Râvi:Suheyb
حَدَّثَنَا هَدَّابُ بْنُ خَالِدٍ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، حَدَّثَنَا ثَابِتٌ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ، أَبِي لَيْلَى عَنْ صُهَيْبٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ "
كَانَ مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِكِ إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ فَابْعَثْ إِلَىَّ غُلاَمًا أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ . فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلاَمًا يُعَلِّمُهُ فَكَانَ فِي طَرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلاَمَهُ فَأَعْجَبَهُ فَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ مَرَّ بِالرَّاهِبِ وَقَعَدَ إِلَيْهِ فَإِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ فَقَالَ إِذَا خَشِيتَ السَّاحِرَ فَقُلْ حَبَسَنِي أَهْلِي . وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ حَبَسَنِي السَّاحِرُ . فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ أَتَى عَلَى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ فَقَالَ الْيَوْمَ أَعْلَمُ آلسَّاحِرُ أَفْضَلُ أَمِ الرَّاهِبُ أَفْضَلُ فَأَخَذَ حَجَرًا فَقَالَ اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ أَمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ فَاقْتُلْ هَذِهِ الدَّابَّةَ حَتَّى يَمْضِيَ النَّاسُ . فَرَمَاهَا فَقَتَلَهَا وَمَضَى النَّاسُ فَأَتَى الرَّاهِبَ فَأَخْبَرَهُ فَقَالَ لَهُ الرَّاهِبُ أَىْ بُنَىَّ أَنْتَ الْيَوْمَ أَفْضَلُ مِنِّي . قَدْ بَلَغَ مِنْ أَمْرِكَ مَا أَرَى وَإِنَّكَ سَتُبْتَلَى فَإِنِ ابْتُلِيتَ فَلاَ تَدُلَّ عَلَىَّ . وَكَانَ الْغُلاَمُ يُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ وَيُدَاوِي النَّاسَ مِنْ سَائِرِ الأَدْوَاءِ فَسَمِعَ جَلِيسٌ لِلْمَلِكِ كَانَ قَدْ عَمِيَ فَأَتَاهُ بِهَدَايَا كَثِيرَةٍ فَقَالَ مَا هَا هُنَا لَكَ أَجْمَعُ إِنْ أَنْتَ شَفَيْتَنِي فَقَالَ إِنِّي لاَ أَشْفِي أَحَدًا إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ فَإِنْ أَنْتَ آمَنْتَ بِاللَّهِ دَعَوْتُ اللَّهَ فَشَفَاكَ . فَآمَنَ بِاللَّهِ فَشَفَاهُ اللَّهُ فَأَتَى الْمَلِكَ فَجَلَسَ إِلَيْهِ كَمَا كَانَ يَجْلِسُ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ مَنْ رَدَّ عَلَيْكَ بَصَرَكَ قَالَ رَبِّي . قَالَ وَلَكَ رَبٌّ غَيْرِي قَالَ رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ . فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الْغُلاَمِ فَجِيءَ بِالْغُلاَمِ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ أَىْ بُنَىَّ قَدْ بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ مَا تُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ وَتَفْعَلُ وَتَفْعَلُ . فَقَالَ إِنِّي لاَ أَشْفِي أَحَدًا إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ . فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الرَّاهِبِ فَجِيءَ بِالرَّاهِبِ فَقِيلَ لَهُ ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ . فَأَبَى فَدَعَا بِالْمِئْشَارِ فَوَضَعَ الْمِئْشَارَ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ فَشَقَّهُ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ ثُمَّ جِيءَ بِجَلِيسِ الْمَلِكِ فَقِيلَ لَهُ ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ . فَأَبَى فَوَضَعَ الْمِئْشَارَ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ فَشَقَّهُ بِهِ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ ثُمَّ جِيءَ بِالْغُلاَمِ فَقِيلَ لَهُ ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ . فَأَبَى فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَقَالَ اذْهَبُوا بِهِ إِلَى جَبَلِ كَذَا وَكَذَا فَاصْعَدُوا بِهِ الْجَبَلَ فَإِذَا بَلَغْتُمْ ذُرْوَتَهُ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلاَّ فَاطْرَحُوهُ فَذَهَبُوا بِهِ فَصَعِدُوا بِهِ الْجَبَلَ فَقَالَ اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ . فَرَجَفَ بِهِمُ الْجَبَلُ فَسَقَطُوا وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ قَالَ كَفَانِيهِمُ اللَّهُ . فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَقَالَ اذْهَبُوا بِهِ فَاحْمِلُوهُ فِي قُرْقُورٍ فَتَوَسَّطُوا بِهِ الْبَحْرَ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلاَّ فَاقْذِفُوهُ . فَذَهَبُوا بِهِ فَقَالَ اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ . فَانْكَفَأَتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ فَغَرِقُوا وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ قَالَ كَفَانِيهِمُ اللَّهُ . فَقَالَ لِلْمَلِكِ إِنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِي حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ . قَالَ وَمَا هُوَ قَالَ تَجْمَعُ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ وَتَصْلُبُنِي عَلَى جِذْعٍ ثُمَّ خُذْ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِي ثُمَّ ضَعِ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ ثُمَّ قُلْ بِاسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلاَمِ . ثُمَّ ارْمِنِي فَإِنَّكَ إِذَا فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتَنِي . فَجَمَعَ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ وَصَلَبَهُ عَلَى جِذْعٍ ثُمَّ أَخَذَ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِهِ ثُمَّ وَضَعَ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ ثُمَّ قَالَ بِاسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلاَمِ . ثُمَّ رَمَاهُ فَوَقَعَ السَّهْمُ فِي صُدْغِهِ فَوَضَعَ يَدَهُ فِي صُدْغِهِ فِي مَوْضِعِ السَّهْمِ فَمَاتَ فَقَالَ النَّاسُ آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلاَمِ آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلاَمِ آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلاَمِ . فَأُتِيَ الْمَلِكُ فَقِيلَ لَهُ أَرَأَيْتَ مَا كُنْتَ تَحْذَرُ قَدْ وَاللَّهِ نَزَلَ بِكَ حَذَرُكَ قَدْ آمَنَ النَّاسُ . فَأَمَرَ بِالأُخْدُودِ فِي أَفْوَاهِ السِّكَكِ فَخُدَّتْ وَأَضْرَمَ النِّيرَانَ وَقَالَ مَنْ لَمْ يَرْجِعْ عَنْ دِينِهِ فَأَحْمُوهُ فِيهَا . أَوْ قِيلَ لَهُ اقْتَحِمْ . فَفَعَلُوا حَتَّى جَاءَتِ امْرَأَةٌ وَمَعَهَا صَبِيٌّ لَهَا فَتَقَاعَسَتْ أَنْ تَقَعَ فِيهَا فَقَالَ لَهَا الْغُلاَمُ يَا أُمَّهِ اصْبِرِي فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ "
Suheyb -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
«Sizden önceki ümmetler arasında bir hükümdar vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca hükümdara: "Ben artık yaşlandım, bana bir genç gönder de ona sihir öğreteyim" dedi.
Hükümdar da ona eğitim alması için bir delikanlı gönderdi. Delikanlı sihirbazın yanına gidip gelirken yol üzerinde yaşayan bir rahibe rastladı. Onun yanına oturup konuşmalarını dinledi ve söylediklerini çok beğendi. Bundan sonra sihirbazın yanına giderken rahibe uğrayıp onunla oturuyor, sonra sihirbazın yanına gidiyordu. Ancak bu yüzden gecikince sihirbaz onu dövüyordu. Delikanlı durumu rahibe anlattı. Rahip ona şöyle dedi: 'Sihirbazdan korktuğunda: «Beni ailem alıkoydu» de. Ailenden korktuğunda ise: «Beni sihirbaz alıkoydu» de.'
Delikanlı bu şekilde gidip gelirken, bir gün insanların yolunu kapatan çok büyük bir hayvanla karşılaştı. 'Sihirbazın mı yoksa rahibin mi yaptığı işin daha üstün olduğunu bugün anlayacağım' dedi. Eline bir taş alarak şöyle dua etti: "Allah'ım! Eğer rahibin yolu senin katında sihirbazın yolundan daha sevgili ise, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam edebilsin." Taşı hayvana attı ve hayvan öldü. Böylece insanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibin yanına gelip olanları anlattı. Rahip ona şöyle dedi: "Ey oğlum! Bugün sen benden daha üstün bir mertebeye ulaştın. Ben sende büyük bir hayır görüyorum. Yakında imtihan edileceksin. İmtihan edildiğinde sakın benim yerimi söyleme."
Bundan sonra Allah'ın izniyle delikanlı doğuştan körleri ve alaca hastalığı olanları iyileştiriyor, insanların çeşitli hastalıklarına şifa vesile oluyordu. Hükümdarın kör olmuş yakın bir adamı bunu duydu. Pek çok hediye alıp delikanlının yanına geldi ve: "Eğer beni iyileştirirsen bunların hepsi senindir." dedi.
Delikanlı ise şöyle cevap verdi: "Ben kimseyi iyileştiremem. Şifa veren ancak Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen O'na dua ederim; Allah da sana şifa verir." Adam Allah'a iman etti. Delikanlı dua etti ve Allah ona şifa verdi. Adam daha sonra eskisi gibi hükümdarın yanına oturdu. Hükümdar ona: "Gözlerini sana kim geri verdi?" diye sordu. Adam: "Rabbim." dedi. Hükümdar: "Benim dışımda senin bir rabbin mi var?" dedi. Adam: "Benim de senin de Rabbin Allah'tır." cevabını verdi. Bunun üzerine hükümdar ona işkence etti. Sonunda adam delikanlının yerini söylemek zorunda kaldı.
Delikanlı getirildi. Hükümdar ona: "Ey oğlum! Sihirde öyle ilerlemişsin ki doğuştan körleri ve alaca hastalarını iyileştiriyor, daha nice işler yapıyormuşsun." dedi. Delikanlı: "Ben kimseyi iyileştirmiyorum. Şifa veren ancak Allah'tır." dedi. Hükümdar ona da işkence etti. Sonunda delikanlı rahibin yerini söyledi. Rahip getirildi ve ona: "Dininden dön!" denildi. Rahip bunu reddetti. Bunun üzerine testere getirildi, başının ortasına konuldu ve başı ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Ardından hükümdarın o yakını getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O da reddetti. Başının ortasına testere konuldu ve ikiye ayrılıncaya kadar kesildi. Sonra delikanlı getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O bunu kabul etmeyince hükümdar onu askerkerinden bir gruba teslim ederek:
"Bunu falanca dağa götürün. Dağın zirvesine çıkarın. Eğer dininden dönerse bırakın, dönmezse aşağı atın." dedi. Onlar delikanlıyı dağa çıkardılar. Delikanlı şöyle dua etti: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." Bunun üzerine dağ sarsıldı; askerker aşağı yuvarlanıp öldüler. Delikanlı ise yürüyerek hükümdarın yanına döndü. Hükümdar: "Askerlerime ne oldu?" diye sordu. Delikanlı: "Allah beni onlardan kurtardı." dedi.
Hükümdar bu defa onu başka bir gruba teslim ederek: "Bunu bir gemiye bindirin. Denizin ortasına götürün. Eğer dininden dönerse bırakın, dönmezse denize atın." dedi. Onlar denize açıldılar. Delikanlı yine: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." diye dua etti. Bunun üzerine gemi alabora oldu ve hepsi boğuldu. Delikanlı yine yürüyerek hükümdarın yanına geldi. Hükümdar:
"Askerlerime ne oldu?" diye sordu. Delikanlı: "Allah beni onlardan kurtardı." dedi. Sonra hükümdara şöyle dedi: "Sana söyleyeceğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin." Hükümdar: "Nedir o?" diye sordu. Delikanlı şöyle dedi: "Bütün insanları geniş bir meydanda topla. Beni bir ağacın gövdesine as. Sonra sadağımdan bir ok al. Oku yayı tam ortasına yerleştir. Ardından: 'Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adıyla' de ve oku bana at. Bunu yaparsan beni öldürebilirsin." Hükümdar bütün insanları bir meydanda topladı. Delikanlıyı ağacın gövdesine astı. Sonra onun sadağından bir ok aldı, yaya yerleştirdi ve: "Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adıyla!" dedi. Ardından oku attı. Ok delikanlının şakağına saplandı. Delikanlı elini okun saplandığı yere koydu ve orada şehit oldu. Bunun üzerine insanlar hep bir ağızdan: "Delikanlının Rabbine iman ettik! Delikanlının Rabbine iman ettik! Delikanlının Rabbine iman ettik!" dediler. Hükümdara gelip: "Korktuğun şey başına geldi! Allah'a yemin olsun ki insanlar iman etti." denildi. Bunun üzerine hükümdar yolların girişlerine hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı ve içleri ateşle dolduruldu. Sonra: "Kim dininden dönmezse onu ateşe atın!' (yahut 'Ateşe girmeye zorlayın' ) dedi. İnsanları ateşe atmaya başladılar. Sonunda kucağında çocuğu olan bir kadın geldi. Ateşe düşmekten çekinip tereddüt edince, kucağındaki çocuk dile gelerek: "Anneciğim! Sabret. Çünkü sen hak üzeresin." dedi.
Rivayet eden: Müslim (No. 3005) ve Ahmed b. Hanbel (No. 22805).