İçeriğe geç

Zümer Suresi tefsiri

تفسير سورة الزمر

es-Sa’dî Tefsiri43–75. ayetler

Zümer Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

أَمِ ٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِ ٱللَّهِ شُفَعَآءَ قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا۟ لَا يَمْلِكُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَعْقِلُونَ ۝٤٣

43. Yüce Allah, kendisinden başka kendilerine bağlanılan, kendilerinden dilekte bulunulan ve kendilerine ibadet edilen şefaatçiler edinmeyi reddederek şöyle buyurmaktadır: Sen onlara cahilliklerini açıklayarak ve O’ndan başka edinilen bu şefaatçilerin ibadet namına hiçbir şeyi hak etmediklerini belirterek “de ki: Ya onlar” yani sizin şefaatçi edindiğiniz varlıklar “hiçbir şeye sahip değilseler” göklerde ve yerde zerre ağırlığı kadar, hatta bundan daha küçük ya da daha büyük hiçbir şeye sahip olmasalar, hatta “akıl erdiremiyorlarsa” onların kendisi sebebi ile övülmeyi hak edecekleri bir akılları bulunmasa “da mı” hâlâ onları şefatçi mi göreceksiniz? Bunların akıllarının olmayış sebebi ağaç, taş, suret gibi cansız yahut ölmüş varlıklar olmalarındandır. Ya bunları şefaatçi (ve ilâh) edinenlerin hiç aklı olabilir mi? Böyle kimseler, insanların en sapığı, en cahili ve en ileri zalimleri değil midir?

قُل لِّلَّهِ ٱلشَّفَٰعَةُ جَمِيعًا لَّهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ۝٤٤

44. Onlara “de ki: Şefaat tümüyle Allah’ındır.” Çünkü her şeyin yetkisi de bütünü ile Allah’ındır. Bütün şefaatçiler O’ndan korkar. O’nun izni olmadan hiç kimse O’nun nezdinde şefaat edemez. O, kuluna rahmet ihsan etmeyi murad ederse, katında değerli olan şefaatçi kimsenin ona -her iki şahsa (edene ve edilene) bir rahmet olmak üzere- şefaat etmesine izin verir.

Daha sonra Yüce Allah, şefaatin tümüyle yalnız kendisine ait olduğunun gerekçesini “Göklerin ve yerin hükümranlığı da yalnız O’nundur” diye açıklamaktadır. Yani oradaki bütün şahıslar, fiiller ve sıfatlar, O’na aittir. Bu yüzden şefaatin gerçek sahibinden istenmesi ve yalnızca O’na ihlâsla ibadet edilmesi gerekir. “Sonra da O’na siz O’na döndürüleceksiniz.” O da ihlâsla kendisine ibadet edenlere pek büyük mükâfatlar verecektir. Kendisine şirk koşanları da çok ağır bir azap ile cezalandıracaktır.

وَإِذَا ذُكِرَ ٱللَّهُ وَحْدَهُ ٱشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ ٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ ٱلَّذِينَ مِن دُونِهِۦٓ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ۝٤٥ قُلِ ٱللَّهُمَّ فَاطِرَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ عَٰلِمَ ٱلْغَيْبِ وَٱلشَّهَٰدَةِ أَنتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِى مَا كَانُوا۟ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ ۝٤٦

45. Yüce Allah, müşriklerin durumlarını ve şirklerinin gereği olan davranışlarını söz konusu etmekte ve onların “Allah tek başına anıldığında” tevhid edildiğinde, din yalnızca O’na halis kılmak sureti ile amelde bulunulup O’nun dışında tapındıkları varlıklar terk edildiğinde “âhirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar.” Bu işten alabildiğine nefret eder ve hiçbir şekilde hoşlanmazlar.

Buna karşılık “O’nun dışındakiler” putlar ve O’na eş koşulan ortaklar “anıldığında” ve bir kimse onlara ibadet etmeye çağırıp onları övdüğünde “hemen” mabudlarının anılmasına sevinirler ve şirk konusunda kendi hevâ ve arzularına uygun düştüğünden dolayı “yüzleri güler.”

Bu durum karşı karşıya kalınabilecek hallerin en kötüsü, en çirkinidir. Ama onların cezalandırılması için vaadolunan gün, ceza/kıyamet günüdür. Orada onların haksızlıkları cezalandırılacaktır ve o vakit Allah’tan başka tapındıkları uydurma ilâhlarının kendilerine en ufak bir faydalarının olmadığı görülecektir. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır:

46. “De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan” ve onları düzenleyen, işlerini çekip çeviren, bizim göremediğimiz ve bilemediğimiz “gizliyi ve” görüp tanık olduğumuz “açığı bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri konularda kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.” İhtilafın söz konusu olduğu en büyük husus ise ihlâs sahibi muvahhidler ile Senin dışında birtakım putları, heykelleri ve Sana eş koşulan varlıkları ilâh edinen müşrikler arasındaki ihtilaftır.

İhlaslı muvahhidler izledikleri yolun hak olduğunu, âhirette güzel mükâfatların yalnızca kendilerinin olduğunu söylerler.

Müşrikler ise ilâh diye edindikleri ve hiçbir değeri bulunmayan put ve heykelleri sana ortak tutarlar. Şanına yakışmayan ve senin için kusur olacak şeyleri sana nispet ederler. Uydurma ilâhları anıldığı vakit sevinir, Sen anıldığın vakit nefret duyarlar. Bununla birlikte kendilerinin hak üzere olduklarını, başkalarının ise batıl yolda olduğunu, güzel mükâfatların da kendilerinin olacağını ileri sürerler.

Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İman edenler, yahudiler, sâbiîler, hristiyanlar, Mecusiler/ateşperestler ve müşrikler (var ya); muhakkak Allah Kıyamet gününde aralarında hükmedecektir. Muhakkak Allah her şeye şahittir.” (el-Hac, 22/17) Bundan sonraki âyeti kerimelerde Yüce Allah, onlar arasında hükmünü şöyle haber vermektedir: “Bunlar Rableri hakkında davalaşan iki hasımdırlar. Kâfir olanlar için ateşten elbiseler biçilir. Başları üzerinden kaynar su dökülür. Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de. Ve onlar için demirden topuzlar da vardır.” (el-Hac, 19/21) Ve nihâyet bu açıklamaları şu buyruklara kadar devam eder: “Muhakkak Allah mü’min olup salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar orada altın bileziklerle ve incilerle bezenirler. Orada giyecekleri de ipektir.” (el-Hacc, 22/23)

Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince, işte onlaradır güven ve onlardır hidâyete ermiş olanlar.” (el-En’âm, 6/82)

“Gerçek şu ki, kim Allah’a ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ise ateştir.” (el-Mâide, 5/72)

Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın yaratmasının kapsamı, ilminin kuşatıcılığı ve bütün kulları arasındaki hükmünün umumiliği dile getirilmektedir. Mahlukatın ortaya çıkmasını sağlayan kudreti, O’nun her şeyi kuşatan ilmi, kulları arasında hüküm vereceğine, onları ölümlerinden sonra dirilteceğine, hayrı ile şerri ile amellerini, bu amellerinin karşılıklarını bildiğine, ayrıca yaratmasının da ilmine delil olduğuna delâlet etmektedir: “Yaratan bilmez mi hiç?” (el-Mülk, 67/14)

وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ مَا فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُۥ مَعَهُۥ لَٱفْتَدَوْا۟ بِهِۦ مِن سُوٓءِ ٱلْعَذَابِ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ وَبَدَا لَهُم مِّنَ ٱللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا۟ يَحْتَسِبُونَ ۝٤٧

47. Yüce Allah, kulları arasında kendisinin hüküm vereceğini, müşriklerin söyledikleri sözleri ve bu sözlerin ne kadar çirkin olduğunu söz konusu edince, adeta nefisler Kıyamet gününde Allah’ın onlara neler yapacağını bilmek istermiş gibi bize bu gibi kimseler için “feci azap” yani en dehşetli ve en ağır azabın söz konusu olduğunu haber vermektedir. Çünkü onlar, küfrün en fecisini ve en şiddetlisini söylemişlerdir.

Faraza altını ile gümüşü ile incisi ile hayvanları ile ağaçları ile ekinleri ile bütün eşyası ile bu dünya ve bir o kadarı daha bu müşriklerin olacak olsa Kıyamet gününde bu feci azaptan kurtulmak için onu fidye olarak feda eder ve bu azaptan kurtulmaya çalışırlardı. Ancak kesinlikle bu, onlardan kabul olunmaz ve bunun Allah’ın azabına karşı kendilerine en ufak bir faydası dahi olmazdı. Çünkü “o günde malın da evlâdın da hiçbir faydası olmaz. Ancak Allah’a selim bir kalp ile gelmiş olanlar hariç” (eş-Şuarâ, 26/88-89)

“Zira (o gün) karşılarına Allah tarafından hiç hesap etmedikleri (bir azap) çıkacaktır.” Hiç ummadıkları pek büyük bir azap ve pek büyük bir gazap ile karşılaşacaklardır. Halbuki daha önceden kendileri hakkında başka şeylerle karşılaşacaklarına dair ahkam kesiyorlardı.

وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا۟ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ ۝٤٨

48. “Kazandıkları kötülükler” yapıp ettikleri ve kazandıkları şeyler sebebi ile hiç hoşlarına gitmeyecek hususlar “kendilerine görünecek ve alaya aldıkları şey” tehdit ve azap “onları çepeçevre sarıp kuşatacaktır.” başlarına gelip çatacak ve kendilerini yakalayacaktır.

فَإِذَا مَسَّ ٱلْإِنسَٰنَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَٰهُ نِعْمَةً مِّنَّا قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلْمٍۭ بَلْ هِىَ فِتْنَةٌ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ۝٤٩

49. Yüce Allah, insanın durumunu ve tabiatını bize haber vermektedir: Ona hastalık, sıkıntı veya darlık gibi bir zarar dokunduğunda “bize” başına gelen bu musibetin giderilmesi hususunda ısrarla “yalvarır.”

“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfettiğimizde” darlığını giderip sıkıntısını ortadan kaldıracak olursak, tekrar Rabbini inkâra döner, Rabbinin iyiliklerini inkâr edip bilmezlikten gelir ve: “Bu bana ancak bir bilgiye göre verilmiştir, der.”

Yani Allah, benim bu işe layık olduğumu, benim bunu hak ettiğimi bilmektedir; çünkü ben Allah nezdinde değerli bir kişiyim. Ya da ben bu nimeti elde etme yollarını bildiğim için bunlar bana verilmiştir, der.

Yüce Allah da buna karşılık: “Bilakis o, bir imtihandır” buyurmaktadır. Yani Yüce Allah, kendisine kimin şükrettiğini, kimin de nankörlük ettiğini ortaya çıkarmak için bununla kullarını sınar.

“Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı onlar bu imtihanı bir bağış ve ihsan olarak değerlendirirler. Böylelikle katıksız hayır olan bir şey ile hayra ya da şerre sebep olabilen bir şeyi birbirine karıştırırlar.

قَدْ قَالَهَا ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَمَآ أَغْنَىٰ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ ۝٥٠

50. “Onlardan öncekiler de öyle demişlerdi” onların söyledikleri: “Bu bana ancak bir bilgiye göre verilmiştir” sözünü söylemişlerdi. Bu sözleri, inkarcılar birbirlerinden miras olarak alagelmektedirler. Rablerinin, nimetini ikrar ve itiraf etmezler, bu konuda Rablerinin, üzerlerinde herhangi bir hakkı olduğunu da kabul etmezler. Helâk edilecekleri vakte kadar onların alışkanlıkları ve âdetleri hep budur.

“Ama” azap kendilerine geldiği vakit “onların kazandıkları şeyler kendilerine bir fayda sağlamadı.”

فَأَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا۟ وَٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ مِنْ هَٰٓؤُلَآءِ سَيُصِيبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا۟ وَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ ۝٥١

51. “Sonunda kazandıkları kötülükler(in cezası) başlarına gelip çattı.” Burada “kötülükler”den kasıt, onların uğratıldıkları cezalardır. Çünkü bu cezalar, insana kötülük gibidir ve onu üzer.

“Bunlardan zulmedenlerin başına da kazandıkları kötülükler, yakında gelip çatacak.” Çünkü bunlar, öncekilerden daha hayırlı değildirler. Yine bunlara önceki kitaplarda kötülüklerine rağmen azaptan kurtulacaklarına dair bir beraat da yazılmış değildir.

أَوَلَمْ يَعْلَمُوٓا۟ أَنَّ ٱللَّهَ يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقْدِرُ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ۝٥٢

52. Onlar; mala aldandıkları ve cahilliklerinden dolayı bu mala sahip oluşun, o mal sahibinin halinin güzelliğine delil olduğunu iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah, vermiş olduğu rızkın, bu iddialarının delili olamayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Bilmezler mi ki Allah, rızkı” kulları arasından ister salih olsun, ister olmasın “dilediğine bol verir (dilediğine de) kısar.” Yani ister salih olsun ister olmasın dilediği kimsenin de rızkını daraltır. Allah, bütün valıklara rızık verir, ama iman ve salih ameli insanlar arasından özel olarak iyilere ihsan eder.

“Şüphesiz bunda” yani rızkın bol oluşunda ve kısılmasında “iman eden bir toplum için ibretler vardır.” Çünkü onlar, bunun ilâhî hikmet ve rahmet ile ilgili olduğunu bilirler; Allah’ın, kullarının durumunu çok iyi bildiğine inanırlar.

O, kimi zaman bir lütuf olmak üzere onlaırn rızıklarını daraltabilir, çünkü geniş bol verecek olursa yeryüzünde azgınlık edebilirler. Yüce Allah, bu hususta onların mutluluk ve kurtuluşlarının kaynağını oluşturan dinlerinin salâhına göre bunu yapmış olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

قُلْ يَٰعِبَادِىَ ٱلَّذِينَ أَسْرَفُوا۟ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا۟ مِن رَّحْمَةِ ٱللَّهِ إِنَّ ٱللَّهَ يَغْفِرُ ٱلذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ ۝٥٣

53. Yüce Allah, kulları arasından çokça günah işlemiş kimselere lütuf ve kereminin çokluğunu bildirmekte ve böyle bir imkân ellerinden gitmeden önce onları kendisine dönmeye teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:

Ey Peygamber ve ondan sonra Allah’ın dinine davet etmekte onun yerine geçenler! Kullara Rableri hakkında haber vererek “de ki:” Nefislerinin kendilerini çağırdığı günahları işlemek ve gaybleri bilen Allah’ı gazaplandıran yollarda yürümek sureti ile “nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!” O takdirde kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmış olur, “Günahlarımız artık çoğaldı, kusurlarımız üst üste birikti, bunları ortadan kaldırmaya imkan yok, bunları silmenin yolu yok”, diyerek isyan üzere ısrara devam eder, Rahman olan Allah’ın size gazaplanmasına sebep olacak hususları işlemeye devam edersiniz.

Fakat siz Rabbinizi O’nun keremine, cömertliğine delâlet eden isimleri ile tanıyın ve bilin ki “Allah bütün günahları bağışlar.” Şirki, öldürmeyi, zinayı, faizi, zulmü ve bunların dışında kalan küçük büyük tüm günahları bağışlar.

“Zira O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani mağfiret etmek ve rahmet buyurmak, O’nun kendisinden ayrılmaz zatî sıfatlarıdır. Hiçbir zaman bu sıfatlar O’nun zatından ayrı düşmez, bu sıfatların etkileri kesilmez. Varlık aleminde orayı dolduracak şekilde bunların etkileri tecelli edip durur. O’nun iki eli de gece ve gündüz cömertçe hayırlar ihsan etmektedir. Kullara yönelik nimet ve lütufları, gizli ve açık bütün hallerde ardı arkasına gelmektedir. O; bağışlamayı, alıkoymaktan daha çok sever. O’nun rahmeti gazabını geçmiş, geride bırakmıştır.

وَأَنِيبُوٓا۟ إِلَىٰ رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا۟ لَهُۥ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ ٱلْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ ۝٥٤

54. Ancak mağfiret ve rahmetinin bunlara ulaşmasının birtakım sebepleri vardır. Kul bu sebepleri yerine getirmeyecek olursa mağfiret ve rahmet kapılarını kendi yüzüne kapatmış olur. Bu sebeplerin en üstünü ve en değerlisi ise -dahası mağfiret ve rahmetin ondan başka bir sebebi de yoktur- şudur: samimi tevbe ile, dua ile, yalvarıp yakarmakla, Allah’ı mutlak ilâh bilip O’na boyun eğerek ibadet etmek sureti ile Allah’a yönelmek.

Hep beraber bu en değerli sebebe sarılalım, bu en büyük yolu izleyelim. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine yönelmeyi ve bu hususta eli çabuk tutmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:

“Size azap gelmeden önce” kalplerinizle “Rabbinize yönelin ve” azalarınızla da “O’na teslim olun.” Allah’a yönelme, yalnız başına zikredildiği takdirde azaların amelleri de onun kapsamına girer. Eğer -burada olduğu gibi- teslim olmakla bir arada zikredilecek olurlarsa manası, yukarda açıkladığımız şekilde olur.

Yüce Allah’ın: “Ve O’na teslim olun” buyruğunda ihlâsın gereğine ve ihlâs olmaksızın zahirî ve batınî amellerin hiçbir faydasının olmadığına delil vardır.

Sizin bu dönüşünüz de “size azap” geri çevrilemeyecek bir şekilde “gelmeden önce” olmalıdır. Çünkü aksi takdirde “size yardım edilmez.”

Sanki: Allah’a yönelme ve teslim oluş ne demektir? Bunların kapsamına ne girer? Bunların amelleri nelerdir? diye bir soru sorulmuş gibi Yüce Allah, bunu şu şekilde cevaplandırmaktadır:

وَٱتَّبِعُوٓا۟ أَحْسَنَ مَآ أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَكُمُ ٱلْعَذَابُ بَغْتَةً وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ ۝٥٥

55. Allah’ı sevmek, O’ndan korkmak, saygı ile O’na boyun eğmek, rahmetini ummak, samimi olarak kullarının iyiliğini istemek, onlara öğüt vermek, onlar için iyi şeyleri istemek, bunların zıddını terk etmek gibi size emretmiş olduğu bâtınî ameller ile namaz, oruç, zekât, hac, sadaka, çeşitli türden iyilikler vb. gibi Allah’ın emretmiş olduğu zâhirî ameller... İşte bunlar, Rabbimizden bize indirilenlerin en güzelleridir. İşte bu ve benzeri hususlarda Rabbinin emirlerine uyan bir kimse, Allah’a yönelen ve O’na teslim olan kimse demektir.

“Siz hiç farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce…” Bütün bu buyruklarla Allah’a yönelip teslim olmakta eli çabuk tutmak ve fırsatları değerlendirmek teşvik edilmektedir.

أَن تَقُولَ نَفْسٌ يَٰحَسْرَتَىٰ عَلَىٰ مَا فَرَّطتُ فِى جَنۢبِ ٱللَّهِ وَإِن كُنتُ لَمِنَ ٱلسَّٰخِرِينَ ۝٥٦

56. Yüce Allah, kullarını gafletlerini sürdürme konusunda uyarmakta ve pişmanlık duyacakları ama pişmanlığın fayda vermeyeceği bir gün gelip çatmadan önce dönmelerini öğüt vermektedir. Zira o vakit geldiğinde kişi: “Allah’ın hakkı konusunda işlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana! Gerçekten ben” dünya hayatında, azabın gelişi hususunda onunla “alay edenlerdendim.” Şimdi ise onu gözlerimle gördüm!, der.

أَوْ تَقُولَ لَوْ أَنَّ ٱللَّهَ هَدَىٰنِى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُتَّقِينَ ۝٥٧

57. “Yahut: Eğer Allah bana hidâyet verseydi, elbette takvâ sahiplerinden olurdum, demesin.” Bu buyruk, temenni ifade etmekte ve şu anlama gelmektedir: “Keşke Allah bana hidâyet vermiş olsaydı da ben de O’ndan sakınan takvâlı bir kişi olsaydım ve azaptan kurtularak mükâfatı hak etse idim.” Yoksa bu buyruk, şart manasına değildir. Zira şart manasını ifade etseydi, onlar sapıklıklarına kaza ve kaderi gerekçe göstermiş olurlardı. Bu ise batıl bir gerekçedir, kıyamet gününde ise batıl bütün deliller boşa gidecektir.

أَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى ٱلْعَذَابَ لَوْ أَنَّ لِى كَرَّةً فَأَكُونَ مِنَ ٱلْمُحْسِنِينَ ۝٥٨

58. “Ya da azabı gördüğünde” ve artık azabın geleceğini kesin olarak anladığında: “Keşke (dünyaya) geri dönme imkânım olsa da ihsan sahiplerinden olsam!” demesin”

Yüce Allah, bunun imkânsız ve faydasız olduğunu, bu gibi temennilerin batıl ve gerçekle bir ilişkilerinin bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kul, eğer geri döndürülecek olursa kendisine daha önce yapılan açıklamadan farklı, yeni bir açıklama yapılmayacaktır.

بَلَىٰ قَدْ جَآءَتْكَ ءَايَٰتِى فَكَذَّبْتَ بِهَا وَٱسْتَكْبَرْتَ وَكُنتَ مِنَ ٱلْكَٰفِرِينَ ۝٥٩

59. “Hayır, sana” en ufak bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmayacak şekilde hakka delil olan “âyetlerim gelmişti de sen onları yalanlamış” onlara uymayıp “büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştun.” Dolayısı ile tekrar dünyaya geri döndürülmeyi istemek, boş bir şeydir.

Zaten “geri döndürülürlerse de yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler.” (el-En’âm, 6/28)

وَيَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ تَرَى ٱلَّذِينَ كَذَبُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ وُجُوهُهُم مُّسْوَدَّةٌ أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْمُتَكَبِّرِينَ ۝٦٠

60. Yüce Allah, kendisi hakkında yalan söyleyenlerin rüsvaylıklarını haber vermekte, kıyamet gününde yüzlerinin kapkaranlık gece gibi simsiyah kesileceğini ve mahşerdekilerin bu suretle onları tanıyacaklarını bildirmektedir. Çünkü gerçek, açık seçiktir; adeta sabahı andırır. Onlar yalan söylemek sureti ile hakkın yüzünü kararttıkları gibi Allah da -onları amelleri türünden cezalandırarak- yüzlerini karartacaktır.

Onların yüzleri kararacağı gibi cehennemde çok ağır bir azap da çekeceklerdir. Bundan dolayı: “Büyüklük taslayanlara” hakka karşı, Rablerine ibadete karşı büyüklenen ve O’na iftirada bulunanlara “cehennemde yer mi yok?” buyrulmaktadır.

Evet, Allah’a and olsun ki orada büyüklük taslayanlar için en ileri dereceye ulaşacak bir ceza, bir rüsvaylık ve bir gazap olacaktır. Orada onlardaki haklar alınacak ve cezaları verilecektir.

Allah hakkında yalan söylemek, hem O’na ortak koşmayı, O’nun evlat ve eş sahibi olduğunu söylemeyi, hem de O’nun celâl ve azametine yakışmayan iddialarda bulunmayı kapsar. Yine peygamberlik iddiasında bulunmayı ya da onun söylemediği şeylerin O’nun şeriatında olduğunu söyleyerek O’nun bu sözleri söylediğini ve şeriatında bunları bildirdiğini söylemeyi de kapsar.

Allah, büyüklük taslayanların durumunu söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

وَيُنَجِّى ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟ بِمَفَازَتِهِمْ لَا يَمَسُّهُمُ ٱلسُّوٓءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ۝٦١

61. “Allah, takvâ sahiplerini umduklarına erdirmek sureti ile kurtarır.” Çünkü beraberlerinde kurtuluşun aracı olan Allah korkusu ve takvâ vardır. Takvâ, her türlü dehşet ve zorluğa karşı hazırlık demektir.

“Onlara hiçbir fenalık” yani azap ve hoşlarına gitmeyecek hiçbir şey “dokunmaz ve onlar üzülmezler de.” Azabın onlara dokunmayacağının ve azap korkusunun da haklarında söz konusu olmayacağının belirtilmesi, son derece güven içerisinde olacaklarının bir ifadesidir. Onlar için tam bir güvenlik vardır ve bu güvenlik onları esenlik yurdu olan cennete ulaştırıncaya kadar beraberlerinde bulunacaktır. O vakit de her bir kötülükten ve hoş olmayan her bir şeyden yana güven içerisinde olacaklardır. Cennet nimetlerinin güzellikleri onlara bol bol verilecektir ve onlar “diyeceklerdir ki: “Bizden her türlü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz Ğafurdur, Şekurdur.” (Fâtır, 35/34)

ٱللَّهُ خَٰلِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ وَكِيلٌ ۝٦٢

62. Yüce Allah, kendisini inkâr eden kâfirlerin hüsranlarını gerektiren azamet ve kemalini haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” Bu ve Kur’ân-ı Kerîm’deki buna benzer pek çok ifade, Yüce Allah dışındaki her şeyin yaratılmış olduğunun delilidir. Bu buyruklar, yerin ve semanın kadîm olduğunu söyleyen birtakım filozoflar ile ruhların kadim olduğunu söyleyenlerin ve buna benzer yaratıcının yaratmasını iptal manası ihtiva eden batıl iddialarda bulunarak birtakım yaratıkların kadîm olduğunu ileri sürenlerin görüşlerini reddetmektedir.

Allah’ın kelamı da yaratılmış şeylerden değildir. Çünkü kelâm, konuşanın bir sıfatıdır. Yüce Allah ise isim ve sıfatları ile evveldir/ilktir; kendisinden önce hiçbir şey yoktur. İşte Mutezile ve benzerleri Allah’ın kelâmının yaratılmış olduğunu bu âyet-i kerimeden çıkardıklarını söylerler. Halbuki böyle bir iddia, cahilliğin en ileri derecesidir.

Çünkü Yüce Allah, ezelden beri isim ve sıfatlarına sahiptir. O’nun herhangi bir sıfatı sonradan meydana gelmiş (hadis) değildir. Bu sıfatlara sahip olmadığı herhangi bir vakit de söz konusu değildir.

Bu buyrukta buna delil olan husus şudur: Yüce Allah, kendi Kerim zatı hakkında, ulvi ve süfli âlemi bütünü ile kendisinin yaratmış olduğunu ve kendisinin her şeye vekil olduğunu haber vermektedir.

Vekilin, üzerinde vekil olduğu şeyleri tam anlamı ile bilmesi ve O’nun her türlü tafsilatı ile ilgili hususları kuşatması, eksiksiz bir vekillik için şarttır. Aynı şekilde vekil olduğu şey üzerinde de tam bir kudrete sahip olmalıdır ki onda tasarruf edebilme imkânını bulsun.

Yine üzerinde vekil olduğu şeyi koruyabilmelidir de. Aynı şekilde tasarruf şekillerini tam anlamı ile bilmesi ve bütün bu tasarruflarında hikmetli olması da gerekir ki en uygun şekilde tasarrufta bulunsun ve onların işlerini idare etsin. Bütün bunlar olmaksızın tam bir vekillik söz konusu olamaz. Bunlardan ne kadarı eksik olursa, bu da vekillikte o kadar eksiklik var demektir. Açıkça bilinen gerçek şudur ki; Yüce Allah, bütün sıfatlarında herhangi bir eksiklikten münezzehtir. Kendisinin her şeye vekil olduğunu haber vermesi de bilgisinin her şeyi kuşattığını, kudretinin -bütün yaratıkları idaresi yönünde- kemal derecesinde olduğunu, tedbirinin de hikmetinin de kemal derecesinde olduğunu göstermektedir ki O, bu hikmeti gereğince her bir şeyi yerli yerince koyar.

لَّهُۥ مَقَالِيدُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْخَٰسِرُونَ ۝٦٣

63. “Göklerin ve yerin” bilgisinin ve idaresinin “anahtarları yalnız O’nundur.” “Allah'ın insanlara göndereceği herhangi bir rahmeti engelleyebilecek yoktur, O’nun engellediğini de salıverecek yoktur. O, Azîzdir, Hakîmdir.” (Fâtır, 35/2)

Yüce Allah, kalpleri kendisine karşı tazim ile doldurmayı gerektirecek şekilde azametini açıkladıktan sonra, meseleyi tersyüz ederek Yüce Allah’ı hakkıyla takdir edemeyenlerin halini de dile getirip şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın” kesin hakkı ve dosdoğru yolu gösteren “âyetlerini inkâr edenlere gelince onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.”

Çünkü onlar, kalplerin kendileri ile salâh bulacağı Allah’ın ulûhiyetini kabul edip yalnız O’na ihlâsla yönelmeyi; dillerin kendisi ile salâh bulacağı Allah’ı zikirle meşgul olmayı, azaların kendileri ile salâh bulacağı Allah’a itaati yitirmiş, bunun yerine kalpleri ve bedenleri bozan her bir şeye yönelmiş, nimet dolu cennetleri yitirip onun yerine can yakıcı azabı tercih etmiş kimselerdir.

قُلْ أَفَغَيْرَ ٱللَّهِ تَأْمُرُوٓنِّىٓ أَعْبُدُ أَيُّهَا ٱلْجَٰهِلُونَ ۝٦٤

64. Ey Peygamber, sen seni Allah’tan başkasına ibadet etmeye çağıran şu cahillere “de ki: Şimdi siz benden Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi istiyorsunuz, ey cahiller?” Sizin bu isteğinizin kaynağı cahilliğinizdir. Yoksa sizler, Yüce Allah’ın her bakımdan kemâl sıfatlarına sahip olduğunu, bütün nimetleri O’nun ihsan ettiğini, ibadeti hak edenin yalnızca O olduğunu, her bakımdan aciz, fayda veremeyen ve zararı önleyemeyen varlıkların hiçbir şekilde ibadete layık olmadıklarını bilmiş olsaydınız siz benden böyle bir şeyi istemezdiniz.

Çünkü Allah’a ortak koşmak, amelleri boşa çıkartır ve her işi ifsad eder. Bu yüzden Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

وَلَقَدْ أُوحِىَ إِلَيْكَ وَإِلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ ۝٦٥

65. “Andolsun sana da senden önceki” bütün peygamberlere “de şöyle vahyedilmiştir: “Eğer şirk koşarsan bütün amellerin kesinlikle boşa çıkar.” Burada şirk koşma halinde bütün amellerin boşa çıkacağı ifade edilmektedir.

Bütün peygamberlerin bildirdikleri mesajların arasında şirkin bütün amelleri boşa çıkarttığı gerçeği de vardır. Nitekim Yüce Allah, En’âm Sûresi’nde nebi ve rasûllerin pek çoğunu saydıktan sonra haklarında şöyle buyurmaktadır: “Bu, Allah’ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı, yaptıkları her şey boşa giderdi.” (el-En’âm 6/88)

“ve sen mutlaka zarar edenlerden olursun.” Dinini ve âhiretini kaybederdin. Şirk sebebi ile bütün ameller boşa çıkar, azaba ve ibretli cezalara müstehak olunur.

بَلِ ٱللَّهَ فَٱعْبُدْ وَكُن مِّنَ ٱلشَّٰكِرِينَ ۝٦٦

66. Daha sonra: “Bilakis, yalnız Allah’a ibadet et” buyrulmaktadır. Cahillerin, kendisine şirk koşmayı emrettiklerini ve şirkin ne kadar çirkin ve kötü olduğunu bildirdikten sonra “Bilakis, yalnız Allah’a ibadet et” buyruğuyla ihlâs emredilmektedir. Yani ibadetini O’na halis kıl ve yalnızca O’na ibadet et, hiçbir şeyi de O’na ortak koşma!

“Ve” Allah’a sana ihsan ettiği tevfikinden dolayı “şükredenlerden ol.” Bedenî sıhhat ve afiyet, rızık ve benzeri şeylere nail olmak gibi dünyevi nimetlerden ötürü şükür söz konusu olduğu gibi; ihlâs ve takvâ muvaffakiyeti gibi dinî nimetler dolayısı ile de Yüce Allah’a şükredilir ve bundan dolayı O’na hamd-ü senada bulunulur.

Hatta asıl nimet, din nimetlerdir. Bunların Allah tarafından geldiğini düşünmek ve bundan dolayı Allah’a şükretmek, birtakım amellerde bulunan pek çok kimsenin cahillikleri sebebi ile karşı karşıya kaldıkları ucb (kendini ve amelini beğenme) afetinden esenlikte kalmaya vesildir. Çünkü kul, durumu gerçek mahiyeti ile bilecek olursa, daha çok şükretmesini gerektiren ilâhî bir nimet dolayısı ile ucba kapılarak kendisini ve amelini beğenmeye kalkışmaz.

وَمَا قَدَرُوا۟ ٱللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۦ وَٱلْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُۥ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ وَٱلسَّمَٰوَٰتُ مَطْوِيَّٰتٌۢ بِيَمِينِهِۦ سُبْحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ ۝٦٧

67. Yüce Allah buyuruyor ki: Bu müşrikler, Rablerini layıkı ile tanıyamadılar, hakkı ile takdir edemediler. O’nu gereği gibi tazim edemediler. Aksine bunun tam zıddını yaptılar. Çünkü sıfat ve fiillerinde eksik olan varlıkları O’na ortak koştular. Bu varlıklar da sıfatları da fiilleri de her bakımdan eksiktir, acizdir. Bunların fayda sağlayabilme, zararı önleyebilme, verme ya da engelleme gibi bir sıfatları olmadığı gibi hiçbir şeye sahip de değildirler.

Müşrikler, işte bu aciz yaratıkları yüce yaratıcı olan Rab ile eşit gördüler. Halbuki O’nun göz kamaştırıcı azameti ve her şeyi hakimiyeti altına almış olan kudreti ile Kıyamet gününde bütün yeryüzü O’nun, o Rahman’ın avucunda olacaktır. Gökler de genişlik ve azametlerine rağmen O’nun sağ elinde dürülmüş olacaktır. İşte O’ndan başkasını O’na eş kabul eden bir kimse, Yüce Allah’ı hakkı ile tazim etmiş olamaz. Bunu yapandan daha zalim kimse de olamaz?

“O, onların ortak koştuklarından/koşmalarından” O’na ortak koştuklarından ve şirklerinden pek büyüktür “münezzehtir ve çok yücedir.”

وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ إِلَّا مَن شَآءَ ٱللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَىٰ فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنظُرُونَ ۝٦٨

68. Yüce Allah, onları azameti ile korkuttuktan sonra kıyamet gününde görülecek haller ile de korkutmakta, onları teşvik ederek ve uyararak şöyle buyurmaktadır:

“(O gün) Sûr’a üfürülmüş” Sûr, pek büyük bir boynuzdur. Bunun büyüklüğünü onu yaratandan ve Allah’ın, yarattıkları arasından onun ile ilgili bilgilere muttali kıldığı kimselerden başkası bilemez. Bu boynuza İsrafil aleyhisselam üfürecektir ki İsrafil, mukarreb meleklerden ve Rahman’ın Arş’ının taşıyıcılarından birisidir.

“Allah’ın diledikleri müstesnâ göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş olacaktır” Yani göklerde ve yerde bulunanların hepsi, Sûr’a üfürülüşü işitecekleri vakit bu üfürüşün şiddet ve azameti onları dehşete düşürecek ve hepsi ölecek yahut -diğer bir görüşe göre- bayılacaktır. Bunun Kıyamet gününün bir habercisi olduğunu bilmeyeceklerdir.

Bundan üfürüş esnasında Allah’ın kendisine sebat vereceği şehitler yahut onların bir bölümü vb. kimseler müstesna olacak ve bunlar ölü (veya baygın) düşmeyeceklerdir. Bu birinci üfürüş, baygın düşme ve dehşete kapılma üfürüşüdür.

“Sonra Sûr’a ikinci bir defa” öldükten sonra diriliş için “üfürülür. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden kalkmış bakınmaktalar!” Öldükten sonra diriliş ve hesaplarının görülmesi için kabirlerinden kalkmış olacaklar. Bu kalkışları esnasında da ceset ve ruhlarının yaratılması da tamamlanmış olacak, gözleri dehşetten yukarı doğru bakacak ve yerinden fırlamış gibi olacak, Allah kendilerine ne yapacak diye bakacaklardır.

وَأَشْرَقَتِ ٱلْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ ٱلْكِتَٰبُ وَجِا۟ىٓءَ بِٱلنَّبِيِّـۧنَ وَٱلشُّهَدَآءِ وَقُضِىَ بَيْنَهُم بِٱلْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ۝٦٩

69. Bundan anlaşıldığına göre mevcut nurlar, kıyamet gününde yok olup gidecektir. Çünkü Yüce Allah, güneşin ışığının söndürülerek tortop edileceğini, yine ayın ışığının da söndürüleceğini, yıldızların ise saçılıp darmadağın edileceğini haber vermektedir. Böylece insanlar karanlık içerisinde bulunacaklar ve o vakit yeryüzü Rabbinin nuru ile -tecelli edip aralarında hüküm vermek üzere indiğinde- aydınlanacaktır.

O gün Allah mahlukata bir güç verecek, onları nurunun kendilerini yakmayacağı bir güce sahip olarak yaratacaktır. Aynı şekilde onlara kendisini görmeleri imkânını da verecektir. Yoksa Yüce Allah’ın nuru çok muazzamdır. Eğer o nurunu açacak olursa O’nun yüzünün parıltıları mahlukatından bakışının ulaştığı her bir varlığı kesinlikle yakar.[16]

“Kitap konulacak” yani amel defterleri ve kayıtlı sahifeler açılıp konacaktır. Bundan maksat, onlarda bulunan iyilik ve kötülüklerin okunmasıdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Kitap ortaya konmuş olacaktır, günahkârları onun içindekilerinden korkuya kapılmış olduğunu göreceksin. Vay bizim halimize! Ne olmuş bu kitaba? Küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp sayıp dökmüş, diyecekler. Onlar işlediklerini hazır bulacaklardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (el-Kehf 18/49)

İlahi adalet ve insafın mükemmelliğinin bir göstergesi olarak da amelde bulunmuş kimselere şöyle denilecektir: “Oku kitabını: Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.” (el-İsrâ, 17/14)

Tebliğleri ve ümmetleri hakkında kendilerine soru sorulması ve ümmetleri hakkında şahitlikte bulunmaları için “peygamberlerle şahitler” melekler, insanın azaları ve (üzerinde amel edilen) yeryüzü “getirilecek ve aralarında hak ile hükmedilecek.” Yani eksiksiz bir adalet ve muazzam bir insaf ile hükmedilecek. Çünkü bu, zerre ağırlığı kadar zulmetmeyen ve ilmiyle her şeyi kuşatan zatın gördüğü bir hesap olacaktır. O’nun kitabı olan Levh-i Mahfuz, yaptıkları her şeyi kuşatmıştır. Rablerine asla asi olmayan yazıcı melekler, onların yaptıklarını yazıp kaydetmişlerdir. Şahitlerin en adil olanları da bu hüküm hakkında şahitlik etmiş olacaktır.

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ ۝٧٠

70. Yine bu hükmü, amellerin miktarları ile bu amellerin hak ettiği sevap ve ceza miktarını bilen zat verecektir. Öyle bir hüküm verilecektir ki bütün insanlar, bu hükmü kabul edip onaylayacaklardır. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-ü senâda bulunacaklar ve adaletle hüküm verdiğini itiraf edeceklerdir. Bu hüküm ile O’nun azametini, ilmini, hikmetini ve rahmetini hatırlarından geçirmedikleri bir çapta bilecekler ve bunu dilleri ifade edemeyecekdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Herkese işlediğinin karşılığı tastamam verilecektir. Zaten O, onların yaptıklarını pek iyi bilir.”

وَسِيقَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ إِلَىٰ جَهَنَّمَ زُمَرًا حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَٰبُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَآ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ ءَايَٰتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَآءَ يَوْمِكُمْ هَٰذَا قَالُوا۟ بَلَىٰ وَلَٰكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ ٱلْعَذَابِ عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ ۝٧١

71. Yüce Allah, onları yaratmak, rızıklandırmak, ihtiyaçlarını görmek, işlerini çekip çevirmek, dünyada bir araya getirmek, kıyamet gününde hesap mevkiinde bir araya toplamak özelliklerinde ortak kıldığı kulları arasında hükmünü söz konusu ettikten sonra; dünyada iman ve küfür, takvâ ve fücur hususlarında birbirlerinden ayrıldıkları gibi amellerine verilecek karşılıkta da ayrılacaklarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Kâfirler bölükler halinde” kaba ve haşin bir şekilde “cehenneme sürülecek.” Bu esnada sert tabiatlı ve kaba zebânîler tarafından can yakıcı kamçılarla dövülecekler, en kötü zindan ve en korkunç yer olan, her türlü azap çeşidini ihtiva eden, her türlü bedbahtlığın bulunduğu ve hiçbir sevincin bulunmadığı cehenneme götürüleceklerdir.

Nitekim Yüce Allah: “Cehennem ateşine doğru şiddetle sürülecekleri gün” (et-Tûr, 52/13) buyurmaktadır. Bunun sebebi onların oraya girmek istememeleri olacaktır.

Kâfirler cehenneme “bölükler halinde” yani ayrı ayrı fırkalar halinde sürüleceklerdir. Her bir bölük, ameli birbirine uyan ve çalışmaları birbirine benzeyen bir zümre ile birlikte sürülecektir. Biri diğerini lanetleyecek ve birbirlerinden uzak olduklarını bildireceklerdir.

“Nihâyet onlar oraya geldiklerinde” oraya ulaştıklarında onlar için “kapıları” gelişleri dolayısı ile ve onların konaklamaları için bir ikram(!) olmak üzere “açılacak ve bekçileri” ebedi bedbahtlık ve sonsuz azap ile onları kutlayarak(!), kendilerini bu korkunç yere getiren amellerinden dolayı da onları azarlayarak “onlara şöyle diyecek: İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi size?” Yani size kendi türünüzden, kendilerini bilip tanıdığınız, doğruluklarından emin olduğunuz, kendilerinden tebliği alma imkânını bulduğunuz, Allah’ın kendileri ile en açık belgelerle kesin hakka delil olan âyetlerini gönderdiği ve bu âyetleri size okuyan peygamberler gelmedi mi? Bu durum, sizin onlara tâbi olmanızı ve bu büyük günün azabından sakınıp çekinmenizi gerektiriyordu. Bu da Allah’tan korkmak ve takvâya riâyet etmekle olurdu. Sizin durumunuz ise bunun tam aksine idi.

Onlar da günahlarını itiraf ederek, Allah’ın delilinin önlerine konmuş olduğunu kabul ederek “evet, diyecekler.” Rabbimizin rasûlleri apaçık âyetler ve belgelerle bize gelmişti. Bize en ileri derecede açıklamalarda bulunmuşlar ve bu günden bizleri sakındırmışlardı.

“Fakat artık azap sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.” Yani küfürleri sebebi ile azap sözü onların aleyhinde kaçınılmaz olmuştur ki, bu söz Allah’ın âyetlerini inkâr eden, peygamberlerin getirdiklerini bile bile reddeden, böylece günahlarını itiraf edip kendileri hakkında delilin ortaya konmuş olduğunu itiraf eden herkes hakkında geçerlidir.

قِيلَ ٱدْخُلُوٓا۟ أَبْوَٰبَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى ٱلْمُتَكَبِّرِينَ ۝٧٢

72. Kendilerine hakir düşürülmek ve zelil kılınmak sureti ile “şöyle denilecek: “Orada ebedi kalmak üzere girin cehennemin kapılarından.” Her bir kesim, kendisine uygun ve ameline münasip kapıdan girecektir. Oraya ebediyen kalmak üzere girecekler, başka bir yere göç etmeyeceklerdir. Azap da üzerlerinden bir an olsun hafifletilmeyecek, onlara hiçbir mühlet de verilmeyecektir.

“Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Yani onların kalacakları yer olan cehennem ateşi, ne kötü bir yerdir! Bunun sebebi ise onların hakka karşı büyüklük taslamalarıdır. Yüce Allah da amellerinin türünden olmak üzere onları hakir düşürerek, zelil ve rezil ederek cezalandırmış olacaktır.

وَسِيقَ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوْا۟ رَبَّهُمْ إِلَى ٱلْجَنَّةِ زُمَرًا حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَٰبُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَٰمٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَٱدْخُلُوهَا خَٰلِدِينَ ۝٧٣

73. Daha sonra Yüce Allah, cennetlikler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Rablerine karşı” O’nu tevhid ederek ve itaati gereğince amel ederek “takvalı olanlar da bölükler halinde” ikram, izzet ve sevinç içerisinde, birbirlerine müjdeler vererek, her bir zümre ameli kendisine uygun ve kendisine benzeyen diğer bir zümre ile birlikte “cennete götürülecek” ve bunlar, asil develer üzerinde heyetler halinde toplanıp sevkedileceklerdir.

“Nihâyet onlar oraya gelip” o çok geniş yerlere, çok güzel konaklara ulaştıklarıdan, oranın tatlı meltemleri ve rüzgarları üzerlerine esmeye başlayıp da orada ebedi kalışa ve nimetlere kavuşmanın vakti geldiğinde “kapıları” onlar için, insanların en şereflilerine orada ikram olunmak üzere, izzet ve ikram ile “açıldığında cennetin bekçileri onlara” tebrik etmek ve hoşgeldiniz demek üzere “şöyle diyecek: Selâm olsun size!” yani her türlü afetten ve kötü halden esenlikte olasınız.

“Tertemiz geldiniz.” Allah’ı bilmek, O’nu sevmek, saygı ile O’na itaat etmek uretiyle kalpleriniz tertemiz idi. Dilleriniz O’nu anmakla, azalarınız da O’na itaat etmekle tertemiz idi.

İşte tertemiz oluşunuz sebebi ile “ebediler olarak girin oraya!” Çünkü orası tertemiz bir yurttur. Oraya ancak tertemiz olanlar yakışır.

Daha önce cehennem hakkında “kapıları açıldığında” buyruğunda “vav” harfi kullanılmadığı halde cennet için “kapıları açıldığında” buyruğunda “vav” harfinin kullanılması şuna işaret etmektedir: Cehennem ehli oraya varır varmaz hiç bekletilmeksizin hemen cehennemin kapıları önlerinde açılacaktır. Kapının, varmaları ile birlikte yüzlerine açılması, cehennemin sıcağını hemen tatmaları ve cehennem azabının onlara daha bir ağır olarak hissettirilmesi içindir.

Cennete gelince o, pek üstün ve değerli bir yurttur. Oraya herkes ulaşamaz, herkes nail olamaz. Oraya ancak ulaştırıcı vesilelere gereği gibi sahip olanlar ulaşabilir. Bununla birlikte oraya girmek için Allah nezdinde şefaatçilerin en değerli olanlarının şefaatine de ihtiyaçları olacaktır. Oraya sadece ulaşmakla kapıları onlara açılmış olmayacaktır. Aksine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den Yüce Allah nezdinde şefaatçi olmalarını isteyeceklerdir. Nihâyet o da şefaat edecek ve Yüce Allah da onun şefaatini kabul edecektir.[17]

Âyet-i kerimelerde cehennemin ve cennetin kapılarının bulunduğuna, bu kapıların açılıp kapandığına ve bunların her birisinin bekçilerinin/muhafızlarının bulunduğuna delil vardır. Bu iki yurt, orada kalacaklara hastır ve bunlara ancak layık olanlar girecektir. Diğer mekanlar ve yurtlar ise böyle değildir.

وَقَالُوا۟ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى صَدَقَنَا وَعْدَهُۥ وَأَوْرَثَنَا ٱلْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ ٱلْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَآءُ فَنِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ ۝٧٤

74. “Onlar da” Cennete girip orada yerleşecekleri vakit Rablerine kendilerine olan ihsan, bağış ve lütufları ve de hidâyete iletmesi dolayısı ile hamdedip “şöyle diyecekler: Bize olan vaadini yerine getiren... Allah’a hamdolsun!” O, bize peygamberleri vasıtası ile iman edip salih amel işlediğimiz takdirde cenneti vaat etmişti. İşte verdiği sözünü eksiksiz yerine getirmiş ve bize vereceğini bildirdiğini de vermiş bulunuyor.

“dilediğimiz yerde konaklamak üzere cennet yurdunu bize miras veren” biz burada dilediğimiz yerde konaklıyoruz, dilediğimizi alıyoruz, hangi nimeti istersek elde ediyoruz. Bizim istediğimiz hiçbir şey bizden alıkonulmuyor. “Amel edenlerin mükâfatı ne kadar da güzel!” Zira onlar kısacık ve gelip geçici bir zaman içinde Rablerine itaat hususunda gayret göstererek pek büyük ve ebedi hayırlara nail olmuş olacaklardır.

İşte gerçek anlamda övülmeyi hak eden yurt, bu yurttur. Allah’ın has kullarının ihsana gark olacağı yurt orasıdır. O, pek cömert ve pek kerim olan Allah, burayı onlara konaklamak üzere beğenip seçmiş, onu alabildiğine yüksek ve güzel yapmıştır. Oradaki ağaçları kendi eli ile dikmiş, orayı rahmet ve keremi ile doldurmuştur. Oranın bir parçası dahi kederli olanları sevindirir, bir bölümü ile kederler ortadan kalkar ve zekü sefâya dalınır.

وَتَرَى ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ حَآفِّينَ مِنْ حَوْلِ ٱلْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِىَ بَيْنَهُم بِٱلْحَقِّ وَقِيلَ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ۝٧٥

75. Ey o büyük günü görecek kişi! “melekleri, Arş’ın etrafını sarmış bir halde görürsün.” Rablerine hizmet etmekte olduklarını, O’nun Arş’ı etrafında, celali önünde saygı ve itaatle boyun eğdiklerini, kemalini itiraf ettiklerini, O’nun cemali dolayısı ile adeta kendilerinden geçtiklerini görürsün.

“Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Müşriklerin O’na nispet ettikleri ve etmedikleri, celâline yakışmayan her şeyden O’nu tenzih ederler.

“Artık aralarında hak ile hükmedilmiş” Öncekiler ile sonrakiler arasında haksız olduğu ortaya çıkan kimselerin, herhangi bir şüphe ve inkârları söz konusu olmayacağı şekilde hak ile hükmolunacaktır.

“Ve âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun, denmiştir.” Bunu kimin söyleyeceğini Yüce Allah zikretmemektedir. Bütün herkesin, cennet ehli ile cehennem ehli hakkında vermiş olduğu hüküm dolayısı ile ve hikmetinden ötürü Rablerine hamdedeceklerini anlatması için böyle sükut geçmiştir. Bu hamdedişleri ise O’nun lütuf ve ihsanını, adalet ve hikmetini dile getirmek maksadına yönelik olacaktır.

Zümer Sûresi’nin tefsiri -Allah’ın yardımı ile- burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.

***

29 Ekim 2026 Perşembe 18 جمادى الأولى 1448 هـ