İçeriğe geç

Sahîh-i Müslim55. kitap

Sizden önceki ümmetler arasında bir hükümdar vardı. Onun bir de sihirbazı vardı

باب قِصَّةِ أَصْحَابِ الأُخْدُودِ وَالسَّاحِرِ وَالرَّاهِبِ وَالْغُلاَمِ

Sahih Sahîh-i Müslim hadisi Sahîh-i Müslim 3005

Râvi:Suheyb

حَدَّثَنَا هَدَّابُ بْنُ خَالِدٍ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، حَدَّثَنَا ثَابِتٌ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ، أَبِي لَيْلَى عَنْ صُهَيْبٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏

كَانَ مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِكِ إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ فَابْعَثْ إِلَىَّ غُلاَمًا أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ ‏.‏ فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلاَمًا يُعَلِّمُهُ فَكَانَ فِي طَرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلاَمَهُ فَأَعْجَبَهُ فَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ مَرَّ بِالرَّاهِبِ وَقَعَدَ إِلَيْهِ فَإِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ فَقَالَ إِذَا خَشِيتَ السَّاحِرَ فَقُلْ حَبَسَنِي أَهْلِي ‏.‏ وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ حَبَسَنِي السَّاحِرُ ‏.‏ فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ أَتَى عَلَى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ فَقَالَ الْيَوْمَ أَعْلَمُ آلسَّاحِرُ أَفْضَلُ أَمِ الرَّاهِبُ أَفْضَلُ فَأَخَذَ حَجَرًا فَقَالَ اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ أَمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ فَاقْتُلْ هَذِهِ الدَّابَّةَ حَتَّى يَمْضِيَ النَّاسُ ‏.‏ فَرَمَاهَا فَقَتَلَهَا وَمَضَى النَّاسُ فَأَتَى الرَّاهِبَ فَأَخْبَرَهُ فَقَالَ لَهُ الرَّاهِبُ أَىْ بُنَىَّ أَنْتَ الْيَوْمَ أَفْضَلُ مِنِّي ‏.‏ قَدْ بَلَغَ مِنْ أَمْرِكَ مَا أَرَى وَإِنَّكَ سَتُبْتَلَى فَإِنِ ابْتُلِيتَ فَلاَ تَدُلَّ عَلَىَّ ‏.‏ وَكَانَ الْغُلاَمُ يُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ وَيُدَاوِي النَّاسَ مِنْ سَائِرِ الأَدْوَاءِ فَسَمِعَ جَلِيسٌ لِلْمَلِكِ كَانَ قَدْ عَمِيَ فَأَتَاهُ بِهَدَايَا كَثِيرَةٍ فَقَالَ مَا هَا هُنَا لَكَ أَجْمَعُ إِنْ أَنْتَ شَفَيْتَنِي فَقَالَ إِنِّي لاَ أَشْفِي أَحَدًا إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ فَإِنْ أَنْتَ آمَنْتَ بِاللَّهِ دَعَوْتُ اللَّهَ فَشَفَاكَ ‏.‏ فَآمَنَ بِاللَّهِ فَشَفَاهُ اللَّهُ فَأَتَى الْمَلِكَ فَجَلَسَ إِلَيْهِ كَمَا كَانَ يَجْلِسُ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ مَنْ رَدَّ عَلَيْكَ بَصَرَكَ قَالَ رَبِّي ‏.‏ قَالَ وَلَكَ رَبٌّ غَيْرِي قَالَ رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ ‏.‏ فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الْغُلاَمِ فَجِيءَ بِالْغُلاَمِ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ أَىْ بُنَىَّ قَدْ بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ مَا تُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ وَتَفْعَلُ وَتَفْعَلُ ‏.‏ فَقَالَ إِنِّي لاَ أَشْفِي أَحَدًا إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ ‏.‏ فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الرَّاهِبِ فَجِيءَ بِالرَّاهِبِ فَقِيلَ لَهُ ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ ‏.‏ فَأَبَى فَدَعَا بِالْمِئْشَارِ فَوَضَعَ الْمِئْشَارَ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ فَشَقَّهُ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ ثُمَّ جِيءَ بِجَلِيسِ الْمَلِكِ فَقِيلَ لَهُ ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ ‏.‏ فَأَبَى فَوَضَعَ الْمِئْشَارَ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ فَشَقَّهُ بِهِ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ ثُمَّ جِيءَ بِالْغُلاَمِ فَقِيلَ لَهُ ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ ‏.‏ فَأَبَى فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَقَالَ اذْهَبُوا بِهِ إِلَى جَبَلِ كَذَا وَكَذَا فَاصْعَدُوا بِهِ الْجَبَلَ فَإِذَا بَلَغْتُمْ ذُرْوَتَهُ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلاَّ فَاطْرَحُوهُ فَذَهَبُوا بِهِ فَصَعِدُوا بِهِ الْجَبَلَ فَقَالَ اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ ‏.‏ فَرَجَفَ بِهِمُ الْجَبَلُ فَسَقَطُوا وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ قَالَ كَفَانِيهِمُ اللَّهُ ‏.‏ فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَقَالَ اذْهَبُوا بِهِ فَاحْمِلُوهُ فِي قُرْقُورٍ فَتَوَسَّطُوا بِهِ الْبَحْرَ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلاَّ فَاقْذِفُوهُ ‏.‏ فَذَهَبُوا بِهِ فَقَالَ اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ ‏.‏ فَانْكَفَأَتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ فَغَرِقُوا وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ قَالَ كَفَانِيهِمُ اللَّهُ ‏.‏ فَقَالَ لِلْمَلِكِ إِنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِي حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ ‏.‏ قَالَ وَمَا هُوَ قَالَ تَجْمَعُ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ وَتَصْلُبُنِي عَلَى جِذْعٍ ثُمَّ خُذْ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِي ثُمَّ ضَعِ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ ثُمَّ قُلْ بِاسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلاَمِ ‏.‏ ثُمَّ ارْمِنِي فَإِنَّكَ إِذَا فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتَنِي ‏.‏ فَجَمَعَ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ وَصَلَبَهُ عَلَى جِذْعٍ ثُمَّ أَخَذَ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِهِ ثُمَّ وَضَعَ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ ثُمَّ قَالَ بِاسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلاَمِ ‏.‏ ثُمَّ رَمَاهُ فَوَقَعَ السَّهْمُ فِي صُدْغِهِ فَوَضَعَ يَدَهُ فِي صُدْغِهِ فِي مَوْضِعِ السَّهْمِ فَمَاتَ فَقَالَ النَّاسُ آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلاَمِ آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلاَمِ آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلاَمِ ‏.‏ فَأُتِيَ الْمَلِكُ فَقِيلَ لَهُ أَرَأَيْتَ مَا كُنْتَ تَحْذَرُ قَدْ وَاللَّهِ نَزَلَ بِكَ حَذَرُكَ قَدْ آمَنَ النَّاسُ ‏.‏ فَأَمَرَ بِالأُخْدُودِ فِي أَفْوَاهِ السِّكَكِ فَخُدَّتْ وَأَضْرَمَ النِّيرَانَ وَقَالَ مَنْ لَمْ يَرْجِعْ عَنْ دِينِهِ فَأَحْمُوهُ فِيهَا ‏.‏ أَوْ قِيلَ لَهُ اقْتَحِمْ ‏.‏ فَفَعَلُوا حَتَّى جَاءَتِ امْرَأَةٌ وَمَعَهَا صَبِيٌّ لَهَا فَتَقَاعَسَتْ أَنْ تَقَعَ فِيهَا فَقَالَ لَهَا الْغُلاَمُ يَا أُمَّهِ اصْبِرِي فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ ‏"

Suheyb -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

«Sizden önceki ümmetler arasında bir hükümdar vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca hükümdara: "Ben artık yaşlandım, bana bir genç gönder de ona sihir öğreteyim" dedi.

Hükümdar da ona eğitim alması için bir delikanlı gönderdi. Delikanlı sihirbazın yanına gidip gelirken yol üzerinde yaşayan bir rahibe rastladı. Onun yanına oturup konuşmalarını dinledi ve söylediklerini çok beğendi. Bundan sonra sihirbazın yanına giderken rahibe uğrayıp onunla oturuyor, sonra sihirbazın yanına gidiyordu. Ancak bu yüzden gecikince sihirbaz onu dövüyordu. Delikanlı durumu rahibe anlattı. Rahip ona şöyle dedi: 'Sihirbazdan korktuğunda: «Beni ailem alıkoydu» de. Ailenden korktuğunda ise: «Beni sihirbaz alıkoydu» de.'

Delikanlı bu şekilde gidip gelirken, bir gün insanların yolunu kapatan çok büyük bir hayvanla karşılaştı. 'Sihirbazın mı yoksa rahibin mi yaptığı işin daha üstün olduğunu bugün anlayacağım' dedi. Eline bir taş alarak şöyle dua etti: "Allah'ım! Eğer rahibin yolu senin katında sihirbazın yolundan daha sevgili ise, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam edebilsin." Taşı hayvana attı ve hayvan öldü. Böylece insanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibin yanına gelip olanları anlattı. Rahip ona şöyle dedi: "Ey oğlum! Bugün sen benden daha üstün bir mertebeye ulaştın. Ben sende büyük bir hayır görüyorum. Yakında imtihan edileceksin. İmtihan edildiğinde sakın benim yerimi söyleme."

Bundan sonra Allah'ın izniyle delikanlı doğuştan körleri ve alaca hastalığı olanları iyileştiriyor, insanların çeşitli hastalıklarına şifa vesile oluyordu. Hükümdarın kör olmuş yakın bir adamı bunu duydu. Pek çok hediye alıp delikanlının yanına geldi ve: "Eğer beni iyileştirirsen bunların hepsi senindir." dedi.

Delikanlı ise şöyle cevap verdi: "Ben kimseyi iyileştiremem. Şifa veren ancak Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen O'na dua ederim; Allah da sana şifa verir." Adam Allah'a iman etti. Delikanlı dua etti ve Allah ona şifa verdi. Adam daha sonra eskisi gibi hükümdarın yanına oturdu. Hükümdar ona: "Gözlerini sana kim geri verdi?" diye sordu. Adam: "Rabbim." dedi. Hükümdar: "Benim dışımda senin bir rabbin mi var?" dedi. Adam: "Benim de senin de Rabbin Allah'tır." cevabını verdi. Bunun üzerine hükümdar ona işkence etti. Sonunda adam delikanlının yerini söylemek zorunda kaldı.

Delikanlı getirildi. Hükümdar ona: "Ey oğlum! Sihirde öyle ilerlemişsin ki doğuştan körleri ve alaca hastalarını iyileştiriyor, daha nice işler yapıyormuşsun." dedi. Delikanlı: "Ben kimseyi iyileştirmiyorum. Şifa veren ancak Allah'tır." dedi. Hükümdar ona da işkence etti. Sonunda delikanlı rahibin yerini söyledi. Rahip getirildi ve ona: "Dininden dön!" denildi. Rahip bunu reddetti. Bunun üzerine testere getirildi, başının ortasına konuldu ve başı ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Ardından hükümdarın o yakını getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O da reddetti. Başının ortasına testere konuldu ve ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Sonra delikanlı getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O bunu kabul etmeyince hükümdar onu askerkerinden bir gruba teslim ederek:

"Bunu falanca dağa götürün. Dağın zirvesine çıkarın. Eğer dininden dönerse bırakın, dönmezse aşağı atın." dedi. Onlar delikanlıyı dağa çıkardılar. Delikanlı şöyle dua etti: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." Bunun üzerine dağ sarsıldı; askerker aşağı yuvarlanıp öldüler. Delikanlı ise yürüyerek hükümdarın yanına döndü. Hükümdar: "Askerlerime ne oldu?" diye sordu. Delikanlı: "Allah beni onlardan kurtardı." dedi.

Hükümdar bu defa onu başka bir gruba teslim ederek: "Bunu bir gemiye bindirin. Denizin ortasına götürün. Eğer dininden dönerse bırakın, dönmezse denize atın." dedi. Onlar denize açıldılar. Delikanlı yine: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." diye dua etti. Bunun üzerine gemi alabora oldu ve hepsi boğuldu. Delikanlı yine yürüyerek hükümdarın yanına geldi. Hükümdar:

"Askerlerime ne oldu?" diye sordu. Delikanlı: "Allah beni onlardan kurtardı." dedi. Sonra hükümdara şöyle dedi: "Sana söyleyeceğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin." Hükümdar: "Nedir o?" diye sordu. Delikanlı şöyle dedi: "Bütün insanları geniş bir meydanda topla. Beni bir ağacın gövdesine as. Sonra sadağımdan bir ok al. Oku yayı tam ortasına yerleştir. Ardından: 'Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adıyla' de ve oku bana at. Bunu yaparsan beni öldürebilirsin." Hükümdar bütün insanları bir meydanda topladı. Delikanlıyı ağacın gövdesine astı. Sonra onun sadağından bir ok aldı, yaya yerleştirdi ve: "Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adıyla!" dedi. Ardından oku attı. Ok delikanlının şakağına saplandı. Delikanlı elini okun saplandığı yere koydu ve orada şehit oldu. Bunun üzerine insanlar hep bir ağızdan: "Delikanlının Rabbine iman ettik! Delikanlının Rabbine iman ettik! Delikanlının Rabbine iman ettik!" dediler. Hükümdara gelip: "Korktuğun şey başına geldi! Allah'a yemin olsun ki insanlar iman etti." denildi. Bunun üzerine hükümdar yolların girişlerine hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı ve içleri ateşle dolduruldu. Sonra: "Kim dininden dönmezse onu ateşe atın!' (yahut 'Ateşe girmeye zorlayın' ) dedi. İnsanları ateşe atmaya başladılar. Sonunda kucağında çocuğu olan bir kadın geldi. Ateşe düşmekten çekinip tereddüt edince, kucağındaki çocuk dile gelerek: "Anneciğim! Sabret. Çünkü sen hak üzeresin." dedi.

Rivayet eden: Müslim (No. 3005) ve Ahmed b. Hanbel (No. 22805).

Kopyala
Kopyalanacaklar:
Hata bildir

Açıklama

Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- bizden önceki ümmetler arasında bir hükümdarın yaşadığını, onun bir sihirbazının olduğunu ve sihirbaz yaşlanınca hükümdara şöyle dediğini haber vermiştir: "Artık yaşlandım. Bana bir genç gönder de ona sihri öğreteyim." dedi. Bunun üzerine hükümdar, kendisine sihir öğretmesi için bir genç gönderdi. Genç, sihirbazın yanına gidip gelirken yol üzerinde yaşayan bir rahibe rastladı. Bir gün onun yanına oturup konuşmalarını dinledi ve söyledikleri çok hoşuna gitti. Bundan sonra sihirbazın yanına her gidişinde önce rahibe uğrayıp onunla oturuyor, ardından sihirbazın yanına gidiyordu. Ancak geciktiği için sihirbaz onu dövüyordu.

Genç bu durumu rahibe şikâyet edince rahip ona şöyle dedi: "Sihirbazdan korktuğunda, 'Beni ailem alıkoydu.' de. Ailenden korktuğunda ise, 'Beni sihirbaz alıkoydu.' de." Bir gün yine bu şekilde giderken, insanların geçmesini engelleyen çok büyük bir hayvanla karşılaştı. Bunun üzerine kendi kendine şöyle dedi: "Bugün anlayacağım; acaba sihirbaz mı daha üstün, yoksa rahip mi daha üstündür?" Bunun üzerine yerden bir taş aldı ve şöyle dua etti: "Allah'ım! Eğer rahibin yolu senin katında sihirbazın yolundan daha sevgili ise, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam edebilsin." Ardından taşı hayvana attı. Allah'ın izniyle hayvan öldü ve insanlar yollarına devam ettiler. Daha sonra genç, rahibin yanına giderek olanları ona anlattı. Bunun üzerine rahip ona şöyle dedi: "Ey oğlum! Bugün sen benden daha üstün bir mertebeye ulaştın. Sende gördüğüm hâl bunu gösteriyor. Yakında büyük bir imtihana uğrayacaksın. Eğer imtihan edilirsen, sakın benim yerimi söyleme."

Bundan sonra genç, Allah'ın izniyle doğuştan kör olanları ve alaca hastalığına yakalananları iyileştiriyor, ayrıca insanların diğer çeşitli hastalıklarına da şifa vesile oluyordu.

Derken, hükümdarın yakın adamlarından biri vardı; gözlerini kaybetmişti. Gencin bu hâlini duyunca, pek çok hediye alarak onun yanına geldi ve şöyle dedi: Beni iyileştirirsen, burada ne varsa hepsi senindir (sana hediyemdir). Delikanlı şöyle dedi: "Ben kimseyi iyileştirmiyorum. Şifa veren yalnızca Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen, ben de Allah'a dua ederim; O da sana şifa verir."

Bunun üzerine adam Allah'a iman etti. Delikanlı Allah'a dua etti ve Allah ona şifa verdi.

Daha sonra adam, eskiden olduğu gibi hükümdarın meclisine gidip onun yanına oturdu. Hükümdar ona: "Gözlerini sana kim geri verdi?" diye sordu. Adam şöyle cevap verdi: "Rabbim." Hükümdar: "Benim dışımda senin başka bir rabbin mi var?" dedi. Adam ise: "Benim de senin de Rabbin Allah'tır." diye karşılık verdi. Bunun üzerine hükümdar onu yakalatıp ağır işkencelere maruz bıraktı. Sonunda adam, işkenceye dayanamayarak delikanlının yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Hükümdar ona şöyle dedi: "Ey oğlum! Sihirde öyle bir seviyeye ulaşmışsın ki, doğuştan körleri ve alacalıları iyileştiriyor, bunun dışında da nice işler yapıyormuşsun." Delikanlı şöyle dedi: "Ben kimseyi iyileştirmiyorum. Şifa veren yalnızca Allah'tır." Bunun üzerine hükümdar onu yakalattı ve rahibin yerini söyleyinceye kadar kendisine sürekli işkence etti. Sonunda delikanlı, işkenceye dayanamayarak rahibin bulunduğu yeri gösterdi. Bunun üzerine rahip getirildi ve kendisine: "Dininden dön!" denildi. Fakat rahip bunu kabul etmedi. Bunun üzerine hükümdar bir testere getirilmesini emretti. Testere başının tam ortasına yerleştirildi ve başı iki parçaya ayrılıncaya kadar testereyle kesildi. Ardından hükümdarın o yakını (sohbet arkadaşı) getirildi ve kendisine: "Dininden dön!" denildi. Fakat o bunu kabul etmedi.

Bunun üzerine başının tam ortasına bir testere yerleştirildi ve testereyle başı ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Ardından delikanlı getirildi ve kendisine: "Dininden dön!" denildi.

Fakat o bunu kabul etmedi. Bunun üzerine hükümdar, onu üç ila on kişi arasında değişen askerlerinden bir gruba teslim etti. Hükümdar onlara şöyle dedi: "Onu falanca dağa götürün. Dağın zirvesine çıkarın. Eğer dininden dönerse bırakın; dönmezse onu aşağı atın." Bunun üzerine adamlar delikanlıyı alıp o dağa götürdüler ve dağın zirvesine çıkardılar. Bunun üzerine delikanlı şöyle dua etti: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." Allah Teâlâ'nın izniyle dağ şiddetle sarsıldı. Askerler aşağı yuvarlanıp öldüler. Delikanlı ise yürüyerek hükümdarın yanına geri döndü. Hükümdar ona: "Yanındaki askerlere ne oldu?" diye sordu. Delikanlı şöyle cevap verdi: "Allah beni onlardan kurtardı." Bunun üzerine hükümdar, delikanlıyı askerlerinden başka bir gruba teslim etti ve onlara şöyle dedi: "Onu götürün, küçük bir gemiye bindirin ve denizin ortasına kadar açılın. Eğer dininden dönerse bırakın; dönmezse onu denize atın." Askerler delikanlıyı alıp götürdüler. Bunun üzerine delikanlı şöyle dua etti: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar."

Bunun üzerine gemi alabora oldu ve hepsi boğuldu. Delikanlı ise yürüyerek hükümdarın yanına geri geldi. Hükümdar ona: "Yanındaki askerlere ne oldu?" diye sordu. Delikanlı şöyle cevap verdi: "Allah beni onlardan kurtardı."

Ardından hükümdara şöyle dedi: "Sen, sana emredeceğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin." Hükümdar: "Nedir o?" diye sordu. Bunun üzerine genç dedi ki: “İnsanları geniş ve açık bir alanda topla. Sonra beni bir ağacın gövdesine bağlayıp as. Ardından sadağımdan bir ok al, oku yayın ortasına yerleştir ve: ‘Gencin Rabbi olan Allah’ın adıyla’ de. Sonra oku bana at. Bunu yaptığın takdirde beni öldürebilirsin.”

Hükümdar da insanları bir araya topladı. Genci bir ağacın gövdesine bağladı. Sonra onun sadağından bir ok aldı, oku yayın ortasına yerleştirdi ve: “Gencin Rabbi olan Allah’ın adıyla.” dedi.

Ardından oku attı. Ok, gencin iki gözü ile kulağı arasındaki şakak kısmına isabet etti. Genç, okun saplandığı yere elini koydu ve oracıkta vefat etti. İnsanlar şöyle dedi: "Gencin Rabbine iman ettik, gencin Rabbine iman ettik, gencin Rabbine iman ettik. " Hükümdar yanına gelip: “Gördün mü, korktuğun şey sonunda başına geldi!” denildi. “Allah'a yemin olsun ki, korktuğun şey gerçekten başına geldi. Çünkü artık bütün insanlar gence uydular ve onun Rabbine iman ettiler.”

Bunun üzerine hükümdar, yolların girişlerine uzun ve büyük hendekler kazılmasını emretti. Sonra bu hendeklerde büyük ateşler yaktırdı ve: “Kim dininden dönmezse onu bu ateşlere atın!” dedi.

Onlar da hükümdarın emrini yerine getirdiler. Nihayet kucağında küçük çocuğu bulunan bir kadın geldi. Ateşe girmekten çekindi, olduğu yerde durakladı ve ateşe atılmaya gönlü razı olmadı. Bunun üzerine küçük bebeği ona şöyle dedi: Ey anne! Sabırlı ol; çünkü sen doğru yoldasın.

Hadisten çıkan dersler

  • Allah dostlarının (evliyanın) kerametlerinin hak olduğunun ispatı vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Gencin attığı tek bir okla o büyük canavarın öldürülmesi, Gencin yaptığı duanın iki defa kabul edilmesi, Henüz süt emen bir bebeğin konuşması.
  • Allah -Subhânehû ve Teâlâ-'ya tevekkül edenlere yardım edildi ifade edilmiştir.
  • Bu hadis, din üzere sabretmenin ve sebat göstermenin faziletini ve yüce değerini ortaya koymaktadır.
  • İlim öğrenmeye küçük yaşlarda başlamanın hikmetine işaret vardır. Çünkü genç kimse, çoğu zaman yaşlı kimseye göre bilgiyi daha hızlı ezberler ve daha kolay öğrenir.
  • Bu gencin imanının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Zira o, imanından en ufak bir şekilde sapmamış, sarsılmamış ve inancından asla dönmemiştir.
  • Yüce Allah, kendisine dua eden çaresiz ve sıkıntı içindeki kimsenin duasını kabul eder.
  • Müslümanların genel bir maslahatını gerçekleştirmek için kişinin, gerektiğinde kendisini tehlikeye atması caizdir. Nitekim bu genç, kendisini öldürecek yolu bizzat hükümdara göstermiş ve canını bu uğurda feda etmiştir. Ona, sadağından bir ok almasını, oku yayın ortasına yerleştirmesini ve ardından: “Gencin Rabbi olan Allah’ın adıyla.” demesini söylemiştir. Böylece bu şekilde kendisini öldürebileceğini bildirmiştir.
  • Savaşta ve benzeri zaruret hâllerinde ve canı helâk olmaktan kurtarmak amacıyla yalan söylemek caizdir.
  • Mümin, imanındaki samimiyet ve hakkı söyleme konusundaki sebatı bakımından imtihan edilir. Gerekirse bu uğurda canını feda etmeyi göze alacak kadar kararlı olmalıdır.
  • Allah'ın dinine davet ve hakkı ortaya koyma uğrunda fedakârlıkta bulunmanın faziletine işaret vardır.
  • Kulların kalpleri Allah'ın elindedir. O, dilediğini hidayete erdirir, dilediğini de sapıklıkta bırakır. Nitekim bu genç, sihirbazın gözetimi ve zalim hükümdarın himayesi altında yetişmesine rağmen Allah onu hidayete erdirmiştir.
  • Kulun, doğru yolu tanıyabilmesi ve kalbinin yakîn (kesin bir iman) ile tatmin olması için Allah Teâlâ'dan kendisine bir işaret göstermesini istemesi caizdir.
  • İman ehli, Allah'ın kendilerine lütfettiği bütün imkân ve nimetleri, O'nun dinine hizmet etmek ve insanları Allah'ın yoluna davet etmek için kullanırlar.
  • Helâke götüren sebepler Allah'ın elindedir. Dilerse onların etkisini gerçekleştirir, dilerse de etkilerini ortadan kaldırır (boşa çıkarır).
  • Kâfirlerin iman etmemelerinin sebebi, delil ve burhan eksikliği değildir. Bilakis onların küfürde kalmalarının asıl sebebi inat ve kibirdir.
  • Tağutlar ve zalim yöneticiler, içinde bulundukları dünya nimetlerini ve saltanatlarını koruyabilmek için gerekirse bütün insanları öldürmeye bile hazırdırlar.
  • Yüce Allah, zalimleri hiç ummadıkları bir yönden cezalandırır. Nitekim insanlar, gencin imanındaki sarsılmaz sebatını, davetindeki samimiyetini ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadığını görünce gencin Rabbine iman ettiler.
  • İsâ -aleyhisselam- dışında beşikte konuşan başka kimselerin de bulunduğunu göstermektedir. Bu hadis, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in: "Beşikte ancak üç kişi konuşmuştur..." hadisini de açıklamaktadır. Burada zikredilen üç kişi, İsrâiloğullarından olanlar ile sınırlandırılmıştır; dolayısıyla bu tahsis, İsrâiloğulları dışındaki kimseleri kapsamamaktadır.

Arapça açıklama

أخبر النبي صلى الله عليه وسلم أنه كان ملك فيمن كان قبلنا من الأمم، وكان له ساحر، فلما كبر الساحر، قال للملك:

إني قد كبرت، فأرسل إلي شابًا أعلمه السحر.

فبعث الملك إليه شابًا يعلمه، فكان في طريق الشاب إذا ذهب للساحر راهبٌ فقعد إليه مرة وسمع كلامه، فأعجبه، فكان إذا أتى الساحر مر بالراهب وقعد إليه، فإذا أتى الساحر ضربه لتأخره، فشكا ذلك إلى الراهب، فقال: إذا خشيت الساحر، فقل: حبسني أهلي، وإذا خشيت أهلك فقل: حبسني الساحر، فبينما هو كذلك إذ أتى على دابة عظيمة قد منعت الناس من المضي، فقال: اليوم أعلم آلساحر أفضل أم الراهب أفضل؟

فأخذ حجرًا، فقال: اللهم إن كان أمر الراهب أحب إليك من أمر الساحر فاقتل هذه الدابة، حتى يمضي الناس، فرماها فقتلها، ومضى الناس، فأتى الراهب فأخبره، فقال له الراهب:

أي بني أنت اليوم أفضل مني، قد بلغ من أمرك ما أرى، وإنك ستبتلى، فإن ابتليت فلا تدل علي، وكان الغلام يبرئ الأكمه والأبرص، ويداوي الناس من سائر الأمراض بإذن الله، فسمع جليس للملك كان قد فقد بصره، فأتاه بهدايا كثيرة، فقال للغلام:

كل ما هاهنا من الهدايا لك إن أنت شفيتني.

فقال: إني لا أشفي أحدًا إنما يشفي الله، فإن أنت آمنت بالله دعوت الله فشفاك، فآمن بالله فشفاه الله، فأتى الملك فجلس إليه كما كان يجلس، فقال له الملك: من رد عليك بصرك؟

قال: ربي، قال: ولك رب غيري؟

قال: ربي وربك الله.

فأخذه فلم يزل يعذبه حتى دل على الغلام، فجيء بالغلام، فقال له الملك:

أي بني قد بلغ من سحرك ما تبرئ الأكمه والأبرص، وتفعل وتفعل.

فقال: إني لا أشفي أحدًا، إنما يشفي الله، فأخذه فلم يزل يعذبه حتى دل على الراهب.

فجيء بالراهب، فقيل له: ارجع عن دينك، فأبى، فدعا بالمنشار، فوضعه في مفرق رأسه، فشقه به نصفين.

ثم جيء بجليس الملك فقيل له: ارجع عن دينك، فأبى فوضع المنشار في مفرق رأسه، فشقه به نصفين.

ثم جيء بالغلام فقيل له ارجع عن دينك، فأبى فدفعه إلى رجال من أصحابه بين الثلاثة والعشرة.

فقال: اذهبوا به إلى جبل كذا وكذا، فاصعدوا به الجبل، فإذا بلغتم أعلاه، فإن رجع عن دينه، وإلا فاطرحوه، فذهبوا به فصعدوا به الجبل.

فقال الغلام: اللهم اكفنيهم بما شئت، فرجف بهم الجبل وتحرك حركة شديدة فسقطوا، وجاء يمشي إلى الملك.

فقال له الملك: ما فعل أصحابك؟

قال: كفانيهم الله.

فدفعه إلى نفر من أصحابه، فقال: اذهبوا به فاحملوه في سفينة صغيرة، فتوسطوا به البحر، فإن رجع عن دينه وإلا فاقذفوه في البحر.

فذهبوا به، فقال: اللهم اكفنيهم بما شئت، فانقلبت بهم السفينة فغرقوا، وجاء يمشي إلى الملك.

فقال له الملك: ما فعل أصحابك؟

قال: كفانيهم الله، فقال الغلام للملك: إنك لا تستطيع قتلي حتى تفعل ما آمرك به.

قال: وما هو؟

قال: تجمع الناس في أرض بارزة، وتصلبني على جذع شجرة، ثم خذ سهمًا من كنانتي، ثم ضع السهم في مقبض القوس، ثم قل: باسم الله رب الغلام، ثم ارمني، فإنك إذا فعلت ذلك قتلتني، فجمع الناس في مكان واحد، وصلبه على جذع، ثم أخذ سهمًا من كنانته، ثم وضع السهم في وسط القوس، ثم قال: باسم الله رب الغلام، ثم رماه فوقع السهم في صدغه بين عينه وأذنه، فوضع يده في صدغه في موضع السهم فمات.

فقال الناس: آمنا برب الغلام، آمنا برب الغلام، آمنا برب الغلام.

فأُتي الملك فقيل له: أرأيت ما كنت تخاف؟

قد والله نزل بك ما خفت وهو اتباع الناس للغلام وإيمانهم بربه أجمعون، فأمر بشق الأرض شقوقًا عظيمة مستطيلة في أبواب الطرق، وأوقد وأشعل النيران فيها، وقال: من لم يرجع عن دينه فاطرحوه فيها، ففعلوا ما أمرهم الملك به، حتى جاءت امرأة ومعها صبي لها فتوقفت ولزمت موضعها وكرهت الدخول في النار، فقال لها صبيها:

يا أمه اصبري فإنك على الحق.

  • إثبات كرامات الأولياء، ومن ذلك قتل الدابة العظيمة برمية الغلام، وإجابة دعاء الغلام مرتين، وكلام الطفل الرضيع.
  • نصر من توكل على الله سبحانه.
  • بيان شرف الصبر والثبات على الدين.
  • الحكمة في التعلّم في أول العُمر؛ لأنَّ الشاب في الغالب أسرع حفظًا من الكبير.
  • قُوَّة إيمان هذا الغلام، وأنه لم يتزحزح عن إيمانه ولم يتحول.
  • الله عز وجل يجيب دعوة المضطر إذا دعاه.
  • الإنسان يجوز أن يُغَرِّر بنفسه في مصلحة عامة للمسلمين، فإن هذا الغلام دل الملك على أمر يقتله به ويهلك به نفسه، وهو أن يأخذ سهمًا من كنانته ويضعه في كبد القوس ويقول: باسم الله رب الغلام.
  • جواز الكذب في الحرب ونحوها، وفي إنقاذ النفس من الهلاك.
  • المؤمن يُختَبر في صدق إيمانه والثبات على قول الحق، وإن وصل به الأمر إلى إزهاق نفسه.
  • التضحية في سبيل الدعوة إلى الله وإظهار الحق.
  • قلوب العباد بيد الله فيهدي من يشاء ويضل من يشاء، فقد اهتدى الغلام وهو في أحضان الساحر وعناية الملك العاثر.
  • جواز سؤال الله تعالى أن يري العبد علامة يعرف بها الصواب ويحصل له اليقين.
  • أهل الإيمان يسخرون كل ما أتاهم الله وتفضل به عليهم لخدمة دينه والدعوة إلى سبيله.
  • أسباب الهلاك بيد الله، فإن شاء أنفذها وإن شاء قطعها.
  • أهل الكفر لا تنقصهم الحجج والبراهين ليؤمنوا، وإنما سبب كفرهم هو العناد والكبر.
  • الطواغيت والظالمون عندهم الاستعداد لقتل الناس جميعًا ليبقوا على ما هم فيه من نعيم الدنيا.
  • الله يعاقب الذين ظلموا من حيث لم يحتسبوا، فقد آمن الناس برب الغلام عندما رأوا ثباته وصدق دعوته وعدم خشيته في الله لومة لائم.
  • هناك من تكلم في المهد غير المسيح عليه السلام، وهذا الحديث يشرح قول رسول الله صلى الله عليه وسلم: "لم يتكلم في المهد إلا ثلاثة..."، وذكرهم، وحصرهم في بني إسرائيل دون غيرهم.

Klasik şerh

Nevevî — Şerhu Sahîhi Müslim

هَذَا الْحَدِيث فِيهِ إِثْبَات كَرَامَات الْأَوْلِيَاء. وَفِيهِ جَوَاز الْكَذِب فِي الْحَرْب وَنَحْوهَا , وَفِي إِنْقَاذ النَّفْس مِنْ الْهَلَاك , سَوَاء نَفْسه أَوْ نَفْس غَيْره مِمَّنْ لَهُ حُرْمَة. وَالْأَكْمَه الَّذِي خُلِقَ أَعْمَى. وَالْمِئْشَار مَهْمُوز فِي رِوَايَة الْأَكْثَرِينَ , وَيَجُوز تَخْفِيف الْهَمْزَة بِقَلْبِهَا يَاء , وَرُوِيَ الْمِنْشَار بِالنُّونِ , وَهُمَا لُغَتَانِ صَحِيحَتَانِ سَبَقَ بَيَانهمَا قَرِيبًا. وَذُرْوَة الْجَبَل أَعْلَاهُ , هِيَ بِضَمِّ الذَّال , وَكَسْرهَا وَرَجَفَ بِهِمْ الْجَبَل أَيّ اِضْطَرَبَ وَتَحَرَّكَ حَرَكَة شَدِيدَة , وَحَكَى الْقَاضِي عَنْ بَعْضهمْ أَنَّهُ رَوَاهُ : فَزَحَفَ بِالزَّايِ وَالْحَاء , وَهُوَ بِمَعْنَى الْحَرَكَة , لَكِنَّ الْأَوَّل ه…

Devamını oku

Âlimlerin hükümleri

ÂlimHükümKapsamEser
Müslimv. 261 h. Sahihصحيح Hadis صحيح مسلم No. 3005
Diğer rivayetlerle ilgili hükümler (3)
  • SahihElbânî صحيح — صحيح الجامع (4461)
  • Senedi sahihŞuayb el-Arnaût إسناده صحيح — تخريج صحيح ابن حبان (873)
  • Sahihİbn Hibbân أخرجه في صحيحه — صحيح ابن حبان (873)

Diğer rivayetler

Hüküm yok Riyâzü's-Sâlihîn 30

Suheyb (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Sizden evvelkiler içinde bir padişah bir de onun sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca padişaha: Ben ihtiyarladım bana bir genç delikanlı gönder, ona sihirbazlığı öğreteyim…

"‏ كان ملك فيمن كان قبلكم، وكان له ساحرٌ، فلما كبر قال للملك ‏:‏ إني قد كبرت فابعث إلى غلاماً أعلمه السحر؛ فبعث إليه غلاماً يعلمه، وكان في طريقه إذا سلك راهبٌ، فقعد إليه وسمع كلامه فأعجبه، وكان إذا أتى الساحر مر بالراهب…

Râvi: Suheyb

Ayrıca rivayet edenler… (8)
  • الآحاد والمثاني لابن أبي عاصم (272)مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كِبَرَ ، قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ فَابْعَثْ إِلَيَّ غُلامًا حَتَّى أُعَلِّمَهُ السِّحْرَ ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلامَهُ فَعَلَّمَهُ ، وَكَانَ فِي الطَّرِيقِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ فَقَعَدَ إِلَيْهِ فَسَمِعَ كَلامَهُ وَأَعْجَب
  • الثبات عند الممات لابن الجوزي (80)مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبُرَ السَّاحِرُ ، قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّي قَدْ كَبُرَتْ سِنِّي ، وَحَضَرَ أَجَلِي ، فَادْفَعْ إِلَيَّ غُلامًا فَأُعَلِّمَهُ السِّحْرَ ، فَدَفَعَ إِلَيْهِ غُلامًا ، فَكَانَ يُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، وَكَانَ بَيْنَ السَّاحِرِ وَالْمَل
  • السنن الكبرى للنسائي (11143)كَانَ مَلِكٌ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبِرَ السَّاحِرُ , قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّي قَدْ كَبِرَتْ سِنِّي ، وَحَضَرَ أَجْلِي ، فَادْفَعْ إِلَيَّ غُلامًا فَلأُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، فَدَفَعَ إِلَيْهِ غُلامًا , وَكَانَ يُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، فَكَانَ بَيْنَ الْسَاحِرِ و
  • المنتظم في تاريخ الأمم لابن الجوزي (129)كَانَ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مَلِكٌ ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبُرَ السَّاحِرُ ، قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّي قَدْ كَبُرَ سِنِّي وَحَضَرَ أَجَلِي ، فَادْفَعْ إِلَيَّ غُلامًا لأُعَلِّمَهُ السِّحْرَ ، فَدَفَعَ إِلَيْهِ غُلامًا وَكَانَ يُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، وَكَانَ بَيْنَ السَّاحِرِ وَبَيْنَ
  • شعب الإيمان للبيهقي (1514)كَانَ مَلِكٌ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبُرَ السَّاحِرُ ، قَالَ السَّاحِرُ : إِنِّي قَدْ كَبِرَتْ سِنِّي وَحَضَرَ أَجَلِي ، فَادْفَعْ إِلَيَّ غُلامًا لأُعَلِّمَهُ السِّحْرَ ، فَدَفَعَ إِلَيْهِ غُلامًا ، وَكَانَ يُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، وَكَانَ بَيْنَ الْمَلِكِ وَبَيْ
  • صحيح ابن حبان (880)كَانَ مَلِكٌ فِيمَنْكَانَ قَبْلَكُمْ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبِرَ ، قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ ، فَابْعَثْ إِلَيَّ غُلامًا أُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، فَبَعَثَ لَهُ غُلامًا يُعَلِّمُهُ ، فَكَانَ فِي طَرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ ، فَقَعَدَ إِلَيْهِ ، وَسَمِعَ كَلامَهُ وَأَعْجَبَهُ ، فَكَ
  • غوامض الأسماء المبهمة لابن بشكوال (474)مَلِكٌ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبُرَ السَّاحِرُ قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّي قَدْ كَبُرَتْ سِنِّي ، وَحَضَرَ أَجَلِي فَادْفَعْ لِي غُلامًا فَلأُعَلِّمَهُ السِّحْرَ ! فَدَفَعَ إِلَيْهِ غُلامًا فَكَانَ يُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، وَكَانَ بَيْنَ السَّاحِرِ وَبَيْنَ الْمَلِك
  • معالم التنزيل تفسير البغوي (1352)مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ ، فَلَمَّا كَبُرَ ، قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ ، فَابْعَثْ إِلَيَّ غُلامًا أُعَلِّمُهُ السِّحْرَ ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلامًا يُعَلِّمُهُ ، وَكَانَ فِي طَرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ إِلَيْهِ رَاهِبٌ ، فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلامَهُ ، ف

Konular