İçeriğe geç

Bakara Suresi tefsiri

تفسير سورة البقرة

es-Sa’dî Tefsiri1–29. ayetler

Bakara Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

الٓمٓ ۝١

Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti.

1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz.

ذَٰلِكَ ٱلْكِتَٰبُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ ۝٢

2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur.

Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah: “takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet” (el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler.

“Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile hidayet bulurlar ve ondan en ileri derecede yararlanırlar. Nitekim Yüce Allah: “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvalı olursanız o size bir furkan (hakkı batıldan ayırma kabiliyeti) verir.” (el-Enfal, 8/29) diye buyurmaktadır. Öyleyse hem Kur’anî âyetlerden, hem de kevnî âyetlerden yararlanabilenler, takva sahipleridir.

Çünkü hidayet “beyânî hidayet/doğru yolu gösterme” ve “tevfikî hidayet/doğru yola ulaşmaya muvaffak kılma” olmak üzere iki türlüdür. Takva sahipleri bu iki hidâyeti de elde ederler. Onların dışındakiler ise tevfikî hidayeti elde edemezler. Gereğince amel edebilme başarısı olmaksızın beyanî hidayet ise gerçek ve tam bir hidayet değildir.

Daha sonra Yüce Allah takva sahiplerini inanç, zahir ameller ve batın ameller ile -çünkü takva bütün bunları kapsamaktadır- ilgili özelliklerini sıralamaktadır:

ٱلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِٱلْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَمِمَّا رَزَقْنَٰهُمْ يُنفِقُونَ ۝٣

3. “Onlar gayba iman ederler” İmanın hakikati; peygamberlerin verdiği haberleri tam anlamıyla tasdik etmektir. Bu tasdik organların itaat ve bağlılıklarını da içerir. İman da önemli olan duyularla hissedilen ve müşahade edilen şeylere inanmak değildir. Çünkü bu konuda müslüman ile kâfir arasında fark olmaz. Esas mesele görmediğimiz, müşahade etmediğimiz gayba, sadece Allah ve Rasûlü haber verdiği için iman etmektir. İşte kendisi ile müslümanın kâfirden ayırt edildiği iman budur. Zira bu iman sadece Allah ve Rasûlü’nü tasdik etmektir.

O halde mü’min, ister müşahade etsin, ister etmesin, ister kavrayıp anlasın, ister akıl ve kavrayışıyla onu anlayamasın, Allah’ın ve Rasûlü’nün haber verdiği her şeye iman eder. Gaybi meseleleri yalanlayan zındıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar hem akıllarının kıt olması hem de üzerlerine düşen görevi yerine getirmemelerinden dolayı bu gerçekleri kavrayamazlar. Bu nedenle onlar bilgileri ile kuşatamadıkları şeyleri yalanlamaya kalkışmış, böylelikle akılları bozulmuş ve fikirleri karmakarışık bir hal almıştır. Allah’ın hidayeti ile doğruyu bulan ve tasdik eden mü’minlerin akılları ise bu gibi olumsuzluklardan arınmıştır.

Gayba imanın kapsamına Yüce Allah’ın haber verdiği gerek geçmişe, gerek geleceğe ait gaybî hususlara, ahiret hallerine, Yüce Allah’ın sıfatlarının hakikat ve keyfiyetlerine, bu hususta Peygamberlerin haber verdiklerinin tümüne iman etmek girer. O bakımdan mü’minler Allah’ın sıfatlarına ve bu sıfatların varlığına iman ederler. Keyfiyetlerini kavrayamasalar dahi bunlara kesin olarak inanırlar.

Daha sonra Yüce Allah: “namazı dosdoğru kılarlar” diye buyurmuştur. Burada Allah “namaz kılarlar” yahut “namazı eda ederler” diye buyurmamaktadır. Çünkü mücerret olarak görünür şekli ile namazı eda etmek yeterli değildir. Namazın dosdoğru kılınması (ikâme edilmesi) hem görünürde rükünlerini, vaciplerini, şartlarını tam olarak yerine getirerek zahirî ikâmeyi, hem de namazın ruhunu gerçekleştirmek suretiyle batınî ikâmeyi kapsar. Namazın ruhu ise namaz kılarken kalbin/aklın namazda olması, namaz kılanın söylediklerini ve namazda yaptığı fiilleri düşünmesi, tefekkür etmesidir. İşte Yüce Allah’ın, hakkında: “Şüphesiz namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar” (el-Ankebut, 29/45) diye buyurduğu namaz budur. Mükâfat ile karşılık görecek namaz da budur. Çünkü kul, namazdan ancak aklettiği kadarının mükâfatını alır. Ayetteki “namaz”ın kapsamına farz namazlar da nafile namazlar da girmektedir.

Daha sonra Yüce Allah: “Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler” buyuruyor. Bunun kapsamına da zekât, zevcelere, akrabalara, kölelere ve benzerlerine nafaka vermek (ihtiyaçlarını karşılamak) gibi farz harcamalar girdiği gibi bütün hayır yollarına yapılan müstehap infaklar da girmektedir. Kendilerine infak edileceklerin zikredilmeyişi infak yollarının çok ve infak yapılacak kimselerin çeşitli oluşundandır. Diğer taraftan infak bizatihi Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadettir. Burada “bir kısmı” anlamına gelen “من/…(şeyler)den” edatının getirilmesi, Allah'ın onlardan kendilerine verilenlere karşılık olarak ancak mallarının az bir bölümünü istediğine dikkatlerini çekmek içindir. Bu ise onlara ne zarar verecek ne de ağır gelecektir. Aksine onlar bu infak ile hem kendileri faydalanırlar, hem de kardeşleri bundan yararlanır.

Yüce Allah’ın; “rızıklandırdığımız” buyruğu ile işaret edilmektedir ki elinizde bulunan mallar ne kendi kuvvetinizle elde ettiğiniz şeylerdir ne de mutlak egemenliği size aittir. Onlar ancak Allah’ın size ihsan ettiği ve nimet olarak bağışladığı bir rızıktır. O halde O, size bu nimeti ihsan edip kullarından pek çok kimseden üstün kıldığına göre, size vermiş olduğu bu nimetlerin bir bölümünü vermek sureti ile Allah’a şükrediniz ve mahrum olan kardeşlerinizi de gözetiniz.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de namaz ve zekâtı bir arada çokça zikreder. Çünkü namaz Ma’bud’a karşı ihlaslı olmayı; zekat ve infak ise O’nun kullarına ihsanı ihtiva eder. O bakımdan kulun mutluluğu bir taraftan Ma’bud’una karşı ihlasla kulluk yapmasına, diğer taraftan da Ma’bud’unun yarattıklarına faydalı olmak için gayret göstermesine bağlıdır. Nitekim kulun bedbaht olması da bu iki şeyden mahrum kalmasına, ihlası ve kullara iyiliği kaybetmesine bağlıdır.

وَٱلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَآ أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَآ أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِٱلْـَٔاخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ۝٤

4. “Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere...” Burada geçen “sana indirilen”den kasıt Kur’ân ve Sünnet’tir. Çünkü Yüce Allah: “Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i (sünneti) indirmiştir.” (en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. O nedenle takva sahipleri, Peygamberin bütün getirdiklerine iman eder, O’na indirilenler arasında ayrım yapıp da bir bölümüne inanıp diğer bir bölümüne inanmazlık etmezler. Ona indirilenlerin bir bölümüne inanıp bir bölümüne inanmamak da ya bid’atçılardan bazılarının yaptığı gibi O’na indirilenleri inkâr etmekle yahut da onu Allah ve Rasûlü’nün maksadına aykırı bir şekilde te’vil etmekle olur. Nitekim bu bid’atçılar görüşlerinin aksine delâlet eden nasları ya te’vil ederler. Te’villeri ile de neticede bu buyrukların ihtiva ettiği anlamı tasdik etmeme durumuna düşerler. Bu buyrukları lafzen tasdik etseler dahi, onlara gerçek anlamıyla iman etmezler.

“Senden önce indirilenlere” buyruğu daha önce indirilmiş bütün kitaplara imanı kapsar. Kitaplara iman, hem Peygamberlere iman etmeyi, hem de bu kitapların kapsamına giren özellikle Tevrat, İncil ve Zebur’a iman etmeyi kapsar. İşte bu, mü’minlere has bir özelliktir. Onlar bütün semavi kitaplara iman ettikleri gibi, bütün Peygamberlere de inanırlar. Onlardan herhangi birisi arasında (iman bakımından) fark gözetmezler.

Daha sonra Allah “Ahirete de yakînen inanırlar.” buyurmuştur. “Âhiret” ölümden sonra meydana gelecek olan olaylara verilen addır. İmanı genel olarak söz konusu ettikten sonra âhirete imanı özellikle zikretmesi, âhiret gününe imanın iman esaslarından birisi oluşundan ve Allah’ın mükâfaatını arzu etmeye, azabından korkmaya ve amellerde bulunmaya götüren en büyük etken oluşundan dolayıdır.

“Yakîn” ise en ufak bir şüphenin yer almadığı ve kişiyi amele sevk eden tam ve eksiksiz bilgi demektir.

أُو۟لَٰٓئِكَ عَلَىٰ هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ ۝٥

5. “İşte bunlar” yani sözü edilen bu güzel sıfatlara sahip olanlar “Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler.” Yani onların sahip olduğu hidâyet pek büyüktür. Zira burada “hidâyet”in nekire (belirtisiz) gelmesi tazim içindir. Sağlam bir itikadı ve dosdoğru amelleri içeren söz konusu sıfatlardan daha büyük hidâyet ne olabilir ki? Gerçek hidâyet ancak onların hidâyetidir. Buna uymayan, onun dışında kalan her bir şey ise dalâlettir, sapıklıktır. Burada yüceliğe, yüksekliğe delalet eden “ على : üzerinde” edatının gelmesinin, buna karşılık dalâlet ve sapıklık hakkında: “ في : içinde” edatının getirilmesinin -mesela Yüce Allah’ın: ﴾ وَإِنَّآ أَوۡ إِيَّاكُمۡ لَعَلَىٰ هُدًى أَوۡ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ﴿ / “Şüphe yok ki biz ya da siz, ya bir hidâyet üzereyiz, ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.” (Sebe, 34/24) buyruğunda olduğu gibi- sebebi, hidâyet sahibinin bulduğu hidâyet ile yücelmesi, üste çıkması, buna karşılık dalâlet sahibinin ise sapıklığa gömülmesi ve bundan dolayı da hakir düşmesidir.

Daha sonra “ve felaha erenler de onlardır.” diye buyurmaktadır. “Felâh”, istenen, arzulanan şeyleri elde edebilme, korkulan şeylerden de kurtulmak demektir. Burada “felâh”ın yalnızca onlara münhasır kılınması, onların yolunu izlemekten başka felâha götürecek bir yol olmadığından dolayıdır. Bu yolun dışındaki her bir yol bedbahtlık, helâk ve hüsran yollarıdır. İzleyeni helâke götürürler. Bundan dolayı Allah, gerçek mü’minlerin sıfatlarını söz konusu ettikten sonra, Peygamberlere karşı inatlaşarak küfürlerini açıkça ortaya koyan kâfirlerin niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ۝٦

6. “Gerçekten o küfre saplananları” Yüce Allah küfre saplananların, yani “küfür” kendilerinin sıfatı ve varlıklarının ayrılmaz bir niteliği haline dönüşmüş olan, küfrün boyası ile boyanmış kimselerin hiçbir şekilde bundan vazgeçmeyeceklerini, hiçbir öğüdün onları etkilemeyeceğini ve küfürleri üzere devam edeceklerini haber vermektedir. Dolayısıyla da “…uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.”

“Küfr”ün hakikati, Allah Rasûlü’nün getirdiklerinin bir kısmını veya tamamını bile bile reddetmektir. İşte bu kâfirlere yapılan davetin -onlar aleyhine kesin delilin ortaya konulmasından başka- bir faydası olmaz. Âdetâ bu buyruklarla onların iman edeceklerinden yana Allah Rasûlü’nün umudu kesilmek istenmekte ve Artık sen böyleleri için üzülme, onların iman etmeyişlerine üzülerek kendini helâk etme, denmektedir.

Daha sonra Yüce Allah onların iman etmelerine engel olan hususları söz konusu ederek:

خَتَمَ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ وَعَلَىٰٓ أَبْصَٰرِهِمْ غِشَٰوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ۝٧

7. “Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur” buyurmaktadır. Yani imanın girmesini ve nüfuz etmesini engelleyecek şekilde kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Bu yüzden kendilerine faydalı olacak şeyleri kavrayamaz ve yararlanabilecekleri şeyleri de işitemezler.

“Gözleri üzerinde de perdeler mevcuttur.” Kendilerine fayda sağlayacak şeyleri görmelerini engelleyecek şekilde gözleri üzerinde perdeler vardır.

İşte ilim ve hayır elde etmenin yolları bunlardır [kalp, göz ve kulak]. Bunlar kapalı olunca onların önünde [ilim ve hayrın] yolları da kapanmış olur. Dolayısıyla onların iman edeceklerini umma imkanı yoktur, onlardan herhangi bir hayrın gelmesi de beklenemez. Onların önlerinde imana götüren kapıların kapanması sırf küfürleri, inkârları ve hak kendileri için besbelli olduktan sonra inat etmeleri sebebi iledir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır. “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).” (el-En’am, 6/110) Bu onlara dünyada verilen bir cezadır. Âhiretteki cezalarını da söz konusu ederek: “Onlar için büyük bir azap vardır” diye buyurmaktadır ki bu da Cehennem ateşinin azabı; Cebbar’ın sürekli ve sonsuz gazabıdır.

Daha sonra Yüce Allah dış görünüşlerinde İslam, içlerinde küfür barındıran münafıkların nitelikleri ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَبِٱلْيَوْمِ ٱلْـَٔاخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ ۝٨ يُخَٰدِعُونَ ٱللَّهَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّآ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ۝٩

8-9. Şu bilinmelidir ki nifak (münafıklık) dışa hayır izhar etmek, içte şer gizlemektir. Bu tarifin kapsamına hem itikadî münafıklık, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifte söz konusu ettiği amelî münafıklık girer: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ona emanet verilirse hainlik eder.” Bir başka rivâyette de şu vasıf beyan buyrulmaktadır: “Tartıştığı/davalaştığı zaman haddi aşar.”

Kişiyi İslâm çerçevesinin dışına çıkartan itikadî münafıklık, Yüce Allah’ın gerek bu sûrede gerekse diğerlerinde münafıkları kendisiyle nitelendirdiği münafıklıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden önce de hicretten hemen sonra da Medine’de münafıklık yoktu. Ta ki Bedir vakası meydana geldikten sonra Allah mü’minleri muzaffer kılıp güçlendirinceye kadar. İşte o zaman Medine’de müslüman olmayanlar zelil duruma düşünce onlardan bazıları korkarak ve müslümanları aldatarak müslüman olduklarını izhar ettiler. Böylelikle kanlarının dökülmesini ve mallarına zarar gelmesini önlemek istemişlerdi. Bunlar müslümanlar arasında yaşarlardı ve zahiren müslümanlardan görünmekle birlikte, hakikatte müslümanlardan değillerdi.

İşte Yüce Allah’ın mü’minlere lütfunun bir tecellisi olarak O, bu münafıkların kendilerini başkalarından ayırt eden niteliklerini açıkça ortaya koydu ki, mü’minler onlara aldanmasınlar ve münafıklar da yapacakları pek çok kötülüklerden böylelikle vazgeçsinler. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah: “Münafıklar haklarında kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.” (et-Tevbe, 9/64) diye buyurmaktadır.

Yüce Allah münafıkları, münafıklığın asıl özelliği ile vasfederek şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler.” Yani onlar kalplerinde olmayan şeyleri dilleri ile söylerler. Yüce Allah; “Oysa mümin değildirler” buyruğu ile onların yalancı olduklarını ifade etmektedir. Çünkü gerçek iman için kalp ile dil arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu şekilde (ikiyüzlü) bir tutum ise sadece Allah’ı ve O’nun mü’min kullarını aldatmaya çalışmaktır.

Aldatmaya çalışmak (muhâdaa); aldatmak isteyenin aldatmaya çalıştığı kimseye içinde gizlediğinden farklı görünmesidir ki aldattığı kimseye karşı gözettiği maksadı böylelikle gerçekleştirebilsin. İşte bu münafıklar Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı böyle bir yol izlemeye çalışmışlar fakat aldatmaları bizzat kendi başlarına geçmiş, aleyhlerine dönmüştür. Bu da hayret edilecek bir husustur. Çünkü aldatmaya çalışan bir kimsenin bu aldatması ya sonuç verir ve maksadını elde eder yahut da o, ne lehine ne de aleyhine hiçbir sonuç olmaksızın başa baş kalır. Bunların aldatmaları ise kendi aleyhlerine dönmüştür. Sanki onlar, yaptıkları hileleri bizzat kendilerini helâk etmek, kendilerine zarar vermek, kendilerini tuzağa düşürmek için yapıyor gibidirler. Zira Yüce Allah onların aldatmak istemelerinden hiçbir şekilde zarar görmez, mü’min kullarına da onların hile ve tuzaklarının hiçbir zararı dokunmaz. Zira münafıkların iman ettiklerini açığa vurmalarının mü’minlere bir zararı yoktur. Böylelikle münafıklar mallarını kurtarmış ve kanlarını korumuş olurlar ama bu hile ve tuzakları bizzat kendi başlarına geçer, bundan dolayı da dünya hayatında rezil ve rüsvay olurlar. Mü’minlerin elde ettikleri güç ve zaferler dolayısıyla sürekli kederlenir, tasalanırlar. Bundan sonra âhirette de onlara yalan söylemeleri, küfürleri ve günahkârlıkları sebebi ile oldukça feci, ızdırap ve acı verici, can yakıcı azap vardır. Ne var ki onlar cahillikleri ve ahmaklıklarından ötürü bunun farkına dahi varamazlar.

فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ ٱللَّهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌۢ بِمَا كَانُوا۟ يَكْذِبُونَ ۝١٠

10. “Kalplerinde bir hastalık vardır.” Burada hastalıktan kasıt; şüphe, tereddüt ve münafıklık hastalığıdır. Çünkü kalp kendisini sağlık ve itidal sınırlarının dışına çıkartan iki türlü hastalığa maruz kalır: Birisi batıl şüphelerden kaynaklanan hastalıktır, diğeri ise helâke götüren şehvet (nefsi arzuların) yol açtığı hastalıktır. Küfür, münafıklık, şek ve bid’atlerin hepsi şüphe ve tereddüt hastalıkları türündendir. Zina, hayâsızlık ve masiyetleri sevmek ve işlemek ise şehvet hastalıkları türündendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse(ler) (kötü) ümitlere kapılır.” (el-Ahzab, 33/32) Buradaki “hastalık”tan kasıt zina arzusudur. Bu hastalıklardan yana esenlik ve afiyette olanlar ise bu iki hastalık türünden de esenliğe kavuşan, yakin ve imana sahip olup her türlü masiyete karşı sabır ve direncini koruyan ve bu sayede afiyet elbiselerini kuşanabilenlerdir.

Münafıklar hakkında: “Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır” buyruğunda Yüce Allah isyankârlar aleyhinde masiyetleri takdir edişindeki hikmeti açıklamaktadır. Şöyle ki Allah, önceden işlemiş oldukları günahlardan ötürü onları yeni masiyetlerle imtihan eder ki bu masiyetler dolayısıyla da onlar cezayı hak ederler. Nitekim Yüce Allah (bu gerçeği) şöyle ifade etmektedir: “İlk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) biz de onların kalplerini ve gözlerini (haktan) çeviririz (de onu ne görür ne de kavrarlar).” (el-En’am, 6/110); “Onlar eğrilip sapınca Allah da kalplerini saptırdı.” (es-Saff, 61/5); “Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı.” (et-Tevbe, 9/125) Buna göre günahın bir cezası da peşinden işlenen bir günahtır, aynı şekilde yapılan iyiliğin bir mükâfatı da peşinden işlenen bir iyiliktir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve Allah hidâyete erenlerin de hidâyetini artırır.” (Meryem, 19/76)

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ قَالُوٓا۟ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ۝١١

11. “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiği zaman” Yani bu münafıklara yeryüzünde; küfür ve günahlarla, mü’minlerin sırlarını düşmanlarına açıklayarak, kâfirlerle dostluk/muvâlât kurarak fesat çıkartmamaları söylenecek olursa “biz sadece ıslah edicileriz, derler.” Böylelikle yeryüzünde hem fesatçılık yapmakta hem de yaptıklarının fesat olmadığını iddia etmiş oluyorlar. Yaptıklarının fesat değil ıslah olduğunu söyleyerek de hakikatleri ters yüz ederler, batıl işlemekle birlikte onun hak olduğuna inanırlar. İşte bunların suçları, haram olduğuna inanarak günah işleyenlerden daha büyüktür. Çünkü bir günahı haram olduğuna inanarak işlemenin sonunda, esenlik bulup kurtulma ihtimali vardır; o kimsenin bu işten dönmesi de umulabilir.

Onların; “biz sadece ıslah edicileriz” sözleri düzeltme ve ıslahın yalnızca kendi taraflarında bulunduğu anlamını taşıdığından ve zımnen de mü’minlerin düzelticilerden olmadığı manasını ihtiva ettiğinden, Yüce Allah onların bu iddialarını aleyhlerine çevirerek haklarında şöyle buyurmaktadır:

أَلَآ إِنَّهُمْ هُمُ ٱلْمُفْسِدُونَ وَلَٰكِن لَّا يَشْعُرُونَ ۝١٢

12. “İyi bilin ki onlar fesatçıların tâ kendileridirler.” Çünkü Allah’ın âyetlerini inkar edip Allah yolundan alıkoyan, Allah’ı ve O’nun dostlarını aldatmaya çalışan, Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş açanları dost bilen ve bütün bunlarla birlikte bu işin ıslah/düzelticilik olduğuna dair asılsız iddialarda bulunan bir kimseden daha büyük bir fesatçı bulunamaz. Bu fesadın ötesinde fesat olabilir mi? [“Ancak farkında değillerdir.”] Fakat onlar -kendileri aleyhinde delil olacak bir bilgiye sahip olmuş olsalar da- kendilerine fayda sağlayacak bir bilgiye sahip değildirler. Yeryüzünde günahlar işlemek fesat çıkarmaktır, çünkü bu, yeryüzünde bulunan bitki, meyve, ağaç ve birçok mahsullerin fesadının/bozulmasının sebebidir. Zira bunlar yeryüzünde işlenen masiyetler sebebi ile görülen çeşitli âfetlerle ortaya çıkar. Diğer taraftan yeryüzünün ıslahı/düzelmesi de Allah’a itaat ve O’na iman etmek ile sağlanır. Çünkü Allah insanları bunun için yaratmış, bunun için yeryüzünde yerleştirmiş ve onlara rızıklar ihsan etmiştir. Tâ ki onlardan istifade ederek Allah’a ibadet ve itaat etsinler. İşte bunun zıddı yapılacak olursa, orada fesat çıkartılmış ve yeryüzü yaratılış maksadından uzaklaştırılarak tahrip edilmiş olur.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ ءَامِنُوا۟ كَمَآ ءَامَنَ ٱلنَّاسُ قَالُوٓا۟ أَنُؤْمِنُ كَمَآ ءَامَنَ ٱلسُّفَهَآءُ أَلَآ إِنَّهُمْ هُمُ ٱلسُّفَهَآءُ وَلَٰكِن لَّا يَعْلَمُونَ ۝١٣

13. Yani münafıklara insanların iman ettiği gibi iman edin -ki burada ashab-ı kiram (r.anhum)’ın imanı kastedilmektedir ki bu da hem kalp, hem de dil ile iman etmek demektir-, denilirse, onlar kendi batıl iddialarına göre “o sefihlerin iman ettikleri gibi mi iman edelim” derler. Onlar -Allah onları kahretsin- bu sözleriyle ashab-ı kiramı kastediyorlardı. Çünkü ashab-ı kiramın iman edip vatanlarını terk etmelerini ve kâfirlere düşman olmalarını akılsızlık olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre akıl, bu davranışların zıddını yapmayı gerektirir. İşte bundan dolayı ashab-ı kiramın akılsız olduklarını iddia etmişlerdi. Buna bağlı olarak da asıl kendilerinin akıl ve üstün düşünce sahibi olduklarını iddia etmiş oluyorlardı. Allah onların bu iddialarını reddederek, gerçekte akılsızların kendileri olduğunu haber vermektedir. Çünkü gerçek akılsızlık insanın kendi nefsinin menfaatine olan şeyleri bilmemesi ve kendisine zararlı olacak işler işlemesidir. Dolayısıyla bu, onlara uyan bir sıfattır ve onlar hakkında geçerlidir. Öte yandan akıllık ve sağlıklı düşünce, insanın maslahatına olan şeyleri bilip kendisine faydalı olacak şeyleri yapması ve zararlı olacak şeyleri de önlemek için çalışmasıdır. Bu nitelik ise ancak ashab-ı kirama ve mü’minlere uymaktadır. O halde asıl muteber olan, sahip olunan nitelikler ve delillerdir. Yoksa kuru iddiaların ve boş sözlerin hiçbir değeri yoktur.

وَإِذَا لَقُوا۟ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا وَإِذَا خَلَوْا۟ إِلَىٰ شَيَٰطِينِهِمْ قَالُوٓا۟ إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِءُونَ ۝١٤

14. İşte bu buyrukta kalplerinde olmadığı halde sadece dilleri ile söyledikleri sözler dile getirilmektedir. Şöyle ki onlar mü’minlerle bir arada olduklarında mü’minlerin yolu üzere ve onlarla birlikte olduklarını izhar ederler. Ancak şeytanları, yani kötülük konusundaki büyükleri ve önderleri ile bir arada bulunduklarında; “Gerçekte biz sizinle birlikteyiz, biz mü’minlerle sadece, onların yolu üzere olduğumuzu söyleyerek alay ediyoruz”, derler. İşte münafıkların iç yüzleri ve zahirde nasıl gözüktükleri! Kötü hile ve tuzak, onu kuranın başına geçer.

ٱللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْيَٰنِهِمْ يَعْمَهُونَ ۝١٥

15. “Asıl Allah onlarla alay eder ve azgınlıkları ile baş başa bırakarak şaşkınca dolaşmalarına mühlet verir” İşte O’nun kulları ile alay etmelerinin cezası! İşlediklerini, bedbahtlıklarını ve kötü hallerini süslemesi ve mü’minleri onlara musallat kılmaması yüzünden, mü’minlerle beraber olduklarını zanneder hale gelmeleri Allah’ın onlarla alay etmesinin bir parçasıdır.

Yine Allah’ın Kıyamet gününde mü’minlerle birlikte onlara da zahiren bir nur vermesi onlarla alayının kapsamı içerisindedir. Mü’minler kendi nurları ile birlikte yürüyüp gittiklerinde münafıkların nurları söndürülecek ve aydınlıktan sonra karanlık içerisinde şaşkın bir halde kalacaklardır. Umutlanmanın ardından ümitsizlik ne büyük bir acı!: “Onlara (müminlere); biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. (Müminler de:) Evet, ama siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, (hakkımızda felaketler) bekleyip durdunuz ve şüphe ettiniz...” (el-Hadid, 57/14)

“Azgınlıkları ile” yani günahları ve küfürleri ile “baş başa bırakarak” azgınlıklarını daha bir artırarak “şaşkınca” hayret ve tereddüt içerisinde “dolaşmalarına mühlet verir.” İşte bu da Yüce Allah’ın onlarla alay etmesine dahildir.

Daha sonra Yüce Allah onların gerçek durumlarını şöylece açıklamaktadır:

أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ٱشْتَرَوُا۟ ٱلضَّلَٰلَةَ بِٱلْهُدَىٰ فَمَا رَبِحَت تِّجَٰرَتُهُمْ وَمَا كَانُوا۟ مُهْتَدِينَ ۝١٦

16. “İşte bunlar” yani belirtilen niteliklere sahip olan bu münafıklar “hidâyet karşılığında sapıklığı satın almışlardır.” Yani müşterinin satın almak istediği eşyaya gösterdiği rağbetin benzeri bir şekilde sapıklığa rağbet etmişlerdir. Müşteri nasıl ki sahip olmak istediği bir mal uğrunda değerli parasını feda ediyorsa, bunlar da böyle yapmışlardır. Bu gerçekten en güzel örneklendirmelerden birisidir. Şöyle ki kötülüğün nihaî derecesi olan sapıklık ticaret malına benzetilirken, salâhın en ileri derecesi olan hidâyet de mala biçilen değere benzetilmiştir. İşte bunlar hidâyetten yüz çevirerek dalâleti arzu ettiler, ona rağbet gösterdiler ve onun uğrunda hidâyeti feda ettiler. İşte onların ticareti budur, ne kötü bir ticarettir bu; ne kötü bir alışveriştir bu! Gümüşe karşılık olarak altın veren bir kimse zararda olduğuna göre, son derece kıymetli bir mücevheri verip de onun yerine gümüş alanın durumu ne olur? Hele sapıklık karşılığında hidâyeti feda eden ve bedbahtlığı mutluluğa tercih edenin, aşağılık halleri arzulayarak üstün halleri terk edenin durumu ne olur? Bunun ticareti asla kârlı olamaz. Aksine o ticaretinde çok büyük zarar etmiştir. “İşte onlar kıyamet gününde hem kendilerini, hem de yakınlarını zarara sokanlardır. Haberiniz olsun ki bu, apaçık zararın tâ kendisidir.” (ez-Zümer, 39/15)

Yüce Allah’ın; “ne de hidayet bulmuşlardır” ifadesi sapıklıklarının kesin olduğunu dile getirmekte, onların hidâyet namına hiçbir şeyi elde edemediklerini ortaya koymaktadır. İşte münafıkların çirkin nitelikleri, bunlardır. Daha sonra Yüce Allah onların niteliklerini son derece net bir şekilde ortaya koymak üzere bir misal vererek şöyle buyurmaktadır:

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ ٱلَّذِى ٱسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّآ أَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُۥ ذَهَبَ ٱللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَٰتٍ لَّا يُبْصِرُونَ ۝١٧

17. “Onların misali” Yani onların durumlarına uygun düşen örnekleri “ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir”. Bu kimse oldukça koyu bir karanlık içerisindedir ve ateşe oldukça ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle de başkasından ateş yakmasını istemiştir. Çünkü yanında gerekli araç gereç yoktur ve ateş yakma onun imkânı dışındadır. Derken yakılmasını istediği ateş etrafını aydınlatınca ve o içinde bulunduğu yeri ve oradaki tehlikeleri görüp de bu ateşten yararlanarak güven ve rahata erdiği ve kendisini ateşe sahip olduğunu zannettiği bir anda Allah onun nurunu alıverir. Artık ışığı yok olmuş ve onunla birlikte neşesi de yok olmuştur. Geriye sadece zifiri bir karanlık ve yakıcı ateş kalmıştır. Ateşte ışık namına ne varsa gitmiş yalnız yakıcı alev kalmıştır. Böylece birçok karanlıkların içinde kalakalmıştır: Gecenin karanlığı, bulutların karanlığı, yağmurun karanlığı, aydınlıktan sonra ortaya çıkan karanlık... Bu durumdaki kişinin hali nice olur?

İşte münafıkların hali de böyledir. Mü’minlerden iman ateşini yakmalarını istediler. Ama bu onlara ait bir vasıf olmadı. Derken geçici bir süre bu ateşten yararlanıp aydınlandılar. Böylelikle canları muhafaza edildi ve malları korundu. Dünyada bir çeşit emniyete kavuştular. Derken üzerlerine ölüm hücum eder de nuru ve ondan elde ettikleri faydaları onlardan çekip alır. Birden her türlü gam, keder ve azap içine düşüverirler. Kabir karanlığı, küfür karanlığı, münafıklık karanlığı, türlü çeşitleri ile günahların yol açtığı karanlıklarla baş başa kalırlar. Bunlardan sonra ise bir de Cehennem ateşinin karanlığı vardır ki orası ne kötü bir duraktır! Bundan dolayı Yüce Allah haklarında şöyle buyurmuştur:

صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ ۝١٨

18. “Onlar sağırdırlar,” hayır namına bir şey işitmezler; “dilsizdirler,” hayır konuşmazlar; “kördürler,” hakkı görmezler. “Artık onlar dönmezler.” Çünkü hakkı bilip tanıdıktan sonra onu terk ettiler, dolayısıyla da bir daha ona geri dönmezler. Onların durumu, bilmediği ve şaşkın olduğu için hakkı terk edenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin aklı ermez; o bakımdan böylesinin bu münafıklara göre hakka dönme ihtimali daha çoktur.

أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فِيهِ ظُلُمَٰتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَٰبِعَهُمْ فِىٓ ءَاذَانِهِم مِّنَ ٱلصَّوَٰعِقِ حَذَرَ ٱلْمَوْتِ وَٱللَّهُ مُحِيطٌۢ بِٱلْكَٰفِرِينَ ۝١٩

19. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler)” Yani onların misali gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kişiye benzer. “ki onda karanlıklar” yani gecenin, bulutların ve yağmurun karanlıkları, “gök gürlemesi” yani bulutlardan işitilen ses “ve şimşek” yani bulutların arasında parladığı görülen ışık “vardır.”

يَكَادُ ٱلْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَٰرَهُمْ كُلَّمَآ أَضَآءَ لَهُم مَّشَوْا۟ فِيهِ وَإِذَآ أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا۟ وَلَوْ شَآءَ ٱللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَٰرِهِمْ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ۝٢٠

20. O şimşek, sözü geçen karanlıklar arasında “önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar.” Yani oldukları yerde dururlar. İşte münafıkların durumu da böyledir! Kur’ân’ı, ondaki emirleri, yasakları, vaatleri ve tehditleri işittiklerinde parmakları ile kulaklarını tıkarlar, onun emir ve yasaklarından, vaat ve tehditlerinden yüz çevirirler. Tehditleri onları korkutur, vaatleri de rahatsız eder. O nedenle güçleri yettiği kadarı ile bütün bunlardan yüz çevirirler. Sağanak yağmura tutulup da gök gürültüsünü işiten, bundan dolayı da ölüm korkusu içinde parmakları ile kulaklarını tıkayan kimsenin sağanak yağmurdan hoşlanmaması gibi onlar da bunlardan hoşlanmazlar. Bu durumdaki birisi belki içinde bulunduğu halden kurtulabilir; ama münafıklar nasıl kurtulacaklar?! Zira Yüce Allah onları kudreti ve ilmi ile çepeçevre kuşatmıştır. Ne O’ndan kurtulabilirler, ne de O’nu aciz bırakabilirler. Aksine O, aleyhlerine olmak üzere amellerini tespit etmektedir ve eksiksiz bir şekilde amellerinin karşılığını verecektir.

Münafıklar manen sağır, kör ve dilsiz olduklarından ve imana götüren yollar kendilerine kapalı olduğundan ötürüdür ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah dileseydi” maddi olarak “işitmelerini de görmelerini de alıverirdi”. Bu buyrukta yaptıklarından sakınmaları ve birtakım kötülüklerden ve münafıklıklarından vazgeçmeleri için dünyada karşı karşıya kalabilecekleri ceza ile tehdit edilmektedirler.

“Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” O nedenle hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O’nun kudretindendir ki bir şeyi diledi mi, herhangi bir engel ve karşı çıkma söz konusu olmaksızın onu yapar. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde yaptıkları fiillerin Yüce Allah’ın kudretine dâhil olmadığını söyleyen Kaderiyenin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü onların yaptıkları fiiller de Yüce Allah’ın: “Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” buyruğu kapsamındaki “her şeye” arasındadır.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ٱعْبُدُوا۟ رَبَّكُمُ ٱلَّذِى خَلَقَكُمْ وَٱلَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ۝٢١

21-22. Bu bütün insanlara yönelik genel bir emirdir. Bu emir, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeyi, yasaklarından kaçınmayı ve haber verdiği şeyleri tasdik etmeyi kapsayan ibadet emridir. Yüce Allah insanlara, ne için yaratılmışlarsa onu yerine getirmelerini emretmektedir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 52/56)

Daha sonra Yüce Allah yalnızca kendisine ibadet etmenin gerekliliğine dair kendisinin insanların Rabb’i oluşunu delil göstermektedir. O ki -ey insanlar-, sizleri çeşitli nimetlerle besleyip büyüttü. Yok iken sizi yaratıp var etti. Sizden öncekileri de yarattı. Üzerinize görünür görünmez nimetlerini ihsan etti. Bu kabilden olmak üzere yeryüzünü sizin için bir döşek yaptı ki bu sayede siz onun üzerinde yerleşir, bina yapar, ekip biçer ve bir yerden bir yere (rahatlıkla) gider ve bunun dışında daha pek çok şeyden istifade edersiniz. Semayı da sizin meskenleriniz için bir bina (tavan) kıldı. Orada sizin için ve ihtiyaçlarınızın görülmesi için zorunlu olan güneş, ay ve yıldızlar gibi faydalı pek çok şeyler var etti.

“Sizin için gökten bir su indirdi de...” Gök (sema) insanın üstünde kalan her şeyin adıdır. O nedenle müfessirler buradaki “sema=gök”ten kastın bulutlar olduğunu söylemişlerdir. Yüce Allah işte bu bulutlardan bir su indirip “onunla size rızık olmak üzere türlü mahsuller çıkardı.” Tahıl, hurma, meyveler, ekinler ve bunun dışında birçok mahsuller çıkardı. Bunlar sizin için bir rızıktır. Onlar sayesinde rızkınızı sağlamakta, yaşam sürmekte ve onlardan yararlanmaktasınız.

“Artık siz de… Allah’a eşler koşmayın.” Yani O’na yarattıkları arasından benzerler ve ortaklar edinip de Allah’a ibadet ettiğiniz gibi onlara da ibadet etmeyin. O’nu sevdiğiniz gibi onları da sevmeye kalkışmayın. Çünkü onlar da sizin gibi yaratılmışlardır. Onların rızkı da idaresi de Allah’ın elindedir. Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığı kadar bir şeye dahi sahip değildirler. Size de ne faydaları dokunur, ne de size zarar verebilirler.

“bile bile” Yani Allah’ın ortağının olmadığını; ne yaratmada, ne rızık vermede, ne işleri çekip çevirmekte, ne uluhiyette, ne de kemal vasıflarda Allah’ın ortağı olmadığını bildiğiniz halde... Nasıl bunları bildiğiniz halde O’nunla beraber başka ilâhlara da ibadet edebilirsiniz? Şüphesiz ki bu, çok şaşırtıcı bir şeydir ve son derece büyük bir akılsızlıktır.

Bu âyet-i kerime yalnızca Yüce Allah’a ibadet etme emri ile O’nun dışındaki varlıklara ibadet etme yasağını ihtiva ettiği gibi; O’na ibadet etmenin gereğine, O’ndan başkasına ibadetin de batıl olduğuna dair oldukça açık ve kesin bir delili de açıklamaktadır. Bu delil yalnızca tek başına yaratanın, rızık verenin, kâinatı idare edenin Allah olduğu gerçeğini ifade eden Rububiyet tevhididir. Herkes bu konuda Allah’ın hiçbir ortağının olmadığını kabul ettiğine göre, ibadette de O’nun ortağının olmadığını kabul ve itiraf etmelidir. İşte yüce yaratıcının vahdaniyetine ve şirkin batıl olduğuna dair en açık delil budur.

“...ki takva sahibi olasınız.” Buyruğu iki anlama gelebilir. Birincisi: Bir tek Allah’a ibadet edecek olursanız, bununla O’nun gazabından ve azabından korunursunuz. Çünkü böylelikle sizler O’nun gazab ve azabını önleyen sebebe sarılmış olursunuz, şeklindedir. İkincisi: Allah’a ibadet ettiğiniz takdirde takvâ vasfına sahip muttaki kimselerden olursunuz. Her iki anlam da doğrudur ve biri diğerinden ayrılmaz. Zira eksiksiz bir şekilde ibadet eden bir kimse muttakilerden olur. Muttakilerden olan bir kimse ise Allah’ın azabından ve gazabından kurtulur.

وَإِن كُنتُمْ فِى رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَىٰ عَبْدِنَا فَأْتُوا۟ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِۦ وَٱدْعُوا۟ شُهَدَآءَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ ۝٢٣

23-24. “Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz…” Bu âyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna ve getirdiğinin hak oluşuna dair aklî bir delildir: Ey Allah Rasûlü’ne karşı inatla direnen, onun çağrısını reddedip yalancı olduğunu iddia edenler! Eğer sizler kulumuza indirdiğimizden yana hak mıdır, değil midir diye şüphe ve tereddüt içerisinde iseniz, işte karşınızda, O’nunla sizin aranızda haklıyı haksızdan ayırdedecek, insafla yapılmış bir teklif: O, sizin gibi bir insandır, başka bir tür varlık değildir. Aranızda yetiştiği günden beri siz O’nu tanımaktasınız, okuması da yok, yazması da. O, size bir kitap getirdi ve bu Kitab’ın Allah’tan gönderildiğini haber verdi. Siz ise “O’nu kendisi uydurup ortaya attı” diyorsunuz. Eğer durum, dediğiniz gibi ise haydi onun benzeri bir sûre getirin! Yardımcılarınızdan ve size tanıklık edeceklerden güç yetirdiğiniz kim varsa hepsinin de yardımını isteyin. Çünkü bu, sizin için kolay bir iştir. Zira sizler fesahat ehli kimselersiniz ve hitabetiniz de güçlüdür. Ayrıca Allah Rasûlü’ne karşı düşmanlığınız da çok büyüktür.

Eğer Kur’ân’ın benzeri bir sûre ortaya koyabilirseniz, Allah Rasûlü sizin dediğiniz gibi biri demektir. Şâyet ona benzer bir sûre getiremeyecek olur ve bundan tam anlamıyla acze düşecek olursanız -ki bunu asla yapamayacaksınız, ancak bu, insaflı davranma ve size anladığınız dilden hitap etme adına sunulmuş bir tekliften ibarettir- işte bu, O’nun doğru söylediğine ve getirdiğinin doğruluğuna kesin ve açık bir delil, büyük bir belgedir. O zaman O’na tabi olmanız gerekir. Tâ ki son derece sıcak ve çetin bir azap yeri olan ateşten sakınasınız. Bu ateşin yakacağı insanlar ve taşlardır. Odunla tutuşturulan dünya ateşine benzemez. Ayrıca bu ateş, Allah'ı ve rasullerini inkâr edenler için hazırlanmıştır. O halde siz onun Allah Rasûlü olduğunu anladıktan sonra artık küfürden ve inkârdan sakının.

Bu âyet-i kerime ve benzerlerine “tahaddi/meydan okuma âyeti” denilir. Bu da bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek veya herhangi bir yönden onun benzerini ortaya koymak açısından bütün insanların acizliklerini açıkça ortaya koyma amacı taşımaktadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “De ki: Andolsun bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine de onun benzerini getiremezler.” (el-İsra, 17/88) Topraktan yaratılmış bir varlık, nasıl en Yüce Rabb’in sözüne benzer bir söz söyleyebilir? Yahut bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlık, nasıl olur da mutlak kemâle ve her bakımdan uçsuz bucaksız zenginliğe sahip o kâmil zâtın Kelâm’ına benzer bir söz ortaya koyabilir? Böyle bir şeye imkân yoktur, bu insanın gücünün altından kalkabileceği bir şey de değildir. Söz çeşitleri ile ilgili asgari bilgisi ve asgari seviyede söz zevki bulunan bir kimse, bu yüce Kur’ân’ı, belagat ehli şahsiyetlerin sözleri ile kıyaslayacak olursa olursa, aradaki büyük farkı görür.

Yüce Allah’ın: “Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz (bu Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz...” şeklinde başlayan buyruğu şuna delalet ermektedir: Sapıklıktan kurtulup hidâyet bulacağı ümid edilen kimse, hakkı sapıklıktan ayırt edemeyen, şaşkın ve şüpheli kimselerdir. Böyle biri hakkı araştırmakta samimi ise hak açıklandığı takdirde ona uyması beklenebilir. Hakkı bilmekle birlikte onu terk eden inatçı kimsenin ise dönüşüne imkân yoktur. Çünkü o zaten açıkça gördükten sonra hakkı terk etmiştir. Bilmediği için terk etmiş değildir. Böyle birisine yapılabilecek bir şey yoktur. Aynı şekilde hakkı aramakta samimi olmayan, aksine hakkı aramak için gayret göstermeyen ve yüz çeviren şüpheci de böyledir. Çoğunlukla böyle bir kimse de doğru yolu bulmaya muvaffak olamaz.

Allah Rasûlü’nün bu üstün konumda bile “kul” olarak vasfedilmesi O’nun en büyük sıfatının öncekilerden de sonrakilerden hiçbir kimsenin bu hususta kendisine yetişemediği “ubudiyetin gereklerini yerine getirme makamı” olduğunun delilidir. Nitekim Yüce Allah, İsra makamında da onu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Kulunu geceleyin... götüren (Allah) münezzehtir.” (el-İsra, 17/1) Kur’ân-ı Kerîm’in ona indirilmesi makamında da aynı şekilde O’nu “kul” olarak nitelendirmiştir: “Hak ile batılı ayıranı (Furkân’ı) kuluna âlemlere uyarıcı olsun diye indiren (Allah) ne yücedir!” (el-Furkan, 25/1)

Yüce Allah’ın: “kâfirler için hazırlanmış...” buyruğu ve benzeri âyet-i kerimeler, Mu’tezilenin kanaatinin aksine Cennet ve Cehennem’in şu an yaratılmış olduklarına dair Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin görüşüne delildir. Aynı şekilde -Hariciler ve Mutezilenin görüşlerinin aksine- muvahhid kimselerin büyük günah işleseler dahi Cehennem’de ebedi olarak kalmayacaklarına da delildir. Çünkü Yüce Allah burada “kâfirler için hazırlanmış” diye buyurmaktadır. Eğer muvahhid olan asi ve günahkârlar ebedi olarak Cehennem’de kalacak olsalardı o, yalnızca kâfirler için hazırlanmış olmazdı. Yine bu âyet-i kerimede azaba sebeplerinin işlenmesi dolayısıyla müstahak olunacağına da delil vardır ki bu sebepler, küfür ve her çeşit günahtır.

وَبَشِّرِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّٰتٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ كُلَّمَا رُزِقُوا۟ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقًا قَالُوا۟ هَٰذَا ٱلَّذِى رُزِقْنَا مِن قَبْلُ وَأُتُوا۟ بِهِۦ مُتَشَٰبِهًا وَلَهُمْ فِيهَآ أَزْوَٰجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَٰلِدُونَ ۝٢٥

25. Yüce Allah kâfirlerin amellerinin cezasını söz konusu ettikten sonra, salih amellere sahip olan mü’minlerin de görecekleri karşılığı söz konusu etmektedir. Nitekim Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîm’inde izlediği yol da budur: Korkutma ve teşviki bir arada zikretmek. Tâ ki kul hem çekinsin, hem arzulasın. Hem korksun, hem de ümitlensin. Bunun için şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere” böylelikle de imanlarını salih amelleri ile tasdik edenlere “şunu müjdele!” Sen ey Peygamber ve senin (tebliğ) makamına geçenler (müjdeleyin).

Âyet-i kerimede hayırlı amellerin “salih” olmakla nitelendirilmesinin sebebi, bu amellerle onları işleyenlerin durumlarının, din ve dünya işlerinin, dünyevî ve uhrevî hayatlarının ıslah olması; bozuk hallerinin gidip düzelmesi, bunun sonucunda da kulun Cennet’te Rahman olan Allah’a komşuluk etmeye elverişli salih kimselerden olmasındandır.

İşte bu gibi kimselere şunu müjdele: “Onlar için... cennetler vardır” yani hayret verici güzellikte ağaçlar, enfes meyveler, uzayıp giden gölgeler, sarmaş dolaş olmuş dallar bulunan bahçeler vardır ki bunlardan dolayı ona cennet adı verilmiştir. Çünkü oraya girenler, o ağaç ve dalların arasında adeta gizlenip örtülürler ve türlü nimetlere gark olurlar. “altından ırmaklar akan” yani sudan, sütten, baldan ve şaraptan ırmaklar akar. Onları diledikleri gibi akıtacaklar, istedikleri yere yönlendireceklerdir. Bu ağaçlar da onunla sulanacak, böylelikle çeşitli meyveler verecektir.

“Her ne zaman o cennetlerin meyvelerinden bir rızka kavuşsalar: “Bu, daha önce bize rızık olarak verilen(le aynı)!” derler.” Yani bu önceki rızkımızla aynı türden ve aynı nitelikler sahip bir rızık! Hepsi güzellik ve lezzet bakımından birbirine benzer. Orada ne kötü bir meyve vardır, ne de lezzetsiz geçirdikleri bir vakit. Onlar yedikleri şeylerden daima lezzet alırlar.

“Hâlbuki kendilerine öyle benzer olarak sunulur.” ifadesi “isimleri itibari ile birbirine benzer, fakat tatları itibari ile farklı farklıdır” şeklinde açıklandığı gibi “rengi itibari ile benzer, fakat isimleri farklıdır” şeklinde de açıklanmıştır. Ayrıca güzellik, lezzet ve hoş oluşları itibari ile birbirlerine benzerler diye de açıklanmıştır. En güzel açıklama bu olsa gerektir.

Yüce Allah Cennet ehlinin kalacakları yerleri; yiyecek, içecek ve meyve gibi çeşitli gıdalarını söz konusu ettikten sonra, eşlerini de söz konusu ederek en mükemmel, en açık ve en özlü şekilde onları nitelendirerek: “Bir de orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır” buyurmuştur. Burada “filan kusurdan temizlenmiş” buyrulmayarak, her türlü temizlik çeşidini kapsayan bir ifade kullanılmıştır. O halde bu zevceler ahlâk bakımından tertemiz kılınmışlardır, yaratılış bakımından tertemizdirler, dilleri tertemizdir, gözleri tertemizdir. Güzel yaratılışları, güzel huyları, eşleri ile güzel bir şekilde birlikte olmaları, sözlü ve fiili edepleri dolayısıyla eşleri tarafından sevilirler. Ay hali, nifas, küçük ve büyük abdest, sümük, tükürük, hoş olmayan kokular gibi pisliklerden de yaratılış itibari ile temiz kılınmışlardır. Yaratılışları itibari ile mükemmel, güzellikleri ile de tertemizdirler. Onlarda hiçbir kusur yoktur. Hilkatlerinde hiçbir çirkinlik olmayacaktır. Aksine onların huyu-suyu, yüzü, dili, bakışı tertemizdir. Gözlerini yalnızca eşlerine dikmişlerdir. Dilleri de yalnızca güzel söz söyler, her türlü çirkin söz söylemekten uzaktırlar.

Bu âyet-i kerimede hem müjdeleyen, hem müjdelenen, hem müjde olarak verilen şeyler, hem de müjdelenen bu şeylere ulaştıran yollar zikredilmektedir. Müjdeleyen kişi Allah Rasûlü ve onun ümmetinden, onun mirasçıları olanlardır. Müjdelenen kimseler ise salih ameller işleyen mü’minlerdir. Müjde olarak verilen şeyler ise anlatılan niteliklere sahip cennetlerdir. Bunlara ulaştıran yol ise iman ve salih ameldir. Bunlar olmaksızın bu müjdeye kavuşmaya imkân yoktur. İşte bu, mahlûkatın en faziletlisi aracılığıyla, en faziletli yollarla gerçekleşen en büyük müjdedir.

Bu buyrukta, mü’minlere müjde vermenin, hayırlı amellerin sonuçlarını ve mükafatlarını söz konusu etmek sureti ile onları o amellere işlemek hususunda gayrete getirmenin müstehap olduğuna delil vardır. Çünkü bu yolla bu hayırlı amellerin yükü hafifler ve kolaylaşır. İnsanın sahip olabileceği en büyük müjde ise elbette iman ve salih amele ulaşabilme başarısıdır. İşte ilk ve asıl müjde budur. Bundan sonra ölüm esnasındaki müjde gelir. Bundan sonra da işte bu ebedi nimetlere ulaşmak gelir. Yüce Allah’tan lütfunu dileriz.

إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَسْتَحْىِۦٓ أَن يَضْرِبَ مَثَلًا مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فَيَقُولُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِهِۦ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِۦ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِۦٓ إِلَّا ٱلْفَٰسِقِينَ ۝٢٦

26. Yüce Allah buyuruyor ki: “Gerçek şu ki Allah bir sivrisineği veya ondan öte herhangi bir şeyi” yani misal olarak ne olursa olsun “misal vermekten hayâ etmez.” Çünkü bu misaller, hikmeti kapsayıcı olmaları ve hakkı açıklamalarıdır. Yüce Allah hakkı söylemekten haya etmez. Bu buyrukta basit ve önemsiz şeylerin misal verilmesine tepki gösterip bu konuda Allah’a itiraz eden kimselere cevap verilmiştir. Oysa bu gibi şeylerin misal verilmesinde itirazı gerektiren bir taraf yoktur. Aksine bu, Yüce Allah’ın, kullarına yönelik bir dersi ve rahmetidir. Öyleyse bunun kabul ve şükür ile karşılanması gerekir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: “İman edenler onun, Rablerinden gelen hakikat olduğunu bilirler” Bu misalleri kavrarlar ve bu misaller üzerinde tefekkür ederler. Şâyet bu misallerin muhtevasını etraflı bir şekilde öğrenirlerse, ilim ve imanları artar. Yok, bilemezler ise en azından hem o misallerin hem de onların ihtiva ettikleri şeylerin hak olduğunu bilirler. İsterse bunların içerdikleri hakkın ne olduğu onlara kapalı kalsın. Çünkü onlar Allah’ın bu misalleri boş yere vermediğini, aksine sonsuz bir hikmet ve büyük bir nimet dolayısı ile bunları örnek verdiğini bilmektedirler.

“Ama küfre saplananlar “Allah bu misal ile ne murad etmiş?” derler” ve böylelikle itiraz eder ve şaşırır kalırlar. Mü’minler bu konuda imanlarına iman kattıkları gibi, kâfirler de küfürlerine küfür katarlar. Bundan dolayı “Allah onunla bir çoklarını saptırır ve yine onunla çoklarını da hidâyete eriştirir” diye buyrulmaktadır. İşte Kur’ân âyetlerinin inişi esnasında mü’minlerle kâfirlerin hali budur. Bu konuda Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları: Bu hanginizin imanını artırdı? derler. İman etmiş olanlara gelince, daima onların imanını artırmıştır ve onlar birbirlerini müjdeleyip sevinirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırmış ve onlar kâfirler olarak ölüp gitmişlerdir.” (et-Tevbe, 9/124-125) Kullar için Kur’ân âyetlerinin nüzûlünden daha büyük bir nimet olamaz. Ama buna rağmen bu âyetler kimi topluluklar için imtihan, şaşkınlık, sapıklık ve mevcut kötülüklerine kötülük katmaya sebep olur. Kimilerine de ihsan, rahmet ve mevcut hayırlarına hayır katmaya sebep olur. Kulları arasında farklılık kılan; tek başına hidâyete ileten ve dalâlete götüren Yüce Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.

Bundan sonra Yüce Allah sapanları saptırmaktaki hikmet ve adaletini söz konusu ederek “O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz.” diye buyurmaktadır. Fasıklar; Allah’a itaatin dışına çıkan, Allah’ın Rasûllerine karşı inatlaşan, fısk vasfına bürünmüş ve onu başka hiçbir şeye değiştirmek istemeyen kimseler demektir. İşte Yüce Allah’ın hikmeti, bunların saptırılmasını gerektirmektedir. Çünkü onlar hidâyet bulmaya elverişli bir yapıda değillerdir. Nitekim Yüce Allah’ın lütuf ve hikmeti de iman sıfatını kazanan ve salih amellerle bezenen kimseleri hidâyete iletmeyi gerektirmiştir.

Fâsıklık/fısk iki türlüdür: Birisi dinden çıkarıcı olandır ki bu imandan çıkmayı gerektiren fısk çeşididir. Bu âyet-i kerimede ve benzerlerinde sözü geçen fısk böyledir. Bir diğeri ise imanın dışına çıkartmayan fısk çeşididir. Yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse...” (el-Hucurat, 49/6) buyruğunda olduğu gibi.

Daha sonra Yüce Allah, bu fasıkların niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:

ٱلَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ ٱللَّهِ مِنۢ بَعْدِ مِيثَٰقِهِۦ وَيَقْطَعُونَ مَآ أَمَرَ ٱللَّهُ بِهِۦٓ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْخَٰسِرُونَ ۝٢٧

27. “O (fasıklar) Allah’ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar.” Bu buyruktaki “ahid” hem onlar ile Rab’leri arasında, hem de onlar ile diğer insanlar arasında olan ve bağlı kalmayı ağır sözlerle ve bağlayıcı hükümlerle pekiştirdikleri bütün ahitleri kapsamaktadır. İşte onlar bu ahitlere hiçbir şekilde aldırmazlar. Aksine onları bozarlar. Allah’ın emirlerini terk eder, yasaklarını çiğnerler. Kendileri ile diğer insanlar arasındaki ahitlere de riayet etmezler.

“Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar.” Bu buyruğun kapsamına da pek çok şey girmektedir. Şöyle ki Yüce Allah bizimle kendisi arasında iman bağını bağlı tutmayı ve ona ubudiyet vazifesini yerine getirmeyi emretmiştir. Bizimle Rasûlü arasında da Rasûlü’ne iman etmek, onu sevmek, saymak, onun haklarını yerine getirmek bağlarını, bizimle anne-baba, yakın akrabalar, dostlar ve diğer insanlar arasında da Allah’ın bağlı kalmamızı emretmiş olduğu sair hakları yerine getirmemizi emretmiştir. İşte mü’minler Allah’ın birleştirilmesini emretmiş olduğu bütün bu hakları birleştirir ve en mükemmel şekli ile bunları yerine getirmeye çalışırlar. Fasıklar ise bu bağları koparırlar, bunları arkalarına atarlar. Bunlara bağlı kalmak yerine fasıklığı, bu bağları koparmayı ve günahları işlemeyi tercih ederler. İşte yeryüzünde fesat çıkarmak da budur.

“İşte onlar” yani bu nitelikleri taşıyanlar, dünyada da, âhirette de “zarara uğrayanların tâ kendileridir.” Zarara uğramayı, hüsranı onlara münhasır bir özellik olarak zikretmektedir. Çünkü onlar bütün halleri ile hüsrandadırlar. Kâr sağladıkları herhangi bir husus yoktur. Çünkü her bir salih amelin kabulü için iman şarttır. İmanı olmayanın ameli de olmaz. İşte bu hüsran, küfür hüsranıdır. Bütün insanları kuşatan ve kimi zaman küfür, kimi zaman masiyet, kimi zaman da bir müstehabı terk etmek şeklinde açığa çıkan hüsrana gelince bundan da Yüce Allah’ın: “Muhakkak insan, hüsrandadır” (el-Asr, 103/2) buyruğunda söz edilmektedir. Bu hüsrandan müstesna olanlar sadece iman, salih amel, karşılıklı olarak hakkı ve sabrı tavsiye etmek niteliklerine sahip kimselerdir. Hüsranın gerçek mahiyeti ise kulun, elde edebileceği ve imkânı dahilinde olan hayırları elden kaçırmasıdır.

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِٱللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَٰتًا فَأَحْيَٰكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ۝٢٨

28. Bu buyrukta hayret, azarlama ve inkâr anlamında bir soru vardır. Yani sizi yoktan var eden ve size türlü nimetler ihsan eden, ecellerinizi tamamladığınız vakit sizi öldüren, kabirlerde amellerinize belli karşılıklar veren, sonra amellerinizden hesaba çekmek için sizi tekrar diriltip kabirlerinizden kaldıracak olan, sonra da huzuruna döneceğiniz ve tam anlamı ile yaptıklarınızın karşılığını verecek olan Allah’a nasıl olur da küfür ve nankörlük edersiniz?

O’nun tasarrufu, idaresi, iyiliği ve O’nun dini emirleri altında olduğunuza, Kıyamet gününde de amellerinizin karşılığını O vereceğine göre, O’na küfür ve nankörlük etmeniz size yakışır mı? Böyle bir şey büyük bir bilgisizlikten, büyük bir beyinsizlikten başka nedir? Aksine size yakışan O’ndan korkmanız, sakınmanız, O’na şükretmeniz, O’na iman etmeniz, azabından korkup mükâfatını ummanızdır.

هُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ ٱسْتَوَىٰٓ إِلَى ٱلسَّمَآءِ فَسَوَّىٰهُنَّ سَبْعَ سَمَٰوَٰتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ ۝٢٩

29. “O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı” Yani iyilik ve rahmet olmak üzere yeryüzünde ne varsa hepsini yararlanmanız, kullanmanız ve ibret almanız için yaratan O’dur. Bu âyet-i kerimede eşyada aslolanın mubahlık ve temizlik olduğuna delil vardır. Çünkü âyet-i kerime minnet (ihsan ve lütuf) sadedinde zikredilmiştir. Bununla pis ve murdar olan şeyler dışarıda kalmaktadır. Zira bunların haram oldukları da yine bu âyetin ifadesinden, eşyanın yaratılmasındaki maksadın beyân edilmesinden ve bizim faydamız için yaratılmış olmalarından anlaşılmaktadır. O nedenle zararı bulunan bir şey bu kapsamın dışında kalmaktadır. Pis ve murdar şeyleri, bizi korumak ve uzak tutmak için yasaklamış olması da nimetini tamamlayan bir husustur.

“Sonra göğe yöneldi (istiva) de onları yedi gök halinde düzenledi.” “İstivâ” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de üç anlamda kullanılır. Bazen herhangi bir harf (edat) ile müteaddi (geçişli) olarak gelmez. O takdirde mükemmel ve tamam olmak anlamına gelir. Yüce Allah’ın Mûsâ hakkındaki ﴾ وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُۥ ﴿ / “Güçlü çağına erişip olgunlaşınca…” (el-Kasas, 28/14) buyruğunda olduğu gibi.

Kimi zaman da “üzerine çıktı” ve “yükseldi” anlamlarında kullanılır. “ على : üzerine, e, a” edatı ile geçişli olarak geldiğinde bu anlamı kazanır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: ﴾ ٱلرَّحۡمَٰنُ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ ٱسۡتَوَىٰ ﴿ / “Rahman Arş’a istiva etti/yükseldi” (Taha, 20/5) ile ﴾ لِتَسۡتَوُۥاْ عَلَىٰ ظُهُورِهِۦ ﴿ / “Tâ ki (o hayvanların) sırtlarına binip kurulasınız…” (ez-Zuhruf, 43/13) buyruklarında olduğu gibi.

Bazen de bu kelime “yöneldi” anlamında kullanılır. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi “ إلى : e, a” edtı ile geçişli olarak gelirse bu anlamı alır. Buna göre bu ayetin anlamı şöyle olur: Yüce Allah yeryüzünü yarattıktan sonra semâvâtı yaratmaya yöneldi ve onları yedi sema halinde düzenledi. Semaları yaratıp yaratılışlarını da sağlam ve mükemmel yaptı.

“O her şeyi çok iyi bilendir.” Yere gireni de, oradan çıkanı da bilir. Gökten ineni de, oraya yükseleni de bilir. Sizin neyi gizlediğinizi de, neyi açıkladığınızı da bilir. O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Yüce Allah bu âyet-i kerimede olduğu gibi, yaratmasını ve bilgisinin kapsamını bir arada çokça zikreder. Şu buyruğunda olduğu gibi: “Hiç yaratan bilmez mi? O Latiftir, her şeyden haberdardır.” (el-Mülk, 67/14). Çünkü O’nun bu yaratıkları yaratmış olması, ilim, hikmet ve kudretinin en açık bir delilidir.

5 Kasım 2026 Perşembe 25 جمادى الأولى 1448 هـ