için ibretlik ve caydırıcı bir ceza olmuş olur. “Allah Azîzdir, Hakimdir” Yani O izzeti ve hikmeti ile hırsızın elinin kesilmesine hükmetmiştir.

فَمَن تَابَ مِنۢ بَعْدِ ظُلْمِهِۦ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ ٱللَّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ۝٣٩

39. “(Bununla birlikte) her kim zulmettikten sonra tevbe edip (halini) ıslah ederse Allah elbette tevbesini kabul eder. Çünkü Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” Tevbe edip de günahları terk eden, amellerini ve kusurlarını ıslah edip düzelten kimseye mağfiret eder.

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ ٱللَّهَ لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ يُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَيَغْفِرُ لِمَن يَشَآءُ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ۝٤٠

40. “Bilmez misin ki göklerin ve yerin egemenliği Allah’ındır?” Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah bunlarda kaderiyle, şeriatıyla, mağfiret ve cezasıyla dilediği şekilde tasarrufta bulunur. Bütün bu tasarrufları hikmetinin, geniş rahmetinin ve mağfiretinin bir gereğidir.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلرَّسُولُ لَا يَحْزُنكَ ٱلَّذِينَ يُسَٰرِعُونَ فِى ٱلْكُفْرِ مِنَ ٱلَّذِينَ قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِأَفْوَٰهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِن قُلُوبُهُمْ وَمِنَ ٱلَّذِينَ هَادُوا۟ سَمَّٰعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّٰعُونَ لِقَوْمٍ ءَاخَرِينَ لَمْ يَأْتُوكَ يُحَرِّفُونَ ٱلْكَلِمَ مِنۢ بَعْدِ مَوَاضِعِهِۦ يَقُولُونَ إِنْ أُوتِيتُمْ هَٰذَا فَخُذُوهُ وَإِن لَّمْ تُؤْتَوْهُ فَٱحْذَرُوا۟ وَمَن يُرِدِ ٱللَّهُ فِتْنَتَهُۥ فَلَن تَمْلِكَ لَهُۥ مِنَ ٱللَّهِ شَيْـًٔا أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَمْ يُرِدِ ٱللَّهُ أَن يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ لَهُمْ فِى ٱلدُّنْيَا خِزْىٌ وَلَهُمْ فِى ٱلْـَٔاخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ ۝٤١

41. “Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “İman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlara olan aşırı düşkünlüğü dolayısı ile iman ettiğini izhar ettikten sonra küfre dönen kimselerden dolayı çokça üzülürdü. Allah ona bu gibi kimselere üzülmemesini emir buyurmaktadır. Çünkü bu gibi kimselerin varlıkları ile yoklukları arasında fark yoktur. Hazır bulunacak olsalar fayda vermezler, hazır olmasalar yoklukları belli olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah onlar için üzülmemeyi gerektiren sebebi açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “İman ettik” diyenlerden…” Zira kendilerine üzülmesi gereken kimseler, hem zahirleri hem de batınları ile mü’minlerden sayılan kimselerdir. Yüce Allah’ın bu gibi kimseleri dinlerinden döndürmesi ve onları irtidada sürüklemesi ise söz konusu değildir ve O bundan münezzehtir. Çünkü imanın neşvesi kalplere karıştı mı artık o imana sahip olan kimse, hiçbir şeyi ona denk tutmaz, imanını hiçbir şeye değiştirmez.

“Onlar durmadan yalana kulak verir ve sana gelmeyen bir topluluğu dinlerler.” Yani işlerinin temeli yalan, sapıklık ve azgınlık olan başkanlarını taklid eden, onların çağrılarına cevap veren kimselerdir. Bu kendilerine uyulan başkanlar ise “sana gelmeyen” kimselerdir. Aksine senden yüz çevirmişler ve sahip oldukları batıldan dolayı şımarmışlardır. Bu batılları ise şudur: “Yerli yerinde söylenen kelimeleri sonradan tahrif ederler.” Yani insanları saptırmak ve hakkı bertaraf etmek amacıyla lafızlara Allah’ın murad etmediği anlamlar yüklerler. İşte bunlar dalalet davetçilerine boyun eğen, her türlü yalanı ortaya atan, akılları da idealleri de bulunmayan kimselerdir. O halde bunlar, sana uymayacak olurlarsa aldırma. Çünkü bunlar son derece eksik kimselerdir. Eksik kimselere ise ne önem verilir ne de aldırılır.

“Eğer size şu verilirse alın, şâyet o verilmezse sakının, derler.” Senin yanına muhakeme olmak üzere geldikleri vakit, söyledikleri söz işte budur. Onların hevaya uymaktan başka bir maksatları yoktur. Birbirlerine: Muhammed size hevanıza uygun olan bu hükmü verecek olursa onun hükmünü kabul edin, eğer size bu şekilde hüküm vermeyecek olursa bu konuda ona tâbî olmaktan sakının, derler. Bu ise bir fitnedir, nefislerin hevalarına tabi olmaktır. “Allah’ın fitneye düşürmek istediği kimse için sen Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.” buyruğu, Allah’ın: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin, fakat Allah dilediğine hidâyet verir.” (el-Kasas, 28/56) buyruğuna benzemektedir.

“Onlar Allah’ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir.” İşte bütün bu yaptıkları da bundan dolayıdır. Bu da şuna delildir: Şer’î hükme başvurmaktan kastı, hevasına tâbî olmak olan ve lehine hüküm verildiği takdirde razı olup lehine hüküm verilmeyecek olursa razı olmayan kimsenin bu tutumu, kalbinin temiz olmayışından dolayıdır. Diğer taraftan şeriatın hükmüne çağıran ve onun hükmüne başvuran, bu hüküm istek ve arzusuna uysun yahut uymasın ona razı olan kimsenin bu tutumu da kalbinin temizliğinden kaynaklanmaktadır. Yine bu buyruk, kalbin temizliğinin her türlü hayra vesile olduğuna, doğru olan her bir sözü ve doğru olan her bir ameli işlemeye götüren en büyük sebep olduğuna delildir.

“Dünyada onlar için zillet” rezillik ve rüsvaylık vardır. “Âhirette de büyük bir azap vardır.” O da cehennem azabı ile Cabbar olan Allah’ın gazabıdır.

سَمَّٰعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّٰلُونَ لِلسُّحْتِ فَإِن جَآءُوكَ فَٱحْكُم بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ وَإِن تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَن يَضُرُّوكَ شَيْـًٔا وَإِنْ حَكَمْتَ فَٱحْكُم بَيْنَهُم بِٱلْقِسْطِ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُقْسِطِينَ ۝٤٢

42. “Onlar hep yalana kulak veren” buyruğundaki “kulak verme, dinleme”den kasıt söyleneni kabul ederek dinlemektir. Yani onlar dinlerinin ve akıllarının azlığından ötürü kendilerini yalan söze çağıranların çağrılarını kabul edip dinlerler. “Durmadan haram yiyen kimselerdir” Kendi ayak takımlarından ve ileri gelenlerinden bildiklerine karşılık olarak haksız yere almış oldukları haram malları yerler. Onlar böylelikle hem yalana uymayı hem de haram yemeyi bir arada işleyen kimselerdir.

“Artık sana gelirlerse ister aralarında hükmet ister onlardan yüz çevir.” Bu hususta sen muhayyersin. Bu buyruk neshedilmiş değildir. Çünkü böyle bir kesimin onun hükmüne başvurması halinde o, aralarında hüküm vermek yahut da aralarında hüküm vermekten yüz çevirmekten herhangi birisini yapmakta muhayyerdir. Bunun sebebi ise onların şer’î hükme başvurmakla sadece hükmün hevalarına uygun olup olmamasına öncelik vermeleridir. Buna göre bir fetva soran yahut da bir alimin hükmüne başvuran herhangi bir kimsenin halinden eğer aleyhine hüküm verecek olursa razı olmayacağı ve hükmü kabul etmeyeceği bilinirse bu durumda ne hüküm vermek ne de sorularının fetvasını vermek gerekmez. Eğer böyleleri arasında hüküm verilecek olursa da adaletle hükmetmek gerekir. İşte bundan dolayı: “Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adaletli olanları sever.” buyrulmaktadır. Haklarında hüküm verilenler, zalim ve düşman olsalar dahi bu şekilde hüküm vermek gerekir. Bu durum, aralarında adaletle hüküm vermeye engel teşkil etmemelidir. Böylelikle insanlar arasında hüküm vermekte adaleti elden bırakmamanın fazileti ve Allah’ın bunu sevdiği de açıklanmış olmaktadır.

وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِندَهُمُ ٱلتَّوْرَىٰةُ فِيهَا حُكْمُ ٱللَّهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ وَمَآ أُو۟لَٰٓئِكَ بِٱلْمُؤْمِنِينَ ۝٤٣

43. Daha sonra Yüce Allah, onların yaptıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu şöyle beyan etmektedir: “İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında iken nasıl olur da seni hakem yaparlar, sonra da (hükmünden) yüz çevirirler?!” Onlar eğer imanın gerektirdiği amelde bulunan mü’min kimseler olsalardı ellerinde bulunan Tevrat’taki Allah’ın hükmünden yüz çevirmezlerdi. Senin hükmüne başvurmalarının tek sebebi sende hevalarına uygun düşecek bir hüküm bulma umutlarıdır. Sen aralarında yine yanlarında bulunan Allah’ın hükmüne uygun hüküm verince buna da razı olmadılar. Aksine bundan yüz çevirdiler ve bunu da kabul etmediler. İşte böyleleri hakkında Yüce Allah: “Onlar” bu şekilde hareket edenler, “iman etmiş kimseler değillerdir.” Yani bu, mü’minlerin yapacağı bir iş değildir, onlar da imana layık kimseler değildir. Çünkü onlar kendi hevalarını ilâh edindiler ve imanın gerektirdiği hükümleri kendi hevalarına uydurdular.

إِنَّآ أَنزَلْنَا ٱلتَّوْرَىٰةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا ٱلنَّبِيُّونَ ٱلَّذِينَ أَسْلَمُوا۟ لِلَّذِينَ هَادُوا۟ وَٱلرَّبَّٰنِيُّونَ وَٱلْأَحْبَارُ بِمَا ٱسْتُحْفِظُوا۟ مِن كِتَٰبِ ٱللَّهِ وَكَانُوا۟ عَلَيْهِ شُهَدَآءَ فَلَا تَخْشَوُا۟ ٱلنَّاسَ وَٱخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا۟ بِـَٔايَٰتِى ثَمَنًا قَلِيلًا وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْكَٰفِرُونَ ۝٤٤

44. “Şüphesiz biz Tevrat’ı” İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam’a “indirdik ki onda” imana ve hakka götüren, sapıklıktan koruyan “bir hidâyet” ve cahilliğin, şaşkınlığın, şüphelerin, tereddütlerin ve arzuların karanlıklarında kendisi ile aydınlanılan “nur vardır.” Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz Mûsâ ile Hârûn’a Furkan’ı takvâ sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak üzere verdik” (el-Enbiya, 21/48)

Allah’a “teslim olmuş” ve onun emirlerine boyun eğerek itaat etmiş “olan nebiler onunla yahudilere hükmederlerdi.” Dava ve fetvalarda onunla hüküm verirlerdi. Peygamberlerin Allah’a teslim oluşları, başkalarının teslimiyetine göre daha ileridir. Çünkü onlar Allah’ın kullarının seçkinleridir. Bu şerefli nebiler ve bu üstün önderler, Tevrat’a uyup onu önder edindiklerine, Tevrat’ın ardından gittiklerine göre şu sıradan yahudilerin ona uymalarını engelleyen nedir? Onların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmek şeklinde Tevrat’ta yer alan şerefli hükmü bir kenara atmalarına sebep nedir? Oysa buna inanmaksızın zahir olsun, batın olsun hiçbir amel kabul edilmez. Bunu yaparken uydukları bir önderleri var mı? Evet, onların önderleri, işleri güçleri tahrif etmek olan, insanlar arasındaki önderlik ve mevkilerini ayakta tutmak isteyen, hakkı gizlemek, batılı açığa çıkarmak sureti ile mal yiyip duran ve ateşe davet eden o sapık alimlerdir.

“Rabbaniler ve bilginler de” yani dinin önderleri olan Rabbaniler de aynı şekilde yahudilere Tevrat gereğince hüküm verirlerdi. Rabbanilerden kasıt, insanlara karşı şefkatle ve peygamberlerin tutumunu takınarak onları en güzel şekilde terbiye eden, eğiten, ilimleri ile amil muallimlerdir. “Bilginler” ise sözlerine uyulan, tesirleri açıkça görülen, ümmetleri arasında doğrulukları ile tanınan alim kimseler demektir.

Onların verdikleri hakka uygun bu hükümlerin sebebi “Allah’ın Kitabını korumaları istendiğinden...” dolayıdır. Hem de “hepsi de onun üzerine şahidiler.” Yani Allah, onlardan Kitab’ını korumalarını istediğinden, onları bu Kitab’ın sorumluları kıldığından dolayı böyle hükmediyorlardı. Kitap onların yanında bir emanetti. Bu Kitab’ı fazlalıklara, eksiltmeye, hükümlerinin gizlenmesine karşı korumayı onlara farz kılmıştı. Bilmeyenlere onu öğretmelerini istemişti. Onlar da bu Kitab’ın üzerinde şahit kimseler idiler. Çünkü Kitap hususunda ve insanların hakkında şüpheye düştükleri meselelerde onlara başvuruluyordu.

Yüce Allah cahillere yüklemediği yükümlülükleri ilim ehline yüklemiştir. Öyleyse ilim ehlinin kendilerine yükletilen bu yükümlülüklerin gereğini yerine getirmeleri, tembelliğe ve atalete meylederek cahillere uymamaları gerekir. Zikir, namaz, zekât, hac, oruç gibi ilim ehli olmayan kimselerin de yerine getirdikleri takdirde kurtulabilecekleri ve esenliğe kavuşabilecekleri, faydası kişiyi aşmayan salt ibadetlerle yetinmemeleri gerekir. İlim ehlinden insanlara ilim öğretmeleri, onların gerek duyacakları dini hususlara -özellikle de çokça görülen usule dair meselelere- dikkatlerini çekmeleri istendiği gibi bu hususta insanlardan korkmayıp yalnızca Rablerinden korkmaları da istenmiştir. Bundan dolayı Allah: “O halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın.” buyurmaktadır. Yani azıcık dünya faydası uğruna hakkı saklayıp, batılı açığa vurmayın. Bu gibi afetlerden ilim adamı kendisini kurtarabilirse bu, ilâhi tevfikin bir neticesidir. İlim adamının mutluluğu, bütün gayretini ilim öğrenme ve öğretmekte harcamasında, Allah’ın kendisine tevdi edip korumasını istediğinin ve buna şahit tuttuğunun bilincinde olmasında, Rabbinden gereği gibi korkmasındadır. İnsanlardan korkmak ve çekinmek, yapması gereken şeyleri yerine getirmesini engellemez. Aynı zamanda o, dünyasını dinine tercih etmez.

Öte yandan ilim adamının bedbahtlığının alâmeti, kendisine verilen emri yerine getirmeksizin tembelliğe kendisini kaptırması ve kendisinden koruması istenen şeylere aldırış etmemesi, aksine onu ihmal ve emaneti zayi etmesidir. Böylesi, dünyaya karşılık dinini satar, verdiği hükümler karşılığında rüşvet alır, fetvalarına karşılık da mal alır. İlmi ancak ücret ve bir mükâfat karşılığında Allah’ın kullarına öğretir. Böyle birisine Allah büyük bir lütufta bulunmuş olmakla birlikte o, buna karşı nankörlük etmiş ve başkasının mahrum kılındığı çok büyük bir payı da bedel olarak ödemiş olur.

Allah’ım senden faydalı ilim, makbul amel niyaz ederiz. Bizi her türlü beladan esenliğe kavuşturmanı ve affını ihsan etmeni dileriz, ey Kerîm!

“Kim Allah’ın indirdiği” apaçık hak “ile hükmetmezse” kendi bozuk maksatlarından herhangi bir maksada binaen batıl olduğunu bildiği bir şeyle hüküm verirse “işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmetmek kâfirlerin işlerindendir. Kimi zaman bu iş, kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabilir. Bu ise böyle bir hüküm vermenin helâl ve caiz olduğuna inanılması halinde söz konusudur. Kimi zaman da kişinin şiddetli bir azabı hak etmesine sebep teşkil eden büyük günahlardan ve küfür amellerinden biri olur.

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَآ أَنَّ ٱلنَّفْسَ بِٱلنَّفْسِ وَٱلْعَيْنَ بِٱلْعَيْنِ وَٱلْأَنفَ بِٱلْأَنفِ وَٱلْأُذُنَ بِٱلْأُذُنِ وَٱلسِّنَّ بِٱلسِّنِّ وَٱلْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِۦ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَّهُۥ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ ۝٤٥

45. Bu hükümler, İslâm’a teslim olmuş peygamberlerin, Rabbanilerin ve bilginlerin, yahudilere gereklerince hüküm verdiği Tevrat’ta yer alan hükümler arasındadır. Yüce Allah onlara kasten ve denk olmak şartı ile bir kimse bir başkasını öldürecek olursa öldürenin karşılığında öldürülmesini, göz karşılığında gözün çıkarılmasını, kulağa karşılık kulağın kesilmesini, dişe karşılık dişin sökülmesini emretmiştir. Bu hüküm, haksızlığa kaçmadan kısas yapılması mümkün olan benzeri organlarda da söz konusudur.

“Yaralamalar da birbirine kısas yapılır.” Kısas yapmak, kasti olarak başkasını yaralayan kimseye yaptığı işin aynısının yapılması demektir. Buna göre başkasını yaralayan kimseye sınır, yer, en, boy ve derinlik itibari ile yaptığının benzeri bir yara açılarak kısas yapılır. Şunu da bilmek gerekir ki bizden öncekilerin şeriatı, bizim şeriatımızda ona muhalif bir hüküm gelmediği sürece bizim için de geçerlidir.

“Fakat kim onu sadaka olarak bağışlarsa” yani öldürme ve ondan daha aşağı olan diğer organların kesilmesi ve yaralanması karşılığında kısas hakkı sabit olan kimse, bu suçları işleyeni affedecek olursa “bu, ona keffaret olur.” Yani suçu işleyen için bir keffarettir. Çünkü Ademoğlu kendi hakkını affetmiştir. Yüce Allah’ın hakkını affetmesi ise öncelikle söz konusudur. Affeden için de bir keffarettir. Çünkü o, kendisine karşı suç işleyen kimseyi veya kendisinden alacak bir hakkı bulunan bir kimseyi affettiği gibi Allah da onun hatalarını ve suçlarını affeder.

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin tâ kendileridirler.” İbn Abbas şöyle demiştir: “Bu, kufrun dûne kufr (dinden çıkaran küfrün altında bir küfür/küçük küfür)dür, fıskun dûne fısk (dinden çıkaran fıskın altında bir fısk/küçük fısk)tır ve zulmun dûne zulm (şirk olan zulmün altındaki bir zulüm)dür.” Böyle bir hüküm, helâl kabul edilecek olursa büyük zulümdür (şirktir). Helâl kabul edilmeksizin işlenecek olursa da çok büyük bir günahtır.

وَقَفَّيْنَا عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِم بِعِيسَى ٱبْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ ٱلتَّوْرَىٰةِ وَءَاتَيْنَٰهُ ٱلْإِنجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ ٱلتَّوْرَىٰةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ ۝٤٦

46. Yani biz Tevrat ile hükmeden bu nebi ve rasûllerin ardından kulumuz ve Rasûlümüz, Allah’ın Meryem’e ilka ettiği ruhu ve kelimesi olan Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik. Allah onu kendisinden önce indirilmiş Tevrat’ı tasdik edici olmak üzere gönderdi. O, Mûsâ aleyhisselam’ın lehine, onun getirdiği Tevrat’a hak ve doğruluk ile şahitlik eden, onun davasını destekleyen ve şeriatı ile hükmeden bir peygamberdir. Pek çok şer’î meselede ona uygun hükümler getirmiştir. Bununla birlikte İsa aleyhisselam Yüce Allah’ın da belirttiği gibi birtakım hükümleri hafifletmiştir de. Nitekim o, İsrailoğullarına: “Size haram olan bazı şeyleri size helâl kılmak için geldim.” (Al-i İmran, 3/50) demişti.

“Ona içinde” dosdoğru yola ileten, hakkı batıldan ayırt edip açıklayan “hidâyet ve nur olan İncil’i” Tevrat’ı tamamlayıcı o büyük kitabı “kendinden önce inen Tevrat’ı” onu tespit etmek, ona şahitlik etmek ve ona uygun düşmek sureti ile “tasdik edici, takvâ sahipleri için bir hidâyet” çünkü hidâyetten yararlananlar, öğüt alanlar ve uygun olmayan şeylerden uzak duranlar onlardır “ve öğüt olmak üzere verdik.”

وَلْيَحْكُمْ أَهْلُ ٱلْإِنجِيلِ بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فِيهِ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْفَٰسِقُونَ ۝٤٧

47. “İncil ehli, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin.” Yani onların, kendi Kitaplarına gereken şekilde bağlanmaları gerekir, ondan herhangi bir şekilde uzaklaşmaları caiz olmaz. Çünkü “kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların tâ kendileridir.”

وَأَنزَلْنَآ إِلَيْكَ ٱلْكِتَٰبَ بِٱلْحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ ٱلْكِتَٰبِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَٱحْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَآءَهُمْ عَمَّا جَآءَكَ مِنَ ٱلْحَقِّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا وَلَوْ شَآءَ ٱللَّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَٰحِدَةً وَلَٰكِن لِّيَبْلُوَكُمْ فِى مَآ ءَاتَىٰكُمْ فَٱسْتَبِقُوا۟ ٱلْخَيْرَٰتِ إِلَى ٱللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ ۝٤٨

48. Yüce Allah: “Sana da Kitab’ı” yani kitapların en faziletlisi ve en değerlisi olan Kur’ân’ı “hak ile” hem indirilmesi itibari ile hem de ihtiva ettiği haberleri, emir ve yasakları ile “kendinden önce indirilen kitapları tasdik edici…” çünkü o, daha önce indirilmiş kitaplara şahitlik etmiştir, onlara uygundur. Onun verdiği haberler ile önceki kitapların haberleri, ihtiva ettikleri ana şer’î hükümler ve haberler birbirlerine uygundur. Böylece bu Kitab’ın varlığı, öncekilerin haberlerini tasdik etmektedir. “Onlar üzerinde gözcü ve hakim olarak indirdik.” Önceki kitapların ihtiva ettiklerini ihtiva etmekle birlikte ilâhi buyruklar ve ahlaki hususlar konusunda daha fazla hükümler içermektedir. Böylece bu Kitap, önceki Kitapların getirmiş olduğu bütün haklara uyan, onları emir ve teşvik eden bir Kitaptır. Hakka ulaştıran yolları da daha fazlası ile ortaya koyandır. Yine geçmişlerin de geleceklerin de haberlerini ihtiva eden bir Kitaptır. Hükmün, hikmetin ve önceki Kitapların içerdiği ahkamın yer aldığı bir Kitaptır. Geçmiş kitaplar ona arzedilir ve bu Kitap, neyin lehinde doğrudur diye şahitlik ederse makbul olan odur. Bu Kitap, neyin reddedilmesi gerektiğini belirtirse o da reddolunur. Çünkü onun reddettikleri, tahrif ve tebdil edilmiştir. Aksi takdirde Allah katından geldiği gibi kalmış olsaydı ona muhalif bir hüküm ortaya koymazdı.

“O halde aralarında Allah’ın indirdiği” Allah’ın senin üzerine indirmiş olduğu şer’î hüküm “ile hükmet. Sana gelen hakkı bırakıp da onların hevalarına uyma” Yani hakka karşı duran bozuk heva ve heveslerine tâbî olmayı, sana gelen hakkın alternatifi yaparak daha bayağı olanı daha hayırlı olanla değiştirme.

“Sizden” ey ümmetler “her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” İzlenecek, takip edilecek bir yol tespit ettik. Farklı ümmetlere ait çeşitli şeraitler, zaman ve hallere göre değişen hükümler olup hepsi de geçerli oldukları dönemde adaletin ifadesidirler. Her zaman ve mekânın maslahat ve hikmetini içeren büyük temel hükümlere gelince bunlarda değişiklik olmaz ve bunlar bütün şeriatlerde aynen teşrî olunurlar.

“Eğer Allah dileseydi elbette hepinizi” tek bir şeriate tâbî olan ve sonradan geleni ile önceden geleni arasında hiçbir farklılık bulunmayan “tek bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği ile sizi imtihan etmek istedi” sizi sınamakta ve sizin ne şekilde amel edeceğinize bakmaktadır. Her bir ümmeti hikmetine uygun bir şekilde sınamaktadır. Herkese uygun olanı verir ki böylelikle ümmetler arasında yarış söz konusu olsun ve her ümmet başkasını hayırda geçmeye tutkun olsun. İşte bundan dolayı: “Öyle ise hayırlı işlerde yarışın” buyurmaktadır. Yani bu işleri yapmakta acele edin ve bu hayırlı işleri eksiksiz yapın. Çünkü her türlü farz ve müstehabı kapsayan ve gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları ile ilgili olan hayırları işleyen bir kimsenin başkasını geçebilmesi ve bu konuda başarılı olması, ancak iki yolla mümkün olur: Bu konuda elini çabuk tutarak zamanı gelip de onu işlemeyi gerektiren sebep ortaya çıktığında fırsatı değerlendirmek ve emrolunduğu şekilde eksiksiz olarak onu eda etmek için bütün gayreti ortaya koymak.

Bu âyet-i kerimeden namaz ve benzeri amelleri vakitlerinin başlangıcında eda etmek için acele etmek gerektiğine delil vardır. Aynı şekilde kulun namaz ve benzeri farz amellerde yalnızca yeterli olan kadarı ile yetinmemesi gerektiğini, aksine bu farz amelin tam ve kâmil olması ve bu yolla da ileri geçmenin gerçekleşmesi için müstehabları da yapması gerektiği ortaya konmaktadır.

“Hepinizin dönüşü yalnız Allah’adır.” Önceki ümmetleri de sonraki ümmetleri de Allah, hakkında şüphe bulunmayan bir günde toplayacaktır. “Ve O, hakkında” şer’i hüküm ve amellere dair “ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” Hak ehli ve salih amel sahibi kimseleri mükâfatlandıracak, batıl ehli ve kötü amel sahiplerini ise cezalandıracaktır.

وَأَنِ ٱحْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَآءَهُمْ وَٱحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَنۢ بَعْضِ مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْا۟ فَٱعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ ٱللَّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ ٱلنَّاسِ لَفَٰسِقُونَ ۝٤٩

49. Bu âyet-i kerimenin daha önce geçen: “Aralarında hükmet ya da onlardan yüzçevir.” (42. âyet) buyruğunu neshettiği ileri sürülmüştür. Doğrusu ise bu âyeti kerimenin nasih (neshedici) olmadığıdır. Belirtilen âyet-i kerime Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in aralarında hüküm verip vermeme konusunda muhayyer olduğunu göstermektedir. Bunun sebebi de onların asıl maksatlarının hakkın hükmüne başvurmak olmamasıdır. Bu âyet-i kerime ise şunu göstermektedir: Hüküm verecek olursa aralarında Allah’ın indirmiş olduğu Kitap ve sünnet gereğince hüküm verir. İşte daha önce Yüce Allah’ın: “Eğer hükmedersen de aralarında adaletle hükmet” buyruğunda sözü geçen “adalet” de budur. Bu da adaletin ne olduğunu ortaya koymakta ve adaletin asıl kaynağının Allah’ın teşrî buyurduğu hükümler olduğunu ifade etmektedir. Çünkü bu hükümler, adaletin en ileri derecesini içerirler. Buna muhalif olan her şey ise zulüm ve haksızlıktır.

“Onların hevalarına uyma” buyruğunda onların hevalarına uyma yasağının tekrar edilmesi, bu hususta ileri derecede sakındırmak içindir. Çünkü bundan önce bu yasağın zikredildiği yerde hüküm ve fetva makamı söz konusu idi. Bu ise daha geniş kapsamlı bir makamdır. Burada ise yalnızca hüküm makamı dile getirilmektedir. Her ikisinde de hakka muhalif olan hevalarına uymamak gereklidir. Bundan dolayı da burada: “Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden de sakın” buyurmaktadır. Sakın onlara aldanma, sakın onlar seni aldatıp da Allah’ın sana indirdiğinin bir bölümünden seni alıkoymasınlar. Böylelikle onların hevalarına uymak, yerine getirilmesi de uyulması da farz olan hakkı terk etmeye götüren bir sebep olarak ortaya çıkmaktadır.

“Eğer yüz çevirirlerse” sana ve hakka uymayacak olurlarsa “bil ki” bu, onlar için bir cezadır ve “bazı günahlarından dolayı Allah onları cezalandırmak ister.” Çünkü günahların dünyevî ve uhrevî cezaları vardır. En büyük cezalardan birisi de kulun Peygambere tâbî olmama belasına duçar olması ve bunun kendisine süslü gösterilmesidir. Buna sebep ise onun fasıklığından başkası değildir: “Gerçekten insanlardan çoğu fasıktır.” Fasıklık etmek, yani Allah’a itaatin ve Rasûlüne ittibanın dışına çıkmak onların tabiatlarının bir parçasıdır.

أَفَحُكْمَ ٱلْجَٰهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ ٱللَّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ ۝٥٠

50. “Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar?” Yani onlar senden yüz çevirerek cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Cahiliye hükmü ise Allah’ın Rasûlüne indirdiğine muhalif olan her bir hükümdür. Çünkü ortada sadece Allah’ın ve Rasûlünün hükmü ya da cahiliye hükmü vardır. Birincisinden yüz çeviren kimse cehalet, zulüm ve sapıklık temeli üzerinde yükselen ikinci hükme (cahili hükme) müptela olur. Bundan dolayı Allah azze ve celle bu hükmü “cahiliye”ye izafe etmiştir. Yüce Allah’ın hükmü ise ilim, adalet, doğruluk, nur ve hidâyet üzere yükselir.

“Yakîn sahibi bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir ki?” Yakîn sahibi kimse, her iki hüküm arasındaki farkı bilen ve yakîni sayesinde Allah’ın hükmünün güzellik ve yüceliğini kavrayarak aklen ve şer’an mutlaka kendisine tabi olunması gerektiğini tespit edebilen kimsedir. Yakîn ise amelde bulunmayı gerektiren tam ilim demektir.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَتَّخِذُوا۟ ٱلْيَهُودَ وَٱلنَّصَٰرَىٰٓ أَوْلِيَآءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَآءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُۥ مِنْهُمْ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهْدِى ٱلْقَوْمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ۝٥١

51. Yüce Allah mü’min kullarına yahudi ve hristiyanların hallerini, onların güzel olmayan niteliklerini beyan ettikten sonra onları dost edinmeme irşadında bulunmaktadır. Çünkü “onlar birbirlerinin dostlarıdırlar.” Kendi aralarında yardımlaşırlar ve kendileri dışındakilere karşı el birlik olurlar. O halde siz onları dost ve yardımcı edinmeyin. Çünkü gerçekte onlar düşmandırlar. Sizin zarar görmeniz onlar için önemli değildir. Hatta onlar sizleri saptırmak için ellerinden gelen ne varsa hepsini ortaya koymaktan çekinmezler. O nedenle onlar gibi olanlardan başkası onları dost edinmez. Bundan dolayı devamla: “İçinizden kim onları dost edinirse muhakkak o da onlardandır” buyrulmaktadır. Çünkü tam bir dost edinme, onların dinlerine geçmeyi gerektirir. Az ölçüde onları dost edinmek ise daha fazlasını peşinden getirir, sonra bu yavaş yavaş ilerler ve nihâyet kulu onlardan yapacak noktaya kadar ulaşır.

“Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna” belirgin nitelikleri zulüm olan, ona dönen ve ona yönelen kimselere “yol göstericilik etmez.” Böylelerine sen her türlü âyeti getirsen dahi sana uymazlar ve sana itaat etmezler.

3 Kasım 2026 Salı 23 جمادى الأولى 1448 هـ