بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
سُورَةٌ أَنزَلْنَٰهَا وَفَرَضْنَٰهَا وَأَنزَلْنَا فِيهَآ ءَايَٰتٍۭ بَيِّنَٰتٍ لَّعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ١
1. Bu, değeri pek yüksek ve bizden kullara rahmet olmak üzere “indirdiğimiz” her türlü şeytana karşı da koruduğumuz “ve farz kıldığımız bir sûredir.” Yani içinde birtakım hadlere, şahitliklere vb. çeşitli hususlara dair hükümler belirlediğimiz bir sûredir. Size açıklamalarda bulunup daha önce bilmediğiniz şeyleri öğrettiğimiz için de “öğüt alasınız diye onda apaçık âyetler” pek üstün hükümler, emirler, yasaklar ve pek büyük hikmetler “indirdik.”
Daha sonra işaret olunan bu hükümleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
ٱلزَّانِيَةُ وَٱلزَّانِى فَٱجْلِدُوا۟ كُلَّ وَٰحِدٍ مِّنْهُمَا مِا۟ئَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَأْخُذْكُم بِهِمَا رَأْفَةٌ فِى دِينِ ٱللَّهِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِٱللَّهِ وَٱلْيَوْمِ ٱلْـَٔاخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَآئِفَةٌ مِّنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٢
2. Bu, evlenmemiş olup zina eden erkek ile zina eden kadın hakkındaki hükümdür. Her ikisine de yüzer celde/sopa vurulur. Evli olanın haddi ise sahih ve meşhur sünnetin delâleti ile recmdir. Yüce Allah, zina edenlere “Allah’ın dini hususunda” yani bu had cezasını uygulamamızı engelleyecek şekilde bir acımaya kendimizi kaptırmamızı yasaklamaktadır. Bu acıma ister tabii bir acıma olsun, ister akrabalık ve arkadaşlık, isterse de başka bir sebeple olsun fark etmez. Şüphesiz ki iman, Allah’ın emrini uygulamaya engel olan böyle bir acımanın uzaklaştırılmasını gerektirir. Çünkü gerçek anlamda acımak, o kimseye haddi uygulamak ile ortaya çıkar. Bizler, kaderin hükmü dolayısı ile ona merhamet edecek olsak bile bu (dini) açıdan acımayız.
üce Allah, zina edenlerin bu cezasına mü’minlerden bir topluluğun da hazır bulunup tanık olmasını emretmektedir. Bu, zinakarlar teşhir olsun, bu yolla küçük düşürülmüş olsun ve hem kendileri hem de başkaları bundan ibret alarak vazgeçsin diyedir. Bu topluluk, haddin fiilen uygulandığına da tanık olmalıdır. Çünkü şer’î hükümlerin fiilen uygulandığına tanık olmak, o hususta ilmi daha bir pekiştirir ve artık zihinlerde iyice yerleşir. O takdirde uygulanan cezanın doğruya yakın olma ihtimali de daha yüksek olur. Ona herhangi bir ekleme ya da çıkarma yapılamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
ٱلزَّانِى لَا يَنكِحُ إِلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَٱلزَّانِيَةُ لَا يَنكِحُهَآ إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذَٰلِكَ عَلَى ٱلْمُؤْمِنِينَ ٣
3. Bu buyruk, zina rezaletinin mahiyetini açıklamakta, diğer günahlar için söz konusu olmayacak şekilde kişinin şeref ve haysiyetinin yanı sıra ona yakın ve yoldaş olanların şeref ve haysiyetini de kirlettiğini açıklamaktadır. Yüce Allah, zina eden erkeğin nikahına ancak hali onun haline uygun olan bir zinakar kadının yahut da Allah’a ortak koşan, öldükten sonra da dirilişe ve amellerin karşılıklarının görüleceğine inanmayan, Allah’ın emirlerine bağlı olmayan müşrik bir kadının talip olacağını haber vermektedir. Zina eden bir kadını da aynı şekilde zina eden bir erkek veya müşrik bir erkek nikâhına alır. Çünkü “böylesi (bir nikah) mü’minlere haram kılınmıştır.” Yani mü’min erkeklere zinakar bir kadını nikâhlamaları da zina eden bir erkeğe kızlarını vermeleri de haram kılınmıştır. Âyet-i kerimenin manası şudur: Erkek yahut kadın zinayı alışkanlık edinir de ondan dolayı tevbe etmezse, biri de kalkıp Allah’ın bu fiili haram kılmasına rağmen onların nikâhına talip olursa o kişi, ya Allah ve Rasûlünün hükmünü bağlayıcı kabul etmeyen birisidir -ki böylesi ancak müşrik olabilir- yahut da Allah ve Rasûlünün hükmüne bağlayıcı kabul etmekle birlikte onun zinakar olduğunu bile bile nikâha kalkışmıştır ki böyle bir nikâh da zina demektir. Bu nikâh akdini yapan kimse de zinakar ve hayasızca iş yapan bir kimse demektir. Zira eğer gerçekten Allah’a iman eden bir kimse olsaydı, böyle bir işe kalkışmazdı. Bu buyruk, tevbe etmedikçe zina eden kadının nikâhlanmasının haram olduğuna ve aynı şekilde zina eden erkeğe de tevbe edinceye kadar kız vermenin haram olduğuna delildir. Çünkü karı-kocanın beraberlikleri, beraberliklerin en ileri derecesi ve en sağlam şeklidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları” (es-Saffat, 37/22) yani onları ve onlarla birlikte olanları, arkadaşlarını. Yüce Allah’ın bunu haram kılmasının sebebi, içerdiği büyük şer ve kötülükten dolayıdır. Böyle bir nikâhta kıskançlık son derece azdır. Kocadan olmayan çocuklar, onun çocuğu sayılmış olur. Diğer taraftan zina eden bir erkek de başka kadınlarla meşgul olması dolayısı ile nikâhı altındaki kadının da iffetini koruyamaz. Esasen bunların sadece bir bölümü bile zinanın haram kılınması için yeterlidir. Bu buyrukta zina eden kimsenin “mü’min” olmadığına da delil vardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Zina eden kişi mü’min olarak zina etmez.” Böyle bir kimse, her ne kadar müşrik olmasa da onun hakkında mutlak/kamil imanı ifade eden ve bir övgü olan “mü’min” vasfı da kullanılmaz.
وَٱلَّذِينَ يَرْمُونَ ٱلْمُحْصَنَٰتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا۟ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَآءَ فَٱجْلِدُوهُمْ ثَمَٰنِينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا۟ لَهُمْ شَهَٰدَةً أَبَدًا وَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْفَٰسِقُونَ ٤
4. Yüce Allah, zina eden bir kimseye celde/sopa vurulması -eğer muhsan ise recm edilmesi- hükmünü koymak suretiyle zinanın ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirttikten, zinakar biriyle birlikte olmanın ve onunla kötülükten uzak kalmanın mümkün olmayacağı şekilde bir birlikteliğin (evliliğin) caiz olmadığını ortaya koyduktan sonra namuslu kimselere zina iftirasında bulunmaya kalkışmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “İffetli kadınlara” yani hür ve iffetli kadınlara -ki erkekler de buna dahildir zina bu konuda her ikisi arasında bir fark yoktur- “(zina) ithamında bulunup da” âyet-i kerimelerin akışından da anlaşılacağı üzere zina iftirasında bulunanlar, “sonra” attıkları iftiraya dair adaletli ve bu işin yapıldığına dair açıkça tanıklıkta bulunacak “dört” erkek “şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun.” Acı verecek, ancak kişiyi ölüme götürecek ya da yaralayacak kadar aşırı olmayan orta halli bir kamçı ile vurun. Çünkü bu cezadan maksat öldürmek değil, te’dib etmektir. Bu buyruk ile kazf haddi (zina iftirasının cezası) açıklanmaktadır. Ancak bunun şartı vardır. Kendisine iftirada bulunulan şahsın Yüce Allah’ın belirttiği gibi mü’min, hür ve iffetli olması gerekir. Hür ve iffetli olmayan kimseye böyle bir iftirada bulunmak ise taziri (hadden daha hafif bir cezayı) gerektirir. “ve artık şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin.” Yani onların bir cezası daha vardır; bu da iftirada bulunan kişinin şahitliğinin kabul edilmemesidir. İsterse kazf haddi kendisine uygulanmış olsun. İleride geleceği üzere bu durum, tevbe edene kadar böyle devam eder. “Onlar fâsıkların ta kendileridir.” Allah’ın itaatının dışına çıkmış ve kötülükleri çoğalmış olanlardır. Çünkü bunlar, Allah’ın haram sınırlarını çiğnemiş ve din kardeşinin namusunu ayaklar altına almıştır. Söylediği sözlerle insanların da ileri geri konuşmalarına sebep olmuş, Allah’ın mü’minler arasında koyduğu kardeşliği zedelemiş, iman edenler arasında hayasızlıkların yaygınlık kazanması doğrultusundaki arzusunu ortaya koymuş olur. Bu da kazfın büyük günahlardan olduğunun delilidir.
إِلَّا ٱلَّذِينَ تَابُوا۟ مِنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ وَأَصْلَحُوا۟ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ٥
5. “Ancak bundan sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesnâdır.” Buradaki tevbe, zina iftirasında bulunan kişinin yalan söylediğini belirtmesi, söylediği sözlerde iftiracı olduğunu itiraf ve kabul etmesidir. Eğer böyle bir işin meydana geldiğini kesinkes bilse dahi dört şahit getirmeyecek olursa yine de kendi kendisini yalanlaması icab eder. Şâyet iftirada bulunan şahıs, tevbe eder, halini düzeltir, kötü ameli yerine iyilik yaparsa, o takdirde fasıklığı da ortadan kalkar. Aynı şekilde doğru kabul edilen görüşe göre şahitliği de kabul edilir. Çünkü “şüphesiz Allah çok bağışlayandır, pek merhametlidir.” Tevbe edip Allah’a dönenlerin bütün günahlarını bağışlar. Ancak zina iftirasında bulunan kişinin zina ettiğini ileri sürdüğü şahıs eğer kendisinin eşi değilse dört şahit getirmediği takdirde ona ceza uygulanır. Şâyet zina ettiğini ileri sürdüğü şahıs, onun eşi ise bunun hükmünü de Yüce Allah şu buyruklarında dile getirmektedir:
وَٱلَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَٰجَهُمْ وَلَمْ يَكُن لَّهُمْ شُهَدَآءُ إِلَّآ أَنفُسُهُمْ فَشَهَٰدَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَٰدَٰتٍۭ بِٱللَّهِ إِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ٦ وَٱلْخَٰمِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ ٱللَّهِ عَلَيْهِ إِن كَانَ مِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ ٧
Erkeğin, hanımı hakkındaki şahitliğinin kendisini hadden kurtarmasının sebebi, genellikle kocanın doğru olmadıkça hanımı hakkında böyle bir iddiaya kalkışmayacak olmasıdır. Çünkü hanımını lekeleyen şey kendisini de lekeler. Diğer bir sebep de şudur: Bu konuda koca hak sahibidir ve o, ondan olmayan çocukların ondanmış gibi gösterilmesi endişesini taşır. Buna benzer daha başka hikmetler de vardır. İşte bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
6. “Eşlerine” yani cariye olmayan hür hanımlarına “(zina) ithamında bulunup da” bu ithamlarına dair “kendilerinden başka şahitleri olmayan” hanımları hakkındaki iddialarına şahit getiremeyen “kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir.” Buna şahitlik denilmesi, bu sözlerin şahitlerin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da: “Allah adına (yeminle) şahitlik ederim ki onun hakkında ileri sürdüğüm bu iddiamda ben doğru söyleyen birisiyim” demesi ile gerçekleşir.
7. “Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler.” Yani beşinci defada sözü edilen şahitliklere ek olarak ve o şahitlikleri pekiştirmek üzere eğer yalan söylüyor ise lanete uğraması şeklinde beddua ekler. Bu şekilde lanet dilediği takdirde kocadan iftira cezası (kazf haddi) düşer. Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bu koca, hanımını beraber olmakla itham ettiği erkeğin adını söyleyecek olsa dahi kadına tâbi olarak o erkeğin hakkı da düşer. Peki, erkek lanet diler ama kadın buna yanaşmazsa o takdirde kadına had mı uygulanır yoksa hapis mi edilir? Bu konuda ilim adamlarının iki görüşü vardır. Delilin gösterdiği, kadına haddin uygulanacağı doğrultusundadır. Buna da Allah’ın şu buyruğu delildir: “Kadının... dört defa şahitlik etmesi ondan cezayı savar” Bu buyruk, lanetleşmeyi kabul etmemesi halinde ona zina haddi uygulanacağını göstermektedir. Çünkü eğer cezanın yani haddin, kadına sadece kocanın lanet dilemesi ile uygulanması gerekseydi, kadının lanet dilemesinin ondan bu cezayı savmaması gerekirdi.
وَيَدْرَؤُا۟ عَنْهَا ٱلْعَذَابَ أَن تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَٰدَٰتٍۭ بِٱللَّهِ إِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ ٨ وَٱلْخَٰمِسَةَ أَنَّ غَضَبَ ٱللَّهِ عَلَيْهَآ إِن كَانَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ٩
8. Kadın, kocasının şahitliklerine karşı onun türünden şahitliklerle karşılık verecek olursa bu, o kadından cezayı (zina haddini) kaldırır. Bu da “kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi” ile olur.
9. Beşincisinde de bunu pekiştirmek üzere kendisi hakkında ilahi gazaba uğrama bedduasında bulunur. Bu şekilde karı-koca arasında karşılıklı lanetleşme (liân) tamamlandığı taktirde artık onlar ebediyen birbirlerinden ayrılırlar ve lanetleşmeye konu olan fiilden doğan bir çocuk varsa o çocuğun nesebi de o kocaya ait olmaz. Âyetlerin zahiri, lanetleşme esnasında kocanın da karısının da aynı lafızları söylemesinin şart olduğuna delalet etmektedir. Bu lafızları söylemede sıranın gözetilmesi, bu lafızlardan herhangi bir şey eksiltilmemesi, birisinin değiştirilerek yerine başka bir sözün söylenmemesi şarttır. Ayrıca lanetleşme (lian), kocanın karısını itham etmesi haline hastır. Aksi durumda lian söz konusu değildir. Diğer taraftan lian yapıldıktan sonra çocuğun (taraflardan birine) benzemesine itibar edilmez. Tıpkı nikâhın varlığı halinde çocuğun (başkasına) benzemesine itibar edilmediği gibi. Zira benzerliğe ancak başka hiçbir tercih ettirici sebep olmadığı zaman itibar edilir.
وَلَوْلَا فَضْلُ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُۥ وَأَنَّ ٱللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ ١٠
10. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı…” Bu buyruktaki şart cümlesinin cevabı hazfedilmiştir ki ona ifadelerin akışı delil teşkil etmektedir. Yani, o takdirde lanetleşen iki şahıstan yalan söyleyen kimseye, kendisi hakkında yaptığı bedduayı gerçekleştirirdi. Karı kocaya has bu hükmü koyması da Allah’ın rahmet ve lütfunun bir tecellisidir. Çünkü böyle bir hükme şiddetle ihtiyaç vardı. Ayrıca zinanın ne kadar ağır bir suç, ne kadar çirkin bir günah, zina iftirasının da ne kadar çirkin olduğunu beyan edip bütün bu büyük günahlardan ve diğerlerinden tevbeyi meşrû kılmış olması da O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisidir.
إِنَّ ٱلَّذِينَ جَآءُو بِٱلْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِّنكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَّكُم بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ لِكُلِّ ٱمْرِئٍ مِّنْهُم مَّا ٱكْتَسَبَ مِنَ ٱلْإِثْمِ وَٱلَّذِى تَوَلَّىٰ كِبْرَهُۥ مِنْهُمْ لَهُۥ عَذَابٌ عَظِيمٌ ١١
Bundan önceki buyruklarda Yüce Allah, genel olarak zina iftirasında bulunmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu söz konusu etmişti ki adeta bunlar, kadınların en şereflisi ve mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha hakkında meydana gelen bu kıssanın bir mukaddimesi gibi olmuştur. Buradaki âyet-i kerimeler, Sahih, Sünen ve Müsned diye anılan hadis kitaplarında sabit ve meşhur olan İfk kıssası hakkında inmiştir. Bu kıssa özetle şöyledir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gazvelerinden birisinde, beraberinde Ebu Bekir es-Sıddık’ın kızı, zevcesi Âişe-i Sıddık’a da vardı. Âişe, kopup kaybolan gerdanlığını ararken gittiği yerden bir müddet gecikti. Onun bindiği deveyi, hevdeci ile birlikte yola koydular, ancak Âişe’nin hevdecinde olmadığını fark etmediler. Bunun akabinde ordu yola koyuldu. Âişe ise ordunun konakladığı yere vardığında gitmiş olduklarını gördü. Kendisinin, hevdecinde bulunmadığını fark ettiklerinde geri döneceklerini bildiğinden yerinden ayrılmadı. Ordu yoluna devam ederken sahabe-i kiramın en faziletlilerinden olan Safvan b. el-Muattal es-Sulemî, ordunun geri taraflarında gecelemiş ve uyuyakalmıştı. Âişe radıyallahu anha’yı gördüğünde tanıdı. Bineğinini çöktürdü. Âişe de bineğe bindi. Ne o Âişe ile konuştu, ne de Âişe onunla konuştu. Ordu öğlen vakti konaklamış iken Safvan, Âişe’nin devesini önden çekerek orduya yetişti. Bu yolculuk esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan münafıklardan biri, Savfan’ın Aişe’yi bu halde getirdiğini görünce malum şaiayı uydurdu ve bu uydurma etrafa yayıldı. Bu asılsız rivâyet dillere dolandı. Hatta kimi mü’minler de buna aldandı ve bu sözleri birbirine nakletmeye başladı. Uzun bir süre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de vahiy gelmedi. Bundan bir süre sonra da haber Âişe radıyallahu anha’ya ulaştı. Oldukça üzüldü. Yüce Allah, bu âyet-i kerimelerde Âişe’nin tertemiz ve günahsız olduğuna dair hükümler indirdi. Mü’minlere öğütler verdi. Böyle bir işin ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirterek faydalı emir ve tavsiyelerde bulundu.
11. “O iftirayı atanlar” oldukça çirkin bir yalanı, yani mü’minlerin annesine yönelik o iftirayı atanlar “içinizden bir gruptur.” Yani ey mü’minler topluluğu, onlar size mensup bir cemaattir. Aralarında münafıkların propagandalarına kanmış samimi mü’minler de vardır, münafık kimseler de vardır. “Siz bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır.” Çünkü bu, mü’minlerin annelerinin günahsızlığını, nezih olduğunu içerdiği gibi, onun şanını da söz konusu ederek ona dikkat çekmiştir. O kadar ki bu genel övgüler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in diğer hanımlarını da kapsamıştır. Diğer taraftan bu buyruklar, kulların zorunlu ihtiyacı olan birtakım âyet-i kerimelerin açıklanmasını da ihtiva etmektedir. Halen ve Kıyamet gününe kadar bu hükümlerle amel edilmeye devam edilecektir. İşte bu da pek büyük bir hayırdır. Eğer o iftiracıların o sözleri olmasaydı, bu hayırlar husule gelmezdi. Yüce Allah, bir şeyi murad etti mi, ona birtakım sebepler takdir eder. Bu yüzden Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmekte ve onların birbirlerine ağır suçlama ve tenkitlerde bulunmalarının kendilerine yapılmış gibi olduğunu bildirmektedir. Bundan da anlaşıldığına göre mü’minler karşılıklı sevgi, merhamet ve dayanışmalarında, faydalarına olacak şeyler için bir araya gelişlerinde tek bir vücut gibidirler. Mü’minin mü’mine karşı durumu birbirini destekleyen bir yapı gibidir. Öyleyse bir mü’min, bizzat kendi namusuna şeref ve haysiyetine dil uzatılmasından hoşlanmadığı gibi aynı şekilde herhangi bir kimsenin kendisi gibi olan mü’min kardeşinin namusuna, şeref ve haysiyetine dil uzatmasından da hoşlanmamalıdır. Şüphesiz ki mü’min kulun bu hale erişememesi, onun imanının eksikliğinden, mü’min kardeşinin iyiliğini samimi olarak istemeyişindendir. “O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır.” Bu, iftirada bulunanlara yönelik bir tehdit olup söyledikleri sözler dolayısı ile cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların bir bölümüne had uygulamıştır. “İçlerinden bu iftiranın başını çekene” iftiranın büyüğünü söyleyene ki bu da pis münafık Abdullah b. Ubey b. Selul’dur -Allah’ın laneti üzerine olsun- “ise çok büyük bir azap vardır.” Bu ise cehennemin en aşağı tabakasında ebedî kalıştır.
لَّوْلَآ إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ ٱلْمُؤْمِنُونَ وَٱلْمُؤْمِنَٰتُ بِأَنفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا۟ هَٰذَآ إِفْكٌ مُّبِينٌ ١٢
12. Daha sonra Allah bu gibi sözleri işitmeleri halinde mü’min kullarına takınmaları gereken tutumu şöylece göstermektedir: “Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları” mü’minler birbirleri ile ilgili güzel duygular beslemeleri “ve: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” Hüsnü zan beslemek, mü’minlerin maruz kaldıkları bu iftiradan uzak olduklarını kabul etmektir. Mü’minlerin sahip bulundukları iman, onlar hakkında ileri sürülen asılsız iftirayı bertaraf etmelidir. İşte onlar, bu güzel zanları sebebi ile “Rabbimiz, seni her türlü kötülükten tenzih ederiz. Seçkin kullarını da bu gibi ağır imtihanlara maruz bırakacağından da seni tenzih ederiz. Şüphesiz “bu, apaçık bir iftiradır”; ileri sürülen ve iftira olduğu apaçık belli olan büyük bir yalandır”, demeleri gerekirdi. İşte mü’min bir kimsenin, mü’min kardeşi hakkında bu gibi sözleri işittiği takdirde beslemesi gereken zan budur. Dili ile mü’min kardeşinin günahsız olduğunu ifade etmeli ve böyle bir sözü söyleyeni de yalanlamalıdır.
لَّوْلَا جَآءُو عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَآءَ فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا۟ بِٱلشُّهَدَآءِ فَأُو۟لَٰٓئِكَ عِندَ ٱللَّهِ هُمُ ٱلْكَٰذِبُونَ ١٣
13. “(O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!?” Bu iftirada bulunanlar niçin bu iftiralarına dair adaletli ve şahitlikleri gönül hoşluğuyla kabul olunacak dört şahit getirmediler? “Şahitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” Onlar içten içe bunun doğruluğuna inanmış olsalar dahi Allah’ın hükmü gereğince yalancıdırlar. Çünkü dört şahit olmadan bu hususta söz söylemeleri haramdır. Bundan dolayı Yüce Allah: “Onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir” diye buyurmuş, bunun yerine “onlar yalancıların ta kendileridir” dememiştir. Bütün bunlar, müslümanın namus, şeref ve haysiyetine dil uzatmanın ne kadar büyük bir haram olduğunu ortaya koymaktadır. Doğruluğuna dair gerekli şahit sayısı olmaksızın müslümana böyle bir ithamda bulunmaya kalkışmak asla caiz değildir.
وَلَوْلَا فَضْلُ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُۥ فِى ٱلدُّنْيَا وَٱلْـَٔاخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِى مَآ أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌ ١٤
14. “Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı” din ve dünyanızı ilgilendiren hususlarda O’nun ihsanı, dünyada da âhirette de sizi kuşatmamış olsaydı “içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü” bu iftira ile ilgili söylediklerinizden dolayı “büyük bir azaba uğrardınız.” Çünkü söylediklerinizden dolayı siz, böyle bir azabı hak etmiştiniz. Fakat Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti dolayısı ile O, size tevbe etmeyi meşrû kılarak dünyadaki cezayı da günahlardan arındırıcı bir sebep kılmıştır.
إِذْ تَلَقَّوْنَهُۥ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُم مَّا لَيْسَ لَكُم بِهِۦ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُۥ هَيِّنًا وَهُوَ عِندَ ٱللَّهِ عَظِيمٌ ١٥
15. “Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz.” Yani bu sözü biriniz diğerine söylüyor, biriniz ötekine aktarıyordu. Halbuki o, aslı astarı olmayan bir sözdü. “Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz.” Her ikisi de yasaktır. Batıl ve asılsız söz söylemek de bilgi sahibi olunmayan bir sözü gevelemek de. “Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz.” İşte daha sonra bu günahtan tevbe edip arınan mü’minlerin bu sözü söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi de buydu. “Halbuki o, Allah katında çok büyüktür.” Bu buyruk, günahları önemsiz görerek işlemekten ileri derecede sakındırma manasını içerir. Kulun kendi kanaati hiçbir şey ifade etmez ve o, günahın cezasını hafifletici değildir. Aksine bu, günahı kat kat artırır ve kişiye günahı bir defa daha işlemeyi kolaylaştırır.
وَلَوْلَآ إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُم مَّا يَكُونُ لَنَآ أَن نَّتَكَلَّمَ بِهَٰذَا سُبْحَٰنَكَ هَٰذَا بُهْتَٰنٌ عَظِيمٌ ١٦
16. Ey mü’minler, bu iftirada bulunan kimselerin söyledikleri “o (iftirayı) işittiğinizde” onu reddederek ve böyle bir sözün büyük bir iddia olduğunu ifade ederek “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil!” Biz böyle bir söz söyleyemeyiz, apaçık iftira olduğu belli olan bu sözü söylemek bize yakışmaz, çünkü mü’minin imanı onun çirkin işler yapmasına engeldir. “(Rabbim) seni tenzih ederiz. Bu, büyük bir iftiradır.” Pek büyük bir yalandır “demeli değil miydiniz?”
يَعِظُكُمُ ٱللَّهُ أَن تَعُودُوا۟ لِمِثْلِهِۦٓ أَبَدًا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ١٧
17. “Eğer mü’min iseniz” buyruğu, doğru ve samimi bir imanın kişiyi haramları işlemeye kalkışmaktan engelleyeceğini göstermektedir. “böyle bir şeyi” yani mü’minlere bu gibi hayasızlıklar işlediklerine dair benzeri bir iftirada bulunmayı “bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor.” Böyle şeylere kalkışmamanıza dair Allah size öğüt vermektedir. Yüce Rabbimizin bize verdiği bu öğütler ne güzeldir! Biz de bu öğütlere kabul, itaat, teslimiyetle ve bize yaptığı bu açıklamalar dolayısı ile de şükürle karşılık vermeliyiz: “Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!” (en-Nisâ, 4/58)
وَيُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمُ ٱلْـَٔايَٰتِ وَٱللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ ١٨
18. “Ve Allah sizlere” hükümleri açıklayan, öğüt veren, yasaklar içeren, teşvik eden ve sakındıran buyruklarını dile getiren “âyetlerini açıklıyor.” Bunları size çok açık bir şekilde anlatıyor. “Allah” ilmi kâmil olup “her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Hikmeti geneldir. O’nun ilim ve hikmetinin bir tecellisi de size kendi ilminden bazı hususları öğretmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu ilim, her zaman için sizin menfaatinize olan hikmetler ihtiva eder.
إِنَّ ٱلَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ ٱلْفَٰحِشَةُ فِى ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِى ٱلدُّنْيَا وَٱلْـَٔاخِرَةِ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ١٩
19. “Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere” oldukça çirkin ve kötü işlerin yayılmasını, içlerinde hayasızlıkların yaygınlık kazanmasını arzu edenlere “dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır.” Yani bu azap kalplerine de bedenlerine de acı ve ızdırap verir. Buna sebep ise böyle bir kimsenin, müslüman kardeşlerini aldatması, onlar hakkında kötülüğü istemesi, namus, şeref ve haysiyetlerine kastetmesidir. Bu tehdidin, sadece hayasızlıkların yayılmasını isteme ve bunu kalben hoş görme hakkında olduğunu düşünecek olursak bundan daha büyük olan hayasızlığı aşikar edip onu yaymak hakkındaki tehdidi var sen hesap et! Ki bu duurmda hayasızlık fiilen yapılmış olsun ya da olmasın fark etmez. [Bu tehdide maruz kalmak için hayasızlığın yayılmasını istemek yeter.] Bütün bunlar, Yüce Allah’ın mü’min kullarına rahmetinin, onların namus ve haysiyetlerini koruma gayretinin bir tecellisidir. Tıpkı kanlarını ve mallarını koruma altına aldığı gibi. Yüce Allah, mü’minlere kendi aralarında birbirlerine karşı safiyane duygular beslemeyi gerektiren işler yapmalarını, herhangi birisinin kendisi için istediği şeyleri kardeşi için de istemesini, kendisi için hoşlanmadığı şeyden kardeşi için de hoşlanmamasını emretmektedir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle O, size bilmediğinizi öğretmiş ve cahili olduğunuz hususları açıklamıştır.
وَلَوْلَا فَضْلُ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُۥ وَأَنَّ ٱللَّهَ رَءُوفٌ رَّحِيمٌ ٢٠
20. “Eğer üzerinizde Allah’ın” sizi dört bir yandan kuşatan “lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı...” size bu hükümleri, bu öğütleri bu üstün değerli hikmetleri açıklamaz, emrine aykırı hareket edenlere de mühlet vermezdi. Fakat Allah’ın lütfu, rahmeti ve bunların, O’nun sürekli ve ayrılmaz vasfı olmasından dolayı O, sayıp dökemeyeceğiniz kadar dünyevî ve uhrevî hayırları size ulaştırmıştır.
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَتَّبِعُوا۟ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيْطَٰنِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيْطَٰنِ فَإِنَّهُۥ يَأْمُرُ بِٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُۥ مَا زَكَىٰ مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يُزَكِّى مَن يَشَآءُ وَٱللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ٢١
21. Yüce Allah, özel bir günahı işlemeyi yasakladıktan sonra genel olarak bütün günahları yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını” yollarını, vesveselerini “izlemeyin.” “Şeytanın adımları” tabirinin kapsamına kalp, dil ve beden ile alâkalı bütün günahlar girer. Yüce Allah’ın hem hükmü hem de o hükmün hikmetini açıklamış olması, O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Burada hüküm, şeytanın adımlarının izlenmesinin yasaklanışıdır. Hikmeti ise yasaklanan o işte bulunan ve onun terk edilmesini gerektiren kötülüktür. Bu sebepten Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o” yani şeytan “hayasızlığı” akılların ve şeriatın çirkin gördüğü -bazı nefisler ona meyletse dahi- pek büyük günahları “ve kötülüğü” akılların kabul etmediği, doğru bilip tanımadığı şeyleri işleminizi “emreder.” Şeytanın adımları demek olan bütün günahlar, bu çerçevenin içindedir. Yüce Allah, kendi nezdinden bir nimet olmak üzere kullarına bunu yasaklamıştır. Öyleyse O’na şükredip anmaları gerekir. Çünkü bu, alçaltıcı işlerle ve çirkinliklerle kirlenmelerine karşı himaye edilmelerini sağlar. Onlara bu gibi işleri yasak kılmış olması, ihsanının bir tecellisidir. Tıpkı öldürücü zehirleri ve benzerlerini yemeyi yasaklamış olması gibidir. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı.” Yani şeytanın adımlarını izlemekten uzak, tertemiz bir kişi kalamazdı. Çünkü şeytan ve askerleri, sürekli olarak şeytanın adımlarını izlemeye çağırmakta, onları güzel göstermektedirler. Nefis ise kötülüğe eğilimli olup onu emretmektedir. Kul da bütün yönleriyle acizdir ve imanı da bunlara karşı direnecek güçte olmayabilir. İşte kişi bu adımları izlemeye iten hususlarla başbaşa bırakılacak olursa hiç kimse büyük ve küçük günahlardan temizlenme, iyilikleri işleme sûreti ile de ilerleme imkânını bulamazdı. Çünkü “temize çıkmak (tezkiye)” hem arınıp temizlenmeyi, hem de gelişip artmayı ihtiva eder. Ancak Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, sizlerden bazılarının arınıp temize çıkmalarını sağlamıştır. Bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı dualardan biri şöyledir: “Allah’ım, nefsime takvâsını ver ve onu tertemiz kıl. Çünkü sen, onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen, onun velisisin ve mevlasısın.” Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat Allah dilediğini” arındırılmakla arınıp temizleneceğini bildiği kimseleri “temize çıkarır.” Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah her şeyi işitendir, bilendir” buyurmaktadır.
وَلَا يَأْتَلِ أُو۟لُوا۟ ٱلْفَضْلِ مِنكُمْ وَٱلسَّعَةِ أَن يُؤْتُوٓا۟ أُو۟لِى ٱلْقُرْبَىٰ وَٱلْمَسَٰكِينَ وَٱلْمُهَٰجِرِينَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلْيَعْفُوا۟ وَلْيَصْفَحُوٓا۟ أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ ٱللَّهُ لَكُمْ وَٱللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ٢٢
22. “İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler.” İfk hadisesinde ileri geri konuşanlardan birisi de Mistah b. Usase idi. Bu, Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh’ın yakın bir akrabası idi. Mistah, Allah yolunda hicret etmiş fakir bir zattı. Ebu Bekir, söylediği sözler dolayısı ile artık Mistah’a hiçbir mali yardımda bulunmayacağına dair yemin etmişti. Bu âyet-i kerime nâzil olarak ona bu kimseye yaptığı infakı kesme mahiyetinde yaptığı yeminden vazgeçmesini emredip bu tür yeminleri yasaklamıştır. Buna karşılık Ebu Bekir’i af ve müsamaha göstermeye teşvik ederek eğer onu bağışlayacak olursa Allah’ın da kendisini bağışlayacağı vaadini bildirmiştir. Zira devamla Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Sizler, O’nun kullarına af ve müsamaha ile muamale edecek olursanız, O da size bu şekilde muamelede bulunur. Ebu Bekir radıyallahu anh bu âyeti kerimeyi işitince: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın beni bağışlamasını isterim”, diyerek tekrar Mistah’a infak etmeye devam etti. Bu âyet-i kerimede yakın akrabaya infakta bulunmaya, işlediği bir masiyet dolayısı ile nafaka ve ihsanın terk edilmeyeceğine, -günahkârların yaptıkları işleri yapsa dahi- affedip müsamaha ile karşılamanın teşvik edildiğine delil vardır.
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَرْمُونَ ٱلْمُحْصَنَٰتِ ٱلْغَٰفِلَٰتِ ٱلْمُؤْمِنَٰتِ لُعِنُوا۟ فِى ٱلدُّنْيَا وَٱلْـَٔاخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ٢٣
23. Daha sonra Yüce Allah, namuslu ve iffetli hanımlara iftira etme hakkındaki ağır tehdidini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “İffetli” hayasızlık işlememiş, tertemiz “(hayasızlıktan) habersiz” böyle bir şeyi hatırlarından dahi geçirmemiş “mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır.” Lanet, ancak büyük bir günah sebebi ile söz konusu olur. Yüce Allah, bu lanetin onlar hakkında dünyada da âhirette de kesintisiz söz konusu olduğunu söyleyerek bu laneti pekiştirmektedir. “Ayrıca onlar için çok büyük bir azap da vardır.” Bu, lanetten ayrı bir azabı ifade eder. Yüce Allah, onları hem rahmetinden uzaklaştırmıştır, hem de onlara ağır bir azap verecektir. Söz konusu bu azap ise kıyamet gününde olacaktır. Şöyle ki;
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ ٢٤
24. “O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” Her bir organları, neler yaptığına dair şahitlikte bulunacaktır. Her şeyi konuşturan Yüce Allah, onları da konuşturacaktır ve bu günahları işleyen kişi bunları inkâr edemeyecektir. İnsanlara karşı bizzat kendi azalarını şahit kılan, ne kadar adaletlidir!
يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ ٱللَّهُ دِينَهُمُ ٱلْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلْحَقُّ ٱلْمُبِينُ ٢٥
25. “O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir.” Amellerinin karşılığını tam bir adaletle verecektir. Böylece amellerinin karşılığını hiçbir şey eksiltilmeksizin tastamam olarak bulurlar ve: “derler ki: “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf, 18/49) Allah’ın huzurunda duracakları o büyük günde “Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir.” Apaçık hakkın, yalnızca Yüce Allah’ın vasfı olduğunu öğreneceklerdir. Yani O’nun yüce sıfatları da haktır, fiilleri de haktır. O’na ibadet haktır, O’nun huzuruna çıkmak haktır, O’nun vaadi ve tehdidi haktır, O’nun dinî ve cezaî hükümleri haktır, peygamberleri de haktır. Ortada Allah için mevzu bahis olmayan ve Allah’tan gelmeyen “hak” diye bir şey yoktur.
ٱلْخَبِيثَٰتُ لِلْخَبِيثِينَ وَٱلْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَٰتِ وَٱلطَّيِّبَٰتُ لِلطَّيِّبِينَ وَٱلطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَٰتِ أُو۟لَٰٓئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ ٢٦
26. “Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır.” Erkek ve kadınlardan kötü olanlar, kötü sözler ve kötü fiiller, kötü olan kimselere layıktır, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara uygundur. Buna karşılık iyi ve temiz olan erkekler, kadınlar, sözler ve fiiller de iyilere uygundur, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara benzer. Bu ifade, çok umumi ve kapsayıcıdır. Hiçbir şey onun kapsamı dışında değildir. Bu kapsama giren en önemli kimseler peygamberler, özellikle de aralarından ulu’l-azm peygamberler, bunlardan özellikle onların efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. O, kayıtsız şartsız bütün insanların iyi ve temizlerinin en faziletlisi, en üstünüdür. İşte bu bu iyi ve temizlere ancak iyi ve temiz olan kadınlar yakışır. Buna göre bu konuda Âişe radıyallahu anh’ya dil uzatmak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatmaktır ve zaten münafıkların bu iftirada bulunmaktan maksatları da ona dil uzatmaktır. Halbuki Âişe’nin sadece Allah Rasûlünün hanımı olmasından, onun bu çirkin işten uzak ve tertemiz olduğu anlaşılmaktadır. Peki, ya o kadınların sıddıkası, en faziletlileri, en bilgilileri, en temizleri, alemlerin Rabbinin rasûlünün sevgili hanımı, hanımları içinde örtüsü altında Peygamber’e vahiy nazil olan tek pak zevcesi olduğuna göre durum ne olur?
aha sonra Yüce Allah, bu hususu batıl sözler söyleyen hiç kimseye söyleyecek söz, şüphe ve tereddüde de en ufak mahal bırakmayacak şekilde ifade edip açıkça şöyle buyurmaktadır: “İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar.” Burada asaleten Âişe radıyallahu anh’a, ona tabi olarak da hayasızlıklardan uzak, iffetli mü’min kadınlara işaret edilmektedir. “Onlar için” günahlarının tümünü örten bir “mağfiret”, cennette Kerim bir Rabden gelen “tükenmez bir rızık vardır.”
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَدْخُلُوا۟ بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّىٰ تَسْتَأْنِسُوا۟ وَتُسَلِّمُوا۟ عَلَىٰٓ أَهْلِهَا ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ٢٧
27. Yüce Yaratıcı mü’min kullarına irşadda bulunarak kendi evleri dışındaki evlere izin almaksızın girmemelerini emretmektedir. Çünkü izinsiz başkasının evine girmenin pek çok kötü sonucu vardır. Bunlardan birisini Allah Rasûlü şu buyruğu ile söz konusu etmektedir: “İzin istemek, ancak (ev sahiplerinin görülmesinin arzulamadıkları hallerinin) görülmesi(ni önlemek) için emredilmiştir.” İzin istememe dolayısı ile evlerin içerisinde görülmesi istenmeyen haller göze çarpar. Ev, içindekileri örtüp saklama hususunda elbisenin insanın bedenindeki avreti örtmesine benzer. İzin istemenin bir diğer sebebi, izinsiz giren kimsenin hırsızlık veya buna benzer kötü bir itham ve şüphe altında kalmasını gerektirmesidir. Çünkü gizlice bir yere girmek, kötülük yapmak istemenin delilidir. İşte Yüce Allah, mü’minlere kendi evlerinin dışındaki evlere “izin alıp o ev halkına selâm vermeden” girmeyi yasaklamaktadır. İzin almaya âyet-i kerimede (ısınma, ünsiyet sağlama anlamında) “istinas” denmesinin sebebi, bu yolla ünsiyetin husule gelmesi, izin almaksızın ise soğukluk ve ürkmenin söz konusu olması dolayısıyladır. İzin alıp hane halkına selam vermek, hadis-i şerifte geçtiği üzere: “Esselamu aleykum, girebilir miyim?” demek sûreti ile olur. “Bu” sözü geçen şekilde izin istemek “sizin için daha hayırlıdır. Olur ki düşünüp öğüt alırsınız.” Çünkü bunun birçok faydası vardır ve bu, sahip olunması gereken ahlâkî erdemlerdendir. Eğer kendisinden izin istenen kişi izin verirse, izin talep eden de içeri girer.
فَإِن لَّمْ تَجِدُوا۟ فِيهَآ أَحَدًا فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتَّىٰ يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِن قِيلَ لَكُمُ ٱرْجِعُوا۟ فَٱرْجِعُوا۟ هُوَ أَزْكَىٰ لَكُمْ وَٱللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ ٢٨
28. “Eğer o (yabancı evlerde) kimseyi bulamazsanız size izin verilinceye kadar oralara girmeyin. Eğer size “Geri dönün” denirse, geri dönün.” Geri dönmemezlik etmeyin, bundan dolayı da kızıp öfkelenmeyin. Çünkü ev sahibi, sizin yerine getirilmesi gereken bir hakkınızı engellemiş değildir. O, bağışta bulunan kişi durumundadır. Dilerse izin verir, dilemezse vermez. Öyleyse sizden herhangi bir kimse böyle bir halden dolayı kibirlenip de kızmasın. Çünkü “bu, sizin için daha nezihtir.” Kötülüklerden arınıp temizlenmeniz ve iyiliklerle bezenmeniz için daha uygundur. “Allah, yaptıklarınızı çok iyi bilir.” Ve herkese az olsun, çok olsun, iyi olsun kötü olsun, ne amel yaptıysa onun karşılığını verecektir.
لَّيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَدْخُلُوا۟ بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَٰعٌ لَّكُمْ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ٢٩
29. Bu, fiilen mesken olarak kullanılan evlere dair hükümdür. İnsanın orada eşyasının bulunması ile bulunmaması arasında fark yoktur. Yine mesken olarak kullanılmayan ama insanın eşyası bulunmayan evler için de hüküm böyledir. Ev halkı bulunmayan, içinde kişiye ait eşyaların bulunduğu, oraya girme gereği duymakla birlikte kendilerinden izin alması mümkün olacak kimse bulunmayan evlere gelince -mesela ücret ödeyerek ve benzeri yollarla tutulup kalınan kiralık evler (otel vb.) buna örnektir- bunlar hakkında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Oturulmayan ve içlerinde size ait eşya/fayda bulunan evlere (izinsiz) girmenizde ise size bir günah yoktur.” Bu, daha önce sözü edilen evlere izinsiz girmenin haram ve günah olduğuna delildir. Yüce Allah’ın: “Oturulmayan ve içlerinde size ait eşya/fayda bulunan evler” tabiri, Kur’ân-ı Kerîm’in hayret verici kayıtlı ifadelerinden birisidir. Çünkü daha önce geçen “kendi evlerinizin dışındaki evlere” buyruğu, insanın mülkiyetinde bulunmayan bütün evleri kapsayan umumi bir lafızdır. Bu âyet-i kerimedeki kayıt ile Yüce Allah, kişinin kendi mülkü altında olmamakla birlikte içinde kendisine ait eşya/fayda bulunan ve orada oturan kimselerin olmadığı evleri bu umumi lafzın dışına çıkarmakta ve bu gibi evlere izinsiz girmekten vebali kaldırmaktadır. “Allah, açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.” Gizli ve açık bütün hallerinizi bilir. Sizin maslahatınıza olan şeyleri de bilir. Bu yüzden size gerek duyduğunuz ve sizin için zorunlu bulunan şer’î hükümler buyurmuştur.
قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا۟ مِنْ أَبْصَٰرِهِمْ وَيَحْفَظُوا۟ فُرُوجَهُمْ ذَٰلِكَ أَزْكَىٰ لَهُمْ إِنَّ ٱللَّهَ خَبِيرٌۢ بِمَا يَصْنَعُونَ ٣٠
30. Yani sen, beraberlerinde imanı ihlal edici şeylerden kendilerini alıkoyacak bir iman bulunan o mü’minleri irşad ederek de ki: Başkalarının avretlerine, yabancı kadınlara, kendilerine bakmakla fitneye düşülmekten korkulan tüysüz gençlere, kişiyi fitneye ve sakıncalı hallere düşüren dünya zînetine bakmaktan “gözlerini sakınsınlar ve mahrem yerlerini” ön veya arka yoldan haram bir ilişki kurmaktan yahut bunların daha altındaki ilişkilerden ya da başkalarına onlara dokunma veya bakma imkânını vermekten “korusunlar. Bu” gözleri ve mahrem yerleri korumak “onlar için daha temizdir.” Daha hoş ve güzeldir, amellerini daha bir iyileştiricidir. Şüphesiz mahrem yerini ve gözünü koruyan bir kimse, hayasızlıklar işleyen kimselerin kirlenmelerine sebep olan pisliklerden arınmış olur. Haramı terk etmek dolayısı ile de amelleri tertemiz olup iyiye gider. Çünkü nefis harama tamah eder, haramı işlemeye çağırır. Allah için bir şeyi terk edene, Allah onun yerine ondan hayırlısını ihsan eder. Gözünü haramdan koruyan kimsenin Allah, basiretini nurlandırır. Diğer taraftan mahrem yerini ve gözünü haramdan ve harama önayak olan hususlardan -bunlara istek duyuran sebeplere rağmen- koruyan bir kimse, elbetteki başka hususları daha ileri derecede korur. Bundan dolayı Yüce Allah, burada “muhafaza etmek/korumak” tabirini kullanmıştır. Muhafaza altında bulunan bir şeyi kişi, eğer kollayıp gözetmek ve korumakta bütün gayretini ortaya koymayacak, onu korumak için gerekli sebepleri yerine getirmeyecek olursa o şey korunmuş olmaz. İşte göz ve mahrem yer de böyledir. Kul, bunları korumakta gayret göstermeyecek olursa onlar da kulu türlü bela ve sıkıntılara düşürürler. Burada Yüce Allah’ın, mahrem yerinin korunmasını kayıtsız şartsız olarak emrettiği üzerinde dikkatle duralım. Çünkü mahrem yerinin korunmaması hiçbir halde mubah değildir. Buna karşılık göz ile ilgili olarak Yüce Allah: “Gözlerini sakınsınlar” diye buyurmuş ve kısmîliğe (bakışların bir kısmına) delâlet eden “من” edatını getirmiştir. Çünkü bazı hallerde ihtiyaç sebebi ile bakmak caizdir. Şahidin, (ticari, hukuki vb. bir) muamelede bulunanın, evlenmek üzere bir kıza talip olanın vb. kimselerin bakması gibi.
aha sonra Yüce Allah, mü’min kullara neler yaptıklarını bildiğini hatırlatmaktadır ki böylelikle kendilerini haramlardan korumakta tam anlamı ile gayretlerini ortaya koysunlar.
وَقُل لِّلْمُؤْمِنَٰتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَٰرِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَىٰ جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ ءَابَآئِهِنَّ أَوْ ءَابَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَآئِهِنَّ أَوْ أَبْنَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَٰنِهِنَّ أَوْ بَنِىٓ إِخْوَٰنِهِنَّ أَوْ بَنِىٓ أَخَوَٰتِهِنَّ أَوْ نِسَآئِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَٰنُهُنَّ أَوِ ٱلتَّٰبِعِينَ غَيْرِ أُو۟لِى ٱلْإِرْبَةِ مِنَ ٱلرِّجَالِ أَوِ ٱلطِّفْلِ ٱلَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا۟ عَلَىٰ عَوْرَٰتِ ٱلنِّسَآءِ وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ ٱلْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ٣١
31. Yüce Allah, mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınıp mahrem yerlerini korumalarını emrettikten sonra mü’min kadınlara da aynı şekilde emir vererek şöyle buyurmaktadır: “Mü’min kadınlara söyle de gözlerini” avretlere ve şehvetle yabancı erkeklere bakmaktan vb. yasak bakışlardan “sakınsınlar ve mahrem yerlerini” kendilerine haram olan kimselere cima etme yahut dokunma veya bakma imkânını vermeyerek “korusunlar. Kendiliğinden görünen kısmı hariç zinetlerini göstermesinler.” Güzel elbiseler, zinet eşyaları ve bedenin tümü zinete dahildir. Dışa giyilen elbiselerin görünmesi kaçınılmaz olduğundan dolayı “kendiliğinden görünen kısmı hariç” buyrulmuştur. Yani giyilmesi âdet haline gelmiş olup fitneyi çağrıştıran bir özellik taşımayan dış elbiseler müstesnadır. “Başörtülerini de yakalarının üzerine salsınlar.” Bu ise tesettüre bürünmenin mükemmel olması içindir. Ayrıca bu, açığa çıkarılması haram olan zînetin kapsamına belirttiğimiz gibi bedenin tümünün dahil olduğunun da delilidir.
aha sonra Yüce Allah, zînetlerini açığa çıkarma yasağını tekrar söz konusu etmekte ve buna şu istisnaları getirmektedir: “Zînetlerini kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından” bu, hem bizzat babayı, hem ne kadar yukarı çıkarsa çıksın dedeleri kapsar, “oğullarından, kocalarının (başka kadınlardan olma) oğullarından” buna öz ve üvey oğullarla tüm erkek torunlar dahildir “erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından” ister anne baba bir kardeş olsunlar, ister baba bir, isterse de anne bir kardeş olsunlar fark etmez; “kızkardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından,” Kadınların birbirlerine bakmaların mutlak olarak caizdir. Ancak buradaki “kendi kadınlarından” ifadesinin aynı cinsten olma anlamına gelme ihtimali vardır. Yani “sizin cinsinizden olan müslüman kadınlar” demektir. Bu da zimmi kadının müslüman kadına bakması caiz değildir, diyenlerin görüşlerine delildir. “kölelerinden” köle bütünü ile kadına ait ise o kölenin hanımefendisine bakması -kadın o kölenin tek sahibi olduğu sürece- caizdir. Ancak bu mülkiyet, kısmen veya tamamen ortadan kalkarsa artık kölenin ona bakması caiz olmaz. “Kadınlara karşı arzusu olmayan erkeklerden” yani (yemek vb. bir şeyler almak ümidiyle) sizin ardınızdan gelip peşinize takılan ancak kadınlara hiçbir arzu ve isteği bulunmayan, avretin mahiyetini anlamayan kadar bunak, ne fercinde ne de kalbinde böyle bir arzu bulunmayan iktidarsız kimseler ve benzerlerinin kadınlara bakmalarında bir sakınca yoktur. “Ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan” yani henüz temyiz yaşına gelmemiş erkek çocukların yabancı kadınlara bakmaları caizdir. Yüce Allah, buna sebep olarak kadınların avretlerini henüz anlayamamalarını göstermektedir. Yani bu hususta herhangi bir bilgileri bulunmuyor ve henüz şehvetleri uyanmıyor ise bunda bir mahzur yoktur. Bu buyruk, temyiz yaşına gelmiş çocuğa karşı yabancı kadının tesettüre riâyet etmesi gerektiğine delildir. Çünkü bu gibi kimseler, kadınların avretlerini fark edebilecek yaştadır. İşte zinetlerini bu sayılanlardan “başkasına göstermesinler. Gizledikleri zînetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar.” Yani takındıkları halhal vb. zinet eşyaları, ses çıkartıp da bu yolla zînetlerinin farkına varılarak fitneye vesile olmaması için ayaklarını yere vurmasınlar. Bu ve benzeri buyruklardan, seddu’z-zerâî’ kaidesi anlaşılmaktadır. Yani bir iş, mübah olmakla beraber eğer harama götürüyor ise yahut harama götürmesinden korkuluyor ise yasaklanır. Yere ayakları vurmak, aslında mübahtır. Ancak zînetin bilinmesine götüren bir yol olmasından ötürü yasaklanmıştır.
anı Yüce Allah, bunca güzel emirleri buyurduktan, bu güzel tavsiyelerini yaptıktan sonra -bu hususlarda mü’min kimselerin birtakım kusurlarının bulunması kaçınılmaz olduğundan dolayı- mü’minlere tevbe etmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Hep birlikte Allah’a tevbe edin.” Çünkü imanı mümini tevbeye çağırır. Daha sonra da kurtuluşun buna bağlı olduğunu belirterek “ki kurtuluşa eresiniz” buyurmaktadır. Tevbe olmadan kurtuluşa imkân yoktur. Tevbe ise Allah’ın zahiren ve batınen hoşlanmadığı şeylerden, zahiren ve batınen sevdiği şeylere dönmek demektir. Bu buyruk, her bir mü’minin tevbe etmeye ihtiyacı bulunduğunun delilidir. Çünkü Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmektedir. Ayrıca “Allah’a tevbe edin” buyruğunda tevbenin ihlâs ile yapılması da teşvik edilmektedir. Yani dünya musibetlerinden kurtulmak yahut riyakârlık gibi bozuk bir amaçla tevbe etmeyin; yalnızca Allah için tevbe edin, demektir.
وَأَنكِحُوا۟ ٱلْأَيَٰمَىٰ مِنكُمْ وَٱلصَّٰلِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَآئِكُمْ إِن يَكُونُوا۟ فُقَرَآءَ يُغْنِهِمُ ٱللَّهُ مِن فَضْلِهِۦ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٌ ٣٢
32. Yüce Allah, velilere ve efendilere velâyetleri altında bulunan -ister bekâr, ister dul, ister erkek ister kadın olsun- evli olmayan kimseleri evlendirmelerini emretmektedir. Bu yüzden akrabanın ve yetimin velisi olan kimselerin, nafakasını karşılamakla yükümlü oldukları kimseler içinde evlenmeye ihtiyacı olanları evlendirmesi gerekir. Velayetleri altında bulunan kimseleri evlendirmekle emrolunduklarına göre kendi kendilerinin evlenmelerinin emredilmesi öncelikle söz konusudur. “Köle ve cariyelerinizden de salih/elverişli olanları evlendirin” buyruğunda “salih/elverişli” olanlardan, dinen salih olanların kastedilmiş olması ihtimal dahilindedir. Buna göre ahlaksız ve zinakar olmayan salih köle ve cariyeleri, efendileri evlendirmekle memurdur. Bu da onun salih oluşunun bir mükâfatı ve onu salih olmaya bir teşviktir. Zira zina eden facir bir kimsenin evlendirilmesi yasak kılınmıştır. Bu yüzden bu buyruk, sûrenin baş tarafında sözü edilen zina eden erkek ve kadınların nikâhlanmalarının -tevbe edinceye kadar- haram olduğu yönündeki hükmü teyit etmektedir. “Salih” olmanın köleler ve cariyeler hakkında özellikle zikredilerek hürler hakkında söz konusu edilmemesi, genelde köleler arasında “salih” olmayışın çokça söz konusu olmasından dolayıdır. “Salih” sözü ile evlenmeye elverişli ve ona ihtiyacı bulunan köle ve cariyelerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Bu anlamı, efendinin kölesini evlenmeye ihtiyacı olmadan önce evlendirmekle memur olmaması da teyit etmektedir. Her iki mananın bir arada kastedilmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
“Eğer onlar” kocalar ve evlenenler “fakir iseler Allah onları lütfu ile zengin kılar” Öyleyse bunlar evlenecek olurlarsa, bakmaları gereken çoluk çocukları olacağından ötürü fakir düşecekleri vehmi sizi onları evledirmekten alıkoymasın. Bu buyruk, evliliğe teşvik ve evlenen kimsenin fakir ise zengin olacağına dair bir vaadi içermektedir. “Allah lütfu bol olandır.” İhsanı çok ve hayırları pek büyük olandır. “Her şeyi bilendir.” Dinî ve dünyevî lütfuna yahut bunlardan birine kimin layık olduğunu ve kimin layık olmadığını çok iyi bilir. Herkese de ilim ve hikmetinin gereğine göre verir.
وَلْيَسْتَعْفِفِ ٱلَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّىٰ يُغْنِيَهُمُ ٱللَّهُ مِن فَضْلِهِۦ وَٱلَّذِينَ يَبْتَغُونَ ٱلْكِتَٰبَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَٰنُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا وَءَاتُوهُم مِّن مَّالِ ٱللَّهِ ٱلَّذِىٓ ءَاتَىٰكُمْ وَلَا تُكْرِهُوا۟ فَتَيَٰتِكُمْ عَلَى ٱلْبِغَآءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِّتَبْتَغُوا۟ عَرَضَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَمَن يُكْرِههُّنَّ فَإِنَّ ٱللَّهَ مِنۢ بَعْدِ إِكْرَٰهِهِنَّ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ٣٣
33. “Evlenme imkanı bulamayanlar da Allah, lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar iffetlerini korusunlar.” Bu, nikâh imkânı bulamayanın hükmüdür. Yüce Allah, böylesine iffetli kalmayı yani haramdan uzak durup kendisini ondan uzak tutacak sebepleri yerine getirmesini emretmektedir. Kendisini harama düşürecek türden hatırına gelecek düşünceleri, haramı çağrıştıran hususları aklından uzaklaştırmak sûreti ile bu sebepleri yerine getirmelidir. Aynı şekilde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu tavsiyesini de yapmalıdır: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeten kimse evlensin. Evlenme gücü bulamayan kimse ise oruç tutmaya baksın. Çünkü oruç şehveti keser.” Yüce Allah’ın “evlenme imkanı bulamayanlar” buyruğu, fakirlikleri yahut velilerinin ve efendilerinin fakir olması veya onları evlendirmeyi kabul etmemeleri ve onların da onları bu işe zorlama güçlerinin bulunmadığından dolayı evlenme imkânı bulamayanlar, demektir. Ayete verilen bu mana, “nikâh için mehir bulamayanlar” şeklinde verilen manadan daha güzeldir. Çünkü bu manayı verenler, aslında muzâfun ileyh’i muzaf’ın yerine geçirmiş oluyorlar. Bunun ise iki mahzuru vardır: Birincisi, ifadede hazf olduğu kabul edilmiş olur ki ifadede aslolan hazfe gitmemektir. İkincisi, buyruğun anlamı, birisi malı ile zengin olma diğeri de olmama hali olmak üzere iki hale münhasır olur. O takdirde de bizim belirttiğimiz manadaki köleler ve cariyeler ile velisi tarafından evlendirilmesi gerekenler bu ifadenin dışında kalmış olur. “Allah lütfundan kendilerine zenginlik verinceye kadar” buyruğu da iffetini koruyan kimseleri Yüce Allah’ın zengin kılacağına ve kendilerine işlerinde kolaylık vereceğine dair bir vaattir. Ayrıca içinde bulundukları halin kendilerine zor ve ağır gelmemesi için de sıkıntıdan kurtulacakları vakti beklemeleri yönünde bir emirdir.
“Sahip olduğunuz köle ve cariyeler arasından sizden mükâtebe isteyenler ile -eğer onlarda bir hayır görürseniz- mükatebe yapın.” Yani sizden mükâtebe talebinde bulunarak bir bedel karşılığı hürriyetini satın almak isteyen köle ve cariyelerin bu isteklerini kabul edin ve onlarla mükâtebe anlaşması yapın. Şu şartla ki mükâtebe talebinde bulunanlarda bedellerini kazanabileceklerine ve dinlerinde de salah sahibi olduklarına dair bilginiz olmalıdır. Çünkü mükatebede iki maslahat söz konusudur: Birisi kölenin azat olması ve hürriyetini kazanması, diğeri kendi hürriyetini satın almak maksadı ile efendisine vereceği bedeli kazanması. Belki bu yolla köle, mükâtebe süresi içerisinde köleliği boyunca elde edemeyeceği pek çok malı kazanabilir. Böylece köle pek büyük bir menfaat elde etmekle birlikte efendisinin de bu mükâtebeden dolayı herhangi bir zararı söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, ifadenin zahirinden anlaşıldığı üzere mükâtebe yapmayı farziyet ifade eden emir kipi ile dile getirmiştir. Bir diğer görüşe göre buradaki emir, müstehablık ifade eder. Ayrıca Yüce Allah mükatebe bedelleri konusunda onlara yardımcı olmayı da emretmektedir. Çünkü onların buna gerçekten ihtiyacı vardır. Zira onların hiçbir malları bulunmamaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin.” Bunun kapsamına mükâtebe yapan efendinin mükatebe bedeli olarak köleye bir şeyler vermesi yahut bedelden bir şeyler düşürmesi ve diğer insanlara da bu hususta kölere yardımcı olması girmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah, mükâteb kölelere zekâttan bir pay tahsis edilmesini emretmiştir. Ayrıca: “Allah’ın size verdiği maldan” buyruğu ile de bunun verilmesini teşvik etmiştir. Mal, Allah’ın malı olduğu gibi sizin elinizde bulunan mal da Allah’ın size bir bağışı, O’nun lütuf ve ihsanıdır. Bundan ötürü siz de -Allah size nasıl ihsanda bulundu ise- Allah’ın kullarına öylece iyilikte bulunun. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre köle, mükatebe talebinde bulunmayacak olursa efendisine kölesi ile mükâtebe yapması emredilmez. Aynı şekilde eğer efendisi kölesinde hayır olmadığını bilirse, mesela kölesinin herhangi bir kazanç kapısının olmadığını bilir ve bunun sonucunda insanlara bir yük olacağından korkarsa yahut da azat edildiği ve hürriyetine kavuştuğu takdirde fesat işleme imkânını bulacağını bilirse böyle bir efendiye bu türden olan kölesi ile mükatebe yapması emredilmez. Aksine sözü edilen sakıncalar dolayısı ile böyle bir mükatebe yasaklanır.
aha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İffetlerini korumak isteyen cariyelerinizi” -çünkü ancak bu durumda cariyelerin fuhşa zorlanması düşünülebilir- “dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için fuhşa zorlamayın.” Şâyet cariyenin kendisini zinadan korunmak istemiyor ise o takdirde o, hayasız bir fahişe demektir ki bu durumda da efendisinin onun bu tutumundan alıkoyması gerekir. Yüce Allah’ın böyle bir yasağı dile getirmesi, cahiliye döneminde bu tür bir uygulama bulunduğundan dolayıdır. Efendi, karşılığında ücret almak üzere cariyesini fuhşa zorlardı. Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için” buyurmaktadır. Yani cariyeleriniz sizden daha hayırlı, zinadan kaçınmak hususunda sizden daha iffetli olursa onlara dünya hayatının azıcık bir menfaati için böyle bir baskı yapmanız size yakışmaz. Çünkü bu dünya menfaati, kısa bir sürede geçip gider. Ancak âhiret mükafatını ya da cezasını göz önünde bulundurmasak bile sırf sizin temizlik, iffet ve fazileti kazanmanız, elbette ki böyle bir rezillik ve aşağılığa yol açan azıcık dünya malını elde etmekten çok daha üstündür. Daha sonra Yüce Allah, böyle bir zorlamaya kalkışmış kimseleri tevbeye davet ederek şöyle buyurmaktadır: “Kim onları zorlarsa şüphe yok ki Allah, onların zorlanmalarından sonra çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir.” Böyle bir kimse, Yüce Allah’a tevbe etsin. Daha önce Allah’ı gazaplandıran türden olan bu işinden de kesinlikle vazgeçsin. Bunu yapacak olursa Allah, onun günahlarını bağışlar. O kendisini azaptan kurtarmak için nefsine acıdığı ve cariyesine de ona zarar verecek şeye onu zorlamayarak merhamet ettiği gibi Allah da ona merhamet buyuracaktır.
وَلَقَدْ أَنزَلْنَآ إِلَيْكُمْ ءَايَٰتٍ مُّبَيِّنَٰتٍ وَمَثَلًا مِّنَ ٱلَّذِينَ خَلَوْا۟ مِن قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ ٣٤
34. Bu buyruklar ile Yüce Allah’ın kullarına indirmiş olduğu bu âyet-i kerimelerin ne kadar değerli oldukları dile getirilmektedir ki böylelikle kullar, bu âyetlerin kıymetini bilsinler, hakkı ile gereklerini yerine getirsinler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki size açıklayıcı” gerek itikadî hususlarda, gerek fer’î/ahkama dair konularda en ufak bir şüphe ve tereddüt, anlaşılmayacak bir taraf kalmayacak şekilde gerek duyduğunuz her bir hususa açıkça delâlet eden “âyetler” ve aynı şekilde “sizden önce geçmiş olanlardan” salih olanları ile olmayanları ile öncekilerin haberleri, amellerinin nitelikleri, onların yaptıkları ile onlara yapılanlar, kendilerinden ibret alacağınız, onlar gibi amellerde bulunanların da onlar gibi karşılık göreceğine dair ibretli “misaller ve takvâ sahipleri için de bir öğüt indirdik.” Yani takvâ sahipleri için de öğüt olacak şekilde vaatler, tehditler, teşvikler ve korkutmalar içeren şeyler indirdik ki muttakiler bunlarla öğüt alarak Yüce Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden vazgeçer ve O’nun sevdiği şeylere yönelirler.
ٱللَّهُ نُورُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِۦ كَمِشْكَوٰةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ ٱلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ ٱلزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَٰرَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىٓءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَىٰ نُورٍ يَهْدِى ٱللَّهُ لِنُورِهِۦ مَن يَشَآءُ وَيَضْرِبُ ٱللَّهُ ٱلْأَمْثَٰلَ لِلنَّاسِ وَٱللَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ ٣٥
35. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Maddi ve manevi bütün nurlar O’ndandır. Şöyle ki Allah zatı ile nurdur. O’nun hicabı da nurdur. Eğer bu hicabı açacak olsa yüzünün parıltıları gözünün ulaştığı tüm mahlukatını yakar. Arş, Kürsi, güneş, ay ve nur/ışık da O’nunla aydınlanmış/nurlanmıştır, cennet de O’nun nuru ile aydınlanmıştır. Manevi nur da bütünü ile Allah’tandır. O’nun kitabı da nurdur, şeriatı da nurdur. Peygamberlerinin ve mü’min kullarının kalbindeki iman ve marifetullah da bir nurdur. Yüce Allah’ın nuru olmasa karanlıklar üst üste yığılırdı. O bakımdan Allah’ın nurunun bulunmadığı her yerde karanlık vardır, sıkıntı vardır.
“Nurunun” yani kendisine ilettiği Kur’ân nurunun ve mü’minlerin kalplerindeki iman nurunun “misali içinde kandil bulunan bir kandil yuvasına benzer.” Çünkü kandil yuvası kandilin nurunu bir arada tutar, dağılmasını önler. “Bu kandil, bir cam (fanus) içindedir. O cam ise” saflığı, temizliği ve göz kamaştırıcılığı itibari ile “parıltısı inciyi andıran bir yıldız gibidir.” İnci gibi parıldayan camın içerisindeki “bu kandil, doğuya da batıya da ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur.” Yani onun ışığı, en ileri derecede aydınlık saçan zeytin yağından tutuşturulur ki bu yağ da zeytin ağacından elde edilir. Bu zeytin ağacı ise gündüzün sonunda güneş almayıp yalnızca doğuya bakan, gündüzün ilk saatlerinde güneş almayıp yalnızca batıya bakan bir ağaç değildir. Doğuya da batıya da aidiyeti söz konusu olmadığına göre o, yeryüzünün ortalarında bir yerdedir. Şam bölgesinde yetişen zeytinler böyledir. Oradaki zeytin ağaçları günün erken saatlerinde de geç saatlerinde de güneş alır. Bu yüzden oranın zeytinleri gâyet güzel ve kaliteli olur. Bu da yağının daha saf ve berrak olmasını sağlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “ki bu ağacın yağı” saf ve berrak oluşundan dolayı “neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir.” Ona ateş değdiğinde ise oldukça ileri derecede aydınlık verir. “(Ateş değdiğinde ise o) nur üstüne nur olur.” Bir taraftan ateşin nuru, diğer taraftan zeytin yağının ışığı.
üce Allah’ın verdiği bu misalin açıklaması, onun mü’minin durumuna ve Allah’ın mü’minin kalbindeki nuruna uygunluğu şöyledir: Yüce Allah’ın mü’mini üzerinde yarattığı fıtrat, saf zeytin yağı durumundadır. O fıtratı ile temizdir, ilâhi öğretileri kabule ve şeriate uygun amele hazırdır. Bu fıtrata ilim ve iman ulaştı mı o nur, kalbinde yanar, tıpkı ateşin kandilin fitilini tutuşturması gibi. Bu mü’min, kötü maksatlardan Yüce Allah’ın buyruklarını yanlış anlamaktan yana da arınmıştır. Onun kalbine iman ulaştı mı büyük çapta bir aydınlık verir. Çünkü o, bulandırıcı her bir unsurdan arınmıştır. Bu da inci gibi parıldayan cam fanusun tertemiz olmasına benzer. Böylelikle mü’min hakkında fıtratın nuru, imanın nuru, ilmin nuru, marifetin saflığı bir arada bulunmuş olur. İşte bu, nur üstüne nurdur.
u, Yüce Allah’ın nurundan bir tecelli olduğundan ve herkes de böyle bir nura sahip olmaya da elverişli olmadığından dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder.” O, saf ve tertemiz olduğunu ve bununla birlikte daha da temizlenip arınacağını ve böylelikle gelişeceğini bildiği kimseler arasından dilediklerini bu nuruna iletir. “Allah” buyruklarını akledip kavrasınlar diye bir lütuf ve bir ihsan olmak üzere ve hak batıldan ayırt edilsin diye “insanlar için misaller getirir.” Çünkü misaller, akıl ile kavranılan soyut manaları, somut bir şekilde anlatırlar. Böylelikle kullar da bu misalleri açık şekilde bilir ve anlar. “Allah her şeyi çok iyi bilendir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. O halde şunu bilin ki O’nun verdiği misaller eşyanın hakikatlerini ve tafsilatını, bunların kulların maslahatına olduğunu bilen bir zatın verdiği misallerdir. Bu yüzden siz de bu misalleri iyice anlamaya, akledip kavramaya çalışın. Bunlara karşı itirazla, karşı çıkmakla vakit geçirmeyin. Çünkü O bilir, siz bilmezsiniz.
İman ve Kur’ân nurunun ortaya çıkmasının sebepleri çoğunlukla mescidlerde olduğundan dolayı Yüce Allah onlara dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: