İçeriğe geç

Hac Suresi tefsiri

تفسير سورة الحج

es-Sa’dî Tefsiri1–41. ayetler

Hac Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ٱتَّقُوا۟ رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ ٱلسَّاعَةِ شَىْءٌ عَظِيمٌ ۝١

(Kısmen Mekke’de, kısmen Medine’de inmiştir. 78 âyettir)

1. Yüce Allah, bütün insanlara kendilerini gizli ve açık nimetlerle besleyip doyuran Rablerinden korkup sakınmaları hususunda hitap etmektedir. Şirki, fasıklığı ve isyanı terk etmek ve güçleri yettiğince de emirlerine uymakla O’ndan sakınmaları (takvâlı olmaları) onlara yaraşan ve yerine getirmeleri gereken bir husustur. Daha sonra Yüce Allah, Allah’tan sakınmak hususunda kendilerine yardımcı olacak ve bu sakınmayı (takvâyı) terk etmekten de onları sakındıracak bir hususu zikretmektedir ki bu, kıyametin dehşetli halleridir. Şöyle buyurmaktadır: “Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir.” Onun mahiyeti takdir edilemez, özü kavranılamaz. Çünkü kıyamet koptuğunda yeryüzü büyük bir sarsıntı ile sarsılır. Kendine has zelzelesi tahakkuk eder. Dağlar paramparça olur, dümdüz edilir. Adeta bir kum yığını haline gelir, sonra da etrafa saçılıp savrulan toz zerrecikleri olur. Daha sonra insanlar üç kısma ayrılır. İşte o vakit sema çatlar, güneş ve ay söndürülür, yıldızlar saçıp savrulur. Kalpleri paramparça edecek, yürekleri yerlerinden oynatacak, küçük çocukların saçlarını ağartacak ve sapasağlam kayaları dahi eritecek pek dehşetli haller ve musibetler vukua gelir. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّآ أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى ٱلنَّاسَ سُكَٰرَىٰ وَمَا هُم بِسُكَٰرَىٰ وَلَٰكِنَّ عَذَابَ ٱللَّهِ شَدِيدٌ ۝٢

2. “Onu göreceğiniz gün her emzikli” yaratılıştan gelen yavrularını son derecede sevme özelliklerine ve hele de onların, kendileri olmaksızın yaşamaları mümkün olmayan o hallerine rağmen yine de “emzirdiğini unutur. Her hamile” aşırı dehşetten dolayı “yükünü düşürür. Sen insanları sarhoş bir halde görürsün. Halbuki onlar sarhoş değillerdir.” Ey onları görecek olan kişi! Sen onları içki içmiş ve sarhoş olmuş zannedeceksin. Gerçekte ise sarhoş değillerdir. “Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” Bundan dolayı akılları başlarından gitmiş, kalpleri duygudan ve bilgiden boşalmış, dehşetle dolup taşmış, korkudan yürekler ağızlara gelip dayanmış, gözler yuvalarından fırlamıştır. O günde hiçbir babanın evladına, hiçbir evladın da babasına en ufak bir faydası olmayacaktır. Ve o gün kişi, “kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır.” (Abese, 80/34-36) Azaptan kurutulmak için “kendisini barındıran aşiretini” (el-Meâric, 70/13) feda etmek isteyecektir. Ve “o günde onlardan her bir kişinin kendine yetecek bir işi olacaktır.” (Abese, 80/37) O vakit, zalim kişi pişmanlıktan ellerini ısıracak, “Keşke peygamber ile birlikte bir yol tutsaydım, keşke filanı dost edinmeseydim” diyecek. O zaman kimi yüzler kararacak, kimi yüzler de ağaracaktır. Hayır ve şer türünden zerre kadar ağırlıkların dahi tartılacağı teraziler kurulacak, amel sahifeleri ve onlardaki bütün ameller, sözler, niyetler, küçüğü ile büyüğü ile yayılacak, cehennem üzerinde boydan boya sırat kurulacak, cennet takvâ sahiplerine yakınlaştıracak, azgınlara cehennemin alevli ateşi açıktan açığa gösterilecektir. Cehennem bu azgınları uzaktan göreceği vakit onun alabildiğine öfkeli uğultusunu işiteceklerdir. Birbirlerine zincire vurulmuş olarak cehennemin dar bir yerine atılacakları vakit ise: Yetiş bize ey ölüm, diye feryad edeceklerdir. Bunlara: “Bugün ölümü bir kere değil, birçok kereler temenni edin” (el-Furkan, 25/14) denilecektir. Rablerine kendilerini cehennemden çıkarması için sesleneceklerinde O: “Yıkılın içerisine, bana da bir söz söylemeyin.” (el-Muminun, 23/108) diyecektir. Rahmeti sonsuz olan Rab onlara gazap etmiştir, o can yakıcı azap da onları kuşatmıştır. Her türlü hayırdan ümitlerini kesecekler, hurma çekirdeğinin sırtındaki ufacık nokta ve incecik zar kadar dahi olsa bütün amellerinin karşılığını bulacaklardır. Onlar bu durumda iken takvâ sahipleri de cennet bahçelerinde sevinç ve huzur içerisinde, türlü zevk ve lezzetler ile memnun ve bahtiyar olacaklardır. Canlarının çektikleri şeyler arasında ebedi kalacaklardır. O halde bütün bunların önünde/gelecekte olduğunu bilen aklı başında bir kimseye yaraşan, o güne gerekli şekilde hazırlanmaktır. Ameli terk ederek boş umutlarla oyalanmamaktır. Takvâyı ana hedef, Allah korkusunu bürüneceği elbise edinmeli, Allah’ı sevmeyi ve O’nu zikretmeyi de amellerinin ruhu haline getirmelidir.

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يُجَٰدِلُ فِى ٱللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَٰنٍ مَّرِيدٍ ۝٣ كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُۥ مَن تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُۥ يُضِلُّهُۥ وَيَهْدِيهِ إِلَىٰ عَذَابِ ٱلسَّعِيرِ ۝٤

3. Yani insanlardan bir kesim, sapıklık yolunu izler ve batılı ileri sürerek hak ile mücadele eder. Batılı hak yerine geçirip hakkı ortadan kaldırmak ister. Halbuki bunlar son derece bilgisiz kimselerdir. En ufak bir bilgiye sahip değillerdir. Onların bütün yapabildikleri Allah’a ve peygamberlerine karşı azgınlaşmış, onlara karşı inat eden, haddini aşmış, azgın ve sapıklığın önderliğini yapan şeytanları taklit etmekten ibarettir. Bunlar Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmiş, böylece cehennem ateşine davet eden önderlerden olmuşlardır.

4. “O” yani bu azgın şeytan “hakkında şu yazılmıştır” takdir edilmiştir: “O, kendisini dost edinen” izinden giden “herkesi mutlaka” haktan ve dosdoğru yoldan uzaklaştırarak “saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.” İşte böylesi gerçek anlamı ile İblis’in temsilcisidir. Çünkü Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: “O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar diye çağırır.” (Fâtır, 35/6) İşte Allah hakkında bu şekilde tartışan bir kimse, hem bizatihi sapmış hem de insanları saptırmaya kalkışmış bir kimsedir. O, bu tutumu ile azgın her bir şeytanın taklitçisidir. Durumu üst üste yığılmış karanlıklar gibidir. Bunun kapsamına kâfirlerle bid’atçilerin tamamı girmektedir. Zira onların çoğunluğu taklitçidir ve bilgisizce tartışmaktadırlar.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِن كُنتُمْ فِى رَيْبٍ مِّنَ ٱلْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَٰكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِى ٱلْأَرْحَامِ مَا نَشَآءُ إِلَىٰٓ أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوٓا۟ أَشُدَّكُمْ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّىٰ وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَىٰٓ أَرْذَلِ ٱلْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنۢ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـًٔا وَتَرَى ٱلْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَآ أَنزَلْنَا عَلَيْهَا ٱلْمَآءَ ٱهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنۢبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍۭ بَهِيجٍ ۝٥

5. “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilişten yana şüpheniz varsa...” Yani bu konuda herhangi bir tereddüdünüz var ve onun gerçekleşeceği konusunda bilginiz yoksa... demektir. Halbuki sizin göreviniz, bu hususta Rabbinizi tasdik etmek, onun peygamberlerinin doğruyu getirdiklerine inanmaktır. Ancak şüphe etmekte diretiyorsanız, işte size kendilerine tanık olduğunuz iki tane aklî delil sunuyoruz. Bunların her birisi, hakkında şüphe ettiğiniz hususa dair kesinlikle delildir ve kalplerinizden şüpheyi giderecek özelliktedir. Bu iki delilden birisi, insanın yaratılmasının başlangıcıdır. Onu ilk olarak var eden, onu tekrar yaratacaktır. Bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Biz sizi topraktan yarattık.” Bu insanlığın atası, Âdem aleyhisselam’ın yaratılması ile olmuştu. “Sonra nutfeden” yani bir damla meniden ki bu da yaratmanın başlangıcıdır. “Sonra alakadan” yani o nutfe, Yüce Allah’ın izni ile kırmızı renkli bir kana dönüşür. “Sonra da şekli belli belirsiz bir çiğnem etten” yani o kan, bir çiğnem ete, çiğnenebilecek büyüklükteki bir et parçasına dönüşür ve bu et parçasından kimi zaman şekli belli ve tam bir insan yaratılır, kimi zaman da yaratılmadan önce rahimler onu dışarı atar. “ki size” yaratılışınızın aslını “açıklayalım” diye böyle yapıyoruz. Bununla birlikte Yüce Allah, insanın yaratılışını bir anda tamamlamaya kadirdir. Fakat O, bizlere hikmetinin kemâlini, kudretinin azametini ve rahmetinin genişliğini açıklamak için böyle yapmaktadır.

“Dilediğimizi rahimlerde belli bir zamana kadar durdururuz.” Yani rahimlerin dışarı atmadıklarını, rahimlerde tutmayı dilediğimiz belli bir süre olan hamilelik süresince bırakırız. “Sonra sizi” annelerinizin karnından hiç bir şey bilmeyen, hiçbir şeye güç yetiremeyen “bir bebek olarak çıkarırız.” Biz size anneleri amade kıldık. Bu halinizde annelerinizin göğüslerinden size rızık verdik. Daha sonra aşamadan aşamaya geçer ve nihâyet en güçlü kuvvetli zamanınıza, rüşt çağınıza erişirsiniz. Bu ise güç ve aklın kemâl derecesidir. “Kiminiz” güçlü kuvvetli dönemine erişmeden önce “ölür” kiminiz de bu dönemi aşarak “ömrün en kötü zamanına kadar götürülür.” Yani onun en fena ve en kötü hali olan, diğer güçler gerileyip zayıfladığı gibi aklın da gerileyip gücünü oldukça kaybettiği ihtiyarlık ve bunaklık haline döndürülür. “tâ ki (sahip olduğu) az bir bilgiden sonra hiçbir şey bilmez bir hale gelsin.” Yani bu şekilde kendisine uzun ömür verilen kişi, bundan önce bilmiş olduğu şeyleri bilmeyecek hale gelsin diye bunları yapıyoruz. Önceden bildiklerini bilmeyişinin sebebi ise aklının zayıflamasıdır. İşte insanın güçlü hali, iki zayıflık ile kuşatılmıştır: çocukluk dönemi zayıflığı ve eksikliği ile yaşlılık döneminin zayıflığı ve eksikliği. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah sizi zayıf bir halde yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O, çok iyi bilendir, gücü her şeye yetendir.” (er-Rûm, 30/54)

kinci delil ise ölümünden sonra yeryüzünün canlandırılması/diriltilmesidir. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Sen yeryüzünü kupkuru görürsün.” Yani üzerinde herhangi bir bitki, bir yeşillik bulunmaksızın, çıplak, toz toprak halinde görürsün. “Biz üzerine su indirdiğimizde” bitkiler ile harekete geçip “kıpırdanır, kabarır.” Yani daha önce seviyesi düşük iken yükselir, bunun sebebi ondaki bitkilerin gösterdiği artıştır. “Ve her çeşit güzel bitkiden bitirir.” Bakanların gözlerini kamaştıracak ve onları neşelendirecek şekilde göz alıcı çeşitli bitki türlerini yeşertir.

ذَٰلِكَ بِأَنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلْحَقُّ وَأَنَّهُۥ يُحْىِ ٱلْمَوْتَىٰ وَأَنَّهُۥ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ۝٦ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ ٱللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِى ٱلْقُبُورِ ۝٧

6-7. İşte bu iki delil, şu beş hususa kesin olarak delalet etmektedir: Âdem oğlunu size açıkladığı şekilde yaratan ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilten O’dur. “Çünkü Allah hakkın ta kendisidir.” Kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken, hak ma’bud olan Rabdır. O’na ibadet hakkın kendisidir, O’nun dışındakilere ibadet ise batıldır. “O, ölüleri diriltecektir.” Tıpkı varlıkları ilkin yarattığı ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi. “ve O, her şeye güç yetirendir.” Nitekim sizlere de tanık olduğunuz üzere kudretinin harikuladeliklerini ve san’atının büyüklüğünü göstermiştir. “Kıyamet de mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur.” Öyleyse onun gerçekleşmesini uzak bir ihtimal görmenin açıklanabilir bir tarafı bulunmamaktadır. “Ve Allah, muhakkak kabirdekileri diriltecektir.” Sonra da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını verecektir.

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يُجَٰدِلُ فِى ٱللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَٰبٍ مُّنِيرٍ ۝٨

8. Daha önceki (3. ayette geçen) tartışma, başkalarını taklit edenlerin yaptığı tartışma idi. Burada ise bid’atlere çağıran azgın şeytanın yaptığı tartışma söz konusu edilmektedir. Yüce Allah, bu şeytanın “Allah hakkında” sağlıklı “bir bilgi” sahibi olmadan ve “bir delili” bulunmaksızın Allah’ın peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara karşı batılı ileri sürüp bu yolla hakkı çürütmek maksadı ile tartıştığını haber vermektedir. O, bu tartışmasında kendisini doğruya iletecek kimseye uymadığı gibi ona doğruyu gösteren bir akla da hidâyet bulmuş bir kimseye de uymamaktadır. “Aydınlatıcı” açık ve anlaşılır “bir kitabı” da yoktur. Onun ne aklî ne de naklî bir delili vardır. Onun ileri sürdüğü, ancak şeytanın kendisine telkin ettiği birtakım şüphelerden ibarettir: “Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.” (el-En’am, 6/21)

ثَانِىَ عِطْفِهِۦ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ لَهُۥ فِى ٱلدُّنْيَا خِزْىٌ وَنُذِيقُهُۥ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ عَذَابَ ٱلْحَرِيقِ ۝٩

9-10. Bununla birlikte “büyüklenip yüz çevirir”, yanını ve yüzünü başka tarafa döndürür. Bu, onun hakka karşı büyüklenmesini, insanları da hakir görmesini kinayeli olarak anlatan bir ifadedir. O, faydasız bilgisi sebebi ile şımarmış, hak ehlini ve beraberlerinde bulunan hakkı küçümsemiştir. “insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır” o, sapıklığın davetçilerindendir. Bunun kapsamına da bütün küfür ve sapıklığın önderleri girer. Daha sonra Yüce Allah, böylesinin dünya ve âhiretteki cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Dünyada onun için rüsvaylık vardır.” Yani âhiretten önce o, daha bu dünyada rezil olur. Bu, Yüce Allah’ın hayret verici âyetlerinden birisidir. Küfür ve sapıklığa davet edenlerden olup da layık olduğu şekilde ve durumuna uygun olarak insanlar tarafından kendisine kızılmadık, lanet okunmayan, nefret edilmeyen ve yerilmeyen hiç kimse yoktur. “Kıyamet günü de ona yakıcı ateş azabını tattırırız.” O ateşi, ileri derecedeki sıcaklığını ve aşırı yakıcı alevini tattırırız. Bu azap, dünyada iken kendi elleri ile kazandıkları sebebi iledir. “Yoksa Allah kullarına zulmedici değildir.”

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَعْبُدُ ٱللَّهَ عَلَىٰ حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُۥ خَيْرٌ ٱطْمَأَنَّ بِهِۦ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ ٱنقَلَبَ عَلَىٰ وَجْهِهِۦ خَسِرَ ٱلدُّنْيَا وَٱلْـَٔاخِرَةَ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلْخُسْرَانُ ٱلْمُبِينُ ۝١١

11. Yani insanlardan bazılarının imanı zayıftır. İman kalbine girmemiş ve imanın o güzel lezzetini tatmamıştır. Aksine o, dine ya korkusundan dolayı yahut da zor zamanlarda sebat etmeyecek bir şekilde öylesine girmiştir. “Eğer bir hayır elde ederse onunla tatmin olur.” Yani rızkı, bol bol gelmeye devam edip de hoşuna gitmeyecek bir şeyle karşılaşmazsa, imanı ile değil de bu hayırla tatmin olur, huzur bulur. Böylesini Yüce Allah’ın cezalandırmaması ve onu kendisini dininden çevirecek türden birtakım imtihanlarla karşı karşıya bırakmaması muhtemeldir. Ama “şâyet başına” hoşuna gitmeyeceği “bir musibet gelirse” yahut sevdiği bir şeyi kaybederse “yüz üstü geri (küfre) döner.” Dininden irtidat eder. “Böylece dünyayı da âhireti de kaybeder.” Dünyaya gelince o, irtidat etmekle amaçladığı, irtidat etmeyi sermayesi kabul edip elde edeceğini sandığı şeyin bedeli saydığı o şeyi elde edemez. Çalışmaları boşa çıkar ve kendisine kısmet olarak takdir edilenden başkası ulaşmaz. Ahiretteki kaybı ise aşikardır. Zira o, eni gökler ve yer olan cennetten mahrum kalmış, cehennem ateşini hak etmiştir. “İşte bu, apaçık hüsranın” herkes tarafından açıkça görülüp bilinen zararın “ta kendisidir.”

يَدْعُوا۟ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُۥ وَمَا لَا يَنفَعُهُۥ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلضَّلَٰلُ ٱلْبَعِيدُ ۝١٢ يَدْعُوا۟ لَمَن ضَرُّهُۥٓ أَقْرَبُ مِن نَّفْعِهِۦ لَبِئْسَ ٱلْمَوْلَىٰ وَلَبِئْسَ ٱلْعَشِيرُ ۝١٣

12. Bu yüz üstü geri dönen kişi “Allah’ın dışında kendisine zarar da veremeyen, fayda da sağlayamayan şeylere yalvarır.” ki Allah’tan başka kendisine dua ve ibadet edilen her bir varlığın niteliği de budur. Onlar ne kendilerine ne de başkalarına, ne bir fayda sağlayabilir, ne de bir zarar verebilirler. “İşte bu, (haktan olabildiğince) uzak sapıklığın ta kendisidir.” Bu sapıklığın uzaklığı son haddine ulaşmıştır. Zira böyle bir kimse, fayda ve zarar verebilen, hem kendisi muhtaç olmayan, hem de başkasının ihtiyacını karşılayanın ibadetinden yüz çevirmiş, buna karşılık ya kendisi gibi yahut kendisinden daha aşağı bir yaratılmışa yönelmiştir ki o yaratılmışın da hiçbir şeye gücü yetmez. Aksine ona ibadet eden kişinin maksadının tam zıddına ulaşma ihtimali çok daha yüksektir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

13. “Zarar vermesi fayda vermesi ihtimalinden daha yüksek olana yalvarır.” ki bunun akla da bedene de dünyaya da âhirete de vereceği zararlar bilinen bir husustur. Yalvarılan bu ma’bud “ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!” Böylesinin arkadaşlığını sürdürmek pek kötüdür. Çünkü yardımcı ve arkadaş edinmekten amaç, fayda elde etmek ve zararı önlemektir. Eğer bunlardan hiçbiri gerçekleşmiyor ise bunu yapan kişi yerilir ve kınanır.

إِنَّ ٱللَّهَ يُدْخِلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ جَنَّٰتٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ إِنَّ ٱللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ ۝١٤

14. Yüce Allah, batılı ileri sürerek tartışıp mücadele eden kimseleri söz konusu ettikten ve onların, bu konuda başkasını taklit eden ve bizzat batıla davet eden olmak üzere iki kısma ayrıldığını belirttikten sonra zahiren “mü’min” adını alanların da iki kısma ayrıldığını zikretmektedir. Bu kısımlardan biri, az önce geçtiği üzere kalbine henüz iman girmemiş olanlardır. İkinci kısım ise gerçek mü’min olup sahip olduğu imanını salih amellerle doğrulayanlardır. İşte Yüce Allah, onları altından ırmaklar akan cennetlere sokacağını bildirmektedir. Cennete bu adın veriliş sebebi, pek çok konaklar, köşkler, ağaçlar ve bitkiler ihtiva etmesi ve bunların çoklukları ile içinde bulunan kimseleri örtüp gizlemeleridir. “Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.” Yüce Allah, dilediğini yerine getirir. Kimse O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Bunlardan birisi de cennetlikleri cennete ulaştırmaktır. Yüce Allah, lütuf ve kereminden bizi de onlardan kılsın.

مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ ٱللَّهُ فِى ٱلدُّنْيَا وَٱلْـَٔاخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى ٱلسَّمَآءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُۥ مَا يَغِيظُ ۝١٥

15. Yani Yüce Allah’ın Rasûlüne yardım etmeyeceğini kabul eden, dininin pek yakında yok olup gideceğini zanneden kimse şunu bilsin ki yardım ve zafer, Allah’tandır ve semâdan iner. Öyleyse bu kimse “semâya bir ip uzatsın, sonra da” oraya tırmanıp Allah Rasûlüne gelen yardımı “kessin de baksın bakalım başvurduğu bu tuzak, öfkelendiği şeyi giderecek mi?” Yani Allah Rasûlüne karşı kurduğu bu tuzak, ona karşı savaş ve mücadelesi, onun dinini ortadan kaldırma tutkusu, kendisini öfkelendiren dininin galip gelmesini ortadan kaldırabilir mi? Bu, olumsuz anlamda bir sorudur. Yani böyle bir kimse, yaptığı işler ve başvurduğu yollar ile kendisini öfkelendiren şeyi ortadan kaldırmaya güç yetiremeyecektir. Bu âyet-i kerimenin anlamı şudur: Ey Allah Rasûlü Muhammed’e düşmanlık eden, onun dininin nurunu söndürmeye çalışan ve bu çalışmasının -bilgisizliği dolayısı ile- kendisine bir fayda sağlayacağını zanneden kişi! Şunu bil ki sen, bu uğurda hangi yola başvurursan vur, Allah Rasûlüne karşı tuzak kurmak için istediğin kadar çalış bu, seni öfkelendiren şeyi ortadan kaldırmayacak ve kinini susturmayacaktır. Bu konuda gücün asla yeterli gelmez. Ancak biz, sana bir fikir verelim. Sen de bunu yaptığın takdirde kinini susturabilir ve -eğer mümkünse- Allah Rasûlü’ne gelecek yardımı kesebilirsin. Bu hususta sen bu işi uygun yolundan gerçekleştirmeye ve gerekli yolları izleyerek ona varmaya çalışmalısın. Şöyle ki liften veya başka bir şeyden yapılmış bir ip bul. Sonra bunu semaya bağla, sonra da bu ipe tırmanıp zaferin ve yardımın indiği gök kapılarına ulaşmaya çalış. Ardından bu kapıları kapat ve kilitle. Böylece bu yardımı kes. Sen, ancak bu yolla kinini bastırabilirsin. İşte senin için uygun fikir ve başvurabileceğin tek yol budur. Bunun dışındaki hiçbir yolla seni öfkelendiren hususu ortadan kaldıracağın sanma! Bu konuda yaratılmışlardan kim yardım ederse etsin, yine durum değişmez.

u âyet-i kerimede Yüce Allah’ın; dinine, peygamberine ve mü’min kullarına ilâhi yardımını göndereceğine dair bir vaat ve müjde vardır ve bu, açıkça anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Allah’ın nurunu ağızları ile söndürmek isteyen kâfirlerin, bu emellerini gerçekleştirmelerinin imkansız olduğu da ifade edilmektedir. Zira Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler hoş görmeseler ve ellerindeki bütün imkânları ortaya koysalar bile.

وَكَذَٰلِكَ أَنزَلْنَٰهُ ءَايَٰتٍۭ بَيِّنَٰتٍ وَأَنَّ ٱللَّهَ يَهْدِى مَن يُرِيدُ ۝١٦

16. Yani işte böylelikle biz, Kur’an-ı Kerim’i geniş geniş açıklamış bulunuyoruz. Onu “apaçık âyetler” yani faydalı bütün maksat ve meselelere delil olan belgeler halinde indirdik. Ama hidâyet, Allah’ın elindedir. Allah’ın hidâyet bulmasını dilediği kimseler, bu Kur’an-ı Kerim ile hidayet bulur, onu kendisine rehber ve uyulacak önder edinir, onun nuru ile aydınlanır. Allah’ın hidâyet bulmasını dilemediği kimselere ise her türlü âyet gelecek olsa dahi onlar iman etmezler. Kur’an-ı Kerim’in de ona hiçbir faydası olmaz. Aksine Kur’an-ı Kerim, onun aleyhine bir delil olur.

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَٱلَّذِينَ هَادُوا۟ وَٱلصَّٰبِـِٔينَ وَٱلنَّصَٰرَىٰ وَٱلْمَجُوسَ وَٱلَّذِينَ أَشْرَكُوٓا۟ إِنَّ ٱللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ ۝١٧

17. Yüce Allah, yeryüzünde çeşitli dinlere mensup kimseleri, kendilerine kitap verilmiş olanları, mü’minleri, yahudileri, hristiyanları, sabiileri, mecusileri ve müşrikleri söz konusu ederek bunların tümünü kıyamet gününde bir araya getireceğini ve aralarında adaletli hükmünü vererek hak yolda mı batıl peşinde mi olduklarını ortaya çıkaracağını haber vermekte ve tespit etmiş olduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını kendilerine vereceğini bildirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, âyet-i kerimenin sonunda: “Şüphesiz Allah her şeye şahittir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah, bu çeşitli din mensupları arasında vereceği hükmü ayrıntılı olarak açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

أَلَمْ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ يَسْجُدُ لَهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ وَٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ وَٱلنُّجُومُ وَٱلْجِبَالُ وَٱلشَّجَرُ وَٱلدَّوَآبُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ ٱلنَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ ٱلْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ ٱللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَآءُ ۝١٨

18. Yüce Allah, (iki hasım taraftan bahseden) âyet-i kerimeler arasında (18. âyet-i kerimede) bütün yaratıkların, göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün canlı varlıkların ve mü’minler demek olan “pek çok insanın” kendisine secde ettiğini söz konusu etmektedir. “Onlardan birçoğuna da azap hak olmuştur.” Küfrü ve iman etmemesi sebebi ile Yüce Allah, onları imana muvaffak kılmadığından dolayı onlar için azap kesindir. Çünkü Yüce Allah, böylelerini hakir ve küçük düşürmüştür. “Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek hiç kimse yoktur.” O’nun dilediğini kimse reddedemez, O’nun iradesine kimse karşı çıkamaz. Bütün yaratılmışlar, Rablerine secde edip O’nun azameti önünde zilletle eğildiklerine, izzeti önünde boyun büküp O’nun uçsuz bucaksız saltanatını tanıdıklarına göre bu, yalnızca kendisinin mabud, rab, her türlü hamde layık, mutlak hükümran olduğuna delildir. Ayrıca O’na ibadeti bırakıp başkalarına ibadete yönelen kimselerin de haktan alabildiğine uzak bir şekilde sapıtmış olduğuna ve apaçık bir hüsrana ve ziyana mahkum olacağına da delildir.

هَٰذَانِ خَصْمَانِ ٱخْتَصَمُوا۟ فِى رَبِّهِمْ فَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُءُوسِهِمُ ٱلْحَمِيمُ ۝١٩ يُصْهَرُ بِهِۦ مَا فِى بُطُونِهِمْ وَٱلْجُلُودُ ۝٢٠ وَلَهُم مَّقَٰمِعُ مِنْ حَدِيدٍ ۝٢١ كُلَّمَآ أَرَادُوٓا۟ أَن يَخْرُجُوا۟ مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا۟ فِيهَا وَذُوقُوا۟ عَذَابَ ٱلْحَرِيقِ ۝٢٢

19. “Bu iki sınıf, Rableri hakkında tartışan iki hasımdırlar.” Yani her birisi kendisinin haklı olduğunu iddia etmektedir. “Bunlar Rab’leri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Her birisi haklı olduğunu iddia etmektedir. “Kâfirlere gelince” Bu; yahudi, hristiyan, mecusi, sabiî ve müşrik olan bütün kâfirleri kapsar “onlar için ateşten elbiseler biçilir.” Yani onlara katrandan elbiseler dikilir ve bu elbiseler de ateşe verilir. Bundan maksat da bütün yönleri ile azabın onları kuşatmasıdır.

20. “Başlarının üzerinden” son derece “kaynar su dökülür.” Bu son derece kaynar su ile “karınlarında” et, yağ ve bağırsak gibi her “ne varsa” bu suyun aşırı sıcaklığından dolayı “eritilir.”

21. “Onlar için demir sopalar da vardır.” Bu demir sopalar, oldukça sert ve haşin meleklerin ellerinde bulunacak ve onlar da kâfirlere bu demir sopalarla vurup onları perişan edeceklerdir.

22. “(Yaşadıkları) acıdan dolayı oradan çıkmak istedikleri her seferinde oraya geri döndürülürler.” Azapları bir süre olsun hafifletilmez, onlara herhangi bir süre de verilmez. Azarlanmaları maksadı ile de: “Yakıcı ateşin” yani kalpleri ve bedenleri kavuran o ateşin “azabını tadın” denilir.

إِنَّ ٱللَّهَ يُدْخِلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ جَنَّٰتٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ ۝٢٣

23. “Allah, iman edip salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bilindiği gibi iman edip salih amel işleme vasfı, ancak bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden müslümanlar hakkında söz konusudur, başkaları buna dahil değildir. “Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler.” Erkekleri de kadınları da altın bilezikler takınırlar. “Oradaki giyecekleri de ipektir.” Böylelikle mazhar olacakları nimetler, tam ve eksiksiz olacaktır: Cennetlerde bulunan oldukça lezzetli ve çeşit çeşit yiyecekler, akıp duran ırmaklar -ki bunlar sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklardır-, ayrıca çeşitli elbiseler ve mükemmel zinet eşyaları… bütün bunlar mazhar olacakları nimetlerin eksiksiz olacağını göstermektedir. Bu bunları sağlayan sebep ise şudur:

وَهُدُوٓا۟ إِلَى ٱلطَّيِّبِ مِنَ ٱلْقَوْلِ وَهُدُوٓا۟ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْحَمِيدِ ۝٢٤

24. “Onlar hem güzel söze” en faziletlisi ve en güzeli ihlâs kelimesi (lâ ilâhe illallah, kelime-i tevhid) olan ve Allah’ın zikrini içeren yahut da Allah’ın kullarına ihsan ve iyilik mahiyetinde bulunan tüm güzel sözlere “ulaştırılmışlardır. Hem de Hamîd yola/Hamîd’in yoluna ulaştırılmışlardır.” Hamid, yani övgüye layık, güzel yola (İslam’a) iletilmişlerdir. Çünkü şeriatın bütünü, hikmetlidir, övgüye layıktır, onun emrettikleri güzel, yasak kıldıkları ise çirkindir. Bu şeriat herhangi bir kusur ve aşırılık içermeyen faydalı bilgiyi ve salih ameli kapsayan dindir. Mana şöyle de olabilir: Onlar Hamid (her türlü hamde layık) olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, çoğunlukla “yol”u kendisine izafe ederek zikretmektedir. Bunun sebebi ise bu yolun, izleyenini Allah’a ulaştırmasıdır. Burada Allah'ın “Hamîd” güzel isminin anılışı, onların hidâyete, Rablerine hamdleri ve O’nun onlara ihsan etmiş olduğu lütuf sebebi ile nail olduklarını açıklamak içindir. Bundan dolayı cennette şöyle dua edeceklerdir: “Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah bizi buna ulaştırmasaydı kendiliğimizden buna ulaşamazdık.” (el-Araf, 7/143)

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَٱلْمَسْجِدِ ٱلْحَرَامِ ٱلَّذِى جَعَلْنَٰهُ لِلنَّاسِ سَوَآءً ٱلْعَٰكِفُ فِيهِ وَٱلْبَادِ وَمَن يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍۭ بِظُلْمٍ نُّذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ ۝٢٥

25. Yüce Allah, Rablerini inkar eden müşriklerin tutturduğu yolun ne kadar çirkin olduğunu, onların hem Allah’ı ve Rasûlünü inkâr edip kâfir olduklarını, hem de Allah’ın yolundan başkalarını alıkoyarak insanların iman etmelerini önlediklerini haber vermektedir. Aynı şekilde onların, kendilerinin de atalarının da mülkü olmayan Mescid-i Haram’dan da insanları alıkoyduklarını bildirmektedir. Halbuki orada bütün insanlar, yani orada ikamet edenler de başka yerden oraya gelenler de birbirlerine eşittirler. Hatta bu kâfir ve müşrikler, insanlığın en faziletlisi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i ve ashabını dahi Mescid-i Haram’dan alıkoymuşlardır.

escid-i Haram’a hürmet göstermenin ve onu tazim etmenin bir parçası olmak üzere “kim orada zulmedip haktan sapmaya kalkışırsa biz, ona can yakıcı bir azap tattırırız.” Harem bölgesinde sadece zulümle haktan sapmaya kalkışmak, bunu irade etmek dahi azabı gerektiren bir şeydir. Halbuki onun dışındaki yerlerde ise kul, ancak zulüm işlediği takdirde cezalandırılmayı hak eder. Bu durumda orada zulmün en büyüğü olan küfrü, şirki, Allah’ın yolundan alıkoyup Beyt-i Haram’ı ziyaret etmek isteyenleri engelleme suçlarını işleyen kimsenin hali nice olur? Allah’ın böylelerine ne yapacağı zannedilir?

u âyet-i kerimede Hareme gereken saygının gösterilmesinin, onun ileri derecede tazim edilmesinin farz olduğuna, orada masiyette bulunmak isteğinin ve fiilen masiyet işlemenin sakınılması gerekenler arasında olduğuna açık delil vardır.

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَٰهِيمَ مَكَانَ ٱلْبَيْتِ أَن لَّا تُشْرِكْ بِى شَيْـًٔا وَطَهِّرْ بَيْتِىَ لِلطَّآئِفِينَ وَٱلْقَآئِمِينَ وَٱلرُّكَّعِ ٱلسُّجُودِ ۝٢٦

26. Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın yüceliğini, üstünlüğünü ve onu bina eden Halilurrahmanın büyüklüğünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Hani biz İbrahim’e Beyt’in yerini edip hazırlamış.” Yani orayı ona hazırlamış ve orada konaklamasını sağlamıştık. Zürriyetinin bazısını Allah, orada yerleşenlerden kılmış ve ona Beyt’i bina etmesini emretmişti. O da Allah’tan takvâ esası üzerine o evi bina etmiş, Allah’a itaat temeli üzerine onu yükseltmişti. Oğlu İsmail ile birlikte bu Beyt’i inşa etmişlerdi. Yüce Allah, ona amellerini yalnızca Allah’a halis kılması ve o Beyt’i Allah adına bina ederek kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamasını da emretmişti. “Tavaf edenler... için Beyt’imi” şirkten, günahlardan, türlü pisliklerden ve kirlerden “temizle!” Yüce Allah'ın burada Beyt’i kendi zatına izafe etmesinin sebebi, bu Beyt’in şerefi ve fazileti dolayısı iledir. Kalplerin ona besledikleri sevginin daha da büyümesi ve artması, kalplerin ona meyledip her yönden ona akın etmeleri içindir. Ayrıca oranın tertemiz kılınıp ta’zim edilmesini sağlamak maksadıyladır. Çünkü orası, tavaf edenlerin, orada itikafa girenlerin, zikir, Kur’an okumak, ilim öğrenmek, öğretmek vb. gibi Allah’a yakınlaştırıcı çeşitli ibadetleri yapmak üzere orada bulunan kimselerin Rabbinin Beyt’idir/evidir. “Rükû’ ve secde edenler için” yani namaz kılanlar için de tertemiz edilmelidir. Yani: Sen benim evimi, maksatları mevlâlarına itaat, O’nun Beyt’inin yanında O’na yakınlaşmak ve O’na hizmet etmek olan bu faziletli kimseler için Beyt’imi temizle! Çünkü onların buna hakkı vardır, hem de onlar ikram görmeye layıktırlar. Onlar için Beyt’in tertemiz edilmesi de onlara yapılacak ikramın bir parçasıdır. Namaz ve tavaf gibi ibadetlerle meşgul olanları şaşırtacak şekilde yüksek ve boş seslerden arındırılması da bu Beyt’in temizlenmesinin kapsamına girer.

yet-i kerimede tavafın, itikaftan ve namazdan önce söz konusu edilmesi, tavafın sadece bu Beyt’e has bir ibadet oluşundandır. İtikafin öncelenmesi ise onun sadece mescidlerde yapılan bir ibadet olmasındadır.

وَأَذِّن فِى ٱلنَّاسِ بِٱلْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَىٰ كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ ۝٢٧

27. “İnsanlar arasında haccı ilan et.” Yani onlara haccı bildir, onları haccetmeye çağır, yakındakine de uzakta bulunana da haccın farziyetini ve faziletini bildir. Davet edecek olursan hac ve umre yapmak maksadı ile senin yanına geleceklerdir. Hem de şevklerinden dolayı yaya yani bineksiz olarak “hem de her uzak yoldan gelecek yorgun develer üstünde” Yani pek uzak mesafeleri, dağlar arasındaki geçitleri kat ederek o en şerefli yere ulaşıncaya kadar yol alan zayıf düşmüş her bir deve üzerinde uzak ülkelerden sana geleceklerdir. İbrahim el-Halil aleyhisselam bu emri yerine getirdiği gibi ondan sonra da onun soyundan gelen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem aynı emri yerine getirmiştir. Her ikisi de bu Beyt’in haccedilmesine insanları davet etmiş, bu konuda davetlerini defalarca tekrarlamışlardır. Yüce Allah’ın da vaadi gerçekleşmiş ve insanlar oraya yerin doğularından da batılarından da binekli, bineksiz gelmişlerdir.

لِّيَشْهَدُوا۟ مَنَٰفِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا۟ ٱسْمَ ٱللَّهِ فِىٓ أَيَّامٍ مَّعْلُومَٰتٍ عَلَىٰ مَا رَزَقَهُم مِّنۢ بَهِيمَةِ ٱلْأَنْعَٰمِ فَكُلُوا۟ مِنْهَا وَأَطْعِمُوا۟ ٱلْبَآئِسَ ٱلْفَقِيرَ ۝٢٨

28. Daha sonra Yüce Allah, Beyt-i Haram’ın ziyaretini teşvik etmek üzere de onu ziyarete gelmenin çeşitli faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Tâ ki kendilerine yönelik birtakım menfaatlere tanık olsunlar.” Yüce Allah’ın Beyt’i sebebi ile hem üstün, faziletli ve ancak orada yapılan ibadetler sayesinde dinî birtakım faydalara, hem de kâr sağlamak, dünyevi kazançlar elde etmek sureti ile dünyevî menfaatlere nail olsunlar. Nitekim bütün bunlar gözle görülen ve herkes tarafından bilinen bir gerçektir. “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.” Bu da dinî ve dünyevî menfaatler arasında yer alır. Yani hediye olarak sunulan kurbanları kestikleri esnada Yüce Allah’a bunları kendilerine rızık olarak verdiği ve bunları kurban etmeyi de kendilerine kolaylaştırdığı için şükretmek üzere üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Bu hayvanları kestiğiniz vakit de “artık onlardan yiyin ve eli dar olan” aşırı derecede yoksul bulunan “fakire yedirin.”

ثُمَّ لْيَقْضُوا۟ تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا۟ نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا۟ بِٱلْبَيْتِ ٱلْعَتِيقِ ۝٢٩

29. “Sonra kirlerini gidersinler” yani ibadetlerini bitirerek ihramda bulunmaları sebebi ile üzerlerinde oluşan kirleri ve rahatsız edici şeyleri gidersinler. Hac, umre, hediye kurbanlığı gibi yerine getirmeyi kendilerine vacip kıldıkları “adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.” Mutlak olarak bütün mescidlerin en faziletlisi olan o Atik, yani kadim ve zorbaların ona musallat edilmesinden yana korunmuş Evi tavaf etsinler. Burada genel olarak hac ibadetlerinin emredilmesinden sonra özel olarak tavafın emredilmesi, fazileti, şerefi, ana maksat olarak gözetilen bir ibadet olması, ondan önceki diğer ibadetlerin ise ona ulaştıran vesile/araç ibadetler olmaları dolayısıyladır. Yine -Allah bilir ama- bunun bir başka anlamı da şu olabilir: Tavaf, ister belli bir ibadete tâbi olsun, ister başlıbaşına ve bağımsız olsun, her vakit yapılması meşru olan bir ibadettir.

ذَٰلِكَ وَمَن يُعَظِّمْ حُرُمَٰتِ ٱللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُۥ عِندَ رَبِّهِۦ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ ٱلْأَنْعَٰمُ إِلَّا مَا يُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ فَٱجْتَنِبُوا۟ ٱلرِّجْسَ مِنَ ٱلْأَوْثَٰنِ وَٱجْتَنِبُوا۟ قَوْلَ ٱلزُّورِ ۝٣٠

30. “Bu böyledir.” Yani size sözünü ettiğimiz bu hükümlerle bunlar arasında yer alan şeyler, Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim ve iclal edilmesine dahildir. Çünkü Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeylerin ta’zim edilmesi de Allah’ın sevdiği ve kendisine yakınlaştırıcı işlerin en büyüklerinden, en değerlilerindendir. Bu şekilde hareket eden bir kimseye Yüce Allah, pek büyük bir sevap/mükafat verir. Bu, Rabbi nezdinde onun hakkında dünyasında da âhiretinde de pek hayırlı olur. Allah’ın saygın/dokunulmaz kıldığı şeyler (hurumât), dokunulmazlığı ve saygınlığı olan ve Yüce Allah’ın, saygı duyulmasını emrettiği ibadet ve benzeri her şeydir. Bütün hac ibadetleri, Harem bölgesi, ihram, hediye kurbanları, Yüce Allah’ın yerine getirilmesini emretmiş olduğu bütün ibadetler böyledir. Bunların ta’zim edilmeleri ise kalben saygı duymakla, sevmekle, onlardaki kulluk/ibadet yönünü eksiksiz olarak, onları önemseyerek, tembellik göstermeden ve ağırdan almadan yerine getirmekle olur.

aha sonra Yüce Allah, kullarına deve, inek ve koyun türü hayvanları helâl kılmak ve bunların kurban edilmesini kendisine yakınlaştırıcı ibadetler arasında meşru kılmak sureti ile onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsanları söz konusu etmektedir. Böylelikle bunlarda Yüce Allah’ın her iki yönden de büyük bir lütfu vardır. “Ancak size” Kur’ân’da haram olduklarına dair hükümleri “okunanlar müstesnâ.” Yüce Allah’ın: “Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı” (el-Maide, 5/3) buyruğunda sözü edilenler ise haramdır. Fakat bu, Yüce Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Bunları haram kılması ve yasaklaması, kendisine ortak koşmalarına ve yalan söz söylemeye karşı onlar için bir arındırma ve temizlemedir. Bundan dolayı Yüce Allah, daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun.” Allah ile birlikte ilâh kabul etmiş olduğunuz ve Allah’a ortak koştuğunuz o pisliklerden uzaklaşın. Çünkü bunlar, gerçekten pisliğin en büyük çeşididir. Anlaşıldığı kadarı ile buradaki “من” kelimesi, pek çok müfessirin de belirttiğinin aksine cinsin beyanı için olmayıp teb’îd/kısımlık anlamında olduğudur. Çünkü pislik, yasak kılınan ya da haram olan her şeyde bulunan umumi bir vasıftır. Buna göre bu buyrukta genel olarak bütün pisliklerden yani haram ve yasak kılınmış şeylerden uzak durulması istenirken, özel olarak da bu pisliklerin bir bölümünü teşkil eden putlardan uzak kalınması istenmektedir. [Buna göre ayete şöyle meal verilebilir: Şu halde pisliklerden uzak durun, putlardan da.] “Ve yalan sözden de kaçının.” Bütün haram sözler, bu buyrukta sözü edilen yalan sözün kapsamına girer. Yalancı şahitlik de buna dahildir.

حُنَفَآءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِۦ وَمَن يُشْرِكْ بِٱللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَتَخْطَفُهُ ٱلطَّيْرُ أَوْ تَهْوِى بِهِ ٱلرِّيحُ فِى مَكَانٍ سَحِيقٍ ۝٣١

31. Yüce Allah, mü’minlere şirki, pislikleri ve yalan sözü yasakladıktan sonra ayrıca onlara hangi halde olmalarını gerektiğini de şöylece emretmektedir: “Allah’a, O’na şirk koşmaksızın yönelen hanifler olun” O’na ve O’nun ibadetine yönelip, O’nun dışındaki varlıklardan yüz çevirin. “Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o” yani onun misali “gökyüzünden düşüp de kuşların kapıştığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu kimseye benzer.” İşte müşrikler de böyledir. İman, yüksek ve korunmuş semaya benzer. İmanı terk eden kimse de çeşitli afet ve belalara maruz kalarak semadan düşen kimseye benzer. Ya kuşlar onu süratle kapıverir ve paramparça eder. Nitekim müşrik kimse de imana bağlılığı, iman ile korunmayı terk edecek olursa, dört bir yandan şeytanlar onu kapıverir ve paramparça ederler. Dünyasından da dininden de onu mahrum bırakırlar. [Yahut da bu kişi, şiddetli bir rüzgara yakalanıp da bu rüzgarın kendisini havada savurduğu kimse gibi olur. Rüzgar onu paramparça ettikten sonra alabildiğine uzak bir yere savurup bırakır.]

ذَٰلِكَ وَمَن يُعَظِّمْ شَعَٰٓئِرَ ٱللَّهِ فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى ٱلْقُلُوبِ ۝٣٢

32. Yani, sözünü ettiğimiz bu hususlar, Allah’ın saygı duyulmasını emrettiği şeyleri ve O’na ibadet olan hususları tazim etmenin bir gereğidir. Şiarlardan kasıt, dinin aşikar alâmetleridir. Bütün hac ibadetleri buna dahildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir.” (el-Bakara, 2/158) Yine Beytullah’a gönderilen hediye kurbanlar ile diğer kurbanlar da bu alametler arasında yer alır. Daha nce bunları ta’zim etmenin, bunlara gereken saygıyı göstermek, gereğini yerine getirmek ve kulun güç yetirebildiği en mükemmel şekli ile onları ifa etmesi demek olduğunu belirtmiştik. Yine hediye kurbanlarının ta’zimi de buna dahildir ki bunların ta’zim edilmesi de onların güzellerinden seçilmesi, semiz ve her bakımdan mükemmel olmaları ile olur. İşte Allah’ın şiarlarının tazim edilmesi, kalplerin takvâsından ileri gelir. Onları ta’zim eden kimse, takvâsını ve imanının sıhhatini belgelendirmiş olur. Çünkü bunları ta’zim etmek, Allah’ı ta’zim edip O’nun azametine saygı duymaya bağlıdır.

لَكُمْ فِيهَا مَنَٰفِعُ إِلَىٰٓ أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّهَآ إِلَى ٱلْبَيْتِ ٱلْعَتِيقِ ۝٣٣

33. “Onlarda” yani hediye kurbanlarında “belirli bir süreye kadar sizin için birtakım faydalar vardır.” Beyt-i Haram’a getirilen deve ve buna benzer hediye kurbanlarının sahipleri, bunların sırtına binmekle, sütlerini sağmakla vb. ona zararlı olmayan şekillerde onlardan birtakım faydalar sağlarlar ki bu da belli bir süreye kadardır. Bu süre de bu kurbanlıkların “varacakları yer” olan Beyt-i Atik’e ulaşıp da kesilmeleri vaktine kadardır. Beyt-i Atik, Mina ve diğer yerler de dahil bütün harem bölgedir. Orada kesildikleri takdirde hayvanların etlerinden yerler, başkalarına hediye verirler ve yoksullara da yedirirler.

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا لِّيَذْكُرُوا۟ ٱسْمَ ٱللَّهِ عَلَىٰ مَا رَزَقَهُم مِّنۢ بَهِيمَةِ ٱلْأَنْعَٰمِ فَإِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ فَلَهُۥٓ أَسْلِمُوا۟ وَبَشِّرِ ٱلْمُخْبِتِينَ ۝٣٤

34. Yani geçmişteki ümmetlerin her birisi için kurban kesmeyi meşru kılmışızdır. O halde hayırlarda birbirinizle yarışın ve hayır işlemekte elinizi çabuk tutun. Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını ortaya çıkaralım diye böyle yaptık. Yüce Allah’ın her ümmete kurban kesmeyi meşru kılmasının sebebi ise Allah’ı anmak ve O’na şükretmeye yönelmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “kendilerine rızık olarak verdiğimiz (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. İlahınız bir tek ilâhtır.” Şeriatlerin türleri arasında farklılık bulunsa bile hepsi, bu esası ittifakla ortaya koymuşlardır. O esas da tek başına Yüce Allah’ın ulûhiyetinin kabul edilmesi, ibadetin yalnız O’na yapılması ve O’na ortak koşmanın terk edilmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O halde O’na teslim olun.” Başkasına değil, yalnız O’na itaat edin ve O’na teslim olun. Çünkü O’na teslim olmak selamet yurduna ulaştıran yoldur. “(Rabbine karşı) itaatkâr ve alçak gönüllü olanları” dünya ve âhiret hayırları ile “müjdele!” Âyet-i kerimede geçen “المخبت”, itaatkâr ve alçakgönüllü kimse, Rabbine boyun eğen, emrine teslim olan, O’na ibadette alçakgönüllü davranan kimse demektir.

ٱلَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ ٱللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَٱلصَّٰبِرِينَ عَلَىٰ مَآ أَصَابَهُمْ وَٱلْمُقِيمِى ٱلصَّلَوٰةِ وَمِمَّا رَزَقْنَٰهُمْ يُنفِقُونَ ۝٣٥

35. Daha sonra Yüce Allah, bu itaatkâr ve alçakgönüllülerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar ki Allah anılınca” korkuları ve ta’zimleri dolayısı ile “kalpleri titrer.” Bundan dolayı da haram kılınan şeyleri terk ederler. Çünkü yalnızca Allah’tan korkar, yalnızca O’ndan dolayı kalpleri titrer. “Başlarına gelenlere” darlık ve sıkıntılara, çeşitli eziyetlere “sabreder”, bunların hiçbirisi dolayısı ile öfkelenmezler. Aksine Rablerinin rızası için, O’nun mükâfatını umarak ve ecrini bekleyerek sabrederler. “Namazı dosdoğru kılar” Yani bunlar, namazda yerine getirilmeleri gereken farzları da müstehabları da edâ ederek, zahir ve batın özellikleri ile birlikte ve ubudiyetin gereğini yerine getirerek eksiksiz ve dosdoğru şekli ile ifa ederler “ve kendilerini rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.” Buradaki infak; zekât, kefaret ve hanımların, kölelerin ve yakın akrabaların nafakalarını sağlamak gibi farz olan bütün nafaka türlerini kapsadığı gibi bütün çeşitleri ile sadaka verme kabilinden müstehab infakları da kapsar. Burada teb’îz/kısmilik ifade eden “من” kelimesinin getirilmesi, Allah’ın vermiş olduğu ve teşvik ettiği emirlerin kolaylığının anlaşılması ve bu infakın, Allah’ın ihsan ettiği rızkın küçük bir bölümü olduğunun bilinmesi içindir. Eğer Yüce Allah, bu rızkı kazanmayı kolaylaştırmamış ve rızık olarak ona ihsan etmemiş olsaydı, kulun bu rızkı elde etme güç ve imkânı olmazdı. O halde ey Allah’ın lütfu ile rızka mazhar olan kişi! Allah’ın sana vermiş olduğu rızıktan infak et ki, Allah da sana infak etsin ve lütfundan sana daha fazlasını versin.

وَٱلْبُدْنَ جَعَلْنَٰهَا لَكُم مِّن شَعَٰٓئِرِ ٱللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَٱذْكُرُوا۟ ٱسْمَ ٱللَّهِ عَلَيْهَا صَوَآفَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا۟ مِنْهَا وَأَطْعِمُوا۟ ٱلْقَانِعَ وَٱلْمُعْتَرَّ كَذَٰلِكَ سَخَّرْنَٰهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ۝٣٦

36. Bu buyruk “şeâir/şiarlar” kelimesinin dinin aşikar olan bütün alâmetleri hakkında kullanılan bir tabir olduğunun delilidir. Daha önce de Yüce Allah, şiarlarını tazim eden, onlara saygı gösteren kimsenin bu halinin kalbin takvâsından ileri geldiğini haber vermişti. Burada da Yüce Allah şunu bildirmektedir: Onun şiarlarından birisi de deve -iki görüşten birisine göre de sığır- kurbanlıklardır. Bunlara da saygı gösterilir, beslenip semizletilir ve güzel olanları tercih edilir. “Onlarda sizin için” hediye kurbanı gönderen için de diğerleri için de ondan yemek, sadaka vermek, faydalanmak, mükâfaat ve ecir gibi pek çok “hayır vardır. Onlar ayakları üstünde dururken” ayakta bulunuyorlarken “üzerlerine Allah’ın adını anın.” Onları kestiğiniz vakit “Bismillah” deyin ve onları dört ayakları üzerinde iken sol ön ayağını bağlayarak boğazlayın (bu deve için böyledir). “Yanları üzere düşünce” yani bu hayvanlar yanları üzere yere yıkılıp kasap tarafından derileri soyulduktan sonra artık etlerinden yenilebilir. Bu yüzden “etinden hem siz yiyin” Bu, hediye kurbanının sahibine hitaptır. Onun bu kurbanlığından yemesi caizdir. “hem de kanaat edip dilenmeyen fakire de dilenen fakire de yedirin.” Yani kanaat göstererek, iffetli davranarak dilenmeyen fakire de dilenen fakire de bunlardan yedirin. Çünkü bunların her birisi bu hediye kurbanında hak sahibidir. “İşte” Allah’a “şükredesiniz diye onları” yani bu büyükbaş kurbanlıkları, develeri “böylece sizin istifadenize sunduk.” Çünkü Yüce Allah, onları size boyun eğdirip istifadenize vermemeiş olsaydı onlara güç yetiremezdiniz. Ama O, onları sizlerin emrine verdi. Size rahmet, lütuf ve ihsanda bulunarak istifadenize sundu. O bakımdan siz de O’na hamdedin, şükredin.

لَن يَنَالَ ٱللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَآؤُهَا وَلَٰكِن يَنَالُهُ ٱلتَّقْوَىٰ مِنكُمْ كَذَٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا۟ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا هَدَىٰكُمْ وَبَشِّرِ ٱلْمُحْسِنِينَ ۝٣٧

37. “Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz.” Yani onlardan maksat, yalnızca onların kesilmesi değildir. Hem etlerinden de kanlarından da Allah’a herhangi bir şey ulaşmaz. Çünkü Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğaniydir, her türlü hamde layık olan Hamid’dir. O’na ancak bu amelinizdeki ihlâsınız, ecrini Allah’tan beklemeniz ve salih niyetiniz ulaşır. Bundan dolayı Yüce Allah: “Fakat sizden O’na takvâ ulaşır” buyurmaktadır. Bu buyruk ile kurban kesiminde ihlâslı olmaya ve yalnızca Allah’ın rızasının kastedilmesi gerektiğine, övünmek, riyakârlık, başkalarının işitmesi veya sadece âdet olduğu için kurban kesme yoluna gidilmemesine teşvik vardır. Diğer tüm ibadetler de böyledir. Eğer bu ibadetlerde ihlâs ve Allah'a karşı takvâ olmayacak olursa bu amel, özü bulunmayan bir kabuğa, ruhu bulunmayan bir cesede benzer. “Bu şekilde O, onları sizin istifadenize sundu ki size hidâyet verdiği için” O’nun sizi hidâyete kavuşturmasının karşılığında “tekbir getirip Allah’ı tazim edesiniz.” Allah’ın büyüklüğünü dile getirerek O’nu ta’zim edesiniz. Çünkü O, en kâmil övgülere, en yüce hamdlere ve en üstün tazime layık olandır. “İhsan sahiplerini” Allah’a, O’nu görüyorlarmış gibi güzelce ibadet edenleri “müjdele!” ,Onlar bu dereceye ulaşamaz iseler dahi yine ibadetleri esnasında O’nun kendilerini gördüğüne, kendilerinin hallerinden haberdar olduğuna inanırlar. Mal, ilim, mevki, nasihat, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, hoş bir söz vb. bütün ihsan/iyilik çeşitleri ile Allah’ın kullarına iyilikte bulunan kimseler de “ihsan sahipleri” arasındadır. İşte bu ihsan sahiplerine Allah’tan dünya ve âhiret saadeti müjdesi vardır. Yüce Allah, bunlara kendileri Allah’a ibadetlerinde ihsan makamına yükseldikleri ve kullarına da iyilikte bulundukları için ihsanda bulunacaktır. “İhsan/iyiliğin karşılığı ihsandan/iyilikten başkası olabilir mi?” (er-Rahmân, 55/60); “İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır.” (Yunus, 10/26)

إِنَّ ٱللَّهَ يُدَٰفِعُ عَنِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ ۝٣٨

38. Bu buyrukla Yüce Allah, iman edenleri hoşlanmayacakları her bir şeye karşı koruyup savunduğuna dair bir haber, bir vaat ve müjde vermektedir. İmanları sebebi ile gerek kâfirlerin her türlü kötülüklerine, gerek şeytanın vesveselerinin kötülüklerine, gerek nefislerinin kötülüklerine, gerekse de amellerinin kötülüklerine karşı onları koruyup savunur ve hoş olmayan şeylerle karşı karşıya kaldıkları vakit yüklerini hafifleterek bu hoşlanmadıkları musibetlere katlanmalarını kolaylaştırır. Her mü’min, imanı oranında -az ya da çok- böyle bir savunmadan ve bu faziletten payını alır. “Çünkü Allah hiçbir hain” kendisine yüklemiş olduğu emanete hainlik ederek hem Allah’ın haklarını eksilten hem de insanlar hainlik edenleri “ve” Allah’ın nimetlerine karşı “nankör” olan kimseleri “sevmez.” Yüce Allah böylesine ardı arkasına iyilikte bulunduğu halde, küfür, nankörlük ve isyanı tercih eden kimseyi elbette sevmez. Aksine ona buğz ve gazap eder. Küfür ve hainliğinin cezasını da ona verir. Âyetin mefhumundan anlaşıldığına göre şanı Yüce Allah, emanetini gereği gibi yerine getirerek güvenilir olan ve mevlasına şükreden herkesi de sever.

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَٰتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا۟ وَإِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ ۝٣٩

39. İslâm’ın ilk dönemlerinde müslümanların kâfirlerle savaşmaları yasaktı. İlahi hikmet gereği kâfirlerin sıkıntılarına karşı sabretmeleri emredilmişti. İşkencelere maruz kalıp da Medine’ye hicret ettikten sonra kendilerini koruyacak güç ve imkâna sahip olmaları üzerine savaşmaları için izin verildi. Yüce Allah’ın: “Kendilerine savaş açılan (müminlere) zulme uğradıkları için (cihada) izin verildi” buyruğundan önceleri savaşmalarının yasak kılındığı ve Yüce Allah'ın daha sonra onlara kendileri ile savaşanlarla savaşma iznini verdiği anlaşılmaktadır. Bu izni vermesinin sebebi ise dinlerini yaşamalarının engellenmek istenmesi, dinleri sebebi ile eziyet ve işkencelere uğratılmaları, yurtlarından çıkarılmaları ve zulme uğratılmalarıdır. “Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” Öyleyse O’ndan zafer ve yardım istesinler.

ٱلَّذِينَ أُخْرِجُوا۟ مِن دِيَٰرِهِم بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّآ أَن يَقُولُوا۟ رَبُّنَا ٱللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ ٱللَّهِ ٱلنَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَٰمِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَٰتٌ وَمَسَٰجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا ٱسْمُ ٱللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنصُرَنَّ ٱللَّهُ مَن يَنصُرُهُۥٓ إِنَّ ٱللَّهَ لَقَوِىٌّ عَزِيزٌ ۝٤٠

40. Daha sonra Yüce Allah, onlara yapılan zulmün mahiyetini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar ki yurtlarından haksız yere, sırf: “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarılmışlardır.” Düşmanlarının kendilerinden intikam almalarına sebep olan suçları(!), “Rabbimiz Allah’tır” demeleridir. İşte bu yüzden haksız yere eziyet ve işkencelere uğratılarak yurtlarından göçmek zorunda bırakıldılar. Evet suçları, Yüce Allah’ı tevhid etmeleri ve dinlerini Allah’a halis kılarak yalnız O’na ibadet etmeleri idi. Eğer bu bir günah ise onların günahı sadece bundan ibaretti. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye layık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.” (el-Buruc, 85/8) Bu, cihadın hikmetinin de delilidir. Zira cihaddan maksat, Allah’ın dininin uygulanması yahut da mü’minlere eziyet eden ve mü’minlere ilk önce saldıran kâfirlerin zulümlerine ve haksızlıklarına karşı mü’minleri savunmak, Allah’a ibadet etme ve açıkça dini hükümleri uygulama ortamını oluşturmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kendi yolunda cihad edenler vasıtası ile kâfirlerin zararlarını önlemeseydi “elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yerle bir edilirdi.” Kitap ehline mensup çeşitli kesimlere ait büyük ma’bedler, yahudilerin ve hristiyanların ma’bedleri, müslümanlara ait mescidler yıkılır giderdi. Halbuki oralarda namazlar kılınmakta, Allah’ın kitapları okunmakta, Allah’ın adı çeşitli şekillerde anılıp durmaktadır. Eğer Allah insanların bazısının zararını diğer bazısı ile önlemiş olmasaydı, kâfirler müslümanlara egemen olur, onların ma’bedlerini tahrip eder ve dinlerinden çevirmek için onlara işkence ederlerdi. İşte bu buyruk, cihadın saldırganların ve eziyet edenlerin geri püskürtülmesi, müminlerin onlara karşı savunulması için meşru kılındığının ve yine cihadın, bizatihi değil sağladığı faydalar dolayısıyla amaçlandığının delilidir. Aynı şekilde huzur içinde Allah’a ibadet edilen, mescidleri mamur olan ve dinin bütün şiarlarının uygulandığı ülkelerdeki bu halin, mücahidlerin fazilet ve bereketinin bir sonucu olduğuna bir delildir. Onlar sayesinde Yüce Allah, kâfirlerin zararını o ülkelerden uzaklaştırır. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir” (el-Bakara, 2/251)

ğer denilirse ki şu anda müslümanların mescidlerinin mamur olduğunu, tahrib edilmediğini görüyoruz. Halbuki müslümanların pek çok bölgesinde küçük emirlikler yahut da düzensiz bir yönetim/hükümet bulunmaktadır ve çevrelerindeki kafirlerle savaşma güçleri de bulunmamaktadır. Hatta biz, o kafirlerin yönetimleri altındaki birtakım mescidlerin bile mamur olduğunu, o mescidlere gidip gelenlerin güven ve huzur içinde bulunduklarını görüyoruz. Halbuki o bölgelerdeki kâfir yöneticiler bu mescidleri yıkabilirlerdi. Yüce Allah ise insanların bazılarını diğer bazısı ile savmasaydı bu mabedlerin yıkılacağını bildirmektedir. Bizler ise herhangi bir savma göremiyoruz.

evap: Böyle bir sorunun ve izahı gerektiren bu durumun cevabı da bu âyet-i kerimenin genel muhtevasına dahildir ve âyetin kapsamında yer alan hususlardan birisidir. Şöyle ki şu andaki devletlerin durumlarını ve düzenlerini bilen kimse görür ki onlar, yönetimi altında yaşayan, egemenliğinin sınırları içerisinde bulunan her bir ulus ve ırkı ülkesinin bir üyesi, bir parçası olarak kabul eder. Bu ulus, ister gücü ile yahut sayısı ile isterse de malı, bilgisi veya hizmetleri ile orada pay sahibi olsun, fark etmez. Yönetimler, bu ulusun dinî ve dünyevî maslahatlarını göz önünde bulundurur ve bunları göz önünde bulundurmayacak olursa düzeninin bozulacağından, bazı esaslarının yıkılacağından korkar. İşte bundan dolayı dini birtakım hususların yerine gelmesini sağlar, özellikle mescidleri korurlar. O nedele -Yüce Allah’a hamdolsun- mescidler, son derece düzenli ve tertiplidir. Hatta o büyük devletlerin başkentlerinde bile bunu görüyoruz. Bu devletler ve bağımsız yönetimler, yönetimleri altında bulunan müslüman vatandaşların isteklerini göz önünde bulundurarak bu hususlara dikkat ederler. Bununla birlikte hristiyan devletler arasında karşılıklı kıskançlık ve nefret de vardır ki Yüce Allah, Kıyamet gününe kadar bunun sürekli olacağını haber vermektedir. Bu sebeple kendisini savunmaya güç yetiremeyen müslüman bir yönetim, onların aralarındaki bu kıskançlık ve anlaşmazlık dolayısı ile pek çok zararlardan uzak kalabilmektedir. Onlardan herhangi bir devlet, bu müslümanların yönetimini diğer ülke himayesine alır korkusu ile ona kötülük etme gücünü kendinde bulamamaktadır. Bununla birlikte Yüce Allah’ın kullarına, Kitab-ı Keriminde vaat etmiş olduğu şekilde İslâm ve Müslümanların zaferlerini göstermesi de kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah’a hamdolsun ki bu zaferin sebebleri de ortaya çıkmıştır. Çünkü müslümanlar, dinlerine geri dönmenin zorunlu olduğunun şuuruna sahip olmuşlardır. Böyle bir şuura sahip olmak ise o yolda çalışmanın başlangıcıdır. Yüce Allah’a hamdeder, O’ndan nimetini tamamlamasını niyaz ederiz. Bundan ötürü Yüce Allah, vakıaya da uygun olan doğru vaadinde: “Allah kendine/dinine yardım edene mutlaka yardım eder” buyurmaktadır. Yani, ihlâsla dinine yardıma koşup sonunda en yüce söz Allah’ın sözü olsun diye savaşan kimselere şüphesiz yardım eder.

“Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nun gücü kemâl derecesindedir. O, kimsenin karşı koyamayacağı kadar güç ve izzet sahibidir. Bütün mahlukatı emrinin altına almıştır. Onların mukadderatı O’nun elindedir. Öyleyse ey müslümanlar! Müjde olsun sizlere ki sayımız ve teçhizatımız az olsa da buna karşılık düşmanlarımızın sayısı çok olsa da sizin dayanağınız, O güçlü ve Aziz olandır. Sizin bel bağladığınız, sizi de yaptıklarınızı da yaratandır. Öyleyse emrolunduğunuz sebepleri yerine getirin, gereğince amel edin, sonra da O’ndan size yardım etmesini isteyin. O, mutlaka size yardım edecektir: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a/dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.” (Muhammed, 47/7) Ey müslümanlar; artık imanın hakkını salih amelin gereğini yerine getirin. Çünkü “Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun- onları da yeryüzünde halife kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini hakim kılacak, önceki korkularını da güvene çevirecektir ki böylece onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler.” (en-Nûr, 24/25)

ٱلَّذِينَ إِن مَّكَّنَّٰهُمْ فِى ٱلْأَرْضِ أَقَامُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَوُا۟ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَمَرُوا۟ بِٱلْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا۟ عَنِ ٱلْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَٰقِبَةُ ٱلْأُمُورِ ۝٤١

41. Daha sonra Yüce Allah, dinine yardım edenin kendisi ile tanınacağı alâmeti söz konusu etmektedir ki Allah’ın dinine yardım ettiğini iddia edip de bu niteliğe sahip olmayan bir kimse, yalancıdır. İşte Yüce Allah bunu beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek...” Yani onları kendilerine karşı çıkabilecek ve kendilerine ayak bağı olabilecek hiç kimse söz konusu olmaksızın yeryüzüne hakim kılarsak “onlar, namazlarını” vakitleri içerisinde, sınırları çerçevesinde, rükun ve şartlarını eda ederek, cumalar da dahil cemaatler halinde “dosdoğru kılarlar.” Özel olarak kendileri için farz olan, genel olarak da yönetimleri altında bulunanlara farz kılınan “zekâtı” ehil olan kimselere, hak sahiplerine verirler “verirler.” Şer’an ve aklen güzel görülüp Allah’a ait olsun, insanlara ait olsun bütün hakları kapsayan her türlü “iyiliği emreder”, şer’an ve aklen uygun karşılanmayan her türlü “kötülükten de alıkoyarlar.” Bir şeyi emretmenin ve bir şeyi yasaklayıp ondan alıkoymanın kapsamına o emir ve yasağın tahakkuku için gerekli olan her bir şey girer. Buna göre eğer söz konusu iyilik ve kötülük, öğrenip öğretmeye bağlı ise insanları öğrenip öğretmeye mecbur ederler. Eğer şer’an belirlenmiş yahut da -tazir türleri gibi- belirlenmemiş herhangi bir tehdide bağlı bulunuyor ise o zaman yöneticiler onu da yerine getirirler. Eğer bu işlerin tahakkuku için bu görevi yapacak birtakım insanların tayini gerekiyor ise bunun da yapılması gerekir. Buna benzer kendileri gerçekleşmeksizin iyiliğin emri ve kötülüğün yasaklanması tam olarak gerçekleşmeyen bütün hususlar da bu kapsama girer.

“İşlerin âkıbeti yalnızca Allah’a aittir.” Yani bütün işler Allah’a döner. Yüce Allah aynı zamanda güzel âkıbetin takvâda olduğunu da haber vermektedir. Buna göre kulların başına yönetici olarak geçen herhangi bir hükümdar, eğer Allah’ın emrinin gereğini yerine getirecek olursa övülmeye değer, güzel bir âkıbete ve istikamet üzere olan bir hale sahip demektir. Zorbalıkla insanları yönetip onlara nefsinin arzusuna göre uygulamalar yapan kimse ise geçici olarak egemen olsa dahi onun âkıbeti, iyi bir âkıbet olmayacaktır. Onun yönetimi bereketsiz ve âkıbeti de kötüdür.

4 Kasım 2026 Çarşamba 24 جمادى الأولى 1448 هـ