İçeriğe geç

Ahzâb Suresi tefsiri

تفسير سورة الأحزاب

es-Sa’dî Tefsiri1–37. ayetler

Ahzâb Suresi’nin ayet ayet tefsiri (es-Sa’dî Tefsiri).

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّبِىُّ ٱتَّقِ ٱللَّهَ وَلَا تُطِعِ ٱلْكَٰفِرِينَ وَٱلْمُنَٰفِقِينَ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا ۝١ وَٱتَّبِعْ مَا يُوحَىٰٓ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ۝٢

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yani ey Allah’ın kendisine lütufta bulunarak peygamberlik verdiği, vahyine mazhar kılarak ayrıcalıklı bir konuma yükselttiği, diğer insanlardan üstün kıldığı kişi! Rabbinin üzerindeki nimetleri dolayısıyla -herkesten çok senin için gerekli olan ve başkalarına göre sana daha fazlasını yerine getirmek düşen- takvânın gereğini yerine getir: O’nun emir ve yasaklarına uy, O’nun risaletini tebliğ et, sana gönderdiği vahyi kullarına eksiksiz ilet ve bütün insanlara samimi olarak öğüt ver. Herhangi bir kimse bunları yapmaktan seni alıkoymasın, hiçbir kimse seni bu yolundan geri çevirmesin. Allah’a ve Rasûlüne düşmanlığını açıkça ortaya koymuş hiçbir kâfire de içten içe yalanlayıp küfrünü saklayan ve bunun aksini açığa vuran hiçbir münafığa da asla itaat etme!

İşte bunlar gerçek düşmanlardır. Takvâyı eksilten ve takvâ ile çelişen bazı hususlarda bile olsa onlara itaat etme! Onların arzularına uyma! Çünkü onlar, seni doğrudan uzaklaştırırlar.

2. Aksine sen “Rabbinden sana vahyedilene uy!” Çünkü asıl hidâyet ve rahmet odur. Bu şekilde hareket etmekle de Rabbinin mükâfatını umabilirsin. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin yaptığınızı bildiği hayır ve şerre uygun olarak da amellerinize karşılık verecektir.

وَتَوَكَّلْ عَلَى ٱللَّهِ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ وَكِيلًا ۝٣

3. Şâyet içinde sen onlara saptırıcı hevâları hususunda itaat etmeyecek olursan, onların sana zarar verecekleri yahut insanların hidâyete ukaştırılmasında bir eksiklik husule gelebileceği gibi bir düşünce yer edecek olursa, böyle bir düşünceyi kendinden uzaklaştır ve onun yerine buna zıt duyguları yerleştir. Bu ise Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Onun için kendisine gelebilecek herhangi bir zarar önlenemeyen, fayda sağlayamayan, hayatı ve ölümü elinde bulunduramayan, öldükten sonra diriltemeyen bir kimse, Rabbine nasıl güvenip dayanması gerekiyorsa sen de öylece Allah’a tevekkül et! Onların şerlerinden esenliğe kavuşmak ve emrolunduğun dini gereği gibi uygulamak için bu yolu izle! Her ne olursa olsun bu işin gerçekleşmesi hususunda da yalnızca Allah’a güven.

“Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işler O’na havale olunur. O da o işleri ve kulları için daha uygun olanları yerine getirir. Çünkü kulun maslahatları, onun bilemeyeceği bir şekilde olabilir. Kulun hiç bir şekilde güç yetiremeyeceği bir şekilde kulun maslahatına olan şeyi yerine getirmeye ancak O kadirdir. O, kula bizzat kendisinden, hatta anne ve babasından bile daha merhametlidir. Kullarına herkesten daha çok şefkatlidir. Özellikle ihsanıyla gözetip büyüttüğü, gizli ve açık bereketlerini onlara bol bol ihsan ettiği has kulları için bu böyledir. Hele de işlerini kendisine havale etmesini emretmiş ve onları gerçekleştirme vaadinde bulunmuşsa! İşte böyle bir durumda kolaylaştırılan her bir hususun, zorluğu giderilen her bir konumun, kolaylaşan zorlukların, ortadan kalkan sıkıntıların, gerekleri yerine getirilen hallerin, karşılanan ihtiyaçların, arka arkaya inen bereketlerin, geri püskürtülen musibetlerin ve kaldırılan kötülüklerin haddini hesabını sorma gitsin.

İşte bu durumda işlerini Efendisine havale eden zayıf kulun, kalabalık insan gruplarının altından kalkamadığı işleri tek başına yaptığını, Allah’ın o kimseye güçlü yiğitlere zor gelen işleri kolaylaştırdığını görmek mümkündür. Yardım elbette ki Allah’tandır.

مَّا جَعَلَ ٱللَّهُ لِرَجُلٍ مِّن قَلْبَيْنِ فِى جَوْفِهِۦ وَمَا جَعَلَ أَزْوَٰجَكُمُ ٱلَّٰٓـِٔى تُظَٰهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَٰتِكُمْ وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَآءَكُمْ أَبْنَآءَكُمْ ذَٰلِكُمْ قَوْلُكُم بِأَفْوَٰهِكُمْ وَٱللَّهُ يَقُولُ ٱلْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِى ٱلسَّبِيلَ ۝٤

4. Yüce Allah, kullarını gerçekle ilgisi olmayan sözleri dolayısı ile azarlamakta ve gerçeğin söyledikleri gibi olmadığını açıklamaktadır. Çünkü onların bu kabilden sözleri asılsız bir yalandır ve dinen çirkin birtakım hususlar, bu gibi sözlerin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Yüce Allah’ın takdir etmediği şeylerin var olduğunu ya da meydana geldiğini haber veren her tür konuşma hakkında geçerlidir. Ancak Yüce Allah, bunlar arasından şu hususları -bizzat meydana gelmiş olmaları ve açıklanmalarına ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısı ile- özellikle söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Allah hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır.” Böyle bir şey olmaz. O bakımdan sakın siz herhangi bir kimse için: Onun göğsünde iki kalp vardır, demeyesiniz. O takdirde sizler ilâhî hilkat hakkında yalan söylemiş olursunuz.

Sizlerin hanımlarınıza: Sen benim için annemin sırtı gibisin yahut sen bana annem gibisin (haramsın) demek sureti ile “zıhâr yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır.” Allah, onları sizin anneleriniz kılmamıştır; çünkü kişinin annesi, ancak kendisini doğuran kadındır. Anne, kişi için hem haramlık, hem hürmet itibari ile kadınlar arasında en üstün değere sahip olandır. Hanım ise kişiye en helâl olan kadındır. Birbiri ile bu kadar zıt konumda olan iki kadının biri ötekine nasıl benzetilebilir? Böyle bir şey caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Aranızdan hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.” (el-Mücadele, 58/2)

“Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır.” Bu buyruktaki “evlâtlıklar” anlamına gelen “الأدعياء” kelimesi, kişinin kendisinden olmadığı halde çocuğu olduğunu iddia ettiği yahut onu evlatlık edinmiş olması sebebi ile kendisine nispet edilen çocuk demektir. Cahiliye döneminde ve İslâm’ın ilk yıllarında bu vardır. Yüce Allah, bu uygulamayı iptal edip ortadan kaldırmayı murat ettiğinden öncelikle bunun çirkinliğini ve böyle bir iddianın batıl ve yalan olduğunu açıklamıştır. Batıl ve yalan olan hiçbir şeyin ise Allah’ın şeriatında yeri yoktur. O nedenle Allah’ın kullarının da böyle bir vasfı kazanmamaları gerekir.

O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah, sizden olmadığı halde kendinize ait olduğunu ileri sürdüğünüz yahut size nispet edilen çocukları, sizin öz oğullarınız kılmamıştır. Sizin gerçek evlâtlarınız, sizden doğanlar, sizden olanlardır. Kendinize nispet ettiğiniz ama başkalarından olma olan çocuklara gelince bunlar, sizin kendi öz çocuklarınız gibi olamazlar.

“Bunlar” sizin evlâtlıklar hakkında söylediğiniz: Bu filanın oğludur, yahut Onun babası falandır, şeklindeki sözleriniz “ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir.” Yani bunun aslı da hiçbir anlamı da yoktur.

“Allah, hakkı söyler.” Kesin doğru ve gerçek olanı bildirir. Bundan dolayı O, size buyrukları ve şeriati ile buna uymanızı emretmiştir. O’nun sözü de haktır, şeriati de haktır. Batıl olan söz ve fiiller ise hiçbir şekilde ona nispet edilemez. Bunların, O’nun hidâyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü O, ancak dosdoğru ve hak olan yollara iletir. Her ne kadar iyi kötü hepsi O’nun meşîeti ile meydana gelmiş olsa da bu böyledir. Çünkü O’nun meşîeti hayır ve şer namına var olan her bir şeyi kuşatacak şekilde umumidir.

Daha sonra Yüce Allah, onlara batıl iddiaları ihtiva eden önceki hallerini açıkça terk etmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:

ٱدْعُوهُمْ لِـَٔابَآئِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِندَ ٱللَّهِ فَإِن لَّمْ تَعْلَمُوٓا۟ ءَابَآءَهُمْ فَإِخْوَٰنُكُمْ فِى ٱلدِّينِ وَمَوَٰلِيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَآ أَخْطَأْتُم بِهِۦ وَلَٰكِن مَّا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا ۝٥

5. “Onları” yani evlat edindiğiniz kimseleri onların gerçek “babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında daha âdildir.” Daha doğru ve daha uygundur.

“Eğer” gerçek “babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Yani bunlar, Allah’ın dininde sizin kardeşleriniz ve bu yolla sizin dostlarınız olan kimselerdir. O bakımdan onları gerçek iman kardeşliği ile ve bu esas üzere dostlukla çağırın.

Onları evlat edinenlere nispet ederek çağırmayı terk etmek, kesin bir emirdir ve böyle bir şey yapmak caiz değildir. Öz babalarına nispet ederek çağırmaya gelince eğer babalarının kim oldukları biliniyor ise onlara nispet edilerek çağırılmalıdırlar. Şâyet babalarının kim oldukları bilinmiyor ise onlar hakkında bilinenle yetinilmelidir. Bu ise din kardeşliği ve din üzere dostluktur. Sakın babalarını bilmeyişiniz, onları kendilerini evlat edinenlere nispet ederek çağırmanıza mazeret olur, zannetmeyesin. Çünkü bu konudaki sakınca, bu bilmeyiş ile ortadan kalkmaz.

Sizden herhangi bir kimse dili sürçüp yanlışlıkla “yaptığınız hatalardan dolayı” onu evlat edinen kimseye nispet edip çağırması sebebi ile “size bir günah yoktur.” Bundan dolayı sorumluluk söz konusu değildir. Yahut gerçekte babası olmamakla birlikte zahiren babası olduğu bilinen kimseye nispet ederek o şahsı çağıracak olursanız, hata ile olması halinde, bunda bir vebal yoktur. “Ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir).” Kasten caiz olmayan sözleri söylemenizden ötürü sizi sorumlu tutacaktır.

“Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Günahlarınızı bağışlamış ve size merhamet etmiştir. Çünkü geçmişte yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandırmamıştır. Yaptığınız hataları da müsamaha ile karşılamıştır. Din ve dünyanızı ıslah eden hükümleri sizlere açıklaması da size olan merhametindendir. Bu sebeple Yüce Rabbimize hamd-ü senâlar olsun.

ٱلنَّبِىُّ أَوْلَىٰ بِٱلْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَٰجُهُۥٓ أُمَّهَٰتُهُمْ وَأُو۟لُوا۟ ٱلْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَىٰ بِبَعْضٍ فِى كِتَٰبِ ٱللَّهِ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُهَٰجِرِينَ إِلَّآ أَن تَفْعَلُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَوْلِيَآئِكُم مَّعْرُوفًا كَانَ ذَٰلِكَ فِى ٱلْكِتَٰبِ مَسْطُورًا ۝٦

6. Yüce Allah, mü’minlere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in durumunu ve mertebesini kendisi vasıtası ile anlayacakları ve böylece bu durumuna ve mertebesine uygun olarak ona muamele edecekleri bir haber vermektedir:

“Peygamber mü’minler için kendi canlarından önce gelir.” İnsana en yakın ve sahip olduğu en ileri şey, canıdır. İşte Allah Rasûlü mü’min için canından önce gelir. Çünkü o, kendilerine samimiyetle öğüt vermiş, iyiliklerini istemiş, onlara şefkat ve merhamet göstermiştir. Bütün mahlukat arasında onlara en merhametli ve en şefkatli olan odur. Allah Rasûlü’nün onlar üzerindeki lütuf ve ihsanı herkesten daha çoktur. Onlara zerre ağırlığınca bir hayır ulaşmışsa, zerre ağırlığınca bir kötülük de onlardan uzaklaşmışsa bu, ancak onun vasıtası ile olmuştur.

O nedenle onlara düşen görev, nefislerinin istekleri yahut herhangi bir insanın isteği, Allah Rasûlünün isteği ile çatışacak olursa Allah Rasûlünün isteğine öncelik tanımaktır. Kim olursa olsun başkasının sözü ile Allah Rasûlünün sözüne karşı çıkmamalı, onun uğrunda canlarını, mallarını ve evlatlarını feda edebilmeli, bütün varlıklardan daha çok onu sevmeli, o buyurmadıkça kendileri bir söz söylememeli ve onun önüne geçmemelidirler.

O sallallahu aleyhi ve sellem -bazı ashabın kıraatinde de olduğu gibi- mü’minlerin babasıdır. Tıpkı bir babanın evladını yetiştirmesi gibi ashabını yetiştirmiştir. Böyle bir babalığın sonucu da onun hanımlarının, mü’minlerin anneleri olmasıdır. Yani hürmet, onlarla evlenmenin haram oluşu ve onlara saygı gösterme noktasında anneleri gibidirler. Ancak halvet ve mahremiyet bundan müstesnadır.

Bu ifadeler, sanki ileride gelecek olan ve daha önceleri “Muhammed oğlu Zeyd” diye anılan Zeyd b. Harise’nin kıssasına dair bir mukaddime gibidir. Nitekim Yüce Allah: “Muhammed sizin adamlarınızdan hiç kimsenin babası değildir.” (el-Ahzab, 33/40) buyruğu ile Zeyd’in Peygamber’le nesep bağını ve ona nispet edilmesini kesip atmıştır.

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de bütün mü’minlerin Allah Rasûlünün evlâtları durumunda olduğunu haber vermektedir. Bu konuda kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur. Onlardan herhangi bir kimse ona neseben nispet edilmese bile hiç şüphesiz aralarındaki iman bağı kopmaz. O bakımdan hiç kimse üzülmesin.

Allah Rasûlünün hanımlarının, mü’minlerin anneleri olmalarının bir sonucu olarak onların, Peygamber’den sonra herhangi bir kimse tarafından nikahlanmaları helâl değildir. Nitekim Yüce Allah, şu buyruğunda da bu gerçeği açıkça ifade etmektedir: “... onun ardından zevcelerini nikâhlamanız da sizin için ebediyyen olacak bir şey değildir.” (el-Ahzâb, 33/53)

“Akrabalar” uzak ya da yakın olsunlar “Allah’ın Kitabı” yani hükmü “gereğince birbirlerine (varis olmaya) diğer mü’minlerden ve muhacirlerden daha layıktırlar.” Sözü geçen bu mü’min akrabalar ister muhacir olsunlar, ister muhacir olmasınlar “zevi’l-erhâm” diye bilinen yakın akrabalardır ve mirasta daha önce gelirler. Akrabalar birbirlerine mirasçı olur ve birbirlerine iyilikte bulunurlar. Onların bu yakınlıkları da anlaşma ile yapılan akrabalık ve yardımlaşma bağlarından ve evlâtlıklardan önce gelir. Nitekim bunlar, daha önceleri bu sebepler dolayısı ile “zevi’l-erham” diye bilinen yakın akrabalardan ayrı olarak mirasçı oluyorlardı. İşte bu mirasçılık bağını Yüce Allah, bu buyrukla koparmakta ve mirası -bir lütuf ve hikmeti olarak- akrabalara tahsis etmektedir. Çünkü durum, eski âdet üzere devam edecek olsa idi akrabaları mirastan mahrum etmek için pek çok fesat ve kötülükler baş gösterir ve hilelere başvurulurdu.

Bu âyet-i kerime, veli gereke bütün konularda -nikah veliliği, mal ve benzeri hususlardaki velilik gibi- “zevi’l-erham”ın veliliğinin söz konusu olacağına da delildir.

“Ancak dostlarınıza (vasiyette bulunarak) iyilikte bulunmanız müstesnâ.” Onlara Yüce Allah tarafından tespit edilmiş farz bir hisse ve bir hak yoktur. Bu iyilik, sizin kendi isteğinizle olacak bir şeydir. Dilerseniz siz, bunu bir bağış olarak yapabilirsiniz ve bir iyilik olarak onlara malınızdan verebilirsiniz.

“Bunlar” sözü edilen hükümler “Kitapta yazılmıştır.” Allah, bunu yazılı olarak tespit ve takdir etmiştir. Bunun yerine gelmesi kaçınılmazdır.

وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ مِيثَٰقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَٰهِيمَ وَمُوسَىٰ وَعِيسَى ٱبْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَٰقًا غَلِيظًا ۝٧ لِّيَسْـَٔلَ ٱلصَّٰدِقِينَ عَن صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكَٰفِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا ۝٨

7. Yüce Allah, genel olarak bütün peygamberlerden ve özellikle de burada sözü edilen beş peygamberden oluşan “ulu’l-azm” diye bilinen (azim sahibi) peygamberlerden oldukça sağlam ve pekiştirilmiş bir söz almış olduğunu haber vermektedir. Bu ise Allah’ın dinini gereği gibi uygulamak ve yolunda cihad etmek üzere alınmış bir sözdür. Önceki peygamberler bu yolda ilerlemişlerdir. Bu, onların efendileri ve en faziletlileri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik sona erinceye kadar böylece devam etmiştir. Allah, bu buyrukta da bütün insanlara bu peygamberlere uymalarını emretmektedir.

8. Yüce Allah, peygamberleri de onlara tâbi olanları da bu sağlam sözün gereğini eksiksiz bir şekilde yerine getirip getirmediklerine, bu sözlerine sadık kalıp kalmadıklarına dair sorgulayacaktır. Samimi olarak bağlı kalmışlarsa onları Naim cennetleri ile mükâfatlandıracaktır. Eğer kâfir olmuşlarsa onları can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Müminler arasında Allah’a vermiş oldukları sözde, içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.” (el-Ahzâb, 33/22)

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱذْكُرُوا۟ نِعْمَةَ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَآءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَكَانَ ٱللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا ۝٩ إِذْ جَآءُوكُم مِّن فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ وَإِذْ زَاغَتِ ٱلْأَبْصَٰرُ وَبَلَغَتِ ٱلْقُلُوبُ ٱلْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِٱللَّهِ ٱلظُّنُونَا۠ ۝١٠ هُنَالِكَ ٱبْتُلِىَ ٱلْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا۟ زِلْزَالًا شَدِيدًا ۝١١

9-10. Yüce Allah, mü’min kullarına üzerlerindeki nimetini hatırlatmakta ve bu nimete şükretmeye onları teşvik etmektedir. Şöyle ki Mekkeliler ve Hicazlıların orduları üst taraflarından, Necidlilerinki de alt taraflarından gelmişler; Allah Rasûlünün ve ashab-ı kiramın kökten yok edilmesi konusunda aralarında sözleşmişlerdi. Söz konusu olay Hendek gazvesinde olmuştu. Medine çevresinde bulunan yahudi kabileler de onlarla bu konuda ittifak etmiş, o bakımdan pek büyük ordularla, çok kalabalık askerlerle üzerlerine gelmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem da Medine çevresinde hendek kazmıştı. Yoğun ordular Medine’yi kuşatmış ve sıkıntılar alabildiğine büyümüştü. Kalpler korkudan ta gırtlaklara gelip dayanmıştı.

Pek çok kimse, güçlü bir kuşatma altında ve oldukça sıkıntılı bir durumda olduğunu görünce olmadık zan ve kanaatlere kapılmıştı. Medine kuşatması uzun bir süre devam etmiş ve durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirttiği noktaya varmıştı: “O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani Yüce Allah’ın dinine yardım etmeyeceği ve onu tamama erdirmeyeceği şeklinde kötü zanlara kapılmıştınız.

11. “İşte orada mü’minler” bu pek büyük fitne ile “imtihandan geçirilmiş ve” korku, huzursuzluk ve açlık ile “şiddetli bir şekilde” imanları açıkça ortaya çıksın, yakînleri daha bir artsın diye “sarsılmışlardı.”

Yüce Allah’a hamdolsun ki onların imanları ve ileri derecedeki yakînleri, öncekileri de sonrakileri de geride bırakacak şekilde ortaya çıkmıştı. Sıkıntılar alabildiğine artıp zorluklar üst üste bindiğinde imanları “ayne’l-yakîn” derecesine ulaşmıştı: “Müminler ise birleşen orduları gördüklerinde: Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir, dediler ve (bu,) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (el-Ahzab, 33/22)

وَإِذْ يَقُولُ ٱلْمُنَٰفِقُونَ وَٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا ٱللَّهُ وَرَسُولُهُۥٓ إِلَّا غُرُورًا ۝١٢

12. İşte orada münafıkların münafıklığı ve içlerinde gizleyip sakladıkları da açıkça ortaya çıkmış oldu. Zorluk ve şiddet zamanlarında münafıkların âdeti de budur. Münafığın bu durumda imanı sebat göstermez. Olaylara ve hali hazırdaki duruma kısır aklı ile bakar ve bunun neticesinde sahip olduğu zanların doğru olacağını zanneder.

وَإِذْ قَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْهُمْ يَٰٓأَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَٱرْجِعُوا۟ وَيَسْتَـْٔذِنُ فَرِيقٌ مِّنْهُمُ ٱلنَّبِىَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِىَ بِعَوْرَةٍ إِن يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا ۝١٣

13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir.

Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı: “Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz.

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِم مِّنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا۟ ٱلْفِتْنَةَ لَـَٔاتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا۟ بِهَآ إِلَّا يَسِيرًا ۝١٤

14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir.

وَلَقَدْ كَانُوا۟ عَٰهَدُوا۟ ٱللَّهَ مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ ٱلْأَدْبَٰرَ وَكَانَ عَهْدُ ٱللَّهِ مَسْـُٔولًا ۝١٥

15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?!

قُل لَّن يَنفَعَكُمُ ٱلْفِرَارُ إِن فَرَرْتُم مِّنَ ٱلْمَوْتِ أَوِ ٱلْقَتْلِ وَإِذًا لَّا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا ۝١٦

16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır.

“(Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez.

قُلْ مَن ذَا ٱلَّذِى يَعْصِمُكُم مِّنَ ٱللَّهِ إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوٓءًا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً وَلَا يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا ۝١٧

17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez.

“Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar.

قَدْ يَعْلَمُ ٱللَّهُ ٱلْمُعَوِّقِينَ مِنكُمْ وَٱلْقَآئِلِينَ لِإِخْوَٰنِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا وَلَا يَأْتُونَ ٱلْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلًا ۝١٨

18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler.

أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ فَإِذَا جَآءَ ٱلْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَٱلَّذِى يُغْشَىٰ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْمَوْتِ فَإِذَا ذَهَبَ ٱلْخَوْفُ سَلَقُوكُم بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ أَشِحَّةً عَلَى ٱلْخَيْرِ أُو۟لَٰٓئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا۟ فَأَحْبَطَ ٱللَّهُ أَعْمَٰلَهُمْ وَكَانَ ذَٰلِكَ عَلَى ٱللَّهِ يَسِيرًا ۝١٩

19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler.

“Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde “(ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir.

“İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.”

Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır.

يَحْسَبُونَ ٱلْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُوا۟ وَإِن يَأْتِ ٱلْأَحْزَابُ يَوَدُّوا۟ لَوْ أَنَّهُم بَادُونَ فِى ٱلْأَعْرَابِ يَسْـَٔلُونَ عَنْ أَنۢبَآئِكُمْ وَلَوْ كَانُوا۟ فِيكُم مَّا قَٰتَلُوٓا۟ إِلَّا قَلِيلًا ۝٢٠

20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti.

“Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de.

لَّقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى رَسُولِ ٱللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُوا۟ ٱللَّهَ وَٱلْيَوْمَ ٱلْـَٔاخِرَ وَذَكَرَ ٱللَّهَ كَثِيرًا ۝٢١

21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun.

Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır.

Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir: “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.” (ez-Zuhruf, 43/22)

Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder.

وَلَمَّا رَءَا ٱلْمُؤْمِنُونَ ٱلْأَحْزَابَ قَالُوا۟ هَٰذَا مَا وَعَدَنَا ٱللَّهُ وَرَسُولُهُۥ وَصَدَقَ ٱللَّهُ وَرَسُولُهُۥ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّآ إِيمَٰنًا وَتَسْلِيمًا ۝٢٢

22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir: “Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.” (el-Bakara, 2/214)

“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.”

مِّنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا۟ مَا عَٰهَدُوا۟ ٱللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُۥ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا۟ تَبْدِيلًا ۝٢٣

23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir.

“Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü.

“Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır.

“Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir.

لِّيَجْزِىَ ٱللَّهُ ٱلصَّٰدِقِينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ ٱلْمُنَٰفِقِينَ إِن شَآءَ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا ۝٢٤

24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...” (el-Maide, 5/119)

Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir.

Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir: “Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”

O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir.

وَرَدَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا۟ خَيْرًا وَكَفَى ٱللَّهُ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٱلْقِتَالَ وَكَانَ ٱللَّهُ قَوِيًّا عَزِيزًا ۝٢٥

25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”

“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz.

وَأَنزَلَ ٱلَّذِينَ ظَٰهَرُوهُم مِّنْ أَهْلِ ٱلْكِتَٰبِ مِن صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِى قُلُوبِهِمُ ٱلرُّعْبَ فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا ۝٢٦

26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler.

“Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.”

وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَٰرَهُمْ وَأَمْوَٰلَهُمْ وَأَرْضًا لَّمْ تَطَـُٔوهَا وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرًا ۝٢٧

27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz.

“Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir.

Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler.

Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّبِىُّ قُل لِّأَزْوَٰجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا ۝٢٨

28. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları kıskançlık hususunda bir araya gelip ondan her zaman için güç yetiremeyeceği nafakalar istediler. Bu isteklerini ısrarla sürmeleri, Allah Rasûlü’ne ağır gelmeye başladı. Nihâyet onlara yaklaşmamak üzere bir ay süre ile yemin (îlâ) etti. Yüce Allah, işi Rasûlünün lehine kolaylaştırmak, hanımlarının derecelerini yükseltmek, ecirlerini eksilten her bir hususu onlardan uzaklaştırmak istediğinden, Rasûlüne hanımlarına şu haberi vermesini emir buyurdu:

“Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız” Bundan başka bir şey istemiyorsanız, artık dünyalığın varlığı sizi hoşnut ediyor ve dünyalığa sahip olmamak da sizi kızdırıyor ise -bu durumda kalmaya devam ettiğiniz sürece- benim sizlere ihtiyacım yoktur. O nedenle “gelin size” yanımdaki dünyalıktan bir şeyler “vereyim ve sizi” kızmaksızın, incitmeksizin “güzellikle serbest bırakayım” rahat bir kalple ve gönül hoşluğu ile durum istenmeyen noktaya varmadan önce sizi boşayayım.

وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ وَٱلدَّارَ ٱلْـَٔاخِرَةَ فَإِنَّ ٱللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَٰتِ مِنكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا ۝٢٩

29. “Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız” şâyet sizin maksadınız ve nihaî amacınız bunlar ise Allah’ın rızası, Rasûlünün hoşnutluğu ve cenneti elde etmeniz halinde dünyaların genişliğine veya darlığına, zorluğuna ve kolaylığına aldırmayacaksınız; Allah Rasûlünün kolaylıkla size verebileceği şeylere kanaat edip onu sıkıntıya sokacak isteklerde bulunmayacak iseniz “(şunu bilin ki) Allah, içinizden ihsan/iyilik sahiplerine büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” Onlara ihsan vasfına sahip olmaları dolayısı ile ecir verecektir. Çünkü ecri gerektiren sebep budur. Yoksa sırf Allah Rasûlünün hanımları oldukları için ecir sahibi olamazlar. Tek başına bu, ecir almak için yeterli değildir. Hatta ihsan bulunmaması halinde bunun hiçbir faydası olmaz.

Allah Rasûlü, bu hususta onları istediklerini seçmekte serbest bıraktı. Biri bile hariç kalmadan hepsi de Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu seçtiler. Hiç kimse bu konuda farklı bir tavır almadı. Allah hepsinden razı olsun. Onların bu şekilde tercihte bulunmak üzere serbest bırakılmalarının bir çok faydaları vardır:

1. Hanımlarının dünyevî isteklerinin fazlalaşarak ona ağır gelmesinin istenmemesi sureti ile Allah Rasûlü’ne gösterilen önemin ve hassasiyetin ortaya konması.

2. Böyle bir tercihte bulunma serbestliği verilmek sureti ile hanımlarının haklarının yükünden ve sorumluluğundan kurtulması ve bu konuda tam bir hürriyete sahip olması, isterse verip isterse vermeme serbestisine sahip olması: “Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerde Peygamber için hiçbir vebal yoktur.” (el-Ahzâb, 33/22)

3. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları arasında eğer dünyayı Allah’a, Rasûlüne ve âhiret yurduna tercih edenler bulunacak olsaydı, onun böylelerinden ve onlarla birlikte olmaktan kurtarılması.

4. Hanımlarının günahtan, Allah ve Rasûlünü gazaplandıran hususlardan yana selamette olmalarının sağlanması. Çünkü Yüce Allah, böyle bir tercihte bulunma imkânını vermekle onların, Allah Rasûlüne karşı tavır almalarının -ki bu da onun Rabbinin gazaplanmasına ve cezalandırmasına sebep teşkil eden bir husustur- sonunu getirmiştir.

5. Hanımlarının üstünlüklerinin ve derecelerinin yüceliğinin ortaya konması; Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu dünyaya ve dünyalıklara tercih ederek, bunları arzulayıp esas maksat olarak görmeleri dolayısı ile ne kadar yüce hedeflere doğru ilerlemeye gayret gösterdiklerinin açığa çıkarılması.

6. Böyle bir tercih ile cennetteki en üstün derecelere ulaşmak için tercih edilmesi gereken sebebi tercih edebilecek durumda olduklarının ve hem dünyada hem de âhirette Peygamber’in hanımı olmaya layık olduklarının ortaya çıkması.

7. Peygamber ile hanımları arasındaki yakınlığın ortaya çıkması. Şüphesiz Peygamber en mükemmel insandır. Yüce Allah, hanımlarının da kâmil, mükemmel, tertemiz ve ak-pak olmalarını murat etmiştir: “İyi ve temiz kadınlar iyi ve temiz erkeklere, iyi ve temiz erkekler de iyi ve temiz kadınlara yakışır.” (en-Nur, 24/26)

8. Böyle bir tercih hakkı tanınmasının, kalbi huzura kavuşturan, gönlü rahatlatan, onların hırs ve tamahlarını gideren, kalbin huzursuzlanıp kederlere ve üzüntülere boğulmasını gerektiren razı olmayışı ortadan kaldırarak kanaat sahibi olmayı sağlaması.

9. Onların böyle bir tercihte bulunmaları, ecirlerinin artıp kat kat çoğalmasına ve onların hiçbir kadının ulaşamayacağı bir mertebeye ulaşmalarına vesiledir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

يَٰنِسَآءَ ٱلنَّبِىِّ مَن يَأْتِ مِنكُنَّ بِفَٰحِشَةٍ مُّبَيِّنَةٍ يُضَٰعَفْ لَهَا ٱلْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ وَكَانَ ذَٰلِكَ عَلَى ٱللَّهِ يَسِيرًا ۝٣٠

30-31. Müminlerin anneleri Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih ettikten sonra Yüce Allah onların mükâfatlarının da günah ve -şâyet bunu gerektirecek bir iş yapacak olurlarsa- veballerinin de kat kat artırılacağını söz konusu etmektedir ki vebalden sakınmaları ve Yüce Allah’a olan şükürleri daha bir artsın. O bakımdan Yüce Allah, onlardan apaçık bir hayasızlıkta bulunanların iki kat azaba uğratılacaklarını belirtmektedir.

“Sizden her kim de Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve” az ya da çok “salih amel işlerse, biz de ona mükafatını iki kat veririz.” Başkasına verdiğimizin iki mislini veririz. “Üstelik biz ona bitmez tükenmez bir rızık” olan cenneti “hazırlamışızdır.” Onlar da Allah’a ve Rasûlüne itaat ettiler, salih amel işlediler. Böylelikle onların iki kat mükâfat alacakları da bilinmiş oldu.

يَٰنِسَآءَ ٱلنَّبِىِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ ٱلنِّسَآءِ إِنِ ٱتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِٱلْقَوْلِ فَيَطْمَعَ ٱلَّذِى فِى قَلْبِهِۦ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَّعْرُوفًا ۝٣٢

32. “Ey Peygamber hanımları!” Bu onların tümüne bir hitaptır. “Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâlı” Allah’tan korkup sakınan “kimselerseniz” ki sizler bu yolla diğer kadınlardan üstünsünüz ve takvanız sayesinde hiçbir kadın size erişemez. O bakımdan bütün yol ve maksatları ile takvânızı kemale erdirin. Bundan dolayı Yüce Allah, onları harama ulaştıran yolları kapamaya irşad ederek şöyle buyurmaktadır:

“sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin.” Yani namahrem erkeklerle konuşurken yahut onların işitecekleri şekilde söz söylerken, sözlerinizi yumuşatmayın, ince ve yumuşak konuşmayın. “sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır.” Yani kalbinde harama arzu duyma hastalığı bulunan kimse, böyle bir umuda kapılmaya hazırdır. O, kendisini harekete geçirecek asgari bir etkeni gözetler. Çünkü böylesinin kalbi sağlıklı değildir. Çünkü sağlıklı olan kalpte Allah’ın haram kıldığı şeye karşı arzu bulunmaz. Sebepler, sağlamlığı dolayısı ile ve bu tür hastalıktan uzak bulunduğu için o kalbi hemen hemen hiç eğri yollara düşüremez, o yönde harekete geçiremez.

Sağlıklı kalbin katlanabildiği şeylere katlanamayan ve onların sabrettikleri şeylere sabredemeyen hastalıklı kalpler ise böyle değildir. Hastalıklı bir kalp, kendisini harama çağıran ve bu türden var olan asgari bir sebebin dahi çağrısını kabul eder ve ona karşı en ufak bir direnç göstermez. İşte bu da araçların, amaçların hükmünü aldıklarına delildir. Aslı itibari ile yumuşak bir edâ ile konuşmak mubahtır. Fakat o, harama götüren bir yol olunca yasaklanır. Bundan dolayı da kadının erkeklerle konuşması halinde onlara karşı sözlerini yumuşatmaması gerekir.

Yumuşak söz söylemeleri yasaklandığından dolayı onların, kaba ve sert söz söylemekle emrolunduklarını zannedecek kimseler olabileceğinden dolayı böyle bir yanlış kanaati ortadan kaldırmak üzere de Yüce Allah: “Siz hep meşru ve münasip söz söyleyin” buyurmaktadır. Yani sözleriniz yumuşak ve edâlı olmadığı gibi kaba ve sert de olmasın, demektir.

Burada Yüce Allah’ın: “sözü yumuşak bir edayla/tonla söylemeyin” buyurarak “yumuşak söz söylemeyin” buyurmadığına dikkat edelim. Çünkü burada yasaklanan şey, kadının erkeğe karşı yumuşaklık, itaat ve eziklik hissettirecek türden bir yumuşak konuşmadır. Bu şekilde bir kadına karşı ümit duyulur. Oysa yumuşaklık, itaat ve ezikliğin söz konusu olmadığı yumuşak söz söyleyen kadının durumu böyle değildir. Hatta bu şekilde konuşan, bir bakıma hasmına karşı üstün ve ona baskın durumunda dahi olabilir. Bu şekilde konuşan kimseye karşı hasmının herhangi bir ümit beslemesi de söz konusu olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlünü böyle bir yumuşaklık gösterdiği için överek şöyle buyurmuştur: “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın.” (Âli İmran, 3/159) Yine Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selâm olsun- da şöyle buyurmuştur: “İkiniz Firavun’a gidin. Çünkü o haddini aşmıştır. Ona yumuşak söyleyin, belki öğüt alır yahut korkar.” (Tâ-Hâ, 20/43-44)

“Sonra kalbinde hastalık bulunan kimse (kötü bir) ümide kapılır” buyruğu, Allah’ın mahrem yerin korunmasına dair emri, mahrem yerini koruyanları övmesi ve zinaya yaklaşmayı da yasaklaması ile birlikte değerlendirildiğinde şu anlaşılır: Kişi kendisinde böyle bir hâl görür, hoşuna gidecek kimsenin sözlerini işittiği yahut bu tür bir hal gördüğü vakit haram fiili işlemeye karşı içinde bir meyil sezerse, ümit ve arzularının harama yönelik olduklarını anlarsa bunun bir hastalık olduğunu bilmelidir. O nedenle de böyle bir hastalığı yenmeye, aşağılık duyguların kökünü kazımaya olanca gayretini göstermeli, bu tehlikeli hastalıktan kurtulmak için nefsine karşı cihad etmeli, Yüce Allah’tan kendisini korumasını ve bu konuda kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Bunun da “mahrem yerini haramdan koruma” emrinin bir parçası olduğunu bilmelidir.

وَقَرْنَ فِى بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ ٱلْجَٰهِلِيَّةِ ٱلْأُولَىٰ وَأَقِمْنَ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتِينَ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَطِعْنَ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥٓ إِنَّمَا يُرِيدُ ٱللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ ٱلرِّجْسَ أَهْلَ ٱلْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا ۝٣٣

33. “Evlerinize bağlı olun.” Çünkü böylesi sizin için daha selametlidir ve bu yolla daha iyi korunursunuz. “Geçmiş cahiliye dönemindeki (kadınların yaptığı) gibi açılıp saçılarak dışarı çıkmayın.” Yani süslenerek yahut koku sürünerek, bilgi sahibi olmayan ve dine bağlılıkları da bulunmayan cahiliye mensuplarının âdeti üzere çokça dışarı çıkmayın. Bütün bunlar ise kötülüğü ve onun sebeplerini bertaraf etmek içindir.

Yüce Allah, onlara genel olarak takvâyı ve takvânın -özellikle hanımların ihtiyaç duyduğu- bazı bölümlerini emrettikten sonra itaati özellikle de herkesin kendilerine zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu namaz ve zekâtı emretti ki bunlar ibadetlerin en büyüğü ve itaatlerin en üstünüdür. Namaz kılmak mabuda ihlasla yönelmektir. Zekâtta ise kullara iyilik yapmak söz konusudur.

Daha sonra Yüce Allah, onlara genel olarak itaati emrederek: “Allah’a ve Rasûlüne de itaat edin” buyurmaktadır. Allah ve Rasûlünün ister farz olarak ister müstehap olarak emrettiği bütün buyruklar, Allah’a ve Rasûlüne itaatin kapsamı içerisine girer.

“Ey Ehl-i Beyt! Allah” size vermiş olduğu bu emirler ve koymuş olduğu yasaklarla “sizden ancak kiri” eziyet verici şeyleri, kötülükleri ve pislikleri “gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” Tâ ki ak-pak ve arındırılmış kimseler olasınız. Yani Yüce Allah’ın sizlere faydalı olduğunu bildirmiş olduğu bu emir ve yasaklar dolayısı ile Rabbinize hamd ve şükredin. Zira bunlar katıksız olarak sizin menfaatinize olan şeylerdir. Bunlarla Allah sizlere zorluk çıkarmayı murat etmemiş, sizi sıkıntıya düşürmek de istememiştir. Aksine nefislerinizin arınmasını, ahlâkınızın tertemiz olmasını, amellerinizin güzelleşmesini bu sayede de ecirlerinizin büyük olmasını murat etmiştir.

وَٱذْكُرْنَ مَا يُتْلَىٰ فِى بُيُوتِكُنَّ مِنْ ءَايَٰتِ ٱللَّهِ وَٱلْحِكْمَةِ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا ۝٣٤

34. Yüce Allah, onlara birtakım işleri yapmayı, birtakım şeyleri de terk etmeyi içeren ameli emrettikten sonra ilim sahibi olmalarını da emretmekte ve bunu elde etmenin yollarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın.” Allah’ın âyetlerinden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir, hikmet ise Kur'ân’ın sırları yahut Rasûlünün sünnetidir. Onlara Kur’ân’ın anılmasının emredilmesi, onu okumak sureti ile lafzını anmayı kapsadığı gibi onun üzerinde tefekkür edip düşünmek sureti ile manalarını anmayı, hüküm ve hikmetlerini çıkarmayı, gereğince amel etmeyi ve onu uygun şekilde tevil edip açıklamayı da kapsamaktadır.

“Şüphesiz Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” O, işlerin sırlarını, kalplerin gizliliklerini, göklerde ve yerde saklı olanları, açığa vurulan ve vurulmayan amelleri bilir. O’nun Latîf ve Habîr oluşu, mü’minlerin annelerini ihlâsa ve amellerini gizli yapmaya teşvik etmesini ve bu amellerin karşılığını vermesini gerektirir.

Latîf’in anlamlarından birisi de kulunu hayra yönelten, onu fark edemeyeceği gizli suretlerde kötülüklerden koruyan, ona bilmediği yerlerden rızık veren, nefislerin hoşlanmadığı ama kendisinin en yüksek derecelere ve en üstün mevkilere çıkmasını sağlayacak sebepleri ona göstermesini de kapsar.

إِنَّ ٱلْمُسْلِمِينَ وَٱلْمُسْلِمَٰتِ وَٱلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُؤْمِنَٰتِ وَٱلْقَٰنِتِينَ وَٱلْقَٰنِتَٰتِ وَٱلصَّٰدِقِينَ وَٱلصَّٰدِقَٰتِ وَٱلصَّٰبِرِينَ وَٱلصَّٰبِرَٰتِ وَٱلْخَٰشِعِينَ وَٱلْخَٰشِعَٰتِ وَٱلْمُتَصَدِّقِينَ وَٱلْمُتَصَدِّقَٰتِ وَٱلصَّٰٓئِمِينَ وَٱلصَّٰٓئِمَٰتِ وَٱلْحَٰفِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَٱلْحَٰفِظَٰتِ وَٱلذَّٰكِرِينَ ٱللَّهَ كَثِيرًا وَٱلذَّٰكِرَٰتِ أَعَدَّ ٱللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا ۝٣٥

35. Yüce Allah, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarının mükâfatını ve eğer emirlere uymayacak olurlarsa görecekleri cezaları, sair kadınlardan hiçbirisinin onlar gibi olmadığını söz konusu ettikten sonra onların dışında kalan diğer hanımları söz konusu etmektedir. Hanımların hükmü ile erkeklerin hükmü bir olduğundan dolayı da her ikisi hakkında hükmü müşterek kılarak şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar” bu, onların şeriatın zahir/aşikar emirlerini yerine getirmelerini ifade eder.

“İman eden erkeklerle iman eden kadınlar” bu da kalpteki itikad ve kalbî ameller gibi gizli hususlar hakkındadır.

“İtaatkar” Allah ve Rasûlüne itaat eden “erkeklerle itaatkar kadınlar” söz ve fiillerinde “dürüst erkeklerle dürüst kadınlar”, zorluklara ve musibetlere karşı “sabreden erkeklerle sabreden kadınlar”; bütün hallerinde, özellikle ibadetlerinde ve bilhassa da namazlarında “huşu sahibi mütevazı erkeklerle huşu sahibi mütevazı kadınlar”; Farz olsun nafile olsun “sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar”; Farzı ve nafileyi kapsayacak şekilde “oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar”; Zinaya ve zinayı hazırlayıcı sebeplere karşı “mahrem yerlerini koruyan erkeklerle kadınlar”; Vakitlerinin birçoğunda özellikle de sabah ve akşam vakitleri gibi sünnet-i seniyye ile belirlenmiş zikir zamanlarında ve farz namazların peşinde “Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya Allah, onlar için” Yani bu güzel sıfatlara sahip olan, itikad, kalp ameli, azaların ameli ve dille söylenen sözleri kapsayan, kimisinin faydası kişiyi aşan, kimisininki kişinin kendisiyle sınırlı olan, hayır fiilleri işlemek ve şerleri terk etmeyi içeren, yerine getirilmesi zahiri ile batıni ile İslâm’ı, imanı ve ihsanı gerçekleştirerek dini tamamen uygulamak demek olan bu pek üstün hallere sahip olanlar için amellerinin mükâfatı olmak üzere günahları için “mağfiret” vardır; çünkü yapılan iyilikler kötülükleri giderir “ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” ki onun miktarını ve yüceliğini ancak onu veren bilir. Zira bu mükâfatı, hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir insan hatırından geçirmemiştir. Yüce Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını dileriz.

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى ٱللَّهُ وَرَسُولُهُۥٓ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ ٱلْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَٰلًا مُّبِينًا ۝٣٦

36. “Allah ve Rasûlü” herhangi “bir işi hükme bağladığında” ona dair kesin emir verip gereğinin yerine getirilmesini istediğinde “artık hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadının o işte” isterlerse onu yapma istemezlerse yapmama şeklinde “(başka bir) tercihte bulunma hakları yoktur.”

Yani iman sıfatına sahip olan bir kimseye yakışan tek şey, Allah ve Rasûlünün razı olacağı şeyleri çabucak yerine getirmek, Allah ve Rasûlünü gazaplandıracak şeylerden kaçıp emirlerine uymak ve yasaklarından uzak durmaktır. Mümin erkek ve kadına bundan başkası yaraşmaz. Çünkü onlar, Allah Rasûlünün kendi nefislerinden daha önce geldiğini bilirler. O bakımdan kendi arzu ve heveslerini hiçbir zaman Allah’ın ve Rasûlünün emirlerini yerine getirmenin önüne geçirmezler.

“Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse şüphesiz o, apaçık bir şekilde sapmış olur.” Çünkü o, Allah’ın lütuf ve ihsanına götüren dosdoğru yolu bırakıp can yakıcı azaba ulaştıran bir yol izlemiş olur.

Yüce Allah, bu ayette önce Allah ve Rasûlüne karşı çıkmamayı gerektiren sebebi söz konusu etti ki bu da imandır; arkasından da Allah ve Rasûlüne karşı çıkmayı engelleyecek hususu dile getirdi ki bu da ibretlik bir şekilde cezalandırılmayı gerektiren sapmaya karşı korkutma ve uyarıda bulunmadır.

وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِىٓ أَنْعَمَ ٱللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَٱتَّقِ ٱللَّهَ وَتُخْفِى فِى نَفْسِكَ مَا ٱللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى ٱلنَّاسَ وَٱللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَىٰهُ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَٰكَهَا لِكَىْ لَا يَكُونَ عَلَى ٱلْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِىٓ أَزْوَٰجِ أَدْعِيَآئِهِمْ إِذَا قَضَوْا۟ مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ أَمْرُ ٱللَّهِ مَفْعُولًا ۝٣٧

37. Bu âyetlerin nüzul sebebi şu idi:[7] Yüce Allah, bütün mü’minler için geçerli umumi olan şu hükmü teşrî buyurmayı murad etmişti: Evlat edinilenler, hiçbir açıdan gerçek evlâtlar hükmünde değildir. O nedenle onların boşadığı hanımları onları evlât edinmiş kimselerin nikâhlamalarında bir sakınca yoktur. Ancak bu konuda yalnızca büyük bir olayla değiştirilebilecek türden köklü bir âdetti. O bakımdan Allah, bu şer’î hükmün hem Rasûlünün bir sözü, hem de bir fiilî uygulaması ile ortaya çıkmasını istemişti. Allah da bir işin gerçekleşmesini murad etti mi, ona dair bir sebep takdir eder.

Zeyd b. Harise, “Zeyd b. Muhammed/Muhammed oğlu Zeyd” diye anılıyordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu evlât edinmişti ve o, Yüce Allah’ın: “Evlatlıkları babalarına nispet ederek çağırın” (el-Ahzab, 33/ 5) buyruğu ininceye kadar bu şekilde çağrılıyordu. Bu buyruktan sonra ona Zeyd b. Harise denilir oldu. Nikahı altında da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in halasının kızı Zeynep bint Cahş vardı. Allah Rasûlünün kalbinden de Zeyd onu boşayacak olursa onunla evlenme niyeti geçivermişti. Yüce Allah'ın takdiri ile Zeynep ve Zeyd arasında, Zeyd’in Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek ondan boşanmak üzere izin istemesini gerektirecek birtakım olaylar meydana gelmişti. İşte bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hani sen Allah’ın kendisine” İslâm ile “nimet verdiği senin de kendisine” kölelikten azat etmek, doğruya iletmek, boşanma hususunda sana danışmak üzere geldiği vakit ona nasihat etmek, onun maslahatını haber vermek, onun maslahatını kalbinde yer eden kendi arzundan önde tutmak suretiyle “senin de iyilikte bulunduğun kimseye (Zeyd’e): Hanımını nikahında tut” ondan ayrılma, ondan karşılaştığın şeylere karşı sabret, genel olarak bütün işlerinde özel olarak da hanımın konusunda “Allah’tan kork, diyordun.” Çünkü takvâ, sabrı teşvik eder ve sabırlı olmayı sağlar.

“Allah’ın açığa çıkaracağı bir hususu içinde gizliyordun” Peygamber’in gizlediği şey, Zeyd onu boşayacak olsa kendisinin onunla evleneceği idi. “ve Allah’tan çekinmen daha uygun olduğu halde” çünkü ondan korkup çekinmek, her türlü hayrı beraberinde getirir, her türlü kötülükten de alıkoyar, “insanlardan çekiniyordun.” İçindeki bu duyguyu açığa çıkarmak hususunda insanların tepkisinden çekiniyordu.

“Nihayet Zeyd, o kadınla bağını koparınca” yani kendi isteği ve gönül hoşluğu ile ondan yüz çevirip onu boşayınca “Biz onu sana nikahladık.” Bunu da pek büyük bir fayda ve amaç için yaptık ki o da şudur: “mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile -onlarla bağlarını kopardıkları takdirde- evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın.” Çünkü onlar, senin daha önceden sana evlât olarak nispet edilen Zeyd b. Harise’nin önceki hanımı ile evlenmiş olduğunu bizzat gördüler.

Yüce Allah’ın: “böylelikle mü’minlere evlâtlıklarının eşleri ile evlenme hususunda bir vebal olma(dığı anlaşıl)sın” buyruğu bütün hallerde geçerli umumi bir buyruktur. Bu hallere ise caiz olmayan bir husus da dahildir ki o da onlarla ilişkilerinin bitmesinden önce durumdur. O bakımdan Yüce Allah: “-onlarla bağlarını kopardıkları takdirde-” kaydını zikretmiştir.

“Allah’ın emri elbette yerini bulur.” Mutlaka gerçekleşir. Hiç kimse ona engel olamaz, onun önünde duramaz.

Bu kıssayı ihtiva eden bu âyet-i kerimelerde faydalı birtakım hususlar vardır. Bunların bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

1. Zeyd b. Harise’den övgü ile söz edilmektedir. Bu da iki şekilde gerçekleşmektedir:

a. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de onu ismen zikretmiştir ki Kur’ân-ı Kerîm’de ondan başka ismi ile zikredilen bir sahabi yoktur.

b. Yüce Allah, iman ve islam nimetini ihsan ederek kendisinin ona nimet buyurmuş olduğunu haber vermiştir. Bu da onun, zahiri ve batını ile müslüman ve mü’min olduğuna dair Yüce Allah'tan bir tanıklıktır. Aksi takdirde böyle bir nimetin -hususi bir nimetin kastedilmiş olması müstesna- özellikle ona tahsis edilmesinin bir anlamı olmaz.

2. Azat edilen kimse, azat edenin iyiliği içindedir.

3. Açıkça ifade edildiği gibi evlâtlığın evlenip de boşamış olduğu hanımı ile evlenmek caizdir.

4. Fiilen öğretmek sözlü olarak öğretmekten daha etkilidir. Hele de fiile söz de eklenecek olursa bu, çok daha etkili olur.

5. Kulun kalbinde hanımından, cariyesinden ve mahremlerinden başkasına karşı sakladığı sevgi, eğer beraberinde bir sakıncayı getirmiyor ise kul, bundan dolayı günah kazanmaz. İsterse eğer olur da kocası o hanımı boşayacak olursa onunla evlenme temennisinde bulunsun. Ancak onların birbirlerinden ayrılmalarına çalışmaması yahut herhangi bir şekilde buna sebep olmaması gerekir. Çünkü Yüce Allah, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in içinde böyle bir duyguyu gizlemiş olduğunu haber vermekte [bununla birlikte Zeyd’e hanımını yanında tutmasını da emrettiğini belirtmektedir.]

6. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem en açık şekilde tebliğde bulunmuştur. Allah, kendisine neyi vahyetmiş ise mutlaka onu eksiksiz tebliğ etmiştir. Hatta kendisinin bir anlamda azarlandığı bu hususu dahi. Bu da onun, Allah'ın Rasulü olduğuna, ancak kendisine vahyedilenleri bildirdiğine ve herhangi bir şekilde kendisini yüceltmek istemediğine delilidir.

7. Kendisine danışılan kimse, güvenilen biri demektir. O bakımdan böyle bir kimsenin, herhangi bir hususta kendisi ile istişare edilecek olursa danışan kimse için en uygun olduğunu bildiği hususu ona görüş olarak belirtmesi gerekir. Kendisi ile danışılan kişi, kendisi ile danışanın menfaatini kendi arzu ve maksadından önde tutmalı ve kendi nefsine herhangi bir pay ayırmamalıdır.

8. Hanımından ayrılmak hususunda birine danışan kimseye karşı verilecek en uygun görüş, durumun el verdiğince ve mümkün olduğunca onu nikahı altında tutmasıdır. Çünkü bu, ayrılıktan daha iyidir.

9. Kul, insanlardan korkmaktansa Allah’tan korkmaya öncelik vermeli, daha bir özen göstermelidir. Allah’tan korkmak, daha uygundur ve daha önce gelir.

10. Bu kıssadan müminlerin annesi Zeynep radıyallahu anha’nın fazileti de anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah, talip olmaya ve şahitlere gerek olmaksızın onu Rasûlü ile bizzat evlendirmiştir. Bu bakımdan o da Allah Rasûlünün diğer hanımlarına karşı: “Sizleri aileleriniz evlendirdi, beni ise yedi göğün üzerinden Allah evlendirdi”[8], diyerek övünürdü.

11. Kadının kocası varsa başkası ile nikâhlanması caiz değildir, bu durumda onu nikahlamak için veya bunu bir şekilde sağlamak için çalışmak da caiz değildir. Tâ ki kocasının onunla hiçbir ilişkisi kalmayıncaya kadar. İddeti bitmedikçe de önceki kocasının onunla ilişkisi kesilmez. Çünkü iddeti bitmedikçe kadın, kocasının himayesi ve kısmen de olsa nikâh hakkı altındadır. Yani ondan ilişkisini tamamen kesmemiştir.

7 Kasım 2026 Cumartesi 27 جمادى الأولى 1448 هـ